Tıpta İslâm damgası vardı

4 Kasım 2007

Dünden devamİslâm tıbbı, eczacılık ve Ophthamology (göz tababeti) üzerinde önemli sonuçlar elde etmiştir. İslâm âleminde katarakt, çoğunlukla başarılı biçimde ameliyat edilmiştir. Bu ameliyat bazen perdenin aşağı bastırılması (Ali ibn İsa metodu), bazen de içi oyuk bir iğneyle dışarı emilip çekilmesi (Ammar Mavsıli metodu) şeklinde yapılmıştır (Bu iki doktor da 1000 yıllarında yaşamış Nasturi Hristiyan Araptır). İspanyalı bir devlet adamı ve doktor olan Lisanu’d-din Hatib, kara ölüm denen vebanın bulaşıcı bir hastalık olduğunu ortaya koymuştur. Doktrinlerini Şam’da öğreten doktor İbnu’n-Nefis (ö. 1288) kalp cidarlarının hava geçirmezliğini tespit etmiş. Böylece Galen’in, “kanın bir kısmı kalbin sağ odacığından sol odacığına varır” şeklindeki teorisinin doğru olmadığını ortaya koymuş. İbnu’n-Nefis daha da ileri giderek kanın akciğer atardamarı vasıtasıyla kalbin sağ odacığından akciğere ulaştığını, orada havayla karıştığını, sonra da akciğer toplardamarı vasıtasıyla kalbin sol odacığına gönderildiğini söylemiştir. Böylece akciğer kan dolaşımını ilk defa ortaya atan İbnu’n-Nefis, William Harvey’in bütün kan dolaşımı (küçük, büyük kan dolaşımı) hakkındaki teorisinden 300 yıl önce akciğer kan dolaşımını izah etmiştir.XI. asırda güney İtalya’da (Constantinus Africanus) ve XII. asırda Toledo’da (Gerhard von Cremona) Arap tıbbına ait bir çok eser Latince’ye çevrildi. Böylece batıda Arap (İslâm) damgasını taşıyan güçlü bir tıp gelişme akımı görüldü. Uzun zaman batıda “İyi bir doktor olmak isteyen kimsenin, iyi bir İbn Sinacı olması gerekir” cümlesi geçerli olmuştur. Arap tıbbını kabul etmenin bir sonucu olarak Latince’ye birçok Arapça kelime ve kavram tercümeleri geçmiştir ki bunların bir kısmı günümüze kadar varlığını korumuştur. Mesela pia mater, beyin zarı anlamına gelen el-ummu’rrakika’nın tercümesidir. Dünyada ilk rasathaneyi Semerkand’da kuran Türk emiri Uluğ Bey (Alauddevle Mirza Gürkan: 1394-1449), astronomi, matematik alanındaki çalışmalarıyla ün kazanmıştır. Eski Yunanlıların ve Arapların gök gözlemleriyle ilgili eserlerini incelemiş ve bazı yanlışları düzeltmiştir. Yıldızların ve ayın hareketlerini gösteren tablolar düzenlemiştir. Devam edecek

