Soru: Köşenizdeki bir yazınızda, "Yaratıksız Allah düşünülemez" demiştiniz. Ben bu cümleden, Allah'ın bizleri yaratması mecburiymiş gibi bir anlam çıkarıyorum. Yanlış mı düşünüyorum? (Tayfun Sanar)Cevap: Sözüm, sizin anladığınız manaya da çekilebilir ama ben kesinlikle öyle bir şey kastetmedim. Dikkat ederseniz konuyu önce güneşle ışığı arasındaki benzetmeyle anlatmaya çalıştım. Güneşin ışığa ihtiyacı yoktur ama ışık verme, güneşin bir sıfatadır. Güneş ışığa muhtaç değil, ışık güneşe muhtaçtır. Ama güneşin olduğu yerde ışık zorunlulukla olur. Yaratma da Allah'ın ayrılmaz, zatî sıfatlarındandır. Yaratma O'nun işlevidir. Fakat bu söz, Allah'ın yaratıklara ihtiyacı var anlamına gelmez.Allah tek tek yaratıklara muhtaç değildir. Bana, size, Hasan'a, Ahmet'e, yere, göğe muhtaç değildir. İsterse Ahmet'i götürür, yerine Mehmet'i getirir. Bu gökleri, yeri yıkıp yeni gökler ve yer yaratır. Nitekim, "Ey insanlar, (Allah) dilerse sizi götürür ve başkalarını getirir. Allah, bunu yapabilir" (Nisa: 133), "O, her gün (her an) yeni bir iştedir. Kimilerini yaratırken kimilerini öldürür, her an hayatı tazeler, bir hali giderir, başka haller getirir" (Rahman: 29) buyurmuştur."Bana kulluk etsinler"Zariyat Suresi'nde Yüce Allah, "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zariyat: 56) buyurmuştur. "Bana kulluk etsinler" ifadesi, beni tanısınlar şeklinde açıklanır. Kulluk, Allah'ı tanımanın doruğudur. Yaratıklar olmayınca Allah'ın varlığı bilinmez ki. İşte Allah, bilinmek için bu evreni yaratmıştır. Daha doğrusu isim ve sıfatlarını yaratıklarıyla açığa çıkarmıştır. İslâm mutasavvıflarınca sık sık yinelenen şu söz de bize ışık tutar: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, beni bilsinler diye yaratıkları yarattım."Tüm varlığı, Hakk'ın isim ve sıfatlarının görüntüsü kabul eden Muhyiddin ibn Arabî, "(O gün) Onları siz öldürmediniz fakat onları Allah öldürdü, (ey Muhammed), attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı" (Enfal: 17) ayetini açıklarken şöyle diyor: "Ey kulum, aslında senin değil, benim yaptığım işi yap, ben de bir işi ancak seninle yaparım (eylemimi seninle ortaya koyarım). Fi'li yapmam için senin bulunmam gerekir. Ben sana gerekli olduğum gibi sen de bana gereklisin" dedikten sonra İbn Arabî, bu derin manayı şöyle değerlendiriyor: "Böylece işler bana ve O'na bağlı kılınmıştır. Gerçekten bu manaya ben de şaştım, her şey de şaştı. Şaşkınlık içinde şaşkınlık oldu" (Kitabu'l-Celâle, varak 62 b, Yusuf Ağa Ktp. Konya, 7883).
