Şule Türker

Şule Türker

-

Menopoz “kabus” olmasın

7 Ocak 2011

Menopoz, bazı kadınlara göre “üretkenliğin” bittiği, cinsel yaşamın sonlandığı “kabus” bir dönem. Bazı kadınlara göre ise “sorunsuz cinselliğin” yaşanacağı hayatın yeni bir dönemi... Kadın hayatının yaklaşık üçte biri bu dönemde geçiyor. Bu uzun yılları sağlıklı ve mutlu geçirmek, doğru tedavi uygulamalarıyla mümkün... Türkiye’nin kadın doğum alanındaki ilk kadın profesörü olan Sevim Dinçer Cengiz, yıllardır menopoz konusunda çalışıyor. Hormon tedavisini kendisinde de uygulayan Cengiz, menopoz hakkında merak edilenleri ve fazla bilinmeyenleri anlattı... * Menopoz, kadının cinsel hayatının sonlandığı bir dönem midir?Bence değil. Kadının her açıdan sorunlarının azaldığı, ekonomik olarak daha refaha erdiği, en önemlisi de doğum kontrolünü düşünmeden cinselliğini yaşayacağı, “yaşanması gereken” bir dönemdir. * Ama pek çok kadın menopoza girdiğinde cinsel hayatının biteceğini düşünüyor?Eğer hormon tedavisi almazsa, aslında evet östrojen eksikliğine bağlı vajinal atrofi (kuruluk) geliştiği için, cinsellik bitiyor gibi oluyor. Ben menopozla uğraştıktan sonra kocalarına ikinci eşleri kendileri bulan Güneydoğu’daki kadınları anlamaya başladım. Çünkü menopozun getirdiği sorunlar yüzünden bunu ağrı duyarak yaşamak istemiyorlar. Ayrıca libido da azalıyor. Ama bu dönemde hormon tedavisi alıyorsa, menopoz öncesindeki gibi düzenli cinsel hayatı sürebiliyor. * Menopozda hormon tedavisi konusunda ciddi şüpheler var. “Hormon kanser yapar” deniliyor...Bu şüpheler 2002 yılında, ABD’de, WHL adlı kuruluşun yaptığı çalışma nedeniyle ortaya çıktı. Ondan önce “Herkese verelim”, “70 yaşına kadar verelim” deniyordu. * Neydi bu çalışma?Hormon tedavisiyle ilgili, 8.5 yıl sürecek bir çalışmaydı. Ama meme kanseri ve “inme” dediğimiz felç olaylarında artış nedeniyle 5 yılda çalışma durduruldu. * Bu sırada siz hormon verdiğiniz hastalara ne dediniz?Tatil dönemiydi... Çoğu telefonla bize ulaştı. “Hormonu kesin döndüğünüzde durumunuzu değerlendiririz” dedik. Ancak bir süre sonra bir grup hasta, “Ne olursa olsun, kanser de olsam ilacımı istiyorum” diye geri döndü. * O çalışma, hormon tedavisinin, meme kanserini ve felç riskini artırdığını ortaya koydu ama hormon tedavisi sürdü mü?Çalışmalar yeniden değerlendirildi. Ve bazı hatalar görüldü. Çalışmaya alınan kadınlar iyi seçilmemiş. Obez, kalp damar hastalıkları yönünden iyi incelenmemiş ve en önemlisi yaş ortalaması 63 olan kadınlar çalışmaya alınmış. * Bu neyi değiştirir? Yaş ilerledikçe damar sertliği, buna bağlı tansiyon yüksekliği, kalp damar hastalığı şeker ve tüm kanserlerde artış yaşanır. Mesala toplumda meme kanseri 30 yaşında 2525 kadında 1, 55 yaşında 33 kadında 1, 85 yaşında 9 kadından 1’inde görülüyor. O nedenle seçilen yaş grubu iyi bir yaş grubu değil. Ayrıca çalışmada görüldü ki, progesteron verilmesine ihtiyaç olmayan, sadece östrojen alan kadınlarda meme kanseri artmıyor, hatta azalıyor. Aynı şekilde kemik erimesinin, kolon kanseri riskinin de azaldığı tespit edildi. Menopoza girme yaşının üst sınırı yukarılara çıkarken, erken menopoz yaşı da giderek düşüyor* Kişi kendisine uygun tedavi yöntemi için menstruasyon (adet döngüsü) bittikten sonra mı doktora başvuracak?Şöyle, adetler aksayabilir. Yani 3 aylık bir adet gecikmesinde hemen “ben menopoza giriyorum, girdim” dememek lazım. Gebelik olabilir, hormonal değişim olabilir ya da başka bir nedeni olabilir. 6 ay ya da 1 yıl hiç adet görmemişseniz, biz bu kişiyi menopoz diye düşünüp, tetkiklerini isteriz. Şunu vurgulamak istiyorum, kadınların kendi kendilerine, “Ben artık menopoza girdim ” diye düşünmemesi gerekiyor. Bu tanıyı koyacak olan hekimlerdir. * Erken menopoz vakalarına kaç yaşlarında rastlıyorsunuz?40 yaş ve öncesinde menopoz başlarsa, erken menopoz diyoruz. Menopoza girme yaşının son noktası giderek arttı, 51-52 yaşında hâlâ menopoza girmemiş hastamız varken, erken menopoz yaşı da giderek daha aşağılara kaydı. Bugün 30 ya da 35 yaşında adet görmeme şikayetiyle gelip, erken menopoz tanısı koyduğumuz hastalar var.* Türkiye’de ortalama menopoza girme yaşı nedir? 40 ila 50 yaş arası, ortalama 51 yaş. * Menopoza girme yaşı genetikle çok ilgili midir?Evet. Ailesinde erken menopoz olanların kendilerinde de olma ihtimali fazladır. Genetik olarak aileden kime benzediği ile ilgilidir.* Erken menopoz vakalarında ne tür bir tedavi uygulanıyor?Erken menopozda her ay menstruasyona benzer bir kanama olacak şekilde östrojen ve progesteronu aylık takvim oluşturarak veririz. Ancak menopozdan önce premenopoz, yani menopoz öncesi dediğimiz bir dönem vardır ve adet düzensizlikleri başlar. Bu dönemde yumurtlama fonksiyonu bozulur ve progesteron hormonu azalır. Menopoz öncesinde biz o eksik hormonu dışarıdan vererek, adet görme sürecini düzenli devam ettirebiliriz. * Menopozun sıkıntıları ilk yıllarında mı ağırlıklı olarak yaşanır?Bir kısım kadında ilk yıllarında vazomotor semptom dediğimiz ateş basması, sıkıntı, terleme gibi şikayetler olurken, bir kısmında çok rahatsız edici değilken, ilerleyen zamanlarda ciddi olarak ortaya çıkabiliyor. Erkek hekimler farkında değil* Özellikle erkek meslektaşlarınız hormon tedavisine “gerek olmadığını” düşünüyor?Menopozu yaşayan, gören bir kadın doğum hekimi doğaldır ki kadının sıkıntılarını anlar, daha iyi bilir. Erkekler yaşamadıkları için bunun çok farkında değiller. Deneyimlerimden böyle bir sonuca ulaştım. Bazen diyorlar ki “semptom olmayan hastaya vermeyelim.” Bana göre benim yüzümün çizgilenmesi, cildimin sarkması da bir semptomdur. Hayattan zevk almamam da bir semptomdur. Dolayısıyla semptomu olmayan kadın hasta yoktur. * Siz de hormon kullanıyor musunuz?Evet yaklaşık 15 yılı aşkın süredir. Ben genelde tüm ilaçları önce kendimde denerim. Bu tabii hastanın şikayetini ve ne derece rahatladığını anlamanız açısından da yardımcı oluyor. Şu anda bir androjen hormonu olan DHEA içeren bir pireparatı deniyorum.* Hormon kilo aldırır mı?Menopozda zaten bir insülin rezistansı yani direnci vardır. Yani insilün, görevini yapması için daha fazla salgılanır, bu fazla insülin de yağların depolanmasını arttırarak kilo almamıza neden olur. Ayrıca hormon almayan kadınlarda, eskiden armut şeklinde bir kilo artışı varsa, elma şeklinde olur, yağ bel bölgesinde toplanır. Bu da kalp damar hastalıkları yönünden risklidir. Hormon alanlarda yine kilo alabilir çünkü metabolizma yavaşlamıştır- ama yağlar bel bölgesinde toplanmaz, vücut armut şeklini,kadına has olan vücut şeklini muhafaza eder ve de kilo alımı hormon almayanlara göre daha kontrollüdür. * Sağlıklı bir kadının cinsel yaşamı kaç yaşına kadar sürer?Menopoz yaşına kadar normal sürüyor. Menopoz yaşından sonra şu da önemli, az doğrumuş, çok doğurmuş olması buna bağlı vajen genişliğiÖ Menopozdan önce cinsel yaşamıyla ilgili vaginismus ve benzeri sorunları olan insanların menopozda şikayetleri çok daha ağır olur.