Devamını Oku

İbn Sina’nın kitabı tıbbın en ünlü eseriydi

3 Kasım 2007

Dünden devamKohlhammer’de yayınlanan “Lexikon der İslamischen Welt” adlı Almanca eserde batılı yazarlar, İslâm tıbbı hakkında şöyle diyorlar: “IX. yüzyılda Abbasi halifelerinin ve vezirlerinin tevşikiyle Süryani Hristiyanlar ve özellikle Huneyn ibn İshak Okulu vasıtasıyla Yunanca’dan yüzlerce tıb eseri Arapça’ya çevrildi. Böylece Müslümanlar Corpus’u, Hipokrat’ı öğrendi. Galen’in 130’dan fazla eserini, Efesli Rufus’un takriben 50 eserini, Antyllos’un cerrahisini, Philogorios’un pataloji hakkındaki monografisini, Oreibasios’un, Aetios’un, Tralleisli Alexander’ın, Aginalı Paulos’un ve daha başka doktorların eserlerini, bunların şerhlerini tanıdılar.” Muhammed ibn Zekeriyya er-Razi (ö. 925 civarında), bir doktor ve filozof olduğu kadar iyi bir kimyacıdır da. Onun klinik gözlemleri ve bu konuda yazdığı risaleler mükemmeldir. Çiçek hastalığı arazlarını dikkatle inceleyen bu hekimin Samani Hükümdarı Mansur ibn İshak’a yazdığı tıb öğretim kitabı, Liber ad al-Mansorem adıyla Latince’ye çevrilmiştir. Ölümünden sonra yayınlanan büyük eseri Kitabu’l-havi, Continens des Rhazes adıyla Ortaçağ Avrupası’nın Latince standart tıb kitabı olmuştur.X. yüzyılın ikinci yarısında Buyi Sultanı Adudu’d-devle için yazan Ali ibn Abbas Mecusi’nin Kitabu’l-melik adlı eseri, tıbbın bütün alanlarını içeren zengin muhtevalı büyük bir kitaptır. Bu eser batıda Liber Pantegni, Liber Regius adlarıyla iki defa çevrilip yayınlanmıştır. X. yüzyılda Cordoba’da Ebu’l-Kasim Zehravi, iyi bir operatör olarak ün yapmış, onun eserinin Latince tercümesi Lanfranchi’ye, Salicetti’ye ve özellikle Guy de Chaulocac’a kuvvetle tesir etmiştir. Ebu Ali ibn Sina’nın Kanunu’t-tıbb’ı, doğuda ve batıda tıbbın en ünlü eseri olmuştur. İbn Sina’nın bu eseri batıda Canon Medicine adıyla tam 36 defa basılmıştır. Ve nihayet Cordoba’nın yerli bir ailesinden gelen filozof Ebu’l-Velid ibn Rüşd (Averroes) ve Musa ibn Abdullah ibn Meymun bu alanda anılması gereken simalardandır. Birincisi Aristocu olarak el-Umum (Latincesi: Colligent) adlı eserinde zaman zaman Galen’e karşı çıkarken ikincisi Hipokrates, Galen ve Aphorismen’i tefsir etmiş ve diyet hakkında eserler yazmıştır. Devam edecek

Devamını Oku

Medeniyetin beşiği İslâmiyet’tir

2 Kasım 2007

Dünden devamDoğayı; enerji yüklü, dinamik, değişken varlıklar doldurur. Bu varlıkların tabi olduğu yasalar; gözlem, deney ve düşünceyle keşfedilebilir. İslâm bilginleri, gözlem ve deney metodunun gelişmesine büyük katkıda bulunmuş, bu konuda Avrupalı bilginlere hocalık etmişlerdir. Bugün Avrupa bilginleri de medeniyetin beşiğinin İslâmiyet olduğunu itiraf etmektedirler. İngiliz profesör Desmond Steewart, yazdığı “İslâm ve Müslüman Devletler Dünyası” adlı kitabında Müslümanların modern ilme neler kazandırdıklarını anlattığı gibi Sigrid Hunke adlı bayan araştırmacı da “Allahs Sonne Über dem Abendland (Batıda Allah’ın Güneşi)” adlı eserinde İslâm’ın Avrupa medeniyetine ve tekniğine yaptığı etkileri belirtmektedir. Öklid teorisini çözümleyen Biruni (973-1051), bin yıldan beri durgunluğun hüküm sürdüğü matematiğe canlılık getirmiş ve mekânüstü (Hyperspace) düşüncesinin alt yapısını hazırlamıştır. Fonksiyon teorisini bilimsel açıdan inceleyen Biruni, statik mekân düşüncesinin yetersizliğini anlamıştır. Modern zaman anlayışını doğuran fonksiyon düşüncesi, statiği dinamiğe (sabiti değişkene) çevirir. Değişken evren düşüncesiBuna göre evren, Aristo’nun dediği gibi geçmişte bir kere olmuş bitmiş değil, sürekli olan, yenilenen varlıklar sistemidir. Kur’ân-ı Kerîm de “O’nun işi, bir şeyi(n olmasını) istedi mi ona, sadece ‘ol’ demektir, artık olur (oluyor)” (Yasin: 82, Mümin: 68) ayetiyle yaratılışın sürekliliğine, evrenin değişken ve dinamikliğine işaret buyurmuştur. İşte bu temel üzerine kurulmuş olan İslâm düşüncesi, temelde evreni geçmişte olmuş bitmiş, statik varlıklar sistemi gören ve Aristo mantığında özetlenen Yunan düşüncesine aykırıdır. Harizmi’nin (232/847) sayı kavramını soyut nicelikten soyut uzantıya çevirmesiyle aritmetikten cebire geçiş başlamıştır. Bu yolda yürüyen Biruni de statik evren düşüncesinden, “Chronologic” sayı diye tanımladığı değişken evren düşüncesi yolunda ileri adımlar atmıştır. Modern araştırmalar, zamanı tarihi sürecinden çıkarıp mekânın bir görüntüsü haline getirmiştir (Bkz. İkbal, Reconstruction of Religious thought in Islam, s. 124-142, Lahore, 1958).Devam edecek

