Nihat Özdemir hem iş, hem spor camiasının yakından tanıdığı bir isim. Sezai Bacaksız ile 1976 yılında kurdukları Limak, bugün inşaat, turizm, enerji, çimento, havacılık, gıda sektörlerinde faaliyet gösteren büyük bir holding. Yıllar içinde şirkete hem Özdemir’in, hem Bacaksız’ın çocukları katıldı. Yani babalar, çocuklarıyla birlikte şirketi yönetiyorlar. İş dünyasındaki başarısı ve Fenerbahçe’deki çalışmalarıyla tanınan Özdemir’in çok bilinmeyen bir yönü ise 46 yaşında başladığı tenisteki başarısı... Zira bugün 60 yaşında olan Özdemir, kortlarda rakip tanımıyor. Nihat Özdemir ve birlikte çalıştığı kızı Ebru Özdemir Kışlalı ile baba kızın önce birlikte, sonra da karşılıklı raket salladıkları Kavaklıdere Tenis Kulübü’nde konuştuk. * Yoğun bir temponuz var. Sürekli seyahat ediyorsunuz. Hem şirket, hem FB ile yakından ilgilisiniz. Nasıl yaşıyorsunuz?Bir defa hayatımı ikiye ayırmamız lazım. 1996 yılına kadar bir hayatım var. Sağlığına dikkat etmeyen biriydim. 1987’de sigarayı bıraktım. Fakat çok kilo aldım. 1996’da kalp rahatsızlığı geçirdim. Anladım ki hayat yalnız çalışmakla olmuyor. İnsan sağlığına dikkat etmeli. O yıldan bugüne artık yediklerine, içtiklerine dikkat eden, spor yapan biriyim. * Hangi sporları yapıyorsunuz?Her sabah 06.30’da kalkıp yürüyorum. Haftada 2 ya da 3 gün tenis oynuyorum. Senede 15 gün kayak yapıyorum. Yaz tatillerinde yüzüyorum. Daha çok seyahat ediyorum, dünyanın ücra köşelerine gidiyorum. * Yılda kaç gün tatil yapıyorsunuz?Yaz tatillerimiz hafta sonlarında ikişer gün kaçabilmekle sınırlı. Yılda 5 hafta sonu kaçabilirsek, 10 gün tatil yapıyoruz. Kışın bir ya da iki hafta kayağa gidiyorum. * Neden kayak?Kayak, tenis, az yüzme... Kilo aldığım zaman tenise başladım. Hoca buldum. Yavaş yavaş öğretmeye başladı. Herkesten ders aldım. Şimdi iyi bir tenisçi oldum diyebilirim. Ders almaya başladıktan 5 sene sonra iyi oynamaya başladım, oynadıkça daha da iyi oldum. Turnuvalara katıldım, kupalarım var.Wimbledon gibi bir tenis turnuvasını İstanbul’a hediye etmek isterim.* “Bir işe başladıysam iyi olurum, sporda da öyleyim” mi diyorsunuz?Evet... İyi oynamaya çalışırım. Kayak yaparken tek düşündüğüm düşmeden inebilmek. Ne iş, ne güç hiç aklınıza gelmiyor. Çok şükür, kayakta bugüne kadar başıma bir kaza gelmedi.* Teniste hiç sakatlandınız mı?Hiç sakatlanmadım, çünkü kendime iyi bakarım. * Kimseyi sakatladınız mı?(Gülüyor) Evet... Fatih’in (Çekirge) benimle oynarken iki kez ayağı sakatlandı. Birinde kırıldı. Birkaç arkadaşımla daha böyle olaylar oldu ama bende maaşallah bir şey olmadı. Elimden geldiği kadar hızlı oynarım. * Kimlerle tenis oynuyorsunuz?Türkiye’de oynamadığım kimse kalmadı diyebilirim. Gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler, sanatçılar kim varsa... Birisi davet etsin, mutlaka oynamaya çalışırım. * Yenemediğiniz kimse oldu mu?Yenemediğim adam kalmamıştır. Ne yapar eder çaresini bulur yenmeye çalışırım. Rahat edemem çünkü, kafama takılır. * Sadece Ankara’da mı oynuyorsunuz?Hayır. İstanbul Tenis Kulübü’ne üyeyim. Orada da Engin Kratzer ile çalışırım. Çok iyi bir antrenördür. Hâlâ bana tenis dersleri verir. Amerika’ya, Almanya’ya gideyim, iyi hocalardan hâlâ ders alırım. * Tenis oynamayı çok isterim dediğiniz kimse var mı?Türkiye’deki herkesle oynadım. Yurt dışından Serena (Serena Williams) veya Federer (Roger Federer) ile yan yana oynamak isterdim. * Yurt dışındaki turnuvaları izlemeye gider misiniz?İki kez Amerika’daki U.S Open’a gittim, iki kez de Wimbledon’a gittim. * Türkiye teniste ne durumda sizce?‘İstanbul CUP’ var ama emekleme döneminde henüz. Şu anda zaten Türkiye’de böylesi uluslararası turnuvaların yapılabileceği tenis kortları yok. Bu işe İstanbul’dan başlamak lazım. Roland Garros’ta olduğu gibi yerlerin olması lazım. İstanbul’da çok güzel tenis turnuvaları düzenlenebilir. Benim zamanım olsa bu işi yaparım. Tek bir şeye ihtiyacım var; zaman. Wimbledon gibi iyi de bir turnuva yaparım. Ama en büyük sıkıntım zaman. * Bildiğim kadarıyla şimdilerde yeni bir spora başladınız?Evet, golfe başladım. Ders aldım ama henüz yeteri kadar oynamak için zaman yaratamadım.* Bu tenisi bırakacaksınız anlamına mı geliyor?Tenis belli yaşa geldikten sonra ‘ağır spor’ sınıfına giriyor. Golf, daha sosyal, sakatlık riski olmayan bir spor. İyi bir golfçü olacağıma inanıyorum. Mutlu evliliğin sırrı eşle az görüşmek* 38 yıllık mutlu bir evliliğiniz var. Bunun sırrı nedir? (Gülüyor) Az görüşmek... Az görüşürsen evlilikler çok, çok görüşürsen az sürer. Ben bunun örneklerini biliyorum. * Çok sık Ankara dışındasınız. Eşiniz buna tepki göstermedi mi?Rahmetli babam bu şirketin kuruluş dönemlerinde günlük tutmuş. Senede 300 gün ben Ankara dışında olurmuşum. 250 gün yurt dışında olduğum seneler olmuştur. Ama hafta sonları hep evimde, eşimle olmaya dikkat etmişimdir. Sosyal etkinliklere birlikte katıldık. Seyahat programlarımı buna göre yapmaya çalıştım. Pazar gününü de mümkün mertebe evde geçirmeye çalıştım. * Bu konuda eşiniz hoşgörülü mü davranmış?Bir laf vadır ya, “Başarılı iseniz eğer arkanızda mutlaka sizi destekleyen eşiniz vardır” diye... Ben buna inanıyorum. Eğer eşim bana destek olmasaydı, biz iş hayatında bu kadar başarılı olamazdık. Aynı durum Sezai Bey için de geçerli. İş hayatımızla ilgili eşlerimizle sorun yaşamadık. Çok yakın arkadaşlarımdan bu uyumu sağlayamayanların iş hayatında başarılı olmadığını gördüm. * Başarılı insanları kıskanır mısınız?İş hayatımdaki en önemli özelliğimdir, hayatta kıskanmam. Başarılı insanın kötülüğünü istemem. O ne yapmış da başarılı olmuş ona bakar, onu örnek alırım. Haftanın 6 günü kravatlıyımSadece pazar günü kravat takmıyorum. Haftanın 6 günü kravatlıyım. En çok aldığım şey kravat. Halbuki, İstanbulluların hiçbirinde kravat yok. Benim işim devletle. Oralara da kravatsız gidilmez. 