Bir süre önce İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde öğrenci olan bir kızımızın burs talebini yayınlamış ve birkaç kişiden olumlu cevap almıştım. Bu kızımızın gerekli desteği bulduğu inancıyla mutluyum. Aynı konuda aldığım yeni bir e-mail, beni duygulandırdı. Ülkemde böyle insanların bulunması, ne kadar sevindirici ve huzur verici. Bir yanda doymak bilmez, "millet malı deniz, yemeyen domuz" mantığıyla ülkenin milyarlarını yutan, sadece kendisini ve sülalesini düşünen insanlar, bir yanda da aldığı birkaç kuruşluk bursu dahi paylaşmak isteyen temiz ruhlu gençler var. Alnından öpmek istediğim bu genç, bakın ne yazıyor:"İstanbul Üniversitesi'nde okuyan bir kız kardeşimiz, daha önce sizin köşenizde burs başvurusu yapan öğrencilerden güç alarak sizden, burs için yardımcı olmanızı talep etmişti. Siz de burs vermek isteyen kişiler varsa öğrencinin ismini ve telefonunu veririm demiştiniz. Ben, Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü 1'inci sınıf öğrencisi İlyas Durmaz. Erzurum doğumluyum, İzmit'te oturuyorum. Aldığım burs bana fazla geliyor. Türkiye çapında eğitim amacıyla düzenlenen Kardeşini Seç kampanyasına üyeyim. Bu öğrenci kardeşime mayıs ve haziran aylarında 50'şer YTL verebilirim. Gelecek sene bursum devam ederse yardımımı sürdürebilirim. Saygılar ve hürmetler."İlyas Durmaz'ın bu sözlerini, başkalarını düşünmenin güzel ve ümit verici bir örneği olarak yayınlıyorum.Evren, Tanrısal bilgilerin somut biçimde görünmesidirBir yazımda geçen, "Allah evreni kendisi için yaratmıştır. (...) O'nun bilgisine yeni bilgiler eklenmez. O'nun bilgisi ne artar ne eksilir, ezelde olduğu gibi aynıdır" sözümde, kendince çelişki gören okurum sayın Erol Erdoğmuş'a cevabımdır: Evren, Allah'ın isim ve sıfatlarının etkinleşmesi, açılımıdır. Hadiste, "Allah varken hiçbir şey yoktu. O, şimdi aynen ezelde olduğu gibidir" buyurulmuştur. Evren bu somut şekliyle değil, düşünce olarak aynen bu haliyle Allah'ın kendisinde vardı. İşte evren, Tannsal bilgilerin somut biçimlerde görünmesinden ibarettir. O halde Allah'ın bilgisinde artma ve eksilme yoktur. Çünkü Allah'ın bilgisinde artma, eksilme olsa, bir zaman bilmediği şeyleri sonradan öğrenmesi anlamına gelir ki, bir zaman için bilgisinin eksikliği yanında zatında değişimler olmasını da gerektir. Değişiklik sonradan yaratılmışların hal ve sıfatıdır. Allah'ın zatında hiçbir değişim olmaz.
Her insanda Allah inancı vardır. Bu inanç, sonradan kazanılmış değil, yaratılışından kaynaklanan bir duygudur. Nitekim, "Her çocuk İslâm (yani Allah'ı tanıma ve O'na teslim olma) doğası üzerine doğar" hadisi de bu inancın, insanda yaratılıştan var olduğunu gösterir. Yüce Allah, insanların zürriyetlerini kendi bellerinden almıştır. Bu, insan tohumu olan nutfe-nin (spermin), her baba-ananın kendi belinden alınması demektir. Yüce Allah, baba-anadan aldığı nutfeleri, anaların rahimlerinde alaka (embrio), mudğa (morulla) aşamalarından geçirerek ayrı birer kişilik yaptığı her insanın hamuruna, kendisinin varlığının ve birliğinin kanıtlarını katmıştır.İnsan, içindeki bu eğilimle Allah'ın harika yaratıklarını ve kudretini görüp anlar. İnsanların içine koyduğu bu işhâd (gerçekleri görüp tanıma ve itiraf etme kabiliyeti) ve bu düşünce, "Evet, sen bizim Rabbimizsin" ikrarı gibidir. İnsanlar, Allah'ın, kendilerinin Rabbi olduğu düşüncesini içlerinden geçirmek ve bunu sezmekle böyle ikrar etmiş olurlar.Bu tanıklığın sözle söylenmiş olması şart değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de hal ikrarının da söz ikrarı gibi ifade edildiği yerler vardır:"Buyruğuma gelin""Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza, 'İster gönüllü, ister gönülsüz buyruğuma gelin' dedi. 'Gönüllü olarak buyruğuna geldik' dediler" (Fussilet: 61/11), "Onun işi, bir şeyi istedi mi ona sadece 'Ol' demektir, hemen oluverir" (Yâsîn: 41/82, Nahl: 70/40).Bu tür ifadeler, halk arasında da vardır. Arapların şu örneği ünlüdür: Duvar kazığa, "Neden beni yarıyorsun?" demiş. Kazık, "Beni çakana sor" diye yanıtlamış.Levh-i mahfuz'la ilgili sorunuza gelince. Korunmuş levha, kitabın sayfalan demektir. Bununla kasıt da Hz. Musa'ya verilmiş olan vahiy levhalarıdır. Kur'ân'ın da temel kaynağı o levhalardaki temel bilgilerdir. Musa'ya verilmiş olan o kitab-ı nıeknûn (saklanmış), levh-i mahfuz (korunmuş) kitabın içeriği, Hz. Muhammed'e de vahyedilmiştir. Kastedilen manevi göklerdeki levha değil, Hz. Musa'ya verilmiş olan vahiy levhlandır.Bu vahiyler fiziksel levhalara yazılı olarak verilmiştir. "Biz onun için her levhaya her türlü öğüdü ve açıklamayı yazdık" (A'raf: 145). Yaratılan her insan anne karnında Rabbin sorusuna "evet" cevabını sözle değil, hal diliyle vermektedir. Bunun levh-i mahfuz süreciyle ilgisi olmadığı gibi levh-i mahfuz da klasik kaynaklarda anlatıldığı gibi gökteki kara tahta değil, orijinal Tevrat'tır.
