İslâm'dan önce kadının miras hakkı var mıydı?

7 Temmuz 2005

(Dünden devam)Nisa: 98/7 ayetinde mirasta erkeğin olduğu gibi kadının da hakkı olduğu, hem erkeğin hem de kadının kazandıklarının kendi hakları olduğu belirtilmektedir.Diğer birçok toplumda görüldüğü gibi İslâm'dan önceki Arap toplumunda da kadınların miras hakkı yoktu. Cahiliyye Arapları, ölen kişinin düşmanla savaşamayacak durumdaki yakınlarına miras bırakmazlardı. Bundan dolayı kadınlara ve çocuklara miras vermezlerdi (Taberi, Câmi'u'l-beyân: 4/275). Ölen kişinin, malı gibi karısı da akrabasına miras kalırdı. Malın yabancılara gitmemesi için kızlara miras verilmezdi. Ancak kılıç kuşanan, kabileyi savunacak erkekler miras alırlardı.Erkeklerin yanında, kadınlara da miras payı belirleyen Nisa: 98/7, 11-12'nci ayetler indiği zaman bazı Müslümanların, geleneklerine aykırı buldukları bu durumdan etkilenerek, "Ya Resulallah, babasının bıraktığı maldan, ata binemeyen, düşmanla savaşamayan kıza malın yansını mı vereceğiz? Bir işe yaramayan çocuğa miras mı vereceğiz?" dedikleri rivayet edilir (Câmi'u'l-beyân: 4/275; İbn Kesîr, Tefeîr: 1/459).Hiçbir şey bırakmadılar98/7'nci ayetin, kocası, geriye üç kız çocuğu bırakarak ölmüş olan bir kadının şikâyeti üzerine indiği rivayet edilir. Amcası oğullan, adamın mirasının tamamını almış, kadınla çocuklarına hiçbir şey bırakmamışlardı. Kadın durumu, Allah'ın Elçisine şikâyet etti. Allah'ın Elçisi, malı alanlara adam gönderdi. Fakat varisler, malın kendilerine ait olduğunu söylediler.Çünkü ölenin erkek çocukları yoktu. Arap geleneklerine göre miras, ölenin yalnız erkek akrabasına düşerdi. İşte bu olay üzerine inen ayet, erkeklerin yanında kız çocuklara da pay ayırdı. Sonra varis akrabadan herkesin miras payını belirleyen ayetler indi (Tefsîru âyâti'l-ahkâm: 2/37).Ayetteki önemli husus"Allah size, çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında, erkeğe kadının payının iki katını tavsiye eder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer (çocuk) yalnız bir kadınsa (mirasın) yarısı onundur" (Nisa: 98/11-12). Kadın ve erkeğin miras haklarını belirleyen 98/12'nci ayette önemli bir husus dikkati çekmektedir.Bu husus, erkek gibi kadına da borç ve vasiyet hakkının tanınmış olmasıdır. Çünkü mirasın ancak borcundan ve vasiyetinden sonra taksim edileceğini bildirmektedir. Bu, kadına bütün medeni ve sosyal hakların tanındığını gösterir. Kadın mülk sahibi olur, miras alır, miras bırakır, vasiyet eder, vasiyeti yerine getirilir, borç alıp verebilir, şahitlik edebilir. (Devam edecek)

Devamını Oku

Bir erkeğin şahitliği neden iki kadının şahitliğine denktir?