40 derece sıcak da, yine bu ceket, uzun kollu gömlek vardır üstümde... O gün nikâh ya da bir tören yoksa, hafta sonu kravat takmıyorum. Ama kot pantolonla da işe gelmiyorum. Bir dahaki kongrede FB yönetimini bırakacağım* Fenerbahçe’nin sizin için anlamı nedir?FB, benim çocukluğumdan beri tutkum. * Ailede herkes FB’li mi?Evet, damadım, Ebru’nun eşi GS’li. Aslında benim eşim de GS’lı idi. Ama ben FB yöneticisi olunca o da FB taraftarı oldu. * Yani hiç baskı olmadı?Vallahi hiç baskı yapmadım... (Gülüyor) FB, benim için önemli. Başarısı beni çok mutlu ediyor, başarısızlığı da önemli derecede etkiliyor ve üzüyor. * Kaç yıldır yöneticilik yapıyorsunuz?İki sene Ali Şen döneminde yaptım. 12 yıldır da Aziz Yıldırım’la çalışıyorum. Başkanvekili olarak devam ediyorum. * Epey uzun bir zaman?Evet, hayatımın önemli bir bölümü FB yöneticisi olarak geçti, geçiyor. “Artık yeter” noktasına geldim. İki sene sonra kongre var. Artık bırakayım da golfe zaman ayırayım diye düşünüyorum. * Hiç futbol oynadınız mı?Lisede sınıf takımında, mahalle takımında oynadım. Üniversitede de oynadım. Ama “Çok iyi bir futbol hayatım vardı” diyemem. En kötü şey kararsızlıktır“İnsanın tek düşmanı zamandır. Zaman bizim can düşmanımız. Kararsızlık, zaman harcamaya sebep olur. Ve büyük kayıplar doğurur. Onun için karar vermek en önemli olaydır. Hızlı karar vereceksiniz. Yanlışı görürseniz, döneceksiniz. Bir şirket yöneticisi için, bir bakan veya bürokrat için en kötü şey kararsızlıktır. Ben bir şeye karar vermeden eve gidersem, o gece başımı yastığa rahat koyamam. Beni rahatsız eder, kemirmeye başlar. En kötü şeydir kararsızlık.”Dünyanın yüzde 60’ını gezdim, kalanı da emekli olunca gezeceğimNihat Özdemir, ortağı Sezai Bacaksız ile Limak Holding’i 1976 yılında iyi bir proje firması olma hedefiyle kurduklarını belirtiyor ve şöyle devam ediyor: “Ama sonra gördük ki, sadece projecilikle bir yere varılmıyor. O zaman müteaahitlik işlerine başladık. Baktık ki, bu da sınırlı. İnşaat yapmamız lazım geldiğini gördük. Anladık ki, Türkiye’de ana iş inşaat... Makine ve elektrik bunun yardımcıları... O yüzden, çocuklarımızdan 3’ü inşaat mühendisi, 1’i işletmeci oldu. En küçük inşaat işinden başladık, Türkiye’nin en büyük inşaat projelerine imza attık. Türkiye ile biz de büyüdük.” Özdemir, belli süre sonra işleri çocuklarına devredip emeklilik hayalleri kurduğunu da gizlemiyor: “O kadar çok bırakmak istiyorum ki... Dünyanın yüzde 60’ını gezmiş durumdayım. Kalanını da gezmek isterim.” KIZI EBRU ÖZDEMİR: "O koşuyor biz yetişmeye çalışıyoruz"* Neden inşaat mühendisliğini tercih ettiniz? Ailede herkes mühendis. Annem de, babam gibi makine mühendisi. Dayım inşaat mühendisi, amcamın biri makine, biri elektronik mühendisi. Durum böyle olunca, ben de kardeşim de başka bir bölüm düşünmedik. * Üniversiteyi bitirdikten sonra ilk iş yeriniz Limak mı oldu?Üniversiteyi bitirdiğimde Amerika’ya gittim işletme master’ı yapmaya... 1.5 sene sonra döndüğümde 1997’de Limak’a başladım. * Daha çok baba- kız gibi misiniz, yoksa patron-yönetici mi?Hepimiz eşit mesafedeyiz. Sektörel paylaşım var. Sezai Bey’in büyük oğluyla Nihat Bey çalışıyor. Ben Serdar’la beraber havaalanında Sezai Bey’le çalışıyorum. Demokratik olarak her şey tartışılır. Ama sonuçta patronların dediği olur. * Bir konuda anlaşmazlığa düştünüz diyelim. Diretir misiniz?Ne kadar haklı olduğumu düşünüyorsam, o kadar diretirim. Biz sonuna kadar tartışırız. Ama alınan kararı da sonuna kadar uygularız. Birlikte FB maçlarına gittik, çocukken de giderdik. Yazları birlikte tatil yapıyoruz. * Ya Nihat Bey babanız değil de, rakip şirketin patronu olsaydı? Bizde tamamen bir takım oyunu var. Öyle bir şeyi söyleyemem. Hem mikro, hem makro yönetimi çok iyidir babamın. Biz çok şey öğrendik ondan. Cesaretlendirici, ufuk açıcı tavrı vardır. Ben onun tecrübelerine göre çok toyum, öğreniyorum hâlâ. “İş dünyası yediğiniz kazıkların bir bileşkesidir” derler...* Yerinde duramayan bir hali var mı Nihat Bey’in?Evet... Her gün uçağa biniyor, inanılmaz bir şey. Ve gerçekten enerjisi hiç bitmiyor. Sabah başladığı tempoyla akşam da devam ediyor. Bazen yakalamak zor oluyor. O önden koşar, biz arkadan yetişmeye çalışırız. Hiç uzun toplantı sevmez. 5 dakikada anlar söylediğinizi...* En önem verdiği şey nedir?İtibar. Bir de bizlere “Her zaman dürüst olacaksınız” der. Şirkete yeni başladığımızda bize, “Her zaman ortaklara dürüst olunacak. Çünkü bu kısa süreli bir birliktelik değil, uzun süreli bir birliktelik” demişti. * Ortak hobileriniz var mı?Tenis oynuyoruz. Birlikte turnuvalara katıldık. Birlikte FB maçlarına gittik, çocukken de giderdik. Yazları beraberiz birlikte tatil yapıyoruz. Babam çok yenilikçidir, yeni şeyler yapmaya meraklıdır. Ama hayatımız daha çok iş. Başka şeyler yapmaya pek de zaman kalmıyor. Hep seyahatte oluyoruz. * Teniste kim iyi?Babam çok iyi. Ben daha kötü olduğum için onunla artık partner olamıyoruz.
Ölümünün 100’üncü yıldönümü dolayısıyla Türkiye’de ve dünyada çeşitli etkinliklerle anılan Osman Hamdi Bey, ünlü tabloları dolayısıyla çoğu kişi tarafından “ressam” olarak bilinir. Oysa ressamlığı kadar önemli olan iki mesleği daha vardı; arkeolog ve müzeci... Osmanlı İmparatorluğu’nda amaca uygun ilk müze olan, günümüzün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu, yıllar sonra Mimar Sinan Üniversitesi’ne dönüştürülen Sanayi Nefise Mektebi’nin ilk yöneticisiydi. Modern anlamda müzeciliği başlatan Osman Hamdi Bey, eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan isim olarak da tarihe geçti. Ayrıca, Türk resminde ilk kez figürlü kompozisyonu kullanan ressamdı. Başyapıtı olan “Kaplumbağa Terbiyecisi” sonrasında, uzun bir süre böyle bir meslek olup olmadığı tartışılmıştı.Osman Hamdi’nin hikâyesi 30 Aralık 1842’de İstanbul’da başladı. Ayasofya’nın hemen