Devamını Oku

Gündemden düşmeyen “ikili”

11 Aralık 2010

Hükümeti, YÖK’ü, Başbakan’ı, AK Parti’lileri protesto eden öğrencilerin yumurtalı eylemleri ve buna engel olmak isteyen polisin öğrencilere biber gazlı sert müdahalesi geride bıraktığımız haftanın en çok konuşulan konulardan biriydi. Korumaların artık yanlarında şemsiye de bulundurmalarına yol açan yumurtalı protesto gösterileri, Başbakan başta olmak üzere hükümet ve AK Parti yöneticilerinin tepkisini çekse de bitecek gibi görünmüyor... Yumurta Yumurtanın gücü!Protestocu; öğrenci, memur, işçi, sivil toplum üyeleri... Protesto edilen; Başbakan, bakan, siyasi parti temsilcisi, yazar... Mekan; Açık alan, toplantı salonu... Yer, zaman, “hedef”, protestocu farklı olsa da kullanılan “silah” hep aynı: Yumurta... Eylemcilerin “vazgeçilmezi”, protestoların “en etkili silahı”... Fiyatı uygun, yararları fazla, etkisi çok olduğu için midir bilinmez ama özellikle son dönem protestolarda yumurta fırlatılıyor protesto edilen kişiye... Ama bu durum sadece Türkiye için geçerli değil, Avrupa ülkelerinde, ABD’de de yumurta protestoların gözdesi... Blair, Sarkozy de yumurtadan nasibini alan isimlerden, eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, AK Parti’li Burhan Kuzu da...Eskiden de vardıAnneler eskiden çocuklara kızdığında terlik fırlatıldı. Zamanla bu “gelenek” kayboldu... Ama Iraklı muhabir Muntadhar Al-Zaidi’nin Bush’un başına ayakkabı fırlatması sonrasında, protestolarda ayakkabı fırlatmak yeniden “in” oldu.Kızgın olunan kişinin başına bir şeyler fırlatmanın geçmişi oldukça eski... Ortaçağ Avrupa’sında adi suçlular kent merkezinde teşhir edilir, gelen geçen de onların başına ya çürük yumurta ya da domates gibi sebzeler atardı. Zaman içinde bu durum tarihe gömüldü... Ama hâlâ devam eden bir “gelenek” var, birinin başına birşey fırlatmak, hakaret ve protesto anlamı taşıyor...“Kollektif yumurta şenliği”Geçen haftanın en çok konuşulan yumurtalı protesto gösterisi, A.Ü Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yaşandı. “Türkiye’de Anayasa” konulu konferansa, “protesto gösterisi olabilir” uyarılarına rağmen gelen TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı AK Part’li Burhan Kuzu, Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF)öğrencilerinin yumurtalı protestosuna uğradı. Kollektif Yumurta Şenliğine Hoş Geldiniz” yazılı pankart açan öğrencilerin yumurtalı protestosu dakikalarca sürdü. Şemsiyelerin altında bekleyen Kuzu’nun bu duruma oldukça sinirlendiği, “O yumurtaları bana atacaklarına yeselerdi, kafaları daha fazla çalışırdı” dediği görüldü. Kuzu öğrenciler için ise “Beyinsiz” dedi. Burhan Kuzu öğrencileri “Ergenekoncu” olmakla da itham etti. Başbakan Erdoğan ise, protestocuları, “Son derece çapsız, seviyesiz” olarak nitelendirdi ve “illegal tipler” sözcüğünü kullandı. “İsyanın simgesi” yumurtaSes getiren yumurtalı protesto gösterilerinin bir diğeri, geçen ay Eskişehir’de yaşandı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, 26 Kasım’da Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından düzenlenen sempozyumda konuşurken, 1’i kız 3 öğrenci tarafından yumurtalı protestoya uğradı. Öğrenciler, “Yargı reformundan bahsediyorsunuz. Üniversite öğrencileri tutuklanıp cezaevine gönderiliyor” diyerek, ceplerindeki yumurtaları Kılıç’a fırlattılar. Korumaların önünde “canlı kalkan” olduğu Kılıç’a yumurtalar isabet etmedi, ama bu durum öğrencilerin karga tulumba salondan dışarı çıkarılıp, gözaltına alınmalarına engel olmadı...Üzerleri aranarak salona alınan öğrenciler, yumurtaları “üniversiteli yaratılcılığı” ile içeri soktuklarını söylediler. Ama, “İleride yine lazım olabilir” diyerek, tekniği söylemediler. İ.Ü. 18 öğrencinin 15 ay hapis cezası almasını protesto eden öğrenciler, yumurta atmalarının nedenini ise şöyle anlattılar: Üniversitelerde bizim düşüncelerimizi özgürce söyleyebildiğimiz platformlar oluşturulmuyor. Bu yüzden yumurtalı eylemlere başvuruyoruz. Konuşturulmadığımız zaman yumurta atmakla pek çok şey ifade edebiliyoruz... Amacımız; yumurtayı isyanın simgesi haline getirmek.” Biber gazıGüney Amerika’nın acısı Gelelim, protestocuların “korkulu rüyası”, polisin eylemlerdeki “vazgeçilmezi” biber gazına...Göz yaşartıcı bu spreyler, “Oleoresin Capsicum” gazından oluşuyor. Bu gaz, eczacılıkta da kullanılan “Şili Biberi” adlı bitkinin bir dizi işleme tabi tutulması sonucu elde ediliyor. Şili Biberi, en acı biberlerden biri. Rafine edilmemiş şekliyle biber, doğal bir kimyasal silah olarak yüzlerce yıldır kullanılıyor. Yüzlerce yıl önce Çinliler’in toz biberi bir karışım haline getirerek düşmanların gözüne sıktıkları biliniyor.Bibere karşı limon İlk olarak 1871 yılında üretilen göz yaşartıcı maddelerin spey halinde yaygın olarak kullanılmaya başlaması ise, 1990’lı yıllara rastlıyor. Türkiye’de polisin, eylemlerde “savunma” amaçlı biber gazı kullanması da 90’lı yılların sonunda başlıyor...Biber gazının eylemlerde polis tarafından kullanılması nedeniyle, “protestocular” gazın etkisini azaltmak amacıyla yanlarında limonlarla meydanlara geliyor. Zira biber gazı sadece temasla değil, solumakla da etkisini gösteriyor. Gözlerde yanma, ağızda acı bir tada sebep olan gaz, yüzün ya da gözlerin suyla yıkanması halinde geçmiyor, yakıcı etkisini sürdürüyor. Bu yüzden acıyı dindirmek için limon devreye giriyor. Gazın etkisi ortalama 1-2 saat sürüyor. Domates pahalıydı yumurta attıkÖğrenciler domates pahalı olduğu için yumurta tercih ettiklerini söylese de, rektörlerle Dolmabahçe’deki görüşmesi öğrenciler tarafından protesto edilen Başbakan Erdoğan, yumurtalı eyleme tepki gösterirken, “Bazı gençler gelmişler herhalde paraları var, yumurtaları almışlar, o yumurtaları buraya doğru atmışlar” dedi. Yumurta mağdurlarından bazıları * ÖSYM’nin eski Başkanı Prof. Ünal Yarımağan, Temmuz ayında Maltepe Üniversitesi Kayışdağı yerleşkesinde düzenlenen konferans sırasında yumurtalı protestoya uğradı. Yarımağan yumurtalardan kaçarak kurtuldu.* Tekel işçileri, Tek Gıda İş Sendikası’na yumurta atarak, sendika başkanını protesto etti. * Antalya limanı açıklarına demirleyen ABD donanmasına ait uçak gemisi Eisenhower’in personeli bir grup gencin yumurtalı saldırısına uğradı. * Bir grup Alevi, Mehmet Ali Erbil’i gazete binası önünde binaya yumurta atarak protesto etti.* CHP İl Kongresine katılmak için Van’a giden dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, seçim otobüsü ile kongrenin yapıldığı salona giderken bir grup tarafından otobüse yumurta atılarak protesto edildi.* Dönemin CHP İstanbul İl Başkanı Berhan Şimşek, Gülsuyu mitinginde 50 kişilik bir grup tarafından yumurta atılarak protesto edildi.* Erdoğan’ın rektörlerle buluşmasını protesto eden öğrenciler, Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi önünde polis engeline takıldı. Başbakanlık ofisi önünde yumurtalı protesto gösterisi yapmak isteyen öğrencilere polis izin vermedi. Ofisin önüne gidemeyen eylemciler, yumurtaları yola fırlattılar. * A.Ü’nde bir konferansa katılan Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, “Türban neyi örtüyor” yazılı pankartlar taşıyan bir grup öğrencinin yumurtalı protestosuna maruz kaldı. Yumurtalardan biri Bağış’ın başına isabet etti. Türk malı biber gazı kullanılacakEylemci öğrenciler, memurlar, işçiler, hatta bazı milletvekillerinin de etkisini yakından bildikleri biber gazı, son 13 yıldır ABD ve Brezilya’dan ithal ediliyor. Ancak yakın zaman öncesinde artık biber gazının ithal edilmemesi, Türk malı biber gazı kullanılması yönünde karar alındı. Yani artık toplumsal olaylarda kullanmak üzere yılda ortalama 70 bin biber gazı bombası ve spreyi ithal ettiği belirtilen Emniyet Genel Müdürlüğü, “Yerli malı” kullanacak. Bu konuda Emniyet ile MKE arasında anlaşma sağlandı; formül için ise TÜBİTAK devreye girdi. İnternetten satılıyor“Kendinizi en kolay şekilde koruyabileceğiniz savunma silahınız” denilen biber gazı, şu sözlerle satışa sunuluyor: “Gaspçıya, tecavüzcüye, apaçilere aman vermeyin. Ailenizin, eşinizin, dostunuzun ve kendi hayatınıza değer verin. İnsanlıktan nasibini almamış insancıklara boyun eğmeyin. Biber gazı ile artık Uzakdoğu dövüş teknikleri için kursa gitmeye gerek yok.”Sözkonusu sitelerde biber gazının “sadece hayati tehlike varsa kullanılması” belirtiliyor.

Devamını Oku

“Herkes katil olabilir”

26 Kasım 2010

Son yıllarda artan “Türk seri katil” sayısı hepimizi tedirgin etmeye başladı. Aynı aileden altı kişiyi öldüren İhsan Doğu, bu katillerin şimdilik sonuncusu. Biz de psikiyatrist ve araştırmacıların kapısını çaldık ve “herhangi bir psikolojik rahatsızlığı olmayanların cinayet işleme ihtimali”ni sorduk. Psikiyatrist Mustafa Özkan Pektaş: “Normal insanlarla psikiyatrik problemleri olan insanlar arasında suç işleme açısından bir fark yoktur” diyerek pek de farkında olmadığımız noktalara dikkat çekiyor. 10 yıl öncesine kadar gazetelerin üçüncü sayfalarında okunurdu cinayet haberleri... Son yıllarda ise bu haberler hem cinayet sayısının artması hem de işlenen cinayetlerin şekli dolayısıyla birinci sayfalara, haber bültenlerinin ilk sıralarına yerleşti...2000 yılına kadar bilinen 5 seri katil olan Türkiye’de, son 10 yılda katil ve cinayet profili hızla değişti... Onlarca psikopat cinayet, yüzlerce katliam sahnesi yaşandı... 2002’den beri İstanbul’un çeşitli yerlerinde kesik kadın bacakları bırakan seri katil türedi. Geçen Temmuz’da Bursa’da bir çöp konteynırında aynı şekilde kesilmiş iki kadın bacağı bulundu...Son olarak Eskişehir’de peşpeşe işlenen cinayetler, Türkiye’nin gündemine oturdu. Aynı aileden 5 kişiyi öldüren İhsan Doğu, 6’ncı cinayeti sonrasında yakalandı. İhsan Doğu’nun yakalanmasıyla, Eskişehirliler ve özellikle de olayın geçtiği Muttalip Beldesi sakinleri rahat bir nefes alırken, “katil”in hikâyesi de tüm detaylarıyla ortaya çıkmaya başladı. İhsan Doğu, 20 yıl çalıştığı şeker fabrikasından emekli olduktan sonra Muttalip Beldesi’nde çiftçilik yapmaya başlamıştı. Toprak ailesinin yol olarak kullandığı arsayı satın alarak kızına iki odalı ev yapmıştı. Ancak evin bitmesinden sonra da komşu Toprak ailesi evin bahçesini yol olarak kullanmaya devam etti. İki aile bu nedenle sık sık tartışmaya başladı. Anlatılanlara göre bu olay sonrasında Muttalip Beldesi’nde “sessiz”, “kılıbık”, “korkak” olarak nitelendirilen, komşularının “içki içmeyen, kumar oynamayan, köpek dövüştürmek dışında bir kötü alışkanlığı bulunmayan” diye anlattıkları 55 yaşındaki İhsan Doğu’nun, 6 kişiyi öldüren bir katile dönüşme süreci başladı... Doğu cinayetleri planladı, 2 bin liraya iki pompalı tüfek aldı, babasından kalan tabancayı sakladığı yerden çıkardı... Doğu yakalandıktan sonra verdiği ifadesinde, “Baskılardan bıkmıştım. Ya onları ya kendimi öldürecektim. Onları bana ve aileme eziyet ettikleri için öldürdüm. Kızıma tacizde bulunuyor, evinin camlarını kırıyorlardı. Düzgün bir insandım psikolojimi bozdular” dedi. Doğu örneği ekseninde “herhangi bir psikolojik rahatsızlığı olmayanların cinayet işleme ihtimali”, “cinayetlerin artma nedenleri”, “katil profilleri”ni psikiyatristler ve araştırmacılar gözüyle masaya yatırdık.Doç.Dr.Mustafa Özkan Pektaş “Erkek, yetiştirilme biçimi ve doğası gereği şiddete daha yatkın”* Tanıyanlar, Eskişehir’de 6 kişiyi öldüren İhsan Doğu’yu, sessiz sakin hatta “kılıbık” olarak nitelendirdi. Bu profildeki bir insanın 6 kişiyi öldüren bir katile dönüşmesi, “normal insanlar cinayet işleyebilir mi?” sorusunu akıllara getirdi. Herhangi bir psikolojik rahatsızlığı olmayan insanlar cinayet işleyebilir mi?Normal insanlarla, psikiyatrik problemleri olan insanlar arasında suç işleme açısından bir fark yoktur. Normal insanlar rahatlıkla suç işleyebilir.* Normal davranan insanlar birden bire suç işlemeye yatkın hale gelebilir mi? Bu hangi durumlarda mümkün?Kişilik bozukluklarının bazıları suça daha yatkın bir yapı gösterir. Kişilik bozuklukları hastalık değildir. Bunun yanında alkol veya madde etkisi kişinin suça yatkınlığını artırır.* Eskişehir örneğinde iki aile arasındaki husumetten doğan cinayetler söz konusu. Husumetler insan psikolojisini nasıl etkiliyor?Uzun süreli çatışmalar, kişiler arası gerginlikler çoğunlukla düşman olma hissini artırır. Elbette bu durum her zaman şiddete sebep olmaz. Ancak kültürel yapı içinde besleyici unsurların varlığı (örneğin kan davaları, töreler) bunu ağır şiddete dönüştürebilir.* Hezeyanlı bozukluk nedir? Kimlerde görülür? Tedavi edilmezse sonuçları ne olur?Hezeyanlı bozukluk, psikiyatrik rahatsızlıklar içinde en fazla suça yatkınlığı olan hastalıktır. Kişi tamamen normal gibi görünürken, ikna edilemeyen düşünceleri sebebiyle, karşısındaki kişiye kin besler ve günün birinde şiddet gösterebilir. Toplum içinde on binde bir görülür. Oldukça nadir olmasına rağmen, teşhis ve tedavi edilmesi oldukça zordur.* Hangi ruhsal hastalıklar kişiyi suça daha eğilimli hale getirir?Alkolle problem yaşama, madde kullanımı, anti sosyal kişilik bozukluğu, borderline kişilik bozukluğu, manik depresif rahatsızlık, psikotik bozukluklar esnasında suç işleme görülebilir.* Kişi çocukluğunda ve gençliğinde şiddet görmüşse ya da cinsel istismarlara maruz kalmışsa, şiddete daha mı meyilli oluyor?Çocukluğunda şiddet görmek, şiddete maruz kalmak kişinin şiddete yatkınlığını elbette artırır.* Cinayet işleyenlerin ortak özellikleri var mıdır?Her cinayetin kişilik boyutu farklıdır. Her ne kadar kullanılan yöntemler benzeşse de kişilikler dikkatlice araştırılmalıdır.* Katiller neden daha çok erkekler oluyor?Erkek, yapısı, hormonları, yetiştirilme biçimi ve doğası gereği şiddete daha yatkındır. Toplumsal roller gereği erkek çocuk tabanca ya da arabayla oynarken kız çocukları bebeği ya da makyaj malzemelerini seçer.* Eskişehir örneğinde cinayetleri işleyen kişi televizyonlardan gördüklerini örnek aldığını söyledi. Türkiye’de son yıllarda artan cinayet olaylarında bu tür film ve dizilerin etkisi sizce ne kadar?Şiddeti meşrulaştıran her şey toplumda bireyi etkiler. Ancak TV dizileri ya da filmlerden ziyade, gerçek cinayetler veya suçlar, bunlarla ilgili haberler, toplum üzerinde daha etkileyici olmaktadır.* 2000 yılına kadar Türkiye’de bilinen 5 seri katil vardı. Son 10 yılda Türkiye’nin katil ve cinayet profili hızla değişti. Bunu neye bağlıyorsunuz?Dünyada gelişen haberleşme ve teknoloji, suç işleyen insanların yakalanmasını kolaylaştırmıştır. Eskiden de benzer cinayetler olmuş olabilir ama yetersizlikler sebebiyle ortaya çıkarılamamıştır.“Kadınların işlediği cinayetlerde ilk saldıran, kurban” “Birini öldürme fikri ne kadar uzak görünürse görünsün, herkes katil olabilir. Ama elbette çevre ve yetiştirilme faktörleriyle pekişen bazı kişilik özelliklerine sahip olanlar, şiddete ve öldürme fikrine daha meyillidir...” Bu sözlerin sahibi Doç. Nazan Öğünç. Psikolog Öğünç, Türkiye’de cinayet işleyen kadınlarla ilgili ilk ve tek çalışmanın da sahibi. İstanbul’da adam öldürme suçu işlemiş kadın failleri kapsayan bir araştırmaya imza atan Öğünç, şiddet suçlarında erkek ve kadın failler arasında kişilik özellikleri ve suç motivasyonları açısından önemli farklar bulunduğunun altını çiziyor. Bakırköy Kadın ve Çocuk Ceza ve Tutukevi’nde bir yıl boyunca haftada iki gün geçiren ve cinayet işleyen, yaşları 16- 52 arasında 45 kadın mahkumla konuşan Öğünç, “kötü muamele gören ya da dayak yiyen kadınlarda, aniden şiddetli bir tepki sonucu cinayetin ortaya çıktığı ve önceden planlanmış bir nitelik taşımadığını” vurguluyor. Öğünç’ün araştırmasına katılan kadınların yüzde 42,2’si suçu işlemeye bir anda karar verdiğini, yüzde 35.6’sıysa kaza sonucu suç işlediğini söylüyor. Dr. Nazan Öğünç, her iki gruptakilerin de çoğunlukla şiddetli tartışma sırasında “bir anda” suç işlediklerini vurguluyor. Önceden karar verip planlayarak yakınını öldüren kadınların oranıysa yüzde 6,7. Ama burada çok önemli başka tahrik unsuruna dikkat çekiyor: Ensest! Öğünç’ün tespitlerinden birisi de kurbanların hepsinin, faillerin tanıdığı insanlar olması. Genellikle de aile üyeleri, sıklıkla kocaları ya da partnerleri. Suç mahali yüzde 64,4 oranında kadının yaşadığı mekân, kalan kısım ise bu mekâna yakın alanlar. Yani kadınların, faili erkek olan olaylarda rastlanılan, tarafların birbirini hiç tanımadığı sadece bir anda parlayan bir tartışma neticesinde failin çevresinden uzak alanlarda işlenen cinayet öyküleri yok. Öğünç, “Kadınların işlediği cinayetlerde, öldürücü bir silah ya da fiziksel güç kullanarak ilk saldıran, kurbanın kendisi” diyor... Araştırma, cinayet işleyen kadınların büyük şehirlerde yaşadıklarını ortaya koyuyor. Kadınların yüzde 88,9’u ilkokul mezunu ya da alt eğitim düzeyinde. Öğünç, “Sadece beşi lise mezunuydu. Onlardan biri de ensest sebebiyle babasını öldürmüştü” diyor.Cinayet işleyen kadınların eğitim seviyeleri düşükPsikolog Dr. Nazan Öğünç’ün alanında Türkiye’de ilk ve tek olan cinayet işleyen kadınlarla ilgili çalışmasının ortaya çıkardığı tablo şöyle: * Kadın cinayetlerinde cinayet sebebini çoğunlukla aile içi şiddet ve tartışmalar oluşturuyor.* Kurbanlar, çoğunlukla eş ya da partnerler oluyor, rastgele insan öldüren kadınların sayısı çok küçük bir grup. * Tasarlanmış sadece bir cinayet var. O da yıllardır süregelen bir ensest vakası sonucu işlenmiş. * Kadınlar çoğunlukla kesici ya da delici aletle cinayet işliyor. Ateşli silahlar ikinci sırada yer alıyor. (Erkeklerde ise ateşli silah kullanımı ilk sırada)* Cinayet işleyen kadınlar arasında eğitimli olanlar yok denecek kadar az. Yüzde 88.9’u ilkokul düzeyinde eğitim görmüş ya da hiç okula gitmemiş. * Cinayet işleyen kadınların yaş grubu 16-52 arasında geniş bir yelpazede kümeleniyor.* Kadınların çoğu kocasını öldürdüğü için dul.* Bir kısmı cinayeti inkar ederken, bazıları yaptıkları şeyden pişman; olayın şokunu atlatamadan suçunu kabul edip kendini korumak için yapmak zorunda olduğunu söylemiş. Kazayla olduğunu söyleyenler de var. * Cinayet işleyen kadınların hiçbirinin geçmişinde adam öldürme yok. Bazılarının soy geçmişinde bu suça rastlanmış.* Cinayet işlemiş yabancı kadınların Türklerden farklı, onların cinayeti işlerken alkol ya da uyuşturucu madde kullanmış olması. Katillerin yüzde 90’ı erkek ve bekar Psikiyatrist Dr. Sabri Yurdakul, bir insana “seri katil” denebilmesi için herhangi bir ruhsal hastalığının bulunmaması, en az 3 cinayet işlemesi ve çoğunlukla öldürdüğü insanları daha önceden tanımamış olması gerektiğininin altını çiziyor. Seri katillerin ruhsal hastalıkları olmasa da çoğunlukla kişi olarak problemli insanlar olduklarını vurgulayan Yurdakul, “Aile yapıları incelendiğinde çok büyük oranda şiddete maruz kaldıkları, kimi zaman cinsel istismara uğradıkları gözleniyor. Gençliklerinde de karşı cinsle sağlıklı ilişkiler kuramayan, çoğunlukla yalnız, cinsel ilişkilerde başarısız insanlar olarak karşımıza çıkıyor. Öğrenim hayatlarında da çok başarılı kişiler olmadıkları için, hem düşük sosyoekonomik duruma sahipler, hem de çok fazla topluluklara girmedikleri için çok fazla dostu, yakını olan kişiler değiller” diyor. Yurdakul seri katillerin yüzde 90’ınından fazlasının erkek ve bekar olduğunu da vurguluyor.

Devamını Oku

Gerçek mi yoksa şehir efsanesi mi?

19 Kasım 2010

Hatırlarsınız belki, her yıl 21 Kasım’da kutlanan “Mardin’in Kurtuluş Günü”nün bundan böyle “Mardin’in Onur Günü” olacağı duyuruldu. Kararın nedeni ise Belediye Başkanı Mehmet Beşir Ayanoğlu tarafından açıklandı: Türk Tarih Kurumu verilerine göre Mardin hiç düşman işgaline uğramamıştı... Yani yıllardır işgale uğramamış Mardin’de “Kurtuluş Günü” kutlamaları düzenleniyordu. Mardin Belediye Meclisi, bu gerçek ortaya çıkınca, kutlamaları kaldırmak yerine, törenlerin adını değiştirerek çözümü buldu... Bundan böyle 21 Kasım’lar “Mardin’in Onur Günü” olarak kutlanacak... Türkiye’nin tüm şehirlerinde, yüzlerce ilçede, belirli bir günde, kentin ya da ilçenin düşman işgalinden kurtuluşu kutlanıyor. Ama “Kurtuluş Günleri”, Mardin’de yaşanan olayla ve bu kez farklı bir boyutuyla gündeme geldi. Bu kez tartışma konusu, bu günlerin tarihi bir dayanağa göre mi yapıldığı yoksa bir “şehir efsanesi”nin devamı olarak mı sürdürüldüğü? Bugüne kadar yaşanan Kurtuluş Günü tartışmaları ve “manzaraları”nı bir araya getirdik... Antalya’dan düşman kendi isteği ile çıktıAkdeniz Üniversitesi’nden Faysal Mayak’ın araştırmasına göre, 1934’te kentin kurtuluş günü kutlamadığı fark edilince, Ankara ile yazışmalar yapılmış. Antalyalılar düşman işgalinden ne zaman kurtulduklarını da bilemiyorlarmış. Çünkü Antalya 28 Mart 1919 günü İtalyanlarca işgal ediliyor ama işgale karşı bir direniş olmuyor. 5 Temmuz 1921’de İtalyan askeri kenti boşaltıyor. İşgal halkın zihninde derin izler bırakmadığından, kentin boşaltılması 13 yıl boyunca kutlanmıyor. Ancak 1934’te, bu konuda harekete geçiliyor. CHP Genel Sekreterliği’nden, Genelkurmay’dan alınan bilgiye dayanarak, “Siz 5 Temmuz 1934’te kurtuldunuz; kutlayabilirsiniz” mesajı geliyor. Ama devreye İçişleri Bakanlığı giriyor. Bakan Şükrü Kaya imzalı yazıda, “Cumhurbaşkanı Atatürk ve Başbakan İsmet İnönü bu kutlamayı uygun bulmamışlardır” deniyor. Niye? Çünkü Antalya, ‘harp yapılarak’ geri alınmamıştır ve zaten kentliler de uzun yıllardır kutlama yapmamaktadır. Günümüzde ise Antalya, 5 Temmuz’u düşmandan kurtuluş günü olarak kutluyor. Atatürk geldi ama karaya çıkmadı!Marmaris’te bu yıl ilk kez Atatürk’ün ilçeye gelişi kutlandı. Atatürkçü Düşünce Derneği Marmaris Şubesi tarafından organize edilen törende Atatürk anıtına çelenk konuldu. Katamaran ve gemiler de Türk bayrakları ile törene eşlik etti. ADD Marmaris Şubesi Başkanı Mukbil Gülkokan törendeki konuşmasında, “Bu törenin amacı tarihi gerçeklere ve değerlere sahip çıkmak içindir... Marmaris’in tarihi önemli olaylar ve kahramanlıklarla doludur” dedi. Belediye Başkanı Ali Acar da, “Yapılan araştırmalarla Atatürk’ün Marmaris’e geliş tarihi net şekilde tespit edildi. Bu yıldönümüyle ilgili önümüzdeki yıllarda çalışmalar yapacağız. Görkemli törenlerle Cumhuriyet’in kalesi Marmaris’te Atatürk’e bağlılığı göstereceğiz. Bu kutlamaları geleneksel ve resmi hale getirmek için gerekli adımları atacağız” dedi. Bu kutlama töreni sonrasında “Atatürk, Marmaris’e geldi mi?” tartışması yaşandı. “Gülcemal isimli gemiyle Bursa’ya gitmekte olan Atatürk’ün 30 Ocak 1933’te Marmaris’e geldiği, ancak karaya çıkmadığı” ifade edildi. Hangi gün kurtulduk?Trabzon’un düşman işgalinden kurtuluşu, 24 Şubat’ta kutlanıyor. İki yıl önceki kutlama gününde, Kuzey Ekspres Gazetesi’nde bir araştırma yayımlandı. Buna göre Trabzon’un düşman işgalinden kurtuluşu ilk defa 1948 yılında kutlanmıştı. Konu ile ilgili çeşitli kesimler, kutlamaların bir anlamı olmadığını ve sona erdirilmesi gerektiğini ifade etti. Rusların 1916 yılında savaşmadan bölgeyi işgal ettiklerini, iki yıl sonra ise yine savaş yapmadan bölgeden çekildiklerini kaydeden Trabzonlular, 24 Şubat’ın 1948 yılından sonra bayram olarak kutlanmaya başlandığını, Kuzey Ekspres’in yayını ile öğrendiklerini söyledi. O dönem görüş belirten KTÜ Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Hikmet Öksüz, “Trabzon’un ve bölgenin asıl kurtuluşu 1924 mübadele anlaşmasıyla olmuştur. Kurtuluş Günü bu tarihte olmalıdır” derken, DKİBB’ten (Doğu Karadeniz İhracatçıları Birliği) Ahmet Hamdi Gürdoğan ise, “Ruslar, 1916 yılında bölgeyi işgal ettiler, 1918 yılında çekildiler. Asıl bayram, Fatih’in Trabzon’u fethedişinin yıldönümüdür. Trabzon’un düşman işgalinden kurtuluşu 24 Şubat 1918 değil, 26 Ekim 1461’dir” tezini savundu. Yanlış kutlamaAraştırmacı yazar Cezmi Yurtsever’e göre Adana’nın Kurtuluş Günü yanlış kutlanıyor. Yurtsever yazdığı yazısında şöyle dedi: “Fransızlarla yapılan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara anlaşmasının ek maddesine göre, düşman güçler Adana’dan iki ay içinde ayrılacaktır. Anlaşma maddelerine uyulmuş, TBMM Hükümeti’nin Valisi 21 Aralık 1921 tarihinde Adana Vali Konağı’nı, Fransızlardan törenle teslim almış... Aynı gün Muhiddin Paşa kumandasında Türk ordusu Adana’ya girerek şehri denetimi altına almıştı. Fransızların depolardaki mallarını tren vagonlarıyla taşımak için iki hafta süre istemeleri üzerine, Fransızların taşınma işlemleri 4 Ocak 1922’ye kadar sürmüştür... 5 Ocak’ta Adana Erkek Lisesi’ndeki resim öğretmeni Ferit Celal Güven’in ‘Arkadaşlar bugünü kurtuluş günü ve bayramı yapalım’ diye teklif etmesi, halkın da kabul etmesi üzerine 5 Ocak Adana’nın Kurtuluş Günü oldu. Halbuki, 5 Ocak 1922 tarihi bayrak çekme günü, 21 Aralık 1921 tarihi de Adana’nın Kurtuluşu olarak kabul edilebilirdi.”Bakan “silah olmasın” deyinceErzurum’un İspir İlçesi’nin geçen yılki Kurtuluş Günü kutlaması, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın temsil “silahsız olsun” talimatı üzerine “ilginç” görüntülere sahne oldu. İspir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 91’inci yıldönümü törenlerine katılan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Belediye Başkanı’na “Temsili canlandırmada silah kullanılmasına gerek yok” dedi. Bunun üzerine temsili olarak kurtuluşu canlandıran İspir Lisesi öğrencilerinden milis kuvvetlerini oynayanlar, düşman kuvvetlerini canlandıran öğrencilere tekme tokat giriştiler. Bu ilginç görüntüler sonrasında bir öğrenci ilçenin kurtuluşunu simgeleyen Türk bayrağını Bakan Recep Akdağ’a verdi. Kırklareli’nin kararsızlığıYıllarca 10 Kasım’da kutlanmış Kırklareli’nin düşman işgalinden kurtuluşu. Sabah Atatürk’ün ölüm yıldönümü nedeniyle “matem” tutan il halkı, öğleden sonra kentin düşman işgalinden kurtuluşunu “coşkuyla” kutlamış... Ama bu durum bir süre sonra rahatsızlık konusu olmuş. “Atatürk’ün öldüğü gün kutlama yapılır mı?”, “Sabah matem, akşam kutlama olur mu?” diyerek, Kurtuluş Günleri 9 Kasım’a alınmış. Uzun bir süre de 9 Kasım’da kutlanmış. Ama daha sonra “aslına uygun olsun” denilerek yeniden 10 Kasım’larda yapılmasına karar verilmiş.Pardon yanlış biliyormuşuzSiirt Valisi Necati Şentürk, Atatürk’ün kente gelişinin yıldönümü kutlamalarında, “Atatürk’ün Siirt’e geliş tarihinin yanlış bilindiğini, bu nedenle bundan sonra kutlamaların 14 Eylül’de değil, 27 Kasım’da yapılacağını” duyurdu. Bu yıl 14 Eylül’de son kez yapıldığını söylediği törende konuşan Vali Şentürk, şöyle dedi: “Atatürk 27 Kasım 1916 tarihinde Siirt’e gelmiş. Türk Tarih Kurumu Yayınları arasında çıkan kitaplarda bu durum Atatürk’ün ağzından açık bir şekilde belirtiliyor. Türk Tarih Kurumu ve Genelkurmay Harp Dairesi Başkanlığı ile görüşerek kutlama törenlerini 27 Kasım tarihine alacağız. Bu arada birkaç okulumuza 14 Eylül adını vermişiz. Bunların da adını 27 Kasım olarak değiştireceğiz. Kutlama töreni önümüzdeki yıldan itibaren 27 Kasım’da yapılacak.”

Devamını Oku

5 Başbakan 60 öykü

29 Ekim 2010

Özel kalem, korumalar, kurmayları gibi yakın çalışma ekibinin yanı sıra başbakanların neredeyse her adımını takip eden bir grup da Başbakanlık muhabirleridir. On beş yıldır Başbakanlık muhabirliği yapan, dolayısıyla bu anlamda “en kıdemli” isim olan gazeteci Erhan Seven, izlediği başbakanlar ve o dönemlere ait anılarını, “0002 Plakalı Günler” adlı kitapta topladı. Nesil yayıncılıktan çıkan kitapta, Seven’in yakından izlediği 5 başbakana dair toplam 60 anı-öykü yer alıyor. Seven’in anılarından bazıları şöyle...Erbakan Hoca’nın abdestini tarihe kaydettikSabah gazetesinde görev yaparken Erbakan Hoca’nın mitingini izlemek için, RP’nin kiraladığı helikopterle Sorgun’a indik. Saat 18.00 sıralarında dönüş için hazırlıklar başladı. Ankara’dan gelen yaklaşık yirmi gazeteci arkadaş helikopterdeki yerini alırken, iki kişi helikoptere binmedik. Biri ben, diğeri Hürriyet Gazetesi muhabiri Turan Yılmaz idi. Bir ara bir sandalyede oturan Hoca’yı, abdest alırken gördüm. Turan ile birlikte olayın olduğu yöne doğru koştuk. Bizden 150 metre ötedeki olaya yaklaşmak için koştuğumuzda bir çitle karşılaştık. Fotoğraf çekmeye başladım. Bu sırada yanımda da Turan küçük makinesiyle çekmeye çalışıyordu. Bizim fotoğraf çektiğimizi gören korumaların rahat tavırları beni cesaretlendirdi. Bu cesaretle boyumdan büyük çiti atlayarak daha yakından fotoğraf çekmek istedim. Makineyi boynuma doladım ve diğer tarafa atladım... Turan çiti atlayamadı, bana makinesini uzattı. Onun makinesinden hem kendim, hem onun için fotoğraf çektim. “Ankara’ya gider gitmez şehir baskılarına fotoğrafları vereceğiz” dedik. Helikoptere bindik ancak havalanmıyor, pervanesi çatlamış. Sorgun’un dağlık bir beldesinden Yozgat merkeze partililerin araçlarına binerek ulaştık. Ankara’ya indiğimizde gece olmuştu. Aramızda konuşarak fotoğrafları ertesi sabah verelim dedik. Centilmenlik anlaşması yaptık ama sabah uyanır uyanmaz Hürriyet aldım. Fotoğraf yoktu. Büroda filmin banyosu yapıldı. Ertesi gün hem Sabah’ta hem Hürriyet’te birinci sayfadan çıkmıştı. Ecevit’e “Öcalan kaçtı” şakası Öcalan’ın yakalanmasından bir buçuk ay sonra 1 Nisan günü Başbakanlık Merkez Binası’nın önünde sabah saatlerinde birkaç gazeteci Başbakan Ecevit’i bekliyordu. O dönemde Milliyet gazetesinde çalışan Petek Us, Ecevit’in merdivenlere çıkmasıyla birlikte yanına yanaştı. Kendisine soru sorulmasını bekleyen Ecevit’e, “Efendim Öcalan hapishaneden kaçmış, duydunuz mu? Bu konuda ne söyleyeceksiniz?” deyince, açıkçası bizlerin de ağzı bir karış açık kalmıştı. Çünkü böyle bir şeyden haberimiz yoktu, doğal olarak Başbakan Ecevit’in de haberi yoktu. Duyduğu kadarıyla da Öcalan’ın kaçması gibi korkunç bir olayı fark eden Başbakan Ecevit, hemen arkasına dönerek yardımcısı Hüsamettin Özkan’a “Ne diyor arkadaşlar” dedi. Petek, sözünü gülerek tekrar edince, Özkan “Herhalde 1 Nisan şakası yapıyorlar efendim” dedi. Ecevit fazla gülümsemeden merdivenleri çıkarak Başbakanlık binasına girdi. Mesut Yılmaz’ın GS uğuru Futbol merakı, Galatasaray fanatikliği bilinen Mesut Yılmaz, bir Askeri Şura toplantısı yemeğinde Org. İsmail Hakkı Karadayı’yı konuk etti. Basın mensupları görüntü alırken, aralarında futbol sohbeti başladı. GS maçlarını mutlaka en azından televizyondan izlemeye gayret eden Yılmaz, o akşam Trabzon’da oynanan Trabzonspor-Galatasaray maçını da izlemek için karşısına ekran koydurmuştu. Galatasaray’ın maçları kazanması için zaman zaman denediği uğurlardan bahsediyordu. Yılmaz, “Bizim Bakan Eyüp Aşık, hem Trabzonlu, hem de sıkı bir Trabzonspor taraftarı. Avni Aker Stadı’nda ne zaman maç seyretse Trabzonspor’a uğursuz geliyor ve maçı kaybediyorlar. Bunu bildiğim için sabah kendisini çağırdım, Trabzon’a gitmesini istedim, maçı stattan seyretmesini talep ettim. Eminim ki yine Trabzonspor’a uğursuz gelecek, bize uğurlu gelecek, maçı kazanacağız” deyince Paşa kahkahayı koyuverdi. Yılmaz’ın bu uğur denemesinin ne kadar haklı olduğu da maç sonunda ortaya çıktı. Yaptığı “Eyüp Aşık uğuru” Avni Aker stadı’nda tuttu ve GS iki gol bulduğu maçı kazanarak, Yılmaz ve taraftarlarını memnun etti. Başbakan Yılmaz’ın devlet bakanını uğur için Trabzon’a gönderdiği bir anekdot olarak tarihe geçti. Armut suyu tiryakisi Abdullah Gül Abdullah Gül, kısa bir dönem başbakanlık tecrübesi yaşadı. Gül işe hızlı başlamıştı. Röportaj yapmak için girişimlerde bulunduk. Sonunda Şükrü Küçükşahin ile birlikte randevuyu koparttık. Kendisiyle görüşmek üzere özel kalemde beklemeye başladık. Özel kalem Müdürü Hüseyin Avni Karslıoğlu ne içmek istediğimizi sordu. Biz çay veya kahve türü içecekleri kafamızdan geçirirken Karslıoğlu, “Durun ben size armut suyu ikram edeyim” dedi. Karslıoğlu’nun talimatı üzerine armut suyu geldi. Çok hoş bir tadı olduğunu fark ettik. Karslıoğlu, bu içeceği Batum’da keşfetmiş. Başbakan Gül’e tavsiye etmiş, sonra da ikram etmiş. Gül de çok beğenince artık başbakanlık makam odasındaki bir numaralı içecek, armut suyu haline gelmiş.Prompterdan haberi olmayan vatandaşın hayranlığıElazığ’da 2007 seçimleri için yapılan AKP parti mitingi... Başbakan’ın mitingini izledik, sonrasında vatandaşlarla görüşmeler yaptık. Miting dağıldıktan sonra Elazığ şehir meydanına doğru yürürken orta yaşlarda bir vatandaşa hem mitingle, hem de 22 Temmuz 2007’de yapılacak seçimle ilgili görüşlerini sordum. Vatandaş adeta haykırarak, “Oyum AK Parti’ye, oyum Tayyip’e” diyordu. “Neden Erdoğan’a oy vermek istiyorsun” diye sordum. Vatandaş, “Daha önce oyumu buranın evladı olan Mehmet Ağar’a vermiştim. Ama şimdi Tayyip’e vereceğim. Çünkü Elazığ’ın 12 ilçesinin ismini ezbere saydı. Yok öyle bir adam, Ağar bile sayarken zorlanırdı. Onun için oyum Tayyip’e” dedi. Ben, “Başbakan’ın konuşma yaptığı kürsünün önünde iki cam ekran vardı, onları gördün mü” diye sordum. “Evet, kurşun geçirmez koruyucu camlar onlar” dedi. Ben, “O dışarıdan görülen cam, prompter adı verilen yazıcı denilen bir cihaz. Başbakan bu ekrandakileri okuyor” deyince vatandaş, “Olur mu öyle şey aklından söylüyor. Bizim ilçeleri saydı, çiftçiye, işçiye verilen rakamları ezberden söyledi” dedi.

