Kitap ve sünnete uyan yollar Allah'a gider

30 Haziran 2005

Soru: Kur'ân'da kadınların âdet hali eza olarak anlatılıyor ve o zamanlarda kadınlara yaklaşılmaması emrediliyor. Kur'ân'ın bu açık ayeti varken kadına niçin "Kurân'a yaklaşamazsın" deniliyor veya "okuyamazsın" diye değişik yorumlar ve hükümler veriliyor? Kadınları o günlerinde neden Allah'ın kitabından uzak tutmaya çalışıyorlar? Ayrıca mezheplerin çıkış sebebi nedir, "hak mezhep" ifadesi doğru mudur? Tarikatlar ve mezhepler için "Bunlar bir yoldur. Hepsinde Allah'a ulaşma gayesi olduğu için kimisi şöyle gider, kimisi böyle gider ama hepsi Allah'a ulaşır" ifadesi doğru mudur? İslâm dosdoğru bir yoldur. Allah'ın emir ve yasakları doğrultusunda bu yoldan, Peygamber Efendimizin uygulamalarına göre gidilir. Bu konuda açıklayıcı bilgi verir misiniz? (Çetin)Cevap: Birkaç kez yazdığım gibi Kur'ân, adetli kadına ibadet yasağı getirmemiş, sadece o halde bulunan kadınla ilişkinin, kadına eziyet olacağı ve erkekte ona karşı bir tiksinti uyandırabileceği endişesiyle kocaya, adetli karısıyla ilişkide bulunması yasaklanmıştır. Adetli kadınlara ibadet yasağı Tevrat'ın hükmüdür. Bazı kitap ehli kişiler tarafından Müslümanlar arasına sızdırılan bu düşünce, rivayetlere sokularak fıkıh ve tefsir kitaplarına geçirilmiştir.Bu düşüncenin terk edilmesi gerekir. Allah'a ibadet kısıtlanacak bir şey değildir. Bunun kanıtlarını "Kur'ân Ansiklopedisi" adlı eserimizden okuyabilirsiniz. Diğer sorunuza gelince. Çoklukla itikat (inanç) ekolleri hakkında kullanılan "Hak mezhep" tabiri, göreceli bir tabirdir. İçtihat ekolleri için de kullanılır olmuştur. Ancak her içtihat ekolü, kendisinin hak üzerinde bulunduğunu iddia eder. Müslümanların çoğunluğunu oluşturan ehli sünnet, yaşayan dört içtihat ekolünü hak mezhep görmektedir. Ama Peygamber'in dördüncü göbekten torunu olan Ca'fer-i Sadık'ın içtihat sistemi de elbette makbuldür. Bir mezhebin içtihatlarının hak olup olmadığını tam olarak ancak Allah bilir.Bu hak batıl meselesi, insanların, bulundukları şartlara göre değerlendirmeleridir. Kur'ân'ın emirleri açıktır. Peygamberimizin sağlam sözleri ve uygulamaları da Kur'ân'ın açıklaması sayılır. Kitap ve sünnete uyan yollar doğrudur, Allah'a gider. Ama bunun dışına taşan yollar doğru değildir. Peygamberimiz, kendisinden sonraya Allah'ın kitabını bıraktığını, ona sarılanların sapmayacaklarını belirtmiştir. Kur'ân, İslâm cemaatinin inanç birliğinden ayrılanları uyarmıştır: "Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Elçi'ye karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yola yöneltiriz ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası" (Nisa: 115).