yanındaki bir mahallede dünyaya geldi. Çocukluğu, Mahmutpaşa Yokuşu’ndaki bir konakta geçti. Gençlik yıllarının başında, o dönem Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) olan babası İbrahim Edhem, onu hukuk eğitimi almak üzere Fransa’ya gönderme kararı aldı. Kendisi de İmparatorluğun yurt dışına eğitime gönderdiği 4 öğrenciden biriydi. Oğlunu seyahat öncesi uzun uzun tembihledi: İçkiden ve kadınlardan uzak durmalısın... Annesi Fatma Hanım, kardeşleri Mustafa, Galip ve Abdullah’ı geride bırakıp, 18 yaşında, 1860 yılı Nisan ayında tahta bavuluyla Paris’e geldiğinde, onu en çok etkileyen ve dikkatini çeken Osmanlı’da yasak olan heykeller oldu. Dakikalarca önünde durup, heykelleri inceledi... Dünyaca ünlü heykeltıraşlar, ressamlar, yazarlar, şairler ve filozofların yaşadığı Fransa’da günleri geçtikçe, sanata olan merakı ve tutkusu da önlenemez boyutlara geldi Osman Hamdi’nin. Okula gitmek yerine odasında resim çizmeyi tercih ediyordu. Hukuk öğrencilerine zorunlu olmayan arkeoloji derslerine girmekten zevk alıyordu. Aylar geçtikçe memnuniyetsizliği dayanılmaz bir hâl aldı. Hukuk yerine sanatParis’e gelmesinin üzerinden 4 yıl geçti. Hukuk okuması babasının kararıydı, kendisi ise resim yapmak istiyordu. Bütün boş vakitlerini resim atölyelerini dolaşarak geçiriyordu. Bir yıl önce kapılarını artık yabancı öğrencilere de açan Ecole des Beaux Arts’ta girmek rüyalarını süslüyordu. Günlerce uğraştı ama okula asli öğrenci olarak kayıt yaptırmayı başaramadı. Konuk öğrenci olarak başladı. Dönemin ünlü Fransız ressamı Gerome’un yönettiği atölyenin müdavimi oldu. Bu sırada hukuk okumak istemediğini babasına da bir mektupla açıkladı. O günlerde açılan bir resim sergisine “Türk Kadını” adlı tablosunu göndermişti. Bu tablosuyla gazetelerde övgü dolu eleştiriler çıktı. Ancak bu sırada babasından “İstanbul’a dön” diyen mektup geldi. 1869’da Paris’ten 27 yaşında usta bir ressam olarak ayrılarak İstanbul’a döndü. Viyana’daki sürpriz Özel hayatına dair beklenmedik bir gelişme, yine yurt dışındayken oldu. Viyana’da 1873 yılında düzenlenen uluslararası fuarda görevlendirilmişti. Sergiye katılacak Osmanlı heyetinin baş sorumlusuydu. Başarılı geçen sergi döneminde bir gün bir sürprizle de karşılaştı; Maria adlı 17 yaşındaki kıza aşık oldu. Maria’nın teklifini kabul etmesi üzerine, babasına mektup yazarak, İstanbul’daki eşinden ayrılacağını duyurdu. Nikah günü ikinci eşine, “Sana bundan böyle Naile” demek istiyorum” dedi. İstanbul’a döndüğünde Hariciye Nazırlığı Protokol Müdür Muavini olarak atandı. Bir süre sonra babası sadrazam oldu. Ülkede parlamenter sistemin emeklemeye başladığı günlerde Osman Hamdi de yeni bir görev için kolları sıvadı, 6. Bölge Belediye Müdürü olmuştu. Bir süre sonra ihmal ettiği resme yeniden başladı. İlk milli kazı...Babası Edhem Paşa Dahiliye Nazırlığı’na getirilmişti. Ondan tüm vilayetlere resmi bir yazı göndererek, buldukları tarihi eserleri müzeye yollamalarını istedi. Müzedeki koleksiyonu zenginleştirmek için Nemrut Dağı’na çıktı. O döneme kadar hiç milli kazı yapılmamıştı. Osmanlı’nın ilk arkeolojik kazı macerası da böylece başlamış oldu. Bu kazılar sırasındaki notlarıyla Nemrut Dağı Tümülüsleri adlı kitabı Fransızca olarak hazırladı. Başlattığı işin daha verimli hale gelmesi için tarihi eserlerle ilgili yürürlükteki tüzüğün acilen değişmesi gerektiğini fark etti. Kazılarda bulunan eserler, bulunduğu topraklarda kalmalıydı. Abdülhamid’in 21 Şubat 1884’te yeni düzenlemeyi kabulüyle, Asarı Atika Nizamnamesi yürürlüğe girdi. Bundan böyle Osmanlı topraklarının üstünde ve altında bulunan bütün tarihi eserler devlete ait olacaktı. Osman Hamdi, Nemrud’un ardından Sayda’da kazılar yaptı. Sayda kazısında bulduğu ve arkeoloji dünyasının baş yapıtları kabul edilen, aralarında İskender Lahti’nin de bulunduğu lahitler ve diğer eserlerin sergilenmesi için ilk Türk müze binası olan bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin 1881’de temelini attı, 1891’de hizmete açtı. Okul yöneticisi ve müze müdürüO günlerde tek resmi görevi müze-i Hümayun Komisyon üyeliğiydi. Müze Müdürü Dr. Dethier’in ricası üzerine komisyona katılmıştı. Bu görevi kabul ettikten sonra da Osmanlı’nın arkeolojik geçmişine merak salmıştı. Ancak karşılaştığı manzara onu üzüyordu. Zira kazılarda bulunan eserlerin adeta yağmalanırcasına yurt dışına çıkarıldığını gördü. Dr. Dethier ölünce, müze müdürlüğüne Eylül 1881’de Osman Hamdi getirildi. Tam da bu sırada Osmanlı’nın ilk güzel sanatlar akademisinin -Sanay-i Nefise- kurulması kararı alındı. 1882 yılının ilk gününde, okulun yöneticisi olarak, Müze Müdürü Osman Hamdi’nin görevlendirildiği açıklandı. Osman Hamdi, burada Ecole des Beaux Arts’ın eğitim anlayışını hayata geçirmeyi hedefliyordu. Okul binası için müze müdürü olduğu Çinili Köşk’ün yanındaki boş araziyi seçti. Mimar olarak bir süre önce bir sergide tanıştığı Alexander Vallaury’i seçti. Ona aynı zamanda okulun mimarlık bölümünün başına geçmeyi de teklif etti. Heykel öğrencileri için Roma Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nde ünlü heykeltıraşların öğrencisi olan Osgan Efendi’yi okulun kadrosuna aldı. Sanayi-i Nefise, 3 Mart 1883 günü törenlerle açıldı. Artık güzel sanatlar alanında eğitim almak isteyen gençler Avrupa’ya gitmeyecekti. 67 yaşında cübbe giydi Osman Hamdi, müzecilikte 25 yılını doldurduğunu farklı ülkelerden gelen kutlama, nişan, madalya ve takdirnameler sayesinde fark etti. İmparatorluk müzesi sürekli eklenti binalarla koca bir ”U” şeklini almıştı. Dünyanın en hızlı genişleyen müzesi olmuştu. 1909 yılında Oxford Üniversitesi ona fahri doktora unvanı verdiğini açıkladı. İngiltere’ye gitti. 