7 Temmuz 2005

Soru: Kur'ân'ın birçok suresinde işaret ettiği üzere (Bakara, Nisa, Maide...) kadınların şahitlikleri, miras hakları gibi konularla ilgili ayetleri anlayamıyoruz. Genel anlamda bir erkeğin şahitliğinin iki kadına denk olmasını, mirasta eşit olarak yararlanamamalarını günümüz dünyasının medeni haklarıyla çelişiyor gibi anlamaktayız. Yanlış mı yorumluyoruz? Bu konudaki açıklamalarınız bize ışık tutacaktır.(Selim Dündar - Celal Solu)Cevap: Bir erkek yerine iki kadın şahidin bulunması, genel değil, o zaman için pek kadın uğraşı olmayan borç alıp vermeyle ilgilidir. Kur'ân, borcu garanti altına almak için borç tanıklığında iki erkek bulunmadığı takdirde bir erkekle beraber iki kadın bulunmasını gerekli görmüştür. "Erkeklerinizden iki kişiyi de borcun yazılması için tanık tutun. Eğer iki erkek yoksa, razı olacağınız tanıklardan bir erkek ve iki kadın tanıklık etsin. Tâ ki kadınlardan biri şaşırırsa diğeri ona hatırlatsın..." (Bakara: 92/282).Kadın etki altında kalabilirAyette borç konusunda neden iki kadının bir erkeğe denk tutulduğu açıklanmaktadır. Bu, kadının şaşırması veya tefsirlere göre unutmasıdır. Ayette unutma tabiri yok, şaşırma tabiri vardır. Çünkü kadın, unutmaktan ziyade kapılacağı heyecan yüzünden şaşırabilir veya erkeğe nispetle daha çabuk etki altında kalabilir.Daha hassastır. İşte böyle bir durumda tanık, yalnız bir kadın olursa, borcun güvenliğini korumaya yönelik tanıklık tehlikeye düşebilir, hukuk zayi olabilir. Halkın hukukunu korumak ve garanti altına almak için borç, ticaret gibi daha çok erkeklere özgü işlerde bir erkek yerine iki kadının tanıklık etmesi emredilmektedir.Sadece borç konusundaBu gibi işler özellikle o zaman erkeklere mahsustu. Bunların tanıklığını yapmak da yine erkeklerin göreviydi. Ama erkek olmazsa bu görevi kadınlar da yapar. Fakat tecrübesizliğinden ve hassaslığından kaynaklanan bir şaşırmayı ve yanlış beyanı önlemek için iki kadın tanıklık eder. Bu, diğer konularda değil, sadece borç konusundadır.Borç mali bir iştir. Dikkat edilirse mal konusunda kadının mirası da erkeğin yarısıdır. O halda malın tanıklığında da iki kadının bir erkeğe denk tutulması doğaldır. Fakat mali olmayan diğer konularda kadın erkek şahitliği denktir. Hatta bazen doğumun tespiti konusunda tek kadının şahitliği de yeterlidir.(Devam edecek)

Devamını Oku

Camilerimiz ibadet yeridir

6 Temmuz 2005

Soru: Mübarek Ramazan aylarında kadınların ve genç kızların teravih namazı için camiye gitmelerinin fitne çıkardığı şeklinde kulağıma söylentiler gelmişti. Bunun doğruluk derecesi nedir? Cevap: Genç bayanların teravihe gitmeleri niçin fitneye sebep olsun? Cami fitne yeri değil, ibadet yeridir. Kadınlar erkek saflarının arasına girmiyor, arkada bir yerde duruyorlar. Ayrıca bu sözleri söyleyenler İslâm'ı bilmiyorlar. Teravih namazı, Hz. Ömer zamanında cemaatle kılınmaya başlanmıştır. Hz. Ömer, nafile olan teravihi kıldırmak üzere görevlendirme yapmıştır.Übeyy ibn Ka'b'ı erkeklere, Temîm ed-Dârî'yi de kadınlara teravih namazı kıldırmakla vazifelendirmiştir. Bu uygulama, Hz. Ömer zamanında kadınların da teravih için camiye gelip cemaatte teravih kıldıklarını göstermez mi? Hz. Ömer, kadınların camiye gelmesinin, fitneye neden olacağını söyleyen oğlunu tokatlamış, ona, "Allah'ın Elçisi, Allah'ın kadın kullarının camilere gelmelerine engel olmayınız" buyurduğunu anımsatmıştır.Dayı ve amcaya fitre zekât verilebilir mi?Soru: Fitre ve zekât, dayı ya da amca karısına veya namaz kılmayanlara verilebilir mi? Kur'ân-ı Kerim'in mealini, abdestli fakat başı açık okumakta dinimizce bir sakınca var mı? Cevap: Fitre ve zekât, sosyal yardımlaşmadır. Önce akraba içinde yardıma muhtaç kimseler varsa bu yardımlar onlara yapılır. Kişi anne babasına, dedelerine, öz çocuklarına ve torunlarına zekât veremez ama kardeşine, amcasına, dayısına, bunların karılarına ve çocuklarına, eğer yoksul iseler fitre ve zekât verilir. Hem bu yakınlara vermek daha makbuldür.Baş örtmek namaz kılmak için gereklidir. Kur'ân okumak için baş örtme gereği yoktur. Saygı için örtülür ama bu bir gelenektir. Yoksa bu konuda bir Kur'ân emri yoktur. Esasen Kur'ân'da nikâh düşen yabancı erkeklere karşı baş örtüsünün, yaka yırtmaçlarının üstüne konulması, gerdanın kapatılması emredilmiştir. Bu, ibadette ilgili değildir. Fakat tefsir ve fıkıh kitaplarında hadis rivayetlerine dayanılarak namaz kılabilmek için kadının el, yüz dışındaki organlarının örtülmesi hükmünü getirmiştir. Ama Kur'ân okumak için böyle bir zorunluluk yoktur. Çünkü avret meselesi Kur'ân okumakla değil, namazla ilgili bir sorundur.