Devamını Oku

“Bilenle bilmeyen bir olur mu?”

1 Kasım 2007

SORU: Galile, astronomi konusundaki bilgilerini açıkladığı için yargılanmıştı. Acaba o dönemde İslâm âlimlerinin bilgileri ne durumdaydı? (Y. Gökçe Ketenci)CEVAP: Bilindiği üzere Galile (Galileo), 1564-1642 yılları arasında yaşamış bir İtalyan astronomu ve fizikçisidir. Matematikte, fizikte, optikte birçok buluşa imza atmış, astronomide Batlamyus tezini çürütmüş, Kopernik teorisinin doğruluğunu ileri sürmüştü. Dünyanın döndüğünü söylediği için engizisyon mahkemesinde yargılanmış, güçlükle kendisini savunmuş, sonunda diz çökerek Kopernik öğretisinden vazgeçtiğini kabullenmek zorunda kalmıştı. Kalkarken ayağını yere vurarak, “Eppursi muove (her şeye rağmen dünya dönüyor)” dediği söylenir (Meydan Larousse 4/924). 17.yüzyılda Avrupa bilimsel yönden bu durumdayken İslâm âleminde bilimin güneşi bütün şaşaasıyla parlıyordu. “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak sağduyu sahipleri öğüt alır” (Zümer: 59/9) diyen Kur’ân’dan ilham alan İslâm bilginleri çok çalıştılar, bilim dünyasına çok şey kazandırdılar. Pakistan’ın ünlü şairi M. İkbal’in dediği gibi İslâm Peygamberi, tarihi şahsiyet olarak ortaçağa ait ise de mesajındaki düşünce yapısıyla yeni ve modern çağa aittir. Kendinden önceki peygamberler, insanı sarmalayan doğa hakkında açık bir fikir vermeyen ve net olmayan birtakım inanç prensipleri getirmişlerdi. Oysa Hz. Muhammed’in mesajı dinsel inançlarda, Allah ve ahiret hakkında gayet net bilgiler verdiği gibi doğa hakkında da açık düşünceler vermektedir. Kur’ân’a göre bilginin iki kaynağı vardır: İnsanın nefsi, ruhun üst düzeyi olan bilinç ile dış doğa. İnsan nefsi, doğadan gelen verileri değerlendirerek hükümler verir, bilgiye ulaşır. Bütün varlıkları Allah’ın birer ayeti kabul eden Kur’ân, “Kur’ân’ın gerçek olduğunun anlaşılması için onlara âfâk(doğa)daki ve kendi içlerindeki ayetlerimizi göstereceğiz” (Fussilet: 53) ayetiyle bilginin bu iki kaynağına işaret etmiştir. Güneşi, ayı, gölgenin uzayıp kısalmasını, gece gündüzün değişimini, akan ırmakları, denizleri, kanatlarını çırpıp uçan kuşları, hasılı insan duyusuna çarpan bütün doğa varlıklarını Allah’ın birer ayeti kabul eden Kur’ân, bu varlıkları incelemeyi emretmektedir. “De ki: Göklerde ve yerde olanlara bakınız, onları iyice düşününüz” (Yunus: 101). DEVAM EDECEK