Soru: "Kalû belâ" ne anlamı gelir? "Levh-i mahfuz"un kalû belâ arasında paralellik bulunuyor mu? A'raf: 172'deki "evet dediler" onayı, levh-i mahfuz sürecinde mi gerçekleşmiştir? (S. Engin Uluhan)Cevap: Bu konuyu daha önce açıklamıştım. "Soru ve Cevaplarla İslâm" adlı eserimizin 4'üncü cilt, 19-21'inci sayfalarında da yer almaktadır. Yine de özetlemekte fayda var. Arapça'da kalû: dediler, belâ: hayır (olumsuz sorunun tersi anlamında evet) demektir. A'râf Suresi'nin 172'nci ayetine çağlar boyu yanlış anlamlar yüklenmiş ve işte sizden gelen bu tip sorulara dönüşmüştür. Ayet, insanın yaratılışına Allah'ı tanıma yeteneğinin konulduğunu anlatmaktadır. Bunun ne levh-i mahfuzla ne de ruhlar alemiyle ilgisi vardır. Ayeti açıklayalım:"Rabbin, Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' diye onları kendilerine şahit tutmuştu. 'Evet, (buna) şahidiz' dediler. Kıyamet günü, 'Biz bundan habersizdik' demeyesiniz" (A'raf: 39/172). Bu ayette Allah'ın, Ademoğullarının zürriyetlerini, kendi bellerinden aldığı ve onları, kendisinin onların Rabbi olduğu hakkında kendi canlarına tanık yaptığı belirtilmektedir. Müfessirler, ayetin ruhuyla ilgisi olmayan açıklamalar yapmışlardır.Ayette hitap insanlaradırBir kısmına göre bu ayet, dünyaya gelmeden önce insanların, ruhlar âleminde Allah'ın, kendilerinin Rabbi olduğuna şahitlik ettiklerini bildirmektedir. İşte bu tefsirden "Elest bezmi" veya "Elestu birabbikum" denen bir terim doğmuştur. Buna göre Allah, bedenlerden önce ruhları yaratmıştır. Ruhlar, bu bedenlere girmeden kendilerine özgü bir âlemde bulunmaktaydı. Bu âlemdeyken Allah onlara,"Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demiş. Onlar da, "Evet, sen bizim Rabbimizsin" diye cevap vermişler. Ayet, ruhlar alemindeki bu tanıklık durumunu hikâye etmektedir.Müfessirler, kendi kafalarındaki düşünceyi ayete uygulamışlardır. Ayette ruhlar âlemine işaret yoktur. Kur'ân'ın ifadesinden, insanın ruh ve bedeninin birlikte yaratıldığı anlaşılmaktadır. Bedenden sonra ruhun yaşadığı ve tekrar bedenlendirileceği (ba'sedileceği) hususu, Kur'ân'ın birçok ayetinde vurgulanır. Demek ki ruhlar âlemi, ölen insanların ruhlarının bulunduğu âlemdir. Beden içinde gelişmiş olan ruhların gittiği âlem. Ayette hitap, ruhlara değil, yaratılış aşamasında olan insanlaradır. Her insan yaratılırken ona böyle hitap edilmektedir. (Devam edecek)