Devamını Oku

İtalyanlar al dente’yi çabuk sindirildiği için seviyor

16 Ekim 2010

Türkiye’nin büyük tatil köylerinde 17 sene otel müdürlüğü yaptıktan sonra kendi restoranını açmaya karar veren Kaan Küce, annesinin “makarna yapın” önerisi üzerine soluğu İtalya’da almış. Roma’da bir ay boyunca 4 restoranda hem çalışıp hem gözlem yapan Küce’nin “Makkarna” macerası Türkiye’ye dönüşünde başlamış. Ankara’da yaşayan diplomatik misyonun, iş adamlarının ve İstanbul’dan gelenlerin uğrak yeri olan “Makkarna” açıldığı günden beri aynı personelle hizmet veriyor. Turizm Bakanlığı’nın “efsane müsteşarı” Savaş Küce’nin oğlu olan Kaan Küce ile Stocholm’de başlayan, Ankara’da devam eden hikâyesini ve Makkarna’yı konuştuk. * Yemek yapmaya ilginiz ne zaman başladı?Babamın görevi gereği İsveç’te yaşarken, ben ilkokuldaydım. O zamanlar evde pişen kurabiyeleri paketler, apartmanda komşularımıza satardım. * Peki evinizde de yemekleri siz mi pişiriyorsunuz?Aynen. Kendi pişirdiğim yemek, başkasının bana yapmasından daha çok hoşuma gider. İki kez evlendim, mutfakta hep ben vardım. * Çalışma hayatında babanızın izinden gidip, turizm sektörüne girdiniz. Sonra neden bıraktınız?Turizm benim tutkumdu. 17 sene otel genel müdürlüğü yaptım. Türkiye"nin büyük tatil köylerinden bir kaçını ben açtım; Marco Polo, İber Otel Bodrum, Laguna Otel, Efes Prenses... Birçoğunda restoranları kurdum. Ciddi yoruldum. 17 yılda toplam 6 ay tatil yapmıştım. Kasım 2005’te bırakmaya karar verdim. İlk uçakla Roma’ya* Ankara’ya döndükten sonra ne oldu?Ailemin evinde “Ne yapayım?” diye konuşuyorduk. Annem içeriden “Makarna” diye bağırdı. "Fena fikir değil" dedim. Hemen Roma"ya giden ilk uçakta yer ayırttım. Aynı akşam da gittim. * Bu kadar tecrübeniz varken, neden böyle bir ihtiyaç hissettiniz?İşletmecilik konusunda tecrübem vardı ama makarna yapacaksam, yerinde öğrenmeliydim. Türkiye"de açacağım restoran için işin doğrusunu öğrenmek istediğimi söyleyip restoranların kapısını çaldım. Biri hariç hepsi olumlu yaklaştı. Garsonluk, komilik yaptım. Hem servisi hem mutfağı gözlemledim. Bir ayda 4 restoran ve 1 barda çalıştım. * Türkiye"ye döndükten sonra?Bu mekanı bulduk ve aldık. 5 Şubat 2006’da Makkarna günlerimiz başladı...Her yemek kişiye özgü pişirilir* Makkarna’nın en büyük özelliği nedir?Sizinle ben aynı yemeği ısmarladık diyelim. İkimizin yemeği ayrı tavalarda pişer. Yani her yemek kişiye özgü pişirilir. * Yanılmıyorsam, pizza konusunda da iddialısınız?Evet, iddia ediyorum, Türkiye’nin en ince pizzasını biz yapıyoruz. Etrafı tombul, hamur incecik, çıtır çıtır. Bu pizzayı zor yaparlar! (Gülüyor)* Mönünüzde kaç çeşit makarna var?29’u soslu, toplam 33 çeşit. * Kaç makarna sosu sizin “icadınız”?Kırmızı barbunyalı, yengeçli, safranlı tavuklu, limonlu, keçi peynirli, büftekli, “şefin sunumu” dediğimiz kağıtta yaptığımız deniz mahsullü makarna ve fettucini alfredonun sosları bize özel. * Mönüye et de eklendi. Kaç çeşit et var?9 çeşit. 3 çeşit de et sosu var. Etlerimiz 14 gün marinede kalıyor. Daha önce servis yapmıyoruz. * “Yugoslav Köfte” gibi ilginç bazı yemekler de var? Dünyanın farklı yerlerinde yiyip sevdiğim birkaç yemeği de mönüye ekledik. Bunlardan biri Yugoslav Köfte, bir diğeri Belçika Usulü Midye...Bazı sosları Türkleştirip damak tadımıza uydurdum* Taze makarna sunuyorsunuz. Makarna her gün mü yapılıyor?Makarnayı her sabah, günlük keseriz. Ertesi güne kalmaz. Örneğin günde 3 porsiyon lazanya, 9 porsiyon spagetti çıkarırız. O gün yaptığımız makarna tüketilmezse atarız, ertesi sabah yenisi yapılır. * En çok hangi makarna çeşidi tercih ediliyor?Kırmızı barbunyalı, safranlı tavuklu, limonlu ve yengeçli makarnamız çok talep ediliyor. Bunun dışında biftekli makarnamız ve patlıcanlı penne. * Makkarna’ya kimler geliyor?Devamlı gelen müşteri sayımız çok yüksek. Genelde rezervasyon yapıp gelirler. Büyükelçiliklerden çok gelen var. Öğlen saatlerinde, iş adamları, İstanbul’dan iş görüşmesi için gelenler, bürokratlar...* İtalyanlar da geliyor mu?Tabii... Burayı görünce çok şaşırıyorlar. Tadı beğeniyorlar. Bazı sosları Türkleştirdiğimi söylediler ki bunda haklılar. Birkaç sosu damak tadımıza uysun diye mecburen Türkleştirdim. * Makarnayı İtalyanlar gibi dişe gelir mi sunuyorsunuz?Restoranı ilk açtığımda gelenlere “makarnanızı normal pişmiş mi yemek istersiniz, al dente mi?” diye sorardım. Genelde “normal pişmiş” derlerdi. Aslında taze makarna sunduğumuz için zaten suyun içinde 1 dakika duruyor. Al dente ise yarım dakika tuttuğumuz, hafif dişe gelir makarna. İtalyanların bunu tercih etmesinin sebebi, al dente makarnanın daha çabuk sindirilmesi.Makarna haşlarken bunları yapmayın* Makarnayı haşladıktan sonra soğuk suyun altına tutmayın4*Tekrar tekrar tuzlamayın, haşlarken bir kez tuz atın* Zeytinyağı kullanınCarpaccio lezzetliyse o restoran iyidir“İtalyan restoranlarının en önemli özelliği şudur, bir İtalyan restoranına gittiğiniz zaman dana carpaccio -dana pastırması- söylersiniz. Eğer bu güzelse, o restoran mutlaka iyidir. Çünkü carpaccio yapmak çok zordur. Püf noktaları vardır, hafif ılık servis edilmesi gibi...”MAKARNA DEĞİL SOS KİLO YAPAR* Makarnanın kalori ve yağ oranı çok düşüktür. Makarna; mineral madde, protein ve lif bakımından zengindir. Enerjiyi sabit tutar. Şeker hastalığına yakalanma riskini azaltır. Kalp ve damar hastalıklarına karşı korur.* Makarna şişmanlatmaz. Şişmanlatan makarna değil, içine konulan yağ ve kalorisi yüksek soslardır.* İlk makarna tarifi, 1000"li yıllarda Aqoileia patriğinin aşçısı Martino Corno tarafından yazıldı. İsmi "De arte coquinaria per vermicelli e macaroni siciliani", (Sicilya Makarnası ve Şehriyesi Pişirme Sanatı) idi.

Devamını Oku

Masalsı düğünlerin kenti İstanbul

4 Eylül 2010

“On parmağında on marifet” denir ya, işte Meltem Bayazıt Tepeler, böyle kadınlardan biri... Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirdikten sonra 5 yıl aynı üniversitede çalışan Tepeler, ardından KM Events şirketini kurup düğün ve davet sektörüne adım attı. İşindeki profesyonellik ile İstanbul’da gerçekleştirilen birçok uluslararası projeye imza attı... Tepeler, aynı zamanda Yaratıcı Etkinlikler Planlama ve Uygulama Derneği’nin başkanı. Etkinlik sektörü ile ilgili konferans ve seminerler düzenleyen Tepeler, bu yolla sektöre genç profesyoneller yetiştirmeye de devam ediyor. İstanbul’un tarihi mekanları, yalıları, eğlence merkezlerinde düğünler düzenleyen Tepeler, yoğun temposu içinde bir kitaba da imza attı; “Düğünler ve İstanbul”. Doğan Kitap’tan çıkan ve Türkçe-İngilizce olarak yayımlanan kitapta, Tepeler’in organize ettiği “masalsı düğünler”den çarpıcı fotoğraflar da yer alıyor... Onbeş yıl önce kurduğu şirketini, Türkiye’nin sayılı düğün ve davet organizasyon firmalarından biri haline getiren Tepeler, “Mesleğimi hep çok sevdim, yeni insanlar tanımamı, yeni dostlar kazanmamı, yerli ve yabancı pek çok güzel ailenin bir ferdi olmamı sağladı” diyor. Bugüne kadar yüzlerce organizasyon gerçekleştiren Tepeler, “İstanbul’un düğünler için ne kadar güzel bir destinasyon olabileceğini, yıllar evvel ilk defa yabancı gelin ve damatlarla çalışmaya başladığımda fark ettim. İstanbul tarihi geçmişi, bu geçmişin günümüze ulaşan mirası coğrafi durumu ile yurt dışından gelen misafirler için bir cazibe merkezi” diye anlatıyor. Son yıllarda İstanbul’da dünya evine girmek isteyen yabancı çiftlerin sayısında artış olduğunu belirten Tepeler, düğün için İstanbul’u tercih eden çiftlerin genellikle Boğaz kenarında veya tarihi mekanlarda evlenmeyi istediklerini ifade ediyor. “Düğün için ilk defa İstanbul’a gelen konuklar çoğu kez bana böylesine güzel bir şehir ve güzel bir düğün beklemediklerinden bahsediyorlar” diyen Tepeler, şöyle devam ediyor: “İnsanlık tarihi kadar eski olmakla birlikte bir o kadar da yeni olan İstanbul, sadece bu özelliğiyle bile dünya şehirleri arasında ön sıralarda yer almayı hak ediyor. İstanbul’un diğer bir özelliği de, değişik kesimlerin farklı beklentilerine cevap verebilmesi. Yunanlılar, Lübnanlılar, Ruslar, Amerikalılar, İngilizler, Araplar... Kısaca herkes için farklı bir İstanbul var...“Türkiye’de evlilik gelenekleri Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlerin düğün organizasyonlarında da imzası olan Tepeler, kitabının bir bölümünü de farklı inançların “evlilik geleneklerine” ayırdı: Kilisede önce nişan, sonra nikah Rumların düğün adetleri Kız istemeye mümkün olduğunca kalabalık bir aile topluluğuyla gidilir. Bir buket çiçek, ailenin ekonomik durumuna göre bir kutu çikolata götürülür. Esas olan gümüş içinde şeker götürmek. Kız isteme sırasında söz kesme de gerçekleşir. Gelin adayı, erkek tarafının büyüklerinden başlayarak sakızdan yapılan mastiha tatlısı ikram eder. Tatlı yendikten sonra kahve servisine başlanır. Kız, kahvesini ikram ettiği sırada, damadın annesi müstakbel geline bir haç takar ki bu “loğosimadon”dur, yani söz işareti. Nişan töreni başka bir gün, evde ya da dışarıda bir mekanda yapılır. Bu kilisede gerçekleşecek asıl nişandan önceki bir merasimdir. Nişan sırasında bir din adamı tarafından dua okunarak, bu birliktelik kutsanır. Nişan töreninden sonra gelin tarafı damada, damat tarafı geline hediyeler verir, çift davetlilere nişan şekeri dağıtıp, tebrikleri kabul eder. Dini nikah öncesi resmi nikah yapılır. Çiftler dini nikah için kiliseye başvuracakları zaman mutlaka resmi olarak evlenmiş olmak zorundadır. Sağdıç genelde erkeğin vaftiz annesi veya babası olur. Sağdıç olacak kişinin mutlaka Ortodoks Hıristiyan olması gerekir. Kilisede davetleri damat ve ailesi, sağdıç ve gelinin ailesinden kişiler karşılar. Damat kilisenin girişinde kayınpederinin elini öper ve gelini teslim alır. Gelin ve damat kapıda bekleyen din adamlarınca ilahiler eşliğinde kilisenin merkezine alınır. Orada ilk önce nişan, daha sonra nikah merasimi yapılır. Törenin sonunda tebrikler ve hediyeler kabul edilir, nikah şekerleri dağıtılır. Mutlu evliliği olanlar gelin yatağını yaparErmenilerin düğün adetleri Kız istemeye çekirdek aile olarak gidilir. Söz kesiminde geline mutlaka haç takılır. Nişana her iki taraf takısıyla gelir. Her iki aile yanlarında gümüş yahut kristal kap içinde çikolata götürür. Evlenirken erkek tarafından bir çift sağdıç seçilir. Sağdıçların karı koca olması önemlidir. Anadolu Ermenilerinde kına gecesi de yapılır. Genellikle kız evinde yapılan kına gecesinde kına, erkek tarafının kadınları tarafından getirilir. Sağdıç kınayı gelinin evinde yoğurur ve eline ilk kınayı da bir altında beraber o koyar. Düğünden önceki son Perşembe günü evlenecek olan çiftin gelin yatağı yapılır. Sağdıç yatak yapımının başında durur. Mutlu evliliği olan kadınlar çağrılır, yatağı beraber yaparlar. Yatak yapıldıktan sonra üzerine şeker, pirinç, para ve altın atılır. Çocukları olması için de küçük çocuk yuvarlanır. Düğünde ilk başta resmi nikah kıyılır. Nikahtan sonra başka bir gün kilisede ayin yapılır. Düğün günü sağdıç gelini evden alıp kiliseye götürür. Seramoni başladığında kız kiliseye babasının kolunda girer. Daha sonra babası gelini damada teslim eder. Papaz ayine başlar. Davetlilerin götürdüğü takılar ve diğer hediyeler burada verilir. Bütün bunlar bittikten sonra sağdıca teşekkür için gümüş kap içinde çikolata yollanır. Çöreğin büyüğü kimde kalırsa onun sözü geçerSüryanilerin düğün adetleriKız istemeye çok kalabalık gidilir. Gösterişli bir çiçek buketi ve gümüş kapta çikolata götürülür. Diğer Ortodokslarda olduğu gibi Süryanilerde de geline haç takılır. Gelin ile damadı küçükken vaftiz törenlerinde taşıyan kimse evlenince kirvesi olur. Söz kesimi farklı bir günde, ailelerin durumlarına göre dışarıda ya da evde yapılır. Aile bireyleri gelin ve damada takı takar. Düğünden birkaç hafta önce nişan yapılır. Nişanda gelinin evine papazla birlikte gidilir. İçki sepeti, çikolata ve Mardin çöreği denilen süslü ve baharatlı bir çörek götürülür. Mardin çöreğinden 5, 7, 9 veya 11 adet götürülür. Damat ne kadar çok çörek götürürse o kadar gösteriş yapmış olur. Maddi durum elverdiğince çörekler kadar altın lira da götürülür. Nişan törenine papaz tarafından dua okunup, yüzükler takılarak başlanır. Kirveler Mardin çöreklerinin en büyüğünü tek elle kırarlar. Hangi tarafın elinde daha büyük kalırsa, evlilikte o tarafın sözünün geçeceğine inanılır. Bu çörek, nişana davetli olan herkese dağıtılır. Düğünden bir hafta önce kına gecesi yapılır. Kına evine yaklaşırken kadınlar “helhele” çekerler. İçerde kirve tarafından kına yoğurulur, türküler söylenir. Ortada oturan gelinin çevresinde mumlar yakılır, eller kınalanır. Her iki eline de kınayı ve altını kirve koyar. Düğünden önce çeyiz gösterme günü yapılır. Akrabalar ve yakın arkadaşlar gelinin evine davet edilip geline alınan çeyizler gösterilir. Nikahtan sonra kilisede ayin yapılır. Gelin kiliseye babasının kolunda girer, daha sonra babası gelini orada bekleyen damada teslim eder. Nişan olmadan dini olarak evlenemezlerMusevilerin düğün adetleri Yahudi kültürüne göre evlilik işlemleri iki bölümden oluşur. İlki “Eruşin” ya da “Kiduşin” diye adlandırılan bölüm. İkinci bölüm ise “Nisuin” de “Hupa” töreni. Aile arası söz kesme, erkek tarafının kızı ailesinden istemesiyle gerçekleşir. Erkek tarafı gümüş bir bonbonyerle kızın evine gider. Dini nişan töreni için evlenecek çift hahambaşılığa gider ve orada nişanları yapılır. Bu nişan olmadan dini olarak evlenmeleri mümkün değildir. Yahudi yasaları uyarınca kullanılan ve içi dolu havuz şeklinde bir yapı olan “Mikve”, suyun toplanması ve bir araya getirilmesi manasına gelir. İçine bütünüyle dalınıp çıkıldığında, değişik nedenlerle temizliğini yitirmiş kişinin ruhsal ve bedensel olarak kirlerinden arındığı düşünülür. Düğünün başlangıcında gelin babasının kolunda İbranice bir koro müziği eşliğinde “Ehal Akodeş”e doğru ilerler. Düğünde yüzüklerin takılması damadın haham aracılığıyla geline yüzük göndermesiyle gerçekleşir. Bir başka ritüel de evlilik kağıdı olan Ketubanın damat tarafından imzalanması. Yüzleri Ehal Akodeş’e dönük olan gelin ile damat “Talit”in altına girmek üzere davetlilere doğru dönerler. Evliliğin mutlu ve bereketli olmasına ilişkin yedi dua okunduktan sonra çiftler aynı bardaktan bir yudum şarap içer. Daha sonra gelinle damat tüm davetlilere el yazması Tevrat rulolarının bulunduğu “Aron Akodeş” adlı dolaba doğru dönüp Tanrı’ya şükrederler.

Devamını Oku

Kedi ile yaşamak evlilik gibidir

25 Temmuz 2010

2008 yılında Türkiye’deki tek Kedi Hastanesi’ni açan Özçetin, o günden beri 6’sı veteriner olmak üzere 12 personeliyle kedilerin sağlığı için çalışıyor. Hastane bülteni fikriyle aynı yıl çıkardığı, ancak gördüğü büyük ilgi dolayısıyla dergiye dönüştürdükleri “Kedici”yi de iki arkadaşı ile birlikte hazırlıyor Özçetin... Tarkan Özçetin’le kediler ve kediciler üzerine konuştuk. Sohbetin bir bölümüne “sokak turunu” tamamlayan Özçetin’in kedisi “Cüneyt” de dahil oldu...* “Yalnız kadınlar kedi besler” kanaati doğru mu?Hayır, değil. Yalnız yaşayan adamlar da kedi besliyor. Mesela 10’un üzerinde kedi besleyenler genelde kadınlar oluyor. * “Kediciler”i, köpek besleyenlerden ayırt eden özellikler nelerdir?Köpek besleyenler, kendine itaat edilmesini isteyen, her dediğinin yapılmasını arzulayanlar. Kedi bakanlarda ise böyle bir durumsöz konusu değil. Orada daha insani bir ilişki söz konusu. Evlilik gibi, birlikte yaşamak gibi aslında. Yani patron-eleman ilişkisi kedi ile besleyeni arasında olmuyor. İkisi de bu ilişkide eşit. Hatta bazen tersi oluyor, yani kedi “efendi” olabiliyor. Hayatı paylaşıyorlar, kedileri anlayışla karşılayabiliyorlar, ben merkezci değiller... * Kedi ile sahibi arasındaki ilişkilerde çoğunlukla neden kedi galip geliyor?Kedi ile aynı evi paylaştığınız zaman belli kurallar olması gerekiyor. Eğer insan kuralları koymazsa, kedi koyuyor. * Kedileri köpekler gibi eğitmek mümkün mü? Sert olmamak kaydıyla, onu nefret ettirmeyecek şekilde olabilir. Kediyi eğitmeye çalışırken yapılan en büyük hata, kediye bir şeyi zorla yaptırmaktır. Çünkü kediye zorla, emirle bir şey yaptırmak imkansızdır. * “Lütfen gelir misin” mi diyeceğiz?Yaptırmak istediğiniz şeyleri, mesela diyelim ki masaya çıkmasını istemiyorsunuz. Bunu ona kızarak, bağırarak ya da vurarak yapmaya çalıştığınız takdirde, kedi özellikle o masaya çıkar. Ama hoşlanmadığı bir şey, örneğin yapışkan bantlar, onu masanın üzerine yapıştırırsanız, kedi üzerine çıktığında ayağına yapışacağından, bir daha masaya çıkmaz.Kendisine yapılan kötülüğü unutmaz * Söz dinlemedikleri için mi kediye “nankör” denir?Tabii, kedi, köpek gibi itaat etmez. Ya da siz istediğiniz zaman kediyi sevemiyorsunuz. O kendini sevdirmek istediği zaman sahibinin yanına gelir. Ama köpeğe diyelim ceza verdiniz, 5 dakika sonra da “Gel oğlum” dediniz, köpek gelir, kendini sevdirir. Kediyi cezalandırdınız diyelim, hele fiziksel şiddette bulunduysanız, sizinle belki ömür boyu küser. Bir de kediler kendilerine yapılan kötü şeyleri unutmaz. Kindardırlar.* Kedinin huyu, onu yetiştirenle ilgili midir?Tabii o etkileşim de var. Siz kediye nasıl davranırsanız, o da aynı şekilde olur. Mesela en büyük hatalardan birisi şudur; yavru kediyi alıyorlar, evde oyun oynuyorlar, ama bunu yaparken kediyi sinirlendirerek yapıyorlar. O an belki eğlenceli gelebiliyor insanlara ama o kedi ileride agresif oluyor. * Kedi alırken “iyi huylu” mu değil mi anlamak mümkün mü?Kedi olayı tamamen şans. Kedi almak isteyenlere hep söylerim; kediler tamamen kapalı kutu gibidir, ileride ne olacağını bilemezsin. Bazı kedi insana gerçekten hayatı çok farklı kılıp, onu mutlu yapabilir, ufkunu açar. Bazı kedi de hayatını cehenneme çevirebilir. Ben, “Bu riske girmek istemiyorsanız, büyük kedi alın” derim. * Büyük kedi alan kişiye alışabilir mi sizce?Alışır, kedilerde öyle bir sorun yoktur. Kedi kendini rahat, huzurlu hissettiği ortamda sahibine de alışır.* Alışır diyorsunuz ama ben 15 gün bir arkadaşımın kedisine baktım. Bana geldikten sonra 1 hafta kanepenin arkasından çıkmadı? Kediler paranoyak olur. Yani her şeyden kötülük gelecek, bir problem olacak diye bakar. Doğada da kedilerin büyük bir yaşam alanı yoktur, orada dostunu, düşmanını, her şeyi bilir, başına gelebilecek neyse onun için de çözüm üretir. Ancak o zaman kedi mutlu olur. Yaşadığı evde de, nerede ne var bilir. Çözemeyeceği problemlerle karşılaşmak istemez kedi. Onu en çok mutsuz eden şeydir bu. Başka bir ortama gittiği zaman hiçbir şeyi bilmiyor, ya sıfırdan başlayıp evdeki her şeyi çözecek, tanıyacak, ona karşı tedbir geliştirecek ya da bir köşeye pısıp kalacak. Bazı kediler bunu tercih eder, bazıları ise daha cesurdur, evi tanır, sonra evin sahibi ile temasa geçer. Bu cesaret ve özgüven, erkek kedilerde daha çoktur. Erkek kediler daha çabuk adapte olur, daha sosyaldirler. Dişiler, biraz daha agresif ve çekingenlerdir. Kedici erkekler hakimiyet kurmaz* Kediler başka nelerden hoşlanmaz?Kediye bir şeyi zorla yaptırmaya çalışmayacağız. Demin dedim ya ben evliliklere benzetiyorum kedi ile yaşamı. Nasıl ki birlikte yaşayanlar birbirini zorlamamalıysa, belli alanda kediyi özgür bırakacaksınız. Bir şey söyleyeyim mi, benim iki kızım var, kızlarımın evlenecekleri adamların kesin kedici olmasını isterim. * Neden?Erkekler çoğunlukla “Benim dediğim olsun” ister ya... Kedici erkeklerde bu duygu çok törpülenmiştir. Kedici bir erkek, “Karım bana itaat etsin” düşüncesinde olmaz. Kedisi olan erkeklerde hakimiyet kurma duygusu, kediden dolayı, kedinin ona verdiği eğitimden dolayı azalmıştır. O yüzden kızlara en büyük tavsiyemiz, “Kedisi olan erkeklerle evlenin...” Kedi ile yaşamak belli bir disiplin gerektiriyor, kültür, anlayış gerektiriyor. * Kedi eve gelen bazı insanlardan hoşlanmadığını belli ediyor?Evet ve çoğunlukla da haklı oluyor. Yani kedinin sevmediği insan için, sizi çok sevmediğini, size iyi bakmadığını düşünebilirsiniz. * Kendini sevmeyeni de anlıyor?Hissediyor. Kediler bizim bildiğimizden çok daha akıllı, çoğu şeyin farkındalar. Bunlar iç güdü ile açıklanabilecek şeyler de değil. Çoğu şeyi hisseder kediler. Benim mesela başım ağırdığında, Cüneyt gelip başımı yalar. Ya da moralim bozuk olduğunda yanımdan ayrılmaz. Bu tür etkileşimler çok çok fazla yaşanır. Dişi kediler sadık değildir* Kediler daha çok hangi hastalığa yakalanıyor?Hastalıklar ırklara göre değişiyor. Saf ırklar alındığında, belli problemler de beraber alınıyor. Sokaktaki kediler, saf ırklara göre çok daha sağlıklı ve dirençliler. Onlar melez oldukları için, genetik hastalık taşımıyor. * Kediler niye obez oluyor? Hayatlarının üçte ikisi uyuyarak geçiriyor ve hareket etmiyorlar. * Kedilere rejim yaptırılabilir mi?Hayır. Kedi karnı açıktığında, kan şekeri düştüğünde yemeğini ister. Vermezseniz agresifleşir. * Dişi kedi erkeğini seçer mi?Kediler normalde sosyal değildir, bireysel yaşar. Sadece çiftleşecekleri zaman beraber olurlar. Böyle olunca birbirlerine tanımaları gerekir. Bir de şöyle bir durum var, dişi kediler çok da sadık değillerdir. Sabah bir erkekten hoşlanır, akşam başka erkekten hoşlanır onunla da birlikte olur. Stresinizi azaltır* Kedi besleyenlerde stres gerçekten daha az mı görülüyor?Bu bilimsel olarak da kanıtlanmıştır. Kedi sevdiğiniz zaman strese bağlı hastalıkları yaşamıyorsunuz, çünkü kedi vücuttaki elektriği alıyor. * Kedi bakanların en çok dile getirdiği şikayetler neler?“Kedim tüy döküyor...” Kediniz tüy dökecek, tüy dökmeyen kedi yoktur. “Tüy dökmesini önleyecek ilaç var mı” diye çok soruluyor. Öyle bir şey yok. Zaten eğer tüy dökmesini engelleyen ilaçlar olsaydı, kedilerin çoğu ölürdü. Çünkü vücut sıcaklıklarını bu şekilde ayarlıyor. * Kuru mu yoksa konserve mama mı daha iyi?Kuru mama, kedinin günlük ihtiyacı olan ne varsa hepsini barındırması. Kuru mamada özellikle suya dikkat etmek lazım. Eğer yeterince su içmiyorsa kedi o zaman yarı kuru yarı konserve mama verilmesi iyi olur.

Devamını Oku