Devamını Oku

“Büyü yapan şirk koşmuş olur”

31 Ekim 2007

* Dünden devamYıllar önce Suudi Arabistan’dayken bir arkadaş, kerameti kendinden menkul (aktarılan) şeyh misali birinden bir söz aktardı. Güya bu kişi bir dua biliyormuş. Bu duayı yazıp horozun başına asmışlar. Horoza ateş etmişler ama kurşun işlememiş. Bunu bana anlatan saf arkadaşa, “Sen buna inandın mı?” dedim. Televizyona çıkan bir duacı da aynı iddiada bulunuyordu. Ona göre horozun başına cevşen duası asılınca kurşun işlemiyormuş. Dedim ki: “Kardeşim, Allah kanununu değiştirmez. Öyle olsaydı Allah’ın Elçisi Uhud Savaşı’nda yaralanmazdı. Oysa atılan oklarla Allah Elçisi başından, yanağından yaralanmış, dişi kırılmıştı. Hayber’de bir kadının pişirip zehirlediği koyundan bir lokma alıp tükürmüş, lokmayı yutan sahabi ise derhal ölmüştü. Kendisi tükürmesine rağmen bu zehirin etkisini yıllarca hissetmişti. Vahiylerin en yücesini alan Allah Elçisi’ne ok ve zehir tesir ediyor da cevşen takan sıradan yaratıklara mı kurşun işlemiyor?” Tarihte bir Sabetay olayı vardır. Sabetay, IV. Mehmet döneminde peygamberliğini ilan etmiş, kurtarıcı mesih olduğunu açıklamış. Hakkında şikâyet olunca tutuklanıp İstanbul’a getirilmiş. Çıkarıldığı mahkemede kendisine, “Madem peygambersin, okçular sana birkaç ok fırlatsın. Sen de bu okları durdurarak bize peygamberliğini kanıtla” denilmiş. Pabucun pahalı olduğunu anlayan Sabetay, iddiasından vazgeçip Müslüman olmuş. Bu tür safsatalara kanmamak gerekir. Allah her insana, her can taşıyana kendi can damarından daha yakındır. Cevşen denilen dua demeti, gerçekte Peygamberimizin sözü değil, güzel düzenlenmiş manzum bir duadır. Peygamber ve sahabileri cevşen veya muska taşımamışlardır. Peygamber’in, “Bir düğüm bağlayıp ona üfleyen büyü yapmış olur. Büyü yapan şirk koşmuş olur. Vücuduna muska asan, ona havale edilir (yani Allah ondan elini çeker, onu astığı muskaya bırakır)” buyurduğu rivayet edilir. Abdullah ibn Mesud’un ümmi veledinin (yani kendisinden çocuk doğurmuş cariyesinin) koluna bağlanmış temimeyi (nazar değmemesi için bağlanan, boncuktan yapılı pazubent) çekip kopardığı rivayeti de var. Fakat bunlar iyi niyetle bir hastalığa Allah’tan şifa dilemek için okumayı reddetmeyi gerektirmez. İyi niyet ve temiz nefeslerle Allah’a sığınarak Allah’tan şifa niyaz ederek okuyup üflemeyi büyücülük gibi düşünmek doğru değildir.

Devamını Oku

Din, sayı işi değil gönül işidir

31 Ekim 2007

SORU: Bazı menfaatlere daha kolay erişebilmek için vefk yaptırdım. Bunu üzerimde taşıyorum. Vefkin İslâmiyet’te yeri var mı? (Akın Yılmaz)CEVAP: Siz benim hurafelerle belenmemiş cevabımı istiyorsunuz ama hurafeyi soruyorsunuz. Falan imam, filan imam vefk ile ilgilenmiş. O imamlara nispet edilen yazılar, kitaplar gerçekten onların mı yoksa söze revaç bulmak için onların adına mı bağlanmış. Bunu tespit etmek gerekir. Kanaatime göre Gazali ve Muhyiddin-i Arabi gibi fikir ve tasavvuf adamlarına nispet edilen fal, muska, tılsım, vefk risaleleri onlara iftiradır. Gazali’nin bilinen eserlerinde böyle şeyler yoktur. Gazali de Arabi de ledün ilmi üzerinde çok dururlar ama bunun vefk ile tılsım ile bir ilgisi yoktur. Ledün ilmi, Allah aşkıyla yanan insana Allah tarafından aracısız olarak lütfedilen manevi bilgidir. Gönül gözüyle görülecek keşiflerdir. Vefk ve tılsım gibi büyüsel işlerle kim ilgilenirse ilgilensin, onların sözü bizi bağlamaz. Bizi bağlayan Peygamberimizin sağlam sözleri, uygulamaları, tebliğ ettiği Kur’ân’dır. Yazdıkları safsatadırPeygamberimiz Hz. Muhammed ne vefk bilirdi, ne de böyle şeylere ilgi duyardı. Doktor ile vefk olayını birbirine karıştırmanız hiç de uygun bir kıyas değil. Elbette doktor şifa vermez ama ilaç yazar. O ilaç Allah’ın yasalarına göre bulunmuş özellikli bitkiler veya kimyasal maddelerdir. Yani bilimle ispatlanmış şeylerdir. Sizin vefk dediğiniz şeylerin bilimle ispatlanan yönü var mı? Ayrıca Peygamber doktora gitmeyi, tedavi olmayı öğütlemiştir. Vefk yaptırmayı öğütledi mi? Benim düşüncem böyle şeylerin bir değeri olmadığı ve bunların kaderi asla etkileyemeyeceği yönündedir. Sözünü ettiğiniz yazarlar ise tam anlamıyla hurafe babalarıdır. Yazdıkları safsatadır. Din sayı işi değil, gönül işidir. Hadislerde bazı sayısal zikir ve tesbihler vardır ama o kişilerin yazdıkları, bu hadislere katmalardır. Böyle şeylere aklınızı takmayın. Bunlarla uğraşan çok kimse biliyorum ki sonunda kafayı bozmuştur. Çünkü Kur’ân büyücünün nereye gitse iflah olmayacağını vurgular (Yunus Suresi: 77).* Okurum Akın Yılmaz’ın sorusunun cevabını yarınki yazımda tamamlayacağım.

Devamını Oku

Bu benim hayatım kime ne?

29 Ekim 2007

Hayatımın şimdiye dek olan akışını “Bir Ömür Böyle Geçti” adlı iki ciltlik kitapta topladım. Eseri okuyanlar olumlu izlenimler edindiklerini yazdılar. Bunlar arasında sayın Fehmi Koru ile sayın Ahmet Hakan’a teşekkür ederim. Bu arada Dücane Cündioğlu da Yeni Şafak’ta yazdığı iki makale ile kitaba eleştirel yaklaşmış. Eleştiri güzel de hep kusur görme şeklinde olmamalı. Ona göre hatırat yazmak için okura neyin lazım olup olmadığını bilmek ve bunun için de bir asistanın ve redaktörün yardımına başvurmak gerekmiş. Bir kere ben bu eserimde okura neyin lazım olup neyin olmadığını düşünmedim, yıllardan beri sık aralıklarla tuttuğum günlükleri bir araya getirmeğe çalıştım. Bunlar kaybolmasın istedim. Bir de hakkımda çok şey yazıldı, çok iftira atıldı. Çoğu insan var ki bilmeden aleyhimde atıp tutuyor. Kaç yerde konferansımın ardından gelip boynuma sarılarak “Bize hakkını helâl et!” diyenler gördüm. Kendi kendime düşündüm: Hiç tanımadığım, görmediğim bu insanlar niçin benden böyle ısrarla helâllik istiyorlar? Sonra anladım. Adamlar kulaklarına varan iftiralarla hakkımda kim bilir neler söylemiş, nasıl sövüp saymışlar. Orada beni dinleyince duydukları gibi biri olmadığımı anlayıp helâllik istiyorlar. İşte bilmeyenler benim hayat çizgimi, düşünce yapımı ilk ağızdan öğrensin diye ölmezden önce hayatımı özet olarak yayınladım. Her şeyi açık açık anlattım. Amacım okura lazım olanları vermek değil, hayatımı ana kesitleriyle anlatmaktı. Ama hayatımın ayrıntıları benden sonra yayınlanır. Dücane Cündioğlu bir kısmını anlattığım rüyalarıma da takılıyor. Rüya görmek insanın özelliğidir. Ben manevi âlemle, tasavvuf düşüncesiyle iç içe yaşadım. Rüyaların sadık olanları vardır. Hattâ Peygamberimizin ifadesiyle peygamberlik sadık rüya ile başlar. Arınmış ruhların rüyaları çoklukla yoruma muhtaç olmadan aynen çıkar. Hâşâ, kendimi arınmış ruhlardan sayamam ama 70 yıl Kur’ân ile haşir neşir olmuş bir insan olarak rüyalarım içinde aynen çıkanlar olduğu gibi yorum gerektirenler de, adğâs-ü ahlâm denen hayal karışımından ibaret kalanlar da olmuştur. Bilmem Dücane Cündioğlu bundan niçin rahatsız olmuş ki her iki yazısında özellikle rüyalarım üzerinde durmuş ve sanki beni hayallerle yaşayan, hayatına hayallerin yön verdiği biri gibi göstermek istemiş.

Devamını Oku

Kur’ân okumak için abdest gerekmez

28 Ekim 2007

SORU: Kur’ân okurken çoğunlukla abdestli olsam da ara sıra dikkat etmiyorum, çünkü çok fazla haşir neşir oluyorum. Abdestli miyim diye dikkat etmiyorum. Vakıa Suresi 79. âyetten çıkan yorumlar da hep abdestli olunması gerektiği şeklinde. Sizin yorumunuz nedir? (Dr. Serkan Güreser)CEVAP: Vakıa Suresi’nin 79. âyetinde Kur’ân sözü geçmez, Kitâb geçer. Daha önce Hz. Muhammed’e gelmiş olan Kur’ân’ın, Kitap ehli tarafından özenle saklanan Kitap’ta mevcud olduğu, O Kitâb’a mutahherundan başkasının dokunmadığı belirtilmektedir. Bu âyette işaret edilen Kitap Kur’ân değil, Kur’ân’dan önceki Kitap’tır. Mutahherûn da iki anlama gelir. Tertemiz veya abdestli. Mutahherun ile kasıt, O kitabı özenle saklayan sünnetli din bilginleridir. Bu tefsire göre âyetin Kur’ân ile ilgisi yoktur. Ancak Kur’ân’ın içeriğinin önceki Kitap’ta da mevcud olduğu anlatılmaktadır. Bu husus birçok âyette belirtilir.MELEKLER DOKUNABİLİRKaldı ki kastedilen Kitap Kur’ân olsa bile yine de mutahherûn, tertemiz insanlar anlamına geldiği gibi hiç günaha bulaşmamış tertemiz yüce ruhlar yani melekler anlamına da gelir. Selman-i Farisî’nin izahına göre burada kastedilen Kitap, Levh-i Mahfuz’dur. İşte o kitaba ancak günah kirlerinden uzak olan melekler dokunabilir. Onlar o Kitap’taki bilgileri alıp Hz. Muhammed’e vahyetmektedirler. Bu tefsire göre de Kitap Levh-i Mahfuzdur, Kur’ân değildir. Levh-i Mahfuza insan eli dokunamaz. Ancak melekler ondan bilgi alabilirler. İşte Kur’ân melekler tarafından Levh-i Mahfuz’dan alınıp Hz. Muhammed’e vahyedilmektedir. SADECE NAMAZ İÇİNÖzetle bu âyetin abdestle bir ilgisi yoktur. Ama maalesef âyet asırlarca çarpıtılıp Kur’ân okumak zorlaştırılmıştır. Kur’ân’a göre sadece namaz kılmak için abdest almak gerekir. Başka bir ibadet için abdest şart değildir.

Devamını Oku