67 yaşında cüppe ve kep giydi. Yaşayan bir efsane olmuştu... Osman Hamdi, 1910 yılına hasta olarak girdi. İngiltere yolculuğu onu çok yormuştu. Artık müzeye gidemiyordu. Takvimler 24 Şubat’ı gösterdiğinde Osman Hamdi hayata gözlerini yumdu.Vazgeçilmez modeli eşi Naile HanımdıResimlerinin ana teması insan olan Osman Hamdi’nin modelliğini eşi Naile Hanım yapıyordu. Resimlerinde erkek model olarak ise çoğunlukla kendisini kullanıyordu. Zaman zaman isyanını da eserlerine yansıtıyordu Osman Hamdi. “Gezintideki Kadınlar” tablosunda, dokuz kadını dış mekanda betimleyip bir ilke imza atmıştı. Birçok tablo yapmıştı ama “başyapıtım” diyeceği eseri henüz yapmadığını düşünüyordu. İki metre yirmi üç santim boyundaki yeni bir tabloya başlamıştı. Kısa süre sonra tablo belirginleşti. Figür yine kendisiydi. Sakalları ağırmış, kamburu ortaya çıkmıştı. Üzerinde kırmızı bir elbise vardı. Yerde ise kaplumbağalar vardı. Yaşlı adam elinde bir ney tutuyordu. Boynunda ise sopa asılıydı. Yeni tablosunda bir anlamda kendini anlatıyordu Osman Hamdi. Batılılaştırmaya çalıştığı muhafazakâr bir toplumda eğitimci rolü oynamak, tıpkı kaplumbağa terbiyecisi gibi büyük sabır istiyordu. Tablo bittiğinde resmi görenler ne anlatılmak istendiğini anlamakta zorlandı. Birbirlerine böyle bir mesleğin olup olmadığını sordular...Önemli eserleri* Kahve Ocağı * Kuran Okuyan Kız * Çarşaflanan Kadınlar n Gebze’den Manzara* Silah Taciri * Beyaz Entarili Kız * Sarı Kurdeleli Kız * Kaplumbağa TerbiyecisiYarın Osman Hamdi’nin kurucusu olduğu İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde onun anısına konser verilecek.
Prof. Dr. Hayyam Kıratlı, sıradan bir göz doktoru değil. Onun uzmanlık alanı, çocuklarda ve bebeklerde de görülen göz içi kanserlerini teşhis ve tedavi etmek. Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kıratlı ile göz kanseri özelinde göz sağlığını konuştuk... * Çocuklarda göz kanseri neden oluyor? Çocuklarda en sık görülen göz içi kanser türü, “Retinoblastom”dur. Bu kanser türünün yaklaşık yarısına yakını, genetik olarak geçer. Önemli olan nokta şu, çoğu zaman aileler, öğretmenler veya çocukların götürüldüğü ilk basamak hekim arkadaşlarımız, bazen gözlerdeki küçük dereceli kaymaları, renk değişikliklerini gözden kaçırabiliyor.* Renk değişikliği derken...Diyelim fotoğrafınız çekiliyor. Normalde makinenizde ayar yoksa gözleriniz kırmızı çıkar. Bu çocuklarda bembeyaz çıkıyor. “Kedi gözü” gibi. Belli bakış pozisyonlarında, diyelim çocuğunuzu kucağınıza aldınız, yüzüne baktınız, o beyazlığı görürsünüz. Böyle bir şey görüldüğü an derhal göz doktoruna başvurulmalıdır. * Bebeklerde de görülüyor mu?Retinoblastom kanseri en sık 0-3 yaş arasında görülür. Hİçbİr çocukta normalde göz kaymasI olmaMAsI gerekİr* Renk değişikliği dışındaki belirtiler nelerdir?Göz kayar. Mesela sağ gözü içe kayıyor, sol gözü dışa kayıyor gibi. Halkımızda, “Çocuklarda göz kayması olur, normaldir, 2 yaşına gelince geçer” gibi yanlış bir inanış var. Ne yazık ki böyle değil. Hiçbir çocukta normalde kayma olmaması gerekir.* Bunu şaşılıkla karıştırmak da mümkün, değil mi?Evet, ailelerin bunun ayırdına varması ne yazık ki mümkün değil. Sonuçta “şaşılık” deyip geçmemek lazım. * Şaşılık mı, kanser mi olduğu nasıl anlaşılır?Çok kolay tespit edilir. Göz bebeklerini bir ilaçla büyütürsünüz, 10 dakika içinde muayene ile doktor tanıyı koyabilir. 15 yaŞ altI kanserlerİnİn yüzde 3’ü Retİnoblastomdur* Bebeklerde göz kanseri görülmesinin genetik dışında başka nedeni var mı? Bilimsel manada neden dolayı, genetik düzeyde bu meydana geliyor henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz birkaç şey var, örneğin bu Retinoblastomu oluşturan aslında vücudumuzda 13’üncü kromozomda üretilen bir proteinin eksikliği. Bunu da iki gen kodluyor. Birisinin eksilmesi çok bir zarara yol açmıyor, ama ikisi birden olmayınca Retinoblastom ortaya çıkıyor. * Göz kanseri Türkiye’de çocuklarda çok görülen bir hastalık mı?15 yaş altı çocukluk çağı kanserlerinin yüzde 3’ü Retinoblastomdur. Aslına bakarsanız ciddi bir rakam. Son 10-15 yıldır, bu konuda gerek meslektaşlarımızda, gerekse ailelerde bilinçlenme var. Bundan dolayı giderek artan bir sayı görüyoruz. Ama şunu söylemek asla doğru olmaz; “Bu kanser türü Türkiye’de artıyor.” Sadece kayıtlara giren hasta sayısı artıyor, bizlere gelen hasta artıyor. Ama ben bunu daha çok bilinç düzeyine bağlıyorum. Gözün YERİNE PROTEZ TAKILMASI HAYAT KURTARIR * Diyelim ki tümör fark edilmedi, sonra görüldü. Tedavi şartları ne kadar değişiyor? Çocuklarda Retinoblastomun hangi aşamada olduğunu tespit ediyoruz. Tümör tek taraflı mı, yoksa karşı gözde de var mı? Erken evrelerde yakalandığı zaman tedavi şansı oldukça yüksek. Eğer tümör çok küçükse, lazer, dondurma gibi yöntemlerle başarıyla tedavi etmek mümkün. * Daha büyükse?Tümör çapı biraz daha büyüdüğü zaman, kemoterapi dediğimiz, ilaçlarla yapılan kanser tedavisine başlanır. * Gözün içindeki tümör çok büyük, o zaman ne oluyor?Kemoterapi ile kurtarmanın imkanı yoksa veya çok ciddi başka yan etkiler oluşmuşsa, özetle gözün kurtarılması mümkün değilse, gözü ameliyatla alıp, yerine protez koyuyoruz. Bu korkutucu gibi gelebilir ama hayat kurtaran bir ameliyattır. Tümör göz dışına çıktığında YAŞAMA İhtimali yüzde 5* Tümör çok büyük olsa da hayati bir tehlike yaratmıyor değil mi?Retinoblastom, gözün içinde kaldığı sürece hayati manada bir endişemiz yok. Ama buna karşılık tümör ihmalden ya da tedavinin başarısızlığından dolayı göz dışına çıktığı an, yaşam tehlikededir. Tümör göz içindeyken yüzde 95 olan hayatta kalma ihtimali, göz dışına çıktığı an yüzde 5’e düşer. * “Göz dışına çıktığında” derken, sıçrıyor mu?