Devamını Oku

"Toprağı bol olsun" kimler için söylenir?

5 Temmuz 2005

SORU: "Toprağı bol olsun" kavramı nereden geliyor? Bu kavram kimler için söylenir? CEVAP: Ölen Müslüman için "Allah rahmet etsin" denilir. "Toprağı bol olsun" tabiri, ölmüş olan gayrimüslimler için kullanılır. Bunun sebebi şudur. Tevbe Suresi'nde, Allah'a ortak koşan (müşrik) ölüleri için af ve mağfiret dilemek yasaklanmıştır. "Akraba bile olsalar, cehennem halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah'a) ortak koşanlar için mağfiret dilemek, ne peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş değildir" (Tevbe: 113). Ayetin asıl kastı, Peygamber'in davetini engellemeye çalışan Mekke ve yöresi müşrikleridir. Kitap ehli değildir ama Peygamber'den sonra bir anlam kaydırmasıyla Müslüman olmayan tüm uluslar bu kategoriye sokulmuştur.İşte bu nedenle ölen Müslüman için "Allah rahmet etsin, yani acısın, bağışlasın" diye dua edilirken Müslüman olmayan biri için "Toprağı bol olsun" denilir. Bunun anlamı şudur. Kabre konulan iyi kişiler, kendilerini saraylar gibi bir mekânda hissederler. Kötü kişilerin yeri dardır. Çünkü cezalıdırlar. Cezaevi dar olur. Hele hücre hapsine atılanlar, mekân darlığından ne çekilmez bir durum içindedirler. Yaşanmadıkça bilinmez.Hz. Peygamber, kabrin suçlu kişileri daralarak sıkacağını buyurmuştur. Tabii sıkıştırılan beden değil, ruhtur. Beden zaten ölümden itibaren çürüyüp toprak olma yoluna girmiştir. "Toprağı bol olsun" sözüyle o kişinin mekânının geniş olması temennisinde bulunulur. Maalesef kültürümüzden git gide uzaklaştığımız için bu tabirleri bilmiyoruz. Bir cenaze merasiminde konuşma yapan bir rektörümüzün de ölmüş olan Müslüman bir öğretim üyesinin tabutu başında konuşurken "Toprağı bol olsun" dediğini duymuştum.İnsan belli bir alan içinde özgürdürSORU: Oyun şansı kader mi, insanın kendi belirlemesi mi? Şans oyunu oynayan bir kimse şansı kendi mi belirliyor yoksa bu onun alın yazısında mı var? (Kafkas Kafkas)CEVAP: Kader, Allah'ın bilgisidir. Allah'ın bilgisine sonradan bir şey eklenmez. Bütün olaylar geçmişiyle geleceğiyle O'nün bilgi aynasının karşısında bulunur. Zaman da mekân da görecelidir. Bize göre gelecek belki geçmiştir. Geleceğin en uç noktasına giderseniz, o geçmişte kalır. Allah zamansızdır, zamanı O yaratmıştır. Onun için bütün varlıklar, O'nün bilgi aynasında yansır. Ama insan, belli bir alan içerisinde özgürdür.Kendi isteğiyle olayı seçer, Allah da yaraür. İnsan kumar oynamak ister, Allah da ona kumar oynama gücü verir. Belki insanın mahareti yanında içten gelen büyük isteği kendisine şans getirir, oyunu kazanır. Ona kazanma imkânı ve şansı veren Allah'tır ama Kur'ân'da yasaklanmış bir eylemi yapmaktan ötürü insan sorumludur.

Devamını Oku

Şefaat dilemek tevhide aykırı mı?