Bir rivayete göre Peygamber eşleri, Hz. Osman'ı Ebubekir'e gönderip Peygamber'den kendilerine düşen mirası istemişler. Ebubekir şöyle yanıtlamış: "Ben Peygamber'in şöyle dediğini işittim: Biz peygamberler miras bırakmayız. Bıraktığımız sadakadır. Bu mal, Muhammed ailesinin zorunlu ihtiyaçlarına ve konuklarına tahsis edilmiştir. Ben ölürsem, benden sonraki yöneticiye aittir." Bunun üzerine Peygamber eşleri de taleplerinden vazgeçmişler.Ebubekir döneminde Fedek'in geliri Halife Ebubekir'in ailesine ve yolculara, konuklara harcanmıştır. Ancak Hz. Ömer, iktidarı döneminde bu toprağı Peygamber evladına vermek istemişse de bu kez Peygamber'in amcası Abbas da hak iddia etmiştir. Ali, Hz. Peygamber'in bu toprağı Fatma'ya hediye ettiğini söylemiş, bunu kabul etmeyen Abbas, "Burası Peygamber'in mülküdür, ben de onun varisiyim" demiş. Hz. Ömer de "Ben toprağı size teslim ettim. Meselinizi aranızda hallediniz" demiş. Aradaki niza yüzünden ne Ali, ne de Abbas bu toprağa tasarruf edememiştir.Emevilerden Ömer ibn Abdulaziz bu toprağı Fatma ailesine vermişse de onun vefatından sonra geri alınmıştır. Ebu'l-Abbas iktidarı ele alınca bu toprağı Hasan evladına vermiş. Vakfın kayyumu (başkanı) olan Hz. Ali'nin torunu Hasan oğlu Hasan, buranın gelirini Ali evladı arasında paylaştirırmış. Daha sonra Hasan oğullan, iktidara gelen Mansur'a başkaldırınca bu toprak da onların elinden alınmıştır. Abbasi halifelerden Me'mun, toprağı tekrar Peygamber evladına iade etmişse de ondan sonra gelen Mütevekkil döneminde Fedek, tekrar dört halife dönemindeki statüsüne döndürülmüştür (Yakut. Mu'cemu'l-Buldan: Wüstenfelded neşri, 3/587-588; İbn Hişam, Siret: 3/408, Beyrut baskısı; İsi. Ansk. Fedek maddesi, J. Schleifer).Cem âlemi ne demektir?Soru: "Cem âlemi olmadan fark şirktir" cümlesinin anlamı nedir?Cevap: Cem, kulun beşeri varlığını kaybedip Allah ile bir olmasıdır. Daha sonra Allah o kulu, beşeri varlığına gönderir. O zaman kul, kendisinin, Hakk'tan ayrı bir birey, kul olduğunun farkına varır. Ama kul, önce gerçek varlığın Allah olduğunu bildikten sonra kendi bireyliğinin farkına varacak ve O'na karşı kulluğunu yapacaktır. Fakat hiç o cem âlemini yaşamadan kendisinin varlığının Hakk'ın varlığından ayrı bir varlık olduğunu düşünürse kendi varlığına ezeliyyet vermiş olur. Kendisini ayrı, Hakk'ı ayrı varlık görür ki bu şirk olur.
Soru: Peygamber efendimizin cenaze namazında Hz. Ali hariç üç halifenin bulunmadığı, çeşitli tarih kitaplarında yazıyor. Ayrıca Fedek hurmalığının Fatma anamızdan geri alındığı da belirtiliyor. Bunlar doğru mu?Cevap: Peygamberimizin cenaze namazını halife seçilen Hz. Ebubekir kıldırmışım Hz. Ali'den başka üç halifenin, Peygamber'in cenaze namazında bulunmadığı büyük bir yalan ve iftiradır. Fedek hurmalığı meselesine gelince, Fedek toprağının Hz. Fatıma'dan geri alındığı doğrudur. Olay şöyle olmuştur:Yakut'un, Mu'cemu'l-Buldân'da anlatımına göre Fedek, Medine'ye iki-üç günlük mesafede, akar suları ve bol hurmalıklarıyla ünlü bir kasabadır. Hicretin yedinci yılında (627), Hz. Peygamber, Hayber'i fethedince kendi topraklarının da işgal edileceğinden korkan Fedek halkı, Peygamber'e haber salıp kendi topraklarında kalmak ve yarıcılık yapmak kaydıyla topraklarını teslim etmeyi önermişler, bu öneri kabul edilince Fedek, barış yoluyla fethedilmiş ve savaşsız ele geçtiği için Allah Elçisi'nin özel mülkü olmuştur.Peygamber, hayatında buranın geliriyle ailesinin zorunlu masraflarını karşılar ve fazlasını yolculara harcardı. Yani Fedek, Hz. Peygamber'in vakfıydı.Fedek'le ilgili bir rivayetHz. Peygamber'in vefatından sonra kızı Fatma, Ebubekir'e gelip, toprağın babasından kendisine kaldığını söylemiş ise de Ebubekir, "Biz peygamberler miras bırakmayız" hadisine dayanarak bu talebi reddetmiştir. Fatma, babasının sağlığında burayı kendisine verdiğini söylemiş. Ebubekir buna tanık istemiş. Ali ile Ümmü Eymen tanıklık etmişse de Ebubekir, "Tanık olarak iki erkek veya bir erkek iki kadın gerekir" diyerek Fatma'nın isteğini kabul etmemiştir. Bir rivayete göre Fatma ile Hz. Ebubekir arasında şöyle bir konuşma geçer. Fatma: Sana kim varistir?Ebubekir: Çocuklarım, ailem.Fatma: Peki öyleyse sen niçin Allah Elçisi'nin mirasını bizim elimizden alıyorsun?Ebubekir: Ey Allah Elçisi'nin kızı, ben onun altın ve gümüş mirasını almadım.Fatma: Hayber'deki payımızı, Fedek sadakamızı (vakfımızı) niçin elimizden alıyorsun?Ebubekir: Ey Allah Elçisi'nin kızı. Bu, hayatımda Allah'ın bana verdiği bir lokma (bir nasip)dir. Ben öldükten sonra (çocuklarıma kalmayacak) Müslümanların olacaktır. (DEVAM EDECEK)
Bizce haşr, klasik bazı tefsir kitaplarında söylendiği gibi sadece öç veya hak alıp sonra toprak olmak için değildir. Dünyada bulunan hayvanlar, ahirette de daha mükemmel biçimde var olacaklardır. Ruh taşıyan her şey, bu âlemden o âleme intikal eder. Ruh ölmez. Bedeninden ayrılan her ruh, kendisine özgü, kendi düzeyindeki bir ruhani âleme gider. Hayvanlar da kendi düzeylerindeki hayvanlarla beraber olur.Ahiret hayatı, dünya hayatının uzantısı, daha mükemmeli, hayatın gölgesi değil, gerçeğidir. Burada var olan her canlı, orada da vardır. Orada hayvanların, birbirinden haklarını aldıktan sonra toprak olacakları hakkındaki rivayet doğru değildir. Yüce Allah, sadece hayvanlar birbirinden haklarını almak için onları diriltip sonra toprak etmez. Toprak olacaklarsa haklarını alsalar ne yaran var? Bu, ilahi hikmete uygun değildir. Ruh, maddeden soyutlanınca ölmez, toprak olmaz. Ölüm, şu dünyadaki maddeye özgüdür. O âlemde ölüm yoktur, orası ölümsüzlük âlemidir. Nitekim yüce Allah, "Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar" (Duhân: 56) buyurmuştur.Ayete aykırı bir görüşHayvanların, birbirlerinden haklarını aldıktan sonra ölüp toprak olacaktan görüşü, orada ölümün olmayacağını vurgulayan bu ayete aykırı olduğu gibi ahirette ölümün, bir koç şeklinde getirilip kesileceğini, ondan sonra bir daha Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilir:"Ölüm, güzel bir koç şeklinde getirilir (cennetle cehennem arasında bulunan surun üzerinde durdurulur)... Ve yatırılıp boğazlanır..." (Buhârî, Tefsir, Meryem Suresi: 1; Tirmizî, Tefsir, Meryem Suresi...) Ölüm yoksa canlı olarak yüce mahkemeye gelen hayvanlar nasıl toprak olacaklardır? Kur'ân cennette hayvanların, kuşların olacağını, cennetliklere, "Beğendikleri meyveler, canlarının çektiği kuş etleri ikram edilir" (Vâkı'a Suresi) buyurduğuna göre, demek ki cennette kuş var ki onlara taze kuş etleri ikram edilmektedir.Zaten kuşların, bülbüllerin, martıların, dünyayı süsleyen hayvanlann olmadığı cennet sıkıcı olur. Öyle yere cennet denilir mi? Bu hayvanlar dünyanın süsü olduğu gibi ahiretin de süsüdür. "Hayvanları da yarattı... Onların meraya gidiş gelişleri size ayrı bir güzellik ve zevk verir. Ağırlıklarınızı öyle (uzak) şehirlere taşırlar ki, (onlar olmasa) canlar(ınız), büyük zahmetler çekmeden oraya varamazdınız... Binmeniz ve süs için atları, katirlan ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler yaratmaktadır" (Nahl: 5-8).
Soru: Hayvanlarrın da bizler gibi ahiret hayaü var mı? (Rumuz: Minik)Cevap: Hayvanların öldükten sonra toprak olacağı söyleniyor ama bize göre bu doğru değildir. Hayvanın da ruhu vardır. Onlar da cennette kendilerine uygun bir yere giderler. Müfessirler, hayvanların dünyada çektikleri acıların ödüllerini görmek, haklarını almak için haşredileceklerini (İlahi mahkemeye getirileceklerini), sonra da toprak olacaklarını söylüyorlar. Oysa Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyurur: "Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla ucan hiçbir kuş yoktur ki, (onlar da) sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra (onlar), Rableri(nin huzuru)na toplanacaklardır" (Enam: 55/38).Herbiri sosyal toplumdurBu ayetten, yeryüzünde yürüyen canlıların ve gökyüzünde uçan kuşların her türünün insanlar gibi birer ümmet (sosyal toplum) oldukları anlaşılır. Onlar da insanlar gibi sınıf sınıftır. Yürüyen veya sürünen hayvanlardan her tür bir ümmettir. Bu ayette insanların da yeryüzündeki canlılardan bir sınıf olduğu belirtiliyor. Gerçekten insan da tek hücreliden omurgalılara, sürüngenlere ve ayaklarıyla yürüyenlere varıncaya dek pek çok çeşitli hayvanlardan bir sınıftır. Ancak hayvanların en şereflisidir. Herşey Allah'ın kaybolmayan, eksilmeyen ve artmayan bilgisinde vardır. İşte o bilgiye göre yaratılan şu canlıların hepsi, yine Rablerinin huzuruna götürüleceklerdir."Allah hüküm verecektir""Sonra (onlar), Rableri(nin huzuru)na toplanacaklardır." Ayetin bu son cümlesinden, kıyamet gününde yalnız insanların değil, hayvanların da diriltilip Allah'ın huzuruna götürülecekleri anlaşılır. Ahiret, dünyanın özü ve ruhudur. Her ruh sahibi o âlemde var olacaktır. "Vahşi hayvanlar haşrolunduğu (Yüce mahkemede toplandıkları) zaman" (Tekvîr: 5) ayeti de bunu belirtiyor. Ebûzer (r.a.) diyor ki:"Biz Allah'ın Elçisi (s.a.v.)'nin huzurunda idik. İki keçi birbirine tos vurdu. Allah'ın Elçisi, 'Niçin dövüştüklerini biliyor musunuz?' diye sordu. 'Hayır' dedik. 'Fakat Allah biliyor ve aralarında hüküm verecektir' buyurdu" (İbn Hanbel, Müsned: 5/162, 173). Ebû Hüreyre'den rivayet edilen bir hadiste Allah'ın Elçisi (s.a.v), "Kıyamet gününde boynuzsuz hayvan, (kendisine tos vuran) boynuzlu hayvandan hakkını alacaktır" buyurmuştur. (Devam edecek)