Devamını Oku

Her zaman namaz kılınabilir

30 Haziran 2005

Soru: Güneşe karşı, gün batarken, gün doğarken veya güneş tam tepedeyken namaz kılınmaz diye biliyoruz. Ama cenazeyi karşımıza alıp niyet ederek namaz kılıyoruz. Bunun açıklaması nedir?Cevap: Güneşe karşı namaz kılınmaz çünkü Kur'ân'da Kabe'ye dönülmesi emredilmiştir. Ama yön bilinmiyorsa, her yön kıble olur. Eğer bulunduğumuz yere göre Kabe doğuda kalıyorsa, Kabe'ye dönerken güneş yönüne de dönmüş oluruz. Namaz kılanın içinde, güneşe tapma düşüncesi yoksa, güneşe karşı durmanın sakıncası yoktur. Haram olan, güneşe veya Allah'tan başka bir varlığa tapmaktır.Gün batarken, gün doğarken namaz kılınmayacağı hükmü yanlıştır. Her zaman namaz kılınabilir. Ancak tam güneş batarken veya tam doğarken güneşe tapanlar vardır. Bu zamanda, güneşe tapanlara benzeme anlamını taşıdığı için namaz kılmak mekruhtur, yoksa yasak değildir.Cenaze namazı, ölmüş kimse için bir duadan ibarettir. Namazda, önümüzde bulunan cenazenin ruhunun affı ve derecesinin yükselmesi için dua ederiz. Cenaze namazında, önümüzde bulunan ölüye tapmayız. Yaptığımız dualar da Allah'a yalvarıdır. Her dinde ölü için yapılan bir merasim vardır. Cenaze namazı da İslâm'ın cenaze törenidir. Bunun ölüye tapmakla ilgisi yoktur. Nereden kafanıza böyle anlamsız bir soru geldi, bilmiyorum.Orucun fidyesini verinSoru: Adak adayıp adamadığımı hatırlamıyorum ama içimde bir şüphe var. Rahatsızlığım nedeniyle geçen Ramazan ayında oruç tutamamıştım. Acaba adak karşılığı oruç tutulur mu?Cevap: Adadığınız adak oruç için ise ve siz de hastalığınız dolayısıyla oruç tutamadıysanız, tutmanız gereken orucun fidyesini verirsiniz. Bir günlük orucun fidyesi, bir fitre yani yaklaşık olarak 5 YTLdir.Bir okur mektubu dahaSevgili hocam, "Allah yaratıcıdır, biçim verendir" başlıklı yazınızdan dolayı sizi kutlar, ilim pırıltılarını yaymaya devam etmenizi dilerim. Her anımızın kapsayıcısı yüce Allah, umarız bizi anlayanlardan (kalp ve akıl açıklığıyla) eyler. Hamd latîf Allaha'dır. Size sevgi selam ve teşekkürlerimi sunarım. Elif Aydemir* Okurumun iltifatına teşekkür ederim.

Devamını Oku

Tesbih namazı nasıl kılınır?

28 Haziran 2005

Soru: Bulunduğum semtte tesbih namazı, sıkça yapılan bir ibadet şeklidir. Bu namaz hakkında bilgi verir misiniz? (Sedat Cayin)Cevap: Tesbîh namazı, 4 rekâttır. Her rekâtında 75 defa "Subhânellahi ve'l-hamdu lil-lâhi velâ ilahe illâllahu vallâhu ekber" denilir. Şöyle kılınır: Allah rızası için nafile namaz kılmaya niyet edilerek namaza başlanır. "Subhâ-neke"den sonra 15 kere "Subhânellahi ve'l-hamdu lillâhi velâ ilahe illâllahu vallâhu ekber" denip "E'uzu besmele" çekilir. Fatiha ve sure okunduktan sonra 10 kere "Subhânellahi ve'l-hamdu lillâhi..." denilip rükûa gidilir.Üç defa "Subhâne rabbiye'l-azîm"den sonra 10 kere "Subhânellahi..." okunur. "Semi'al-lâhu limen hamiden, rabbenâ ve leke'1-hamd" diyerek rükûdan doğrulunca 10 kere "Subhânellahi..." denilir. Secdeye varılıp üç defa "Subhâne rabbiye'1-a'lâ" dedikten sonra 10 kere "Subhânellahi..." denilir. "Allâhu ekber" denilerek secdeden doğrulup oturunca 10 kere "Subhânellahi..." okunur. "Allâhu ekber" denip ikinci secdeye gidilir, üç defa "Subhâne rabbiye'l-a'lâ"dan sonra 10 kere "Subhânellahi..." okunur. Böylece bir rekâtta 75 defa tesbîh tekbiri okunmuş olur.Sonra ikinci rekâta kalkılır. Fâtiha'ya başlamadan önce 15 kere, Fatiha ve sureyi okuyup bitirdikten sonra 10 kere "Subhânellahi..." okunur. Birinci rekâttaki gibi bir rekât daha kılınır. İki rekât sonunda oturulur, selam vermeden veya selamdan sonra ayağa kalkılıp yine böylece üçüncü ve dördüncü rekâtlar kılınır. Bu suretle dört rekâtta 300 tesbîh okunmuş olur. Bu namazın, hiç olmazsa ömürde bir defa kılınması tavsiye edilmektedir. İkrime yoluyla gelen zayıf bir hadise göre bu namaz kılındığı takdirde günahlar bağışlanır.Koruyucu olan Allah'tırSoru: Cünüp olan kişi, gusletmeden dua edebilir mi? Âyete'l-Kürsî'yi okuyana hiçbir canlı zarar veremezmiş, doğru mu? (Ö. Tok)Cevap: Cünüplük Allah'a dua etmeye, dua amacıyla Fatiha ve dua ayetleri okumaya engel değildir. Namaz kılabilmek için yıkanmak gerekir. Âyete'l-Kürsî'yi okumak güzeldir, her Kur'ân ayeti gibi sevaptır ama Âyete'l-Kürsî'nin insanı tehlikelerden koruyacağı şeklinde bir garanti yoktur. Çünkü Kur'ân'ın hedefi, insana nasıl inanması ve nasıl davranması gerektiğini öğretmektir. Kur'ân rehberdir. Kur'ân, maddi tehlikeden korunmanın çaresini göstermiştir. Bu da tehlikenin cinsine karşı gerekli tedbiri almaktır. Eğer Âyete'l-Kürsî, tehlikelerden korusaydı, Peygamber ve sahabileri bu ayeti okur, saldırganlara karşı savaşmazlardı.