4 Temmuz 2005

SORU: "Şefaat ya Resulallah" diye dua etmek yanlış mı? Bu şekilde dua edersek Fatiha Suresi'ne aykırı hareket etmiş olur muyuz? Bir başka sorumda şu: Evde köpek besleyenlerin sevaplarından her gün bir dağ kadarının eksileceği yönünde bir hadis nakledildiğini duydum, doğru mu? (Lütfü Önder)CEVAP: Ra'd Suresi'nde Allah'tan başkasına yalvarmanın nankörlük olduğu, bu tür duaların kabul edilmeyeceği vurgulanmaktadır. "Gerçek dua ancak O'na yapılır. O'ndan başka dua ettikleri ise kendilerinin hiçbir isteklerini karşılayamazlar. (Onların durumu) tıpkı ağzına gelsin diye suya avuçlarını uzatan kimse gibidir. Oysa (uzanıp suyu avuclamadıkca su) on(un ağzın)a gelmez. İşte kâfirlerin duası, öyle boşa gider" (Ra'd: 14) ayetinde Allah'tan başkalarına yalvaranların dualarının boşa gideceği, dua edene yarar sağlamayacağı vurgulanmaktadır.Aynı surenin 16'ncı ayetinde de değil başkasına, kendi kendilerine dahi yarar ve zarar vermekten aciz şeylere tapmanın anlamsızlığı vurgulanmaktadır. Ayrıca Cin Suresi'nde, "Mescitler Allah içindir. Allah ile beraber başka birine yalvarmayınız" buyurulmaktadır. Allah'tan başkasına yalvarıp ondan herhangi bir şey istemek Kur'ân'a göre şirktir. Yalvanlan kişi peygamber de olsa, melek de olsa fark etmez.Çok yaygın bir söylem"Şefaat ya Resulallah" ifadesi Hz. Peygamber'den kendisine aracı olması isteğidir. Oysa Allah katında şefaat (aracı olmak), hiç kimsenin haddi değildir. Yüce Divan'da şefaat olmaz. Buna göre Peygamber'den, kendisine yardımcı olmasını, kendisini sıkıntıdan kurtarmasını dilemek, Kur'ân'ın tevhit prensibine aykırıdır.Bununla beraber İslâm ümmeti içinde sözünü ettiğiniz "Şefaat ya Resulallah" söylemi yaygındır ve asırlardan beri böyle nida edilmektedir. Kanaatime göre bu sözü, kendisine Yüce Divan'da aracı olmak amacıyla değil de cennette Peygamber'in kendisine arkadaş olması, kendisini orada yalnız bırakmaması anlamında söylemekte bir sakınca yoktur. Elbette Peygamber'in ruhaniyeti, kendisiyle sevgi iletisi kuranlara yakın olur, cennette onlarla beraber olur.Gelelim diğer sorunuza. "Evde köpek besleyenin sevabından her gün dağ kadar bir bölüm eksilir" şeklinde hadis olamaz. Tam tersine Hz. Peygamber, hayvanlara acımayı, köpeklerin de diğer hayvanlar gibi sosyolojik bir toplum oluşturduklarını, susuzluktan bunalmış bir köpeği sulayan bir günah kadınının, Allah tarafından affedildiğini buyurmuştur.Allah'ın yaratılış yasasına, doğaya aykırı sözler, hadis olamaz. Bunlar maalesef yüreklerinden merhamet duygusu silinmiş bağnaz kişilerin Peygamber'e iftiralarından ibarettir. O tür uydurmalardan Allah'a sığınırız.