Örneğin göz sinirini takip ederek, gözün dışına beyne yayılabilir veya göz küresinin herhangi bir noktasından gözün dışına yayılma olabilir. Ya da tümörün fark edilmeyip, başka bir sebeple eğer o göze ameliyat uygulanırsa, en güzel çıkış yolu işte odur. * Gözdeki tümör hangi organlara sıçrıyor?Sık metastaz yaptığı yer kemiklerdir, kemik iliği, akciğer ve komşu lenf nodülleri. Orada yeni koloniler ve metastaz odakları oluşturuyor. GÖZ BEBEĞİNİN RENK DEĞİŞİMİ ÖNEMLİ* Tümörü erken yakalamak için aileler ne yapmalı? Herhangi bir şüphe olmasa dahi ilk 6 ay içerisinde bebek mutlaka göz muayenesinden geçirilmelidir. Her şey normalse çocuk 2 yılda bir, en azından okula başlamadan önce bir kez göz muayenesinden geçirilmelidir. * Aileler başka neye dikkat etmeli?Fark edilen en küçük normal dışı bir belirtide çocuk derhal göz doktoruna götürmelidir. Bu bir kayma, renk değişikliği olabilir, kapakta şekil bozukluğu olabilir. Ailelere en önemli tavsiyemiz, 0-3 yaş grubu için göz bebeklerindeki renk değişimleri olmalıdır. Çocuklarda görülen diğer önemli bir kanser türü ise göz çevresinde ortaya çıkıyor* Çocuklarda görülen başka göz kanseri türü var mı?Eşit derecede önemli olan ve tıp dilinde “Rabdomiyosarkom” dediğimiz bir kanser türü var. Bu kanser türü gözün içinde değil, çevresinde, gözün içinde bulunduğu orbita adı verilen kemik yuvanın içinde ortaya çıkar. Yaş grubu olarak 6 yaşa kadarki dönem en hassas olduğu dönemdir. Bu çağda çok sık çıkar. * Belirtileri nelerdir?Genellikle göz kapağında şişlik, kızarıklık olarak başlar ve hızla büyür. Böylesi durumları “alerjidir geçer”, “bir şey ısırmıştır”, “bir yere çarpmıştır geçer” diye yorumlamak, bizi hatalı noktalara götürür. Böyle bir durumla karşılaştığımız zaman çocuğu göz hekimine götürmekte büyük yarar vardır. * Diyelim ki kitle tespit edildi, tedavi nasıl oluyor?Doktor bu kitleyi cerrahi olarak çıkartır, çıkartamıyorsa biyopsi yapar. Dolayısıyla kesin doku tanısı konur. Bundan sonrası daha kolay. Çünkü Rabdomiyosarkom, gerek kemoterapi olsun, gerekse ışın tedavisiyle olsun çok başarılı sonuç aldığımız bir kanser türü. Yüzde 90’ların üzerinde başarı sağlanır. Tabii erken yakaladığımız sürece...Deftere kitaba çok yakın bakan çocuğa dikkat! * Çocuklarda en sık rastladığınız göz rahatsızlığı nedir?Kırma kusurlarını çok sık görüyoruz. Yani uzağı, yakını az görme... Bu yüzden de çocukları hiç değilse okula başlamadan önce doktora gösterip, kırma kusuru var mı yok mu inceletmekte yarar var. Bunların ihmal edilmesi durumunda gözde tembellikten tutun, ki bunun etkisi hayat boyu sürer, baş ağrılarına, okulda başarısızlığa kadar pek çok olumsuzluk yaşanabilir. * Görme bozukluğu olduğunu anne baba anlayabilir mi?Gözü bozuk olan çocuklar genelde televizyonu yakından izler. Resim çizerken, yazı yazarken kağıda, masaya çok yaklaşma eğilimindedirler. * Çocukların yakından televizyon izlemesi gözü bozar mı?“Televizyonu yakından seyretme gözün bozulur” aslında doğru bir söylem değil. Ancak yakın seyretmenin altında bir sebep yatabilir. Ancak yine de şöyle düşünmek lazım, televizyonun yaydığı elektromanyetik bir ışınım var, bunlardan korunmak adına televizyonu makul bir mesafeden seyretmek çocukları bu etkilerden koruyacaktır. Erişkinlerde görülen göz kanserinin belirtilerinden biri de şiddetli ağrı* “Melanom” nedir?Erişkinlerde görülen göz içi kanser türü. Melanom, cilt kanseri olarak bilinir. Ancak gözde görünen tipi cilttekinden oldukça farklıdır. Gözün içerisinde “melanosit” dediğimiz, bizi güneşin zararlı ışıklarından koruyan hücreler vardır. Bazı genetik sebeplerden dolayı bu hücreler kontrolsüz çoğalmaya başlar ve melanomu oluşturur. * Belirtileri nedir?Ne yazık ki burada çocuklardaki kadar açık ve net uyarıcı, işaret yoktur. Bir gözünüzdeki görme seviyesi, diğeri ile aynı olmayabilir, ama diğer gözünüz iyi gördüğü için bunu uzun yıllar fark etmeyebilirsiniz. Bir vesile ile bir gözünüzdeki görmenin düştüğü fark edilir ve sebebi araştırılırsa, bu şekilde melanomun varlığı belirlenir. * Nasıl fark edilir?Kitle, tümör göz içi basıncını çok yükseltebilir. Kişi, “gözüm ağrıyor” diye hekime başvurur. Bazı durumlarda göz bebeğinin veya gözün çevresindeki “sklera” dediğimiz, beyaz olarak gördüğümüz dokudaki renk değişiklikleri olur. * Melanom hangi yaş gruplarında daha çok görülüyor?Göz içi melanomu 50-60 yaş üzerinde daha sık görülen bir kanser türüdür. Ancak son yıllarda yaş düşmeye başladı. Bugün 30 yaşında da, 20 yaşında da görmeye başladık.
Atatürk’ün başlattığı, sonraki cumhurbaşkanlarının sürdürdüğü “trenle seyahat” geleneği, uzun bir aradan sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından devam ettirilecek... Gül, 6 Mayıs Perşembe günü Ankara’dan Eskişehir’e Yüksek Hızlı Tren ile gidecek. Cumhurbaşkanı’nın VIP vagonda seyahat edeceği YHT, saat 09.15’te Ankara Garı’ndan hareket edecek. Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun takılacağı, Gül’ün bindiği bu trenden 5 dakika önce ise, ona eskortluk yapacak başka bir YTH, Eskişehir’e doğru yola çıkacak... Eskişehir programı sonrasında Ankara’ya yine YHT ile dönecek olan Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı olduktan sonra Türkiye’deki ilk tren seyahatini de böylece yapmış olacak...Ankara-Eskişehir güzergahında hizmet veren Yüksek Hızlı Tren, önümüzdeki hafta “ağır” bir konuğu misafir edecek. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Yunus Emre Kültür ve Sanat Haftası kutlamalarına katılmak için gideceği Eskişehir’e, YHT ile seyahat edecek. Gül’ün bu seyahati, “10 yıl aradan sonra ilk defa bir cumhurbaşkanı trene binmiş olacağı” için özellikle TCDD için ayrı bir önem taşıyor. Ankara-Eskişehir arasını yaklaşık 1.5 saatte kat eden YHT, bu iki şehir arasındaki ilk seferini, 13 Mart 2009’da yaptı. Bu sefere katılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir süre makinist koltuğuna da oturmuştu. TCDD yönetimi, YHT’nin bu ilk seferine katılamayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü, “uygun bir zamanında” trenle yolculuğa davet etmişti. İşte bu davete yanıt, geçtiğimiz günlerde geldi. Çankaya Köşkü’nden, TCDD’ye, Cumhurbaşkanı Gül’ün, 6 Mayıs’taki Eskişehir programına YHT ile gideceği bildirildi. Abdullah Gül’ün, Cumhurbaşkanı olduktan sonra Türkiye’deki ilk tren seyahati olacak bu yolculuğu, Atatürk’le başlayan Cumhurbaşkanları’nın “trenle yolculuk” geleneğini akıllara getirdi. Bütün Cumhurbaşkanları trenle seyahati tercih ederken trene binmeyen tek isim Ahmet Necdet Sezer olmuştu...Yüksek Hızlı Tren protokole uyarlandıYıllar sonra trene bir cumhurbaşkanının binecek olması, TCDD’yi hem heyecanlandırdı hem sevindirdi. Çankaya Köşkü’nden gelen haber üzerine TCDD yönetimi, Cumhurbaşkanı’nın YHT ile yolculuğu için gerekli düzenlemeleri yapmak üzere çalışmalara başladı. Bu kapsamda geçmişteki uygulamalara bakıldı, Atatürk döneminden başlayarak trenle yolculuk yapan cumhurbaşkanlarına uygulanan protokol kuralları çıkarıldı. Arşiv taraması sonucunda bazı gezilerde cumhurbaşkanının bindiği trenin önünde ve arkasında birer trenin eskortluk yaptığı görüldü. Cumhurbaşkanının seyahat ettiği trenin arıza yapması ya da güvenlik önlemi olarak yapılan uygulamanın farklılık gösterdiği gezilerin olduğu tespit edildi. Bazı dönemlerde cumhurbaşkanlarının iki trenle yolculuk yaptığı, bu durumda cumhurbaşkanının bulunduğu trenin önünde bir eskort trenin yer aldığı anlaşıldı. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı Gül’ün seyahat edeceği hızlı trenin önünde bir hızlı tren bulunması kararlaştırıldı. Ayrıca Abdullah Gül’ün seyahat edeceği trenin üzerine Cumhurbaşkanlığı Forsu asılması da öngörüldü. Programa göre Gül’ün VIP vagonda seyahat edeceği YHT saat 09.15’te Ankara Garı’ndan Eskişehir’e doğru hareket edecek. Bu trenden 5 dakika önce ise eskortluk yapacak Yüksek Hızlı Tren kalkacak. Cumhurbaşkanı ve beraberindekiler, Eskişehir’e yaklaşık 50 km mesafede yapılacak Yunus Emre Kültür ve Sanat etkinliklerine katıldıktan sonra YTH ile kente gidecekler. Cumhurbaşkanı’nın burada Valilik, üniversite ziyaretleri ve kent gezisi olacak. Eskişehir programı sonrasında Gül ve beraberindekiler Ankara’ya yine YHT ile dönecekler. Bu seyahat ile Abdullah Gül, cumhurbaşkanı olduktan sonra Türkiye’deki trenle ilk yurt gezisini de yapmış olacak.Ahmet Sezer hariç hepsi seyahat ettiYurt gezilerinin neredeyse tamamını trenle yapan Atatürk’ün ardından İsmet İnönü, Celal Bayar, Cemal Gürsel, Fahri Korutürk, Kenan Evren, Turgut Özal da trenle seyahat geleneğini sürdürdüler. Hatta Evren, “Atatürk’ün vagonunun halka tanıtılması amacıyla” Beyaz Tren’le bizzat seyahat etti! Önceki görevlerinde eşi Nazmiye Hanım’la tren seyahatleri yapan Süleyman Demirel, cumhurbaşkanlığı süresince Türkiye’de trene binmedi. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer için TCDD tarafından özel bir vagon hazırlanmasına rağmen, planlanan yolculuk gerçekleşmedi.Beyaz Tren, Ata’nın Cumhurbaşkanlığı konutu gibiydiAnkara Garı’ndaki Atatürk’ün vagonunu gezerken, bir zaman kapsülüne binip, geçmişe yolculuğa çıkmış duygusu insanı sarıyor. Atatürk ve onunla seyahat edenlerin kullandığı eşyaların, mobilyaların, hatta örtülerin bile olduğu gibi muhafaza edilmesi, insana bu duyguyu yaşatıyor. Vagonun ilk bölümü mutfak. Hemen ardından muhafız kompartımanı ve tuvaleti yer alıyor. Onun yanında Atatürk’le seyahat eden kadınlar için düzenlenmiş bayan kompartmanı ve banyosu ile Atatürk’ün yatak odası bulunuyor. Koridorun ucunda ise kanepe, 2 koltuk, masa ile pikap ve radyonun yer aldığı salon bulunuyor. Salonun hemen bitişiğinde ve vagonun sonunda ise Atatürk’ün sevdiği tavla ve satranç takımının da bulunduğu hasır koltukların yer aldığı küçük dinlenme bölümü yer alıyor.Müzede sergileniyorTrenle yolculuk geleneğini başlatan Atatürk, yurt gezilerinde genelde treni tercih etti. 1935-1938 arasında kullandığı Beyaz Tren, O’nun son yolculuğuna da ev sahipliği yaptı. 19 Kasım 1938’de Ata’nın naaşı, Yavuz zırhlısıyla önce İzmit’te bekleyen trene ulaştırıldı. Ardından Beyaz Tren, Ata’nın aziz naaşını Ankara’ya ulaştırdı. Trenin Ata’ya tahsis edilmiş vagonu, 1964’ten beri Ankara Garı’nda, Demiryolları Müzesi’nin yanında sergileniyor. Vagon, Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nce 1991’de “Atatürk’e ait, korunması gerekli kültür varlığı” olarak tescil edildi.
Geleneksel yemeklerin belirli adresleri olagelmiştir hep.Müşerref Hekimoğlu’nun çay ve yemek sofralarını unutmaz eskiler. Hekimoğlu’nun sofralarını hatırlatan yemeklerin son yıllardaki adresi ise Şule Bucak’ın evi...Aktif siyaseti bıraktıktan sonra da geleneksel hale getirdiği akşam yemeklerinde dostu olan siyasetçilerle gazetecileri, diplomatları ve yabancı parlamenterleri buluşturmaya devam ediyor...Son olarak geçen Pazar akşamı eşi Adnan Bucak ile birlikte Deniz Baykal, Müjde Ar-Ercan Karakaş çifti ve az sayıda gazeteciyi akşam yemeğinde ağırladı.Şule Bucak, Ankaralı gazetecilerin, sosyal demokratların yakından tanıdığı bir isim... Belki Türkiye’den çok yurt dışında bilinen bir isim...Siyasetçi bir aileden geliyor. Babası, İsmet İnönü’nün başbakan olduğu dönemde CHP kabinesinin Sanayi Bakanı, İnönü ailesine son derece yakın bir isim, Muammer Erten...70’li yılların başında İngiltere’ye giden, eğitimi sonrasında bu ülkede çalışan, İngiltere İşçi Partisi’ne üye olan Şule Bucak, eşi Adnan Bucak ile de bu sırada tanışmış. Trafalgar Meydanı’nda, Vietnam Savaşı’nı protesto eden bir yürüyüş sırasında...1991 yılında Türkiye’ye döndükten sonra o dönem SHP Genel Başkanı olan Erdal İnönü’nün Dış İlişkiler Danışmanı olarak görev yapan Bucak, Murat Karayalçın ve Deniz Baykal’ın genel başkanlıkları dönemlerinde de aynı görevini yürüttü. CHP’de PM, MYK üyeliklerinde bulundu, bir süre Genel Sekreter Yardımcılığı yaptı. Sosyalist Enternasyonel’e üye partilerin parlamenterlerinin Türkiye’ye geldiklerinde ilk durağı olan Şule Bucak, yabancı parlamenterlere Türkiye’yi doğru tanıtmak için evinde yemekler düzenledi, buluşmalar organize etti ve yemekleri artık “geleneksel” hale geldi.