Devamını Oku

Spekülasyonlarla dini zorlaştırdılar

27 Haziran 2005

SORU: Bir yazınızda, adetli kadınların namaz, oruç gibi ibadetlerine ilişkin konulardan bahsederken, "Helal Allah'ın kitabında helal kıldığı şeyler, haram da Allah'ın kitabında haram kıldığı şeylerdir. Allah'ın, kitabında bildirmediği şeyler affettiklerindendir. Kendinizi zorlamayınız. Müslümanların içinde suçu en büyük olan, bir helalin haram kılınmasına sebep olandır" diyorsunuz. Kur'ân'da belirtilmediği halde Peygamberimizin uyguladığı bilinen sünnetine uymamak da haram yaratır mı? Bir başka yazınızda, "Allah'ın kitabında 3 vakit namaz ifade edilir" diyorsunuz. Peygamberimizin ise bunu 5 vakitte kıldırdığını ve buna dayanarak bize farz olanın 5 vakit olduğunu söylüyorsunuz. Bu durumda belirtilmeyen 2 namazı kılmazsak günah işlemiş mi oluyoruz? Diğer 2 vakit namaz Kuran'da belirtilmediğine göre bu iki söyleminiz sizce çelişki oluşturmuyor mu? (A. Y.)CEVAP: Kur'ân, Hz. Muhammed'e indirilmiş, onu açıklama görevi de ona verilmiştir. Hz. Muhammed'in sözleri ve uygulamaları, eğer yüzde yüz onunsa ve Kur'ân'la çelişmiyorsa, Kur'ân'in açıklaması durumundadır. Hz. Peygamber, kendisine farz kılınan namazlardan ayrı olarak kendiliğinden de namaz kılmıştır. Bunlara sünnet denilir. Farzlar, ibadetlerin asgarisini gösterir. Sünnet ise kişinin isteğine kalmış, fazladan ibadetlerdir.Farz ve sünnet olanlarPeygamberimiz, sünnetleri yalnız kılardı. Ancak öğle, ikindi ve yatsı namazlarını sürekli olarak cemaatle kıldırdığı ve onun bu uygulaması bize tevatüren geldiği için Kur'ân'da anılmasa da bunlan kılmakla yükümlüyüz. Şunu da bilesiniz ki, Peygamberimiz kıldığı namazlar için "Bu farzdır, bu sünnettir" demiş değil. Onun cemaatle kıldıklarına sonradan farz, yalnız başına kıldıklarına da sünnet denmiştir.Önyargıların karanlığıSiz boş yere bizim izahlarımızda çelişki aramaya kalkmayın, iyi niyetle ve öğrenmek amacıyla yazılarımı okuyunuz ki içiniz açılsın, aydınlansın, Kur'ân aydınlığında huzura eriniz. Aksi takdirde feyiz alamazsınız, önyargıların karanlığında bocalayıp durursunuz. "Helal Allah'ın kitabında helal kıldığı şeyler, haram da Allah'ın kitabında haram kıldığı şeylerdir..." ifadesi de benim sözüm değil, Peygamberimizin hadisidir. Yani böyle söyleyen ben değilim, Peygamberimizdir. O bu sözüyle dinin ne kadar kolay ve sade olduğunu anlatmak istemiştir. Din sadeydi. Sonradan kılı kırk yaran uzmanlar, kıyaslarla, spekülasyonlarla dini zorlaştırdılar.

Devamını Oku

Okuma özürlülere ne analatabiliriz ki?

26 Haziran 2005

İnandırıcı olmak için dünkü yazımda orijinalini koyduğum metnin kısaca çevirisi şöyledir: "Tebennî (evlat edinme), islâm öncesi Arabistan'da evlatlığı, evlat edinenin çocuğu sayan bir uygulamaydı. Evlat edinenle evlatlığın, aynı kadınla evlenmesini yasaklayan bu uygulama, islâm'ın ilk yıllarında (doğrusu ileriki yıllarında) inen Kur'ân'in 33. suresinin (Ahzâb Suresi) 4-5. ayetleriyle kaldırılmıştır. Bu uygulamanın kaldırılmasıyla Hz. Muhammed, vaktiyle evlatlığı olan Zeyd'in boşadığı karısı Zeynep ile evlenmiştir (Kur'ân: 33: 37). Avner Giladi."Yazarın işaret ettiği ayet, Ahzâb Suresi'nin 33. ayetidir: "Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki (bundan böyle) evlatlıktan, kadınlarıyla ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere bir güçlük olmasın. Allah'ın buyruğu (her zaman) yerine getirilmiştir."Bu ayette işaret edilen zat, Zeyd ibn Hârise'dir. Çocukluğunda annesinden çalınıp köle diye satılmış ve Hz. Hatice kendisini satın almıştı. Hz. Hatice'nin hediye ettiği bu çocuğu, Hz. Muhammed, peygamberliğinden önce azad edip evlat edinmişti. Kendisi, Zeyd'i çok severdi. Onu evlat edindiği gibi azadlı cariyesi Ümmü Eymen ile de evlendirmiş, sonra halasının kızı Zeyneb Binti Cahş'ı ona nikahlamıştı.Sınırlama kaldırıldıZeyneb, bir türlü ısınamadığı Zeyd'e karşı asaletiyle ovunurdu. Zeyd, karısının kendisini aşağılamasına daha fazla dayanamayarak onu boşadı. Hz. Peygamber de kendisine gelen vahye dayanarak Zeynep ile evlendi. Zeyneb'in, Allah'ın Elçisi tarafından nikâhlanması, İslâm hukuku bakımından önemli bir hikmete dayalıydı. O zamana dek, evlat gibi kabul edilen evlatlığın karısıyla evlenilmezdi. Bu, hoş olmayan birtakım olaylara neden oluyor ve insanları bağlayıcı bir engel oluşturuyordu. İslâm, öz oğul biçiminde bir evlatlık anlayışını kabul etmemektedir. Evlat ancak insanın kendi öz çocuğudur. Allah'ın koyduğu yasa böyledir.İnsan birini evladı gibi sevebilir ama bu manevi sevgi, öz evlatta olduğu gibi bir evlenme yasağı oluşturmaz. Bu konuda mecburiyet yok. Sadece sınırlama kaldırılmıştır. Kişinin, evladı olarak gördüğü insanın boşanmış karısıyla evlenmesi toplumca hoş karşılanmaz ama bazen böyle bir zorunluluk doğabilir. İşte bu takdirde engel kaldırılmış, insanların yolları kolaylaştırılmıştır. Biz yazımızda bunu açıklamaya çalıştık. İnternete bakanlar, olayı bizim açıkladığımız tarzda açıklayan yığınlarca bilgi bulurlar. Ama okuma özürlülere ne anlatabiliriz ki?

Devamını Oku

Bir itirazcıya cevabımdır

26 Haziran 2005

Evlatlıkla ilgili bir soru üzerine, Kur'ân'ın konu hakkındaki hükmünü açıklamıştım. Cevabımı beğenmeyen İzmir'den bir kişi, "Yüreğiniz varsa bunu yazın" diyor. Evvela yazdıklarım, bu kişiyi neden böyle galeyana getirmiş, anlamadım. Benim görevim, din konusunda insanları bilgilendirmek, konular ve sorunlar üzerinde Kur'ân'ın görüşünü açıklamaktır. Çarpıtmadan, saptırmadan. Yazdıklarım, benim değil, Kur'ân'ın görüşüdür.Kur'ân evlatlık uygulamasını kaldırmıştır. Bir insan yetim çocukları himaye eder, evladı gibi büyütür. Ama Kur'ân'a göre büyüttüğü çocuk, kişinin öz evladı değildir. İnsan o çocuğu öz evladı gibi hissedebilir, sevebilir. Bu çok makbul bir şeydir. Peygamberimiz, evlerin en hayırlısının, içinde yetime bakılan, değer verilen ev olduğunu buyurmuş, yetime bakan, onu koruyan kimsenin, cennette kendisiyle yan yana olacağını vurgulamıştır. Ama dinde öz evlatla evlatlığın hükmü aynı değildir.Kurân'ın hükmü şudur: "... Allah, evlatlıklarınızı sizin öz oğullarınız yapmadı. Bunlar sizin ağızlarınıza gelen sözleriniz(kendi yargılarınız)dir. Allah gerçeği söyler ve O, doğru yola iletir. Onları babalarının adına bağlayarak çağırın. Bu, Allah yanında daha adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır" (Ahzâb: 4-5).Bana yazan kişi, "Eğer bunu hoşgören bir Müslüman varsa, ben Müslüman değilim" diyor. Kendisinin Müslüman olmamasından ötürü dinin büyük kayba uğrayacağını sanmam.Yeri geldikçe Kur'ân'ın hükümlerini açıklarım. İnanmak veya kabul etmek kişilerin vicdanına kalmıştır. Din, kimseyi kendi hükmünü benimsemeye zorlamaz. Kur'ân Tefsirimde, Kur'ân Ansiklopedisi'nde, Helâl Haram adlı eserimde Kur'ân'ın helâl ve haramlarını yazdım, açıkladım. Bunu bir Avrupalı bilim adamı da böyle yazar. Kendi düşüncesini karıştırmaz.Nitekim Avrupalı ve Müslüman bilim adamlarının ortaklaşa hazırladıkları ve Avrupalı bilim adamları tarafından kaynak eser kabul edilen "Encyclopaedia of the Qur'ân, C. 1. s. 302"de bu konu şöyle verilmektedir:"Adoption as a practice in which an adopted son would take the name of his adoptive parent was common in pre-Islamic Arabia. it was cancelled and forbidden, however, in the early years of islam (Q 33: 4-5 (97/4-5). Thus, Muhammad was able to marry Zaynab bt. Jahsh after his formerly adopted son Zayd had divorced her, confirming the rule that forbids father and son to marry the same woman (Q. 33: 37) Avner Giladi." Bu eser, 2001'de Hollanda'nın üniversite kenti Leiden'da Brill Yayınevi tarafından yayınlanmıştır. (Devam edecek)

Devamını Oku

Her şey Allah'ın müsaadesiyle olur

24 Haziran 2005

Soru: Kur'an'da, "şans oyunu günah" diye bir şey var mı? (Tansu Şahin / Kocaeli)Cevap: İddaa şeklinde söylenen kelimenin doğrusu iddiadır. Bu, adı üstünde şu takımın veya bu takımın kazanacağını, şu veya bu atın kazanacağını iddia etmek şeklinde bir para tuzağıdır. İddaa, at yarışları üstüne oynama, loto, toto gibi şeyler kumar türündendir. Bunlardan kazanılan para da haramdır. Bunlar insanları işinden gücünden alıkor. Alın teriyle kazanılmayan para hayretmez.Bunları Milli Piyango ile aynı kefeye koymak doğru değildir. Çünkü Milli Piyango'ya yatırılan para, kamu harcamalarına gider. Bununla beraber piyangodan kazanılan paranın da halis helal olduğu söylenemez. Piyango mekruhtur, ondan kazanılan para da kuşkuludur. Ayrıca piyango bir şans denemesidir. İnsanı meşgul etmez. Ama yarışan atlar üzerinde oynanan bahis oyunları, futbol takımları için iddia oyunları kumardan farklı değildir.Kur'ân'da, meysir denilen bir çeşit şans oyunundan uzak durulması emredilmektedir. Bir şeyden uzak durulması emredildiğine göre onu yapmak haram olur. Bunun haram kılınmasının da iki nedeni vardır: Biri insanı son derece meşgul edip gaflete düşürmesi, namazdan, ibadetten alıkoymasıdır. İkincisi ise insanlar arasına düşmanlık girmesine sebep olması. Meysir'de bulunan bu illetler, iddia gibi şans oyunlarında da vardır. Çünkü insanlar bununla uğraşırlar ayrıca her hafta çoluk çocuklarının rızkını boşa harcarlar. Bu tür oyunlar kanaatime göre harama yakın mekruhtur.Sonuçtan kul sorumludur"İnşallah çıkar" ifadesi bir bakıma doğru, bir bakıma yanlıştır. Doğrudur çünkü hangi eylem olursa olsun, Allah'ın müsaadesi olmadıkça vuku bulmaz. Bir oyunda kazanma, Allah'ın izniyle olur. Allah'ın izni iki türlüdür. Bir kısım izinleri kulun isteğine göre verilir. Kul mesela iyi bir iş yapmak ister, Allah ona izin verir, o işi yapmasını sağlar. Kul günah bir iş yapmak da istese Allah ona da müsaade eder, kul eylemi yapar ama sonucundan sorumludur.Allah niçin kötülüğe izin verir? Kulu iradesinde serbest bıraktığı, kula irade özgürlüğü verdiği için. Eğer kulda irade özgürlüğü olmasa sorumluluk da olmaz. Dolayısıyla sevap ve günah da ortadan kalkar. Özetle her ne iş olursa olsun her şey Allah'ın müsaadesiyle olur. Günah bir iş için "Allah'ın izniyle oldu" diyerek Allah'ın o işin yapılmasından razı olduğunu kastetmek yanlıştır. İzin vermesi başka, razı olması başkadır. Demek ki bu sözü Allah'ın müsaadesi anlamında kullanmak doğru ama O'nun rızası anlamında kullanmak yanlıştır.

Devamını Oku

"Melekler beni ziyaret ediyor"

23 Haziran 2005

(Dünden devam)Olayların içyüzünü bilen Hızır'ın yaptığı bazı işler, olayların sadece dış yüzünü, hukuksal kısmını bilen Musa'nın bilgisine ters gelmiş, bu yüzden dayanamayıp Hızır'a itiraz edince refakatini yarıda bırakmak zorunda kalmıştı. Reenkarnasyoncuların savları yeni değildir. "Başınıza gelen musibet, yaptıklarının cezasıdır. Allah çoğunu da affeder" ayetini, günahsız insanların, mesela çocukların başlarına gelen sıkıntıların, işkencelerin, önceki hayatlarının bir cezası olduğuna kanıt getirmişlerdir. Bu görüş tartışılabilir. Ama bize ceza gibi gelen olayların, ille de bir kötülüğün, günahın cezası olması gerekmez. Allah, her kulunun mizacını bilir, her ruhun olgunlaşması için gerekli sınavları takdir eder. Belki küçüklükten felç olmuş, sakatlanmış insanlar, sıkıntılarla yüceltilmektedirler. Bilinmez ki. Burada İmran ibn Husayn olayını anımsatmak isterim:Karnı su toplayan İmrân ibn Husayn, otuz yıl sırt üstü yatmış, kalkamaz, oturamazmış. Mutarrif ibn Abdillah ve kardeşi Ala, kendisini sormaya gelmişler. İmrân'in halini gören Mutarrif ağlamaya başlamış.İmrân: "Niçin ağlıyorsun?"Mutarrif: "Seni böyle görünce ağladım."İmran: "Allah bu hali benim için istemiş, sevmişse ben de onu benim için severim. Sana bir şey söyleyeyim, belki Allah, seni bu söyleyeceğimle yararlandırır. Fakat bunu, ben ölünceye dek kimseye söyleme. Melekler beni ziyaret ediyorlar. Ben onlarla ünsiyet ediyorum (benimle arkadaşlık ediyor, yalnızlığımı gideriyorlar). Bana selam veriyorlar, selamlarını duyuyorum. Ve biliyorum ki büyük nimete sebep olan bu bela (hastalık sınavı), bir ceza değildir."Bir de Şiblî olayını hatırlayalım:Bir cemaat, akıl hastanesinde tutulan Şiblî'yi sormaya gelmiş. Önünde taş bulunan Şiblî gelen cemaate seslenmiş: "Siz kimsiniz?"Cemaat: "Biz seni sevenleriz."Bunun üzerine Şiblî onları taşlamaya başlamış. Gelen cemaat kaçmış. Şiblî: "Öyle ise ne diye beni sevdiğinizi iddia ediyorsunuz? Sözünüzde doğru iseniz belama sabretsenize."Rıza, her konuda kaderin akışına sevinme, her hali hoşgörüyle karşılama, gönül huzuru, kanaat, Hakk'a teslimiyet, O'nun seçip yaptığının iyiliğine güven doğurur. Allah'ın kazasını başkasına şikâyet etmekten, aşırı sızlanmaktan alıkor. Bu noktada bulunan insan, Allah'ın lütfunu da kahrını da hoş görür. Yunus, Allah'a bağlılığı ne güzel belirtmiş:"Ne varlığa sevinüremNe yokluğa yirinüremAşkın iyle avunuramBana seni gerek seni."

Devamını Oku