Devamını Oku

Kur'an'dan önceki kutsal kitapların dili

3 Temmuz 2005

Soru: Kur'ân'dan önceki üç kitabın yazılış şekilleri nedir? Arapça mı, yoksa başka bir alfabe mi kullanılmıştır? (Hasan Yıldız)Cevap: Allah her ulusa, kendi dilini konuşan peygamber gönderir ve kendi diliyle kitap indirir. Hz. Musa İbrani'dir, İbranice konuşurdu. Ona gönderilen kitap da İbranice indirilmiş ve o dille yazılmıştır. Elbette İbranice, Hz. Musa'dan sonra çok değişikliğe uğramış, çok gelişim göstermiştir. Hz. İsa da Yahudi olması itibariyle İbranice bilirdi ama onun zamanında Filistin'de Aramice egemen olduğu için Aramice konuşurdu. Fakat Hıristiyan inancına göre (bence doğru olan da budur), Hz. İsa yazılı bir kitap bırakmamıştır.İnciller, İsa'nın talebelerinin çeşitli yerlere yazdıkları mektuplardan derlenmiştir. Kilise inancına göre Matta, İbranice veya Aramice bir İncil yazmış ama bu zamana dek bu İncil hakkında bir belge bulunmamıştır. Elimizdeki Matta İncili, Markos İncili örnek alınarak Yunanca yazılmıştır. Çoğu Alman araştırmacı, Matta'nın, bu İncil'in yazan olduğunu kabul etmez. Kiliseye göre en eski İncil olan Markos İncili de Yunancadır. Yunanca Markos İncili örnek alınarak Yunanca yazılan Lukas İncili'nin de Anadolu'da mı, yoksa Yunanistan'da mı yazıldığı tam belli değildir. Yuhanna İncili de Yunanca yazılmıştır.Bir değil dört İncil varKiliseye göre İncil yazarları, İsa'nın ruhunun veya kutsal ruhun ilhamıyla bu İndileri yazmışlardır ama bunlar sadece inançtan ibarettir. Filistin'de yetişmiş olanların, Yunanca edebi bir kitap yazmaları mümkün değildir. Gerçi onlar ilhamla bu İndilerin verildiğine inanırlar ama bilimsel araştırmalar, İndilerin çeşitli yerlere yazılan mektuplardan derlendiğini ortaya koymaktadır. "Encyclopedia of Religion And Ethics" adlı eserde gerek eski, gerek yeni ahidlerin, başlangıçta bir kutsal kitap elde etmek amacıyla yazılmadıkları ifade edilir. Dört İncil vardır. Bunların her biri, Hz. İsa'nın öğrencilerinden birine nisbet edilmiştir.İncil kelimesinin aslı, Yunanca "Euaggelion" olup sevindirici bir habere verilen müjdelik manasına gelir. Kelime, zamanla "haber ve müjde" anlamında kullanılmaya başlanmış, daha sonra da Kitâb-ı Mukaddes'in yeni ahid bölümünde yer alan Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılan dört kitabın adı olmuştur. Hz. İsa, sözlerinin yazılmasını emretmemişti. İsa'nın 12 öğrencisi, kendisinden sonra gittikleri yerlerde verdikleri vaazlarla onun hayatını, sözlerini anlattıkları gibi çeşitli yerlere onun öğretilerini anlatan mektuplar gönderdiler. Bu sözler ve mektuplar, MS 60-110 yıllar1 arasında yavaş yavaş derlenip yazıya geçirilmiştir. İlk zamanlarda yüzlerce İncil varken, 325'te İznik'te toplanan uzmanlar konseyinde bunlardan 4'ü doğru kabul edilmiştir.

Devamını Oku

İmam nikâhı vekil tayin ederek bitirilebilir mi?

2 Temmuz 2005

Soru: İmam nikâhı, vekil tayin ederek ya da telefonda "boş ol" diyerek bitirilebilir mi? Eğer çift sürekli tartışma içindeyse nikâh kendiliğinden sonlanmış olur mu?Cevap: Okurum sadece imam nikâhından bahsettiği için ben de sorusunu ona göre cevaplıyorum. Öyle, bir sözle imam nikâhı düşmez. Bakara ve Talak surelerinde boşama işleminin ancak şahitler huzurunda verilmek kaydıyla üç ay içinde tamamlanabileceği, hanımına hiç yaklaşmadan her ayda bir boşama yapmakla, üç ayın sonunda boşamanın tamamlanacağı vurgulanmaktadır.Kur'ân bunu gayet açık ve net olarak belirtmişken sadece bir sözle "boş ol, boşadım" demekle nikâh ortadan kalkmaz. Talak Suresi'nde bu işlemin zamana bağlanmasının sebebi şöyle belirtilmiştir: "Boşarken süreyi sayıp sonuna dek bekleyin. Belki Allah bu arada bir iş (yani bir anlaşma zemini) ortaya çıkarır." Olur ya eşler bu zaman içinde düşünüp taşınarak ayrılmalarının yanlış olduğunu anlayıp pişman olabilir, ayrılmaktan vazgeçebilirler. Şimdi eğer iş bir sözle bitivermiş olsa, artık ayetteki, "Belki Allah bu arada bir iş (yani bir anlaşma zemini) ortaya çıkarır" söyleminin bir anlamı kalır mı?Amerika'dan gelen anlamlı bir mektup"Selamlar Sayın Hocam. Amerika'da bir yıldır doktora yapıyorum. Burada farklı milletlerden, farklı dinlerden ve hatta Müslüman olup farklı çizgilerden bir çok insanla tanışma imkânım oldu. Aileden gelen dini kültürümü burada daha çok sorgulama imkânı buldum. Bu arada biriktirdiğim VATAN gazetesindeki eski yazılarınızı okuma fırsatı buldum. Daha önce sizin yazılarınızı hiç okumamıştım. 'Süleyman Ateş kimdir' sorusunun cevabı, aklımda 'önceden iyi biriydi ama sonradan değişti' olarak kalmıştı. Çünkü çevremdeki bazı kişilerden böyle duymuştum. Fakat yazılarınızın, bir yıllık Amerika tecrübesiyle edindiğim günümüz Müslümanları ve günümüzde İslâm ile ilgili izlenimlerimi teyit ettiğini gördüm. Yazdıklarınızın hepsi gönlüme hitap etti. İçimden size karşı candan bir sevgi hissettim. Bunu iletmek için size bu meili gönderdim. Allah işlerinizi kolaylaştırsın. Biz Türk milletine ve Müslümanlara, cehaletten kurtulup ilimle kuşanmayı nasip etsin."* Bu okuruma çok teşekkür ediyorum. Mektubunuzdan mütehassis oldum. Aleyhimde konuşanlar, eserlerimi okumamış, dindar görünüp gerçekte iftiracı insanlardır. Ne diyelim, "Er, yarın Hak Divanı'nda beli olur." Size başarılar dilerim.