Şule Bucak ile duvarlarını eşi ve kızı Selin’in yaptığı tabloların süslediği evinde konuştuk.* Pazar günkü davetinize katılanların ortak söylediği, “yemeklerin lezzeti” oldu. Bu kadar güzel yemek yapmaya nasıl ve ne zaman başladınız?Siyasetçi bir aileden geliyorum. Babam, İsmet Paşa’nın en yakınındaki siyasetçilerden biriydi. Sürekli gelenimiz olurdu. Ben kendi yatağımda yattığımı hiç hatırlamam. Her zaman yatağımızı gelen bir misafire verirdik. İsmet Paşa gibi önemli kişiler gelirdi. Mevhibe Hanım (İnönü) anneme çaya gelirdi. Yalnız siyasetçiler değil tabii, sabah 6’da kapı çalar Manisa’dan, Isparta’dan köylüler gelirdi. Annem ilkokul öğretmeniydi. 3 çocuğu okula hazırlarken, bir yandan da gelenlere mükellef kahvaltı sofrası kurardı. * Anneniz de güzel yemek yapar mıydı?Annem çalışıyordu. Anneannem vardı, müthiş yemek yapardı. * Çocukken mutfağa girer miydiniz?Hayır. Ben yemek yapmayı hiç bilmiyordum. İngiltere’de evlendim. İlk pilav denemem yangınla sonuçlanıyordu. Annemi arardım, “Şu nasıl yapılır, bu nasıl yapılır” diye. Partiden arkadaşlarım yemeğe geleceği zaman da annemden yardım alırdım, “Ne pişireyim” diye. * Yani aslında “sofra buluşmalarını” o yıllarda başlatmıştınız?Gördüm ki siyasette de, sosyal hayatta da bu tip toplantılar, yemekler sorunların çözülmesine de çok yardımcı oluyor. Türkiye’ye döndükten sonra gerek rahmetli İnönü, gerek Murat Karayalçın, Deniz Baykal ve Altan Öymen dönemlerinde uluslararası ilişkileri yürütürken hep yabancıları evde ağırlardık. Bir akşamlarını bana ayırırlardı. Öyle ki bu artık alışkanlık haline gelmişti, Türkiye’ye geldiklerinde, “Program var mı?” diye önce beni arıyorlardı. Önemli bir Alman politikacı kapıdan girdiğinde, “Aaa siz de bizim gibiymişsiniz” demişti. Türkiye’yi, bizleri hiç tanımıyorlar. Bu nedenle hep söyledim, hâlâ söylüyorum, AB sürecinde siyasetçilerin siyasetçilerle, gazetecilerin gazetecilerle, hukukçuların hukukçularla mutlaka sıcak, iyi ilişkiler kurmaları lazım ki gerçek birliktelik olsun.* Ama herkes sizin gibi güzel yemek yapamaz...Ben tabii zevk duyuyorum yemek yapmaktan. * Davet verirken mönüyü neye göre belirliyorsunuz?Bu gelecek kişilere de bağlı. Örneğin rahmetli Erdal İnönü geleceği zaman “ne yemek yapacağım” telaşım olmazdı. Annemin usulü su böreğini çok severdi. Mutlaka yapardım. Eti çok severdi. Öğün aralarında hiç yemek yemediği için, oturduğu zaman büyük bir keyifle, şarabından konyağına kadar çok güzel yerdi.Deniz Baykal gurmedir, yemekten anlar, su böreğini çok sever * Erdal Bey yemek seçer miydi?Seçmezdi. Et, balık, sebze çok severdi. Ama kapıdan girdiğinde “Tatlı ne var?” diye sorardı. Onun için, “Erdal Bey geliyor, ne tatlı yapacağız?” diye telaşa düşerdik. Babam Ispartalı, oranın “sarı burma” diye meşhur bir tatlısı var, Erdal Bey bayılırdı. O ne zaman gelse mutlaka yapardım.* Sevinç Hanım’ın (İnönü) mutfakla arası nasıldır?Müthiş yemek yapar. Bazı tarifleri arar ona sorarım. Reçelleri meşhurdur, ben de ondan öğrendim. Neşe Hanım (Karayalçın) da çok güzel yemek yapar. Onun Çerkez tavuğunun üzerine yoktur. * Son davetinizde Deniz Baykal vardı... Deniz Bey gurmedir, çok iyi bilir yemek tadını. O geleceği zaman da “Ne yapsam acaba?” diye düşünürüm. Onunla birlikte uluslararası ilişkileri yürütürken de evde yemek verirdim. Yurt dışına gittiğimizde de gördüm ki, bayağı meraklı ve biliyor. * Onun tercihi nelerdir?Hiçbir şeyi ayırdığını görmedim. Su böreğini çok sever. Murat Bey (Karayalçın) de yemek seçmez. Güzel yemek olunca bayağı yiyorlar, yemeyi seviyorlar. Hepsiyle çok yakın ilişkim olduğu için ne sevdiklerini biliyorum. Daha önce neyi beğenmişlerse onları da mönüyü hazırlarken dikkate alıyorum. Konuklarım çoksa açık büfede, küçük bir grupsa masada ağırlarım * Daha çok oturma düzenli mi yoksa açık büfe mi tercih ediyorsunuz?Yabancı konuklar olduğu zaman partiden de çalışma arkadaşlarımı çağırırdım ya da diğer partilerden de. Kalabalık olunacağı zaman çok çeşit yapar, açık büfe düzeninde hazırlarım. Ama daha dar bir grupsa oturma düzenli yapıyorum. * Gazetecilerin iştahı nasıl?Şahane. Yemeklerimi beğenmeleri beni teşvik ediyor. * Oturma düzenli bir davette kaç çeşit yemek olur?Bir ya da iki çeşit giriş olur. Arada bir zeytinyağlı. Ana yemek olarak et ya da balık, yanına sebze veya pilav. Sonra da tatlı. Son dönemde herkes hafif yemeye çalıştığı için ağır tatlılar yapmıyorum.* İçecekler?Genelde şarap içiliyor ama rakı içen de oluyor. * Alışverişe siz mi gidiyorsunuz?Davetten iki gün önce ne eksik diye bakarım. Alışverişe ben giderim, belli yerlerim var oradan alırım. Bir hafta önceden oturup alternatif mönüler yazarım. Manava gidip bakarım ne iyi diye. Bazen ona göre de mönüyü değiştirdiğim olur.* Davetlerde sunduğunuz yemeklerin tümünü siz mi yaparsınız?Tabii. Kezban’la (yardımcısı) birlikte yapıyoruz. Pazar günkü yemek için sabah 9’da mutfağa girdik, akşam üzeri 5’te çıktık. Sancılı bir dönemde Karayalçın ile Öymen’i bir araya getirdim* Kütüphanenizde farklı ülkelerin yemek kitapları var mı?Var. En çok kullandığım kitap, -ki paralandı artık- 30 yıllık. İngiltere’den almıştım, daha çok Fransız yemekleri var. Annemin bir yemek kitabı var. Tabii bazen bu tarifleri kendime göre yorumluyorum.* Siz hangi mutfağı seversiniz?Türk ve Fransız mutfağını. Ama çocuklar sevdiği için İtalyan mutfağından lazanya, pizza, makarna çok yaptım.* Sizinle özdeşleşmiş bir yemek var mı?Bizim evin özel tadı, rahmetli Erdal Bey ki her hafta gelirdi yemeğe, annem usulü su böreği yapardık. O bizim evin çok özeliydi. İnce hamur açılıyor, çok lezzetli oluyor.