Devamını Oku

Peygamberimiz müzayedeyi uygulamıştır

1 Temmuz 2005

Soru: Geçen yıl Ramazan'ın son günlerinde Almanya'da Gelsenkirchen şehrindeki bir camide, kadın cemaatten birisinin yaptığı işlemeli bir örtü, camiye yardım toplamak gayesiyle açık artırmayla satıldı. Bunu izlemek bana çok zor geldi. Ama biraz sonra teravih kılacağımız için oturduğum yeri terk edemedim. Benim bildiğim, caminin böyle işlerin yeri olmadığıdır. İslâm'da "pazarlık yapılırken pazarlık yapılmaz" prensibi var. Eğer birisi bir fiyat vermişse mal sahibinin cevabı beklenir. O kişiyle pazarlık kapandıktan sonra bir diğeriyle başlar. Aksi halde nefisleri mahmuzlarcasına yapılan bu tür bir iş, insan nefsine zulüm olur. Bu konuda sizin düşünceniz nedir? (Kays Mutlu)Cevap: Normal alışverişte, biri bir malı almak üzere pazarlık yaparken araya girilmez. Şayet o kişi vazgeçerse başka biri, mala talip olabilir. Ama müzayede bunun dışındadır. Çünkü müzayede, bir malı bir cemaate sunmak, içlerinden en yüksek fiyatı verene satmaktır. Peygamberimiz bunu bizzat uygulamıştır. Şöyle ki: Dilenmekte olan Ensârlı bir adam, Allah'ın Elçisi'ne geldi. Allah'ın Elçisi ona:- Evinde bir şeyin var mı? Adam:- Bir bölümünü üstümüze giydiğimiz, bir bölümünü de yere serdiğimiz bir parça bezimiz var. Bir de su içtiğimiz bir bardağımız var.Adama onları getirmesini emreden Allah'ın Elçisi cemaate:- Şu ikisini kim satın alır? Bir adam:- Ben onları bir dirheme alırım. Allah'ın Elçisi, iki üç kez:- Daha fazla veren yok mu? Bir adam:- Ben onları iki dirheme alırım. Allah'ın Elçisi, iki dirheme sattığı eşyanınparasını dilenen Ensârlıya verirken şöyle der:- Bu paranın bir dirhemiyle yiyecek al, ailene götür. Diğeriyle de bir balta al, bana getir.Adam, peygamberimizin dediği gibi yaptı. Baltayı alan Allah'ın Elçisi, kendi eliyle baltaya bir sap takıp Ensârlıya verdi:- Git, odunculuk yap. Seni on beş gün buralarda görmeyeyim.Odun toplayıp satmaya başlayan adam, on dirhem kazanmış olarak Allah'ın Elçisi'ne geldi. Allah'ın Elçisi ona şöyle dedi:- Bunun bir kısmıyla yiyecek, bir kısmıyla da giyecek al. Bu, senin için yüzünde dilencilik lekesi olduğu halde kıyamete gelmenden daha iyidir. Ancak şiddetli yoksulluk, ağır borç, ya da zorunlu diyet durumu olmadıkça dilenmek uygun değildir (Müslim, Ticârât: 25).

Devamını Oku