* Sofranızda buluşturup barıştırdığınız birbirine kırgın kişiler oldu mu?Kırgın demeyeyim de ben CHP Genel Sekreter Yardımcısı’yken, Altan Öymen’in genel başkan olduğu kurultay süreci sancılı geçmişti, bazı yanlışlıklar olmuştu. O zaman da bütün gruplar birlikte çalışsınlar diye uğraştım. Hasan Fehmi Güneş, Murat Karayalçın, Altan Öymen’i bir araya getirmeye çalıştım, getirdim de. İşkembe çorbası yapmadığıma pişman oldum * Genelde ne kadar sürüyor bir yemek daveti? Kaçta gidiyor konuklar?Sohbetler o kadar hoş oluyor ki, “gitmeseler” diye bakıyorum. Hatta geçen Pazar işkembe çorbası yapmadığıma pişman oldum. Deniz Bey ilerleyen saatlerde, “Şule başka ne var yahu” dedi. İçimden “Keşke işkembe çorbası yapsaydım” diye geçirdim. Annem yapardı. Babam siyasetçi olduğu için sohbetler gece yarılarını geçerdi bizim evde.* Sofra geleneğiniz aileden yani...Evet. Babaannem babama, “Oğlum her gittiğin yerde ev edineceksin” demiş. “Anne ben nasıl edineyim, o kadar zengin miyim?” diye sorunca babam, “Her gittiğin yerde dost edineceksin” demiş. Biz de her gittiğimiz ülkede dost edindiğimizden Ankara’da evimiz dolu oluyor. * Davetleriniz, bir dönem evinde verdiği çay davetleriyle adından sıkça söz edilen Müşerref Hekimoğlu ile benzeştiriliyor?Ben Müşerref Hanım’ı bizzat tanıdım. Annemle babamın yakın dostuydu. O da bizim evden çıkmayanlardan biriydi. Ben Türkiye’ye döndükten sonra Müşerref Hanım’ı çağırırdık, beraber olurduk. Biz de ona giderdik. Çok severdim Müşerref Hanım’ı.* Sofranızda ağırlamak istediğiniz ama bugüne kadar bir nedenden dolayı mümkün olamayan bir isim var mı?Yok herhalde. Kötü bir dış politika dönemi geçiriyoruz AK Parti hükümetinin izlediği dış politikayı çok olumlu bulmuyorum. Kötü bir dış politika dönemi geçirdiğimizi düşünüyorum. Mesela arabulucu olmaya çalışıyorlar. Bu çok yanlış. Çünkü arabulucu olduğun zaman bir taraf tutmak zorundasın. İsrail’e yönelik izlenen tutumu da çok yanlış buluyorum. AB sürecine olumlu bakıyorum. Türkiye’ye Gümrük Birliği sürecinde de sosyal demokratlar destek oldu. Umarım önümüzdeki dönem Avrupa’da sosyal demokratlar iktidara gelirse, AB yolunda Türkiye için bir şans olur diye düşünüyorum.Deniz Bey’le çok iyi diplomasi yürüttük Deniz Bey’i 20 yıldır tanıyorum. Birlikte uluslararası ilişkileri yürüttüğüm dönemde bence çok başarılıydı. Gümrük Birliği sürecinde önce Murat Karayalçın’la, sonra Deniz Bey’le çalıştım. Hakikaten ne dersek yaptı, gittik tüm parti liderleriyle görüştük. Uluslararası düzeyde iyi bir siyaset yürüttük Deniz Bey’le.Sözleri çok önemli Demokraside hiçbir şeyden korkmamak lazım, herkesin fikrini dinlemek gerekir. Deniz Bey’in, ”Kelimenin tam anlamıyla koptuk. İktidar partisiyle aramızda en ufak bir ilişki dahi kalmadı. İktidarla muhalefet hiç böylesine kopmamıştı“ sözleri gerçekten çok önemli. Can alıcı önemi var.
Yıllardır, ekonomik krizle ve yatırımcı bulamamakla uğraşan CerModern, şimdi Başkentlilerin hizmetinde. CerModern’de galeriler, müze mağazası, konferans salonu, sanatçı rezidansları, kafe ve heykel park var... Merkez şimdi ise “+ Sonsuz” sergisine ev sahipliği yapıyor.Günümüzde kent kimliğinin “olmazsa olmazı”, tamamlayıcı unsurlarından birisi de modern sanat merkezi... Ama Başkent Ankara, bugüne kadar böylesi bir merkezden mahrumdu... Ankaralı sanatseverler, dünyaca ünlü sanatçıların eserlerini izlemeye, görmeye İstanbul’a gidiyordu. Zira bu sergiler son birkaç yıldır İstanbul’daki modern sanat merkezlerinde açılıyor. Ama artık Ankara’daki bu büyük eksiklik giderildi. Artık Başkent’in de bir modern sanat merkezi var: CerModern...Aslında CerModern’in hikayesi on yıl öncesine kadar uzanıyor. Binanın geçmişi ise çok daha eski. Kentin kuzey ve güneyinin kesişme noktasında, Sıhhiye’de, 1926-1927 yıllarında demiryollarının bakım, onarım istasyonu olarak kullanılan Cer Atölyeleri, DDY burayı başka bir semte taşıma kararı aldıktan sonra bir süre de “kent hali” olarak kullanıldı. Hal de taşındıktan sonra terk edilen mekan, uzun yıllar metruk bir halde ayakta kalmaya çalıştı. Özgün bir mimariye sahip olan bina, 90’lı yıllarda Kültür Varlıkları tarafından tescil edildi. Daha sonra aslına uygun olarak restorasyonunun yapılmasına karar verildi.4 bin 500 metrekare ile Türkiye’nin en büyük sergi salonuna sahipUygun Mimarlık’ın projesi kabul edildi ve 2000’li yıllarda restorasyon başladı. Ancak ekonomik kriz, bu projeyi de vurdu. Çalışma 2007 sonunda yeniden başlayabildi ve geçen yıl tamamlandı. 4 bin 500 metrekare ile Türkiye’nin en büyük, Avrupa’nın da sayılı sergi salonunu barındıran, toplam 11 bin 500 metrekare kapalı alanı, 3 bin 500-4 bin kişilik açık alanı bulunan bina tamamlanmış, sıra buranın modern bir sanat merkezi olmasına gelmişti. Ancak bunu başarabileceğine inanan bir yatırımcı/girişimci, bakanlığın çağrısına rağmen bulunamadı. İşte bu noktada devreye TÜRSAB girdi. Bina, “kültür girişimcisi” olarak 25 yıllığına TÜRSAB’a tahsis edildi. TÜRSAB adına da bir icra kurulu oluşturuldu. Zihni Tümer, Helün Fırat, Davut Günaydın ve Ali Rendan’dan oluşan bu kurul, CerModern’in sanatsal, idari ve mali yönetimini üstlendi. Yaz aylarında açık alanda konserler ve tiyatro gösterileri olacak Sürekli sergiler galerisi, fotoğraf galerisi, müze mağazası, konferans salonu, sanatçı rezidansları, kafe ve heykel park gibi mekanları barındıran CerModern’de yakın zamanda bir de “sanat kitaplığı” kurulacak. 5 Temmuz’a kadar “+ Sonsuz” sergisinin görülebileceği CerModern, yıl boyunca başka sergilere de ev sahipliği yapacak. Yıl sonunda ise şimdilik sürpriz olan büyük bir sergiyle sanatseverleri sevindirecek. Sergilerin yanı sıra sanatçılarla gençleri buluşturacak atölye programlarının da gerçekleştirileceği CerModern’de yaz aylarıyla birlikte açık alanda konserler ve tiyatro gösterileri de gerçekleştirilecek. CerModern Yönetİm Kurulu Üyesİ Zİhnİ Tümer: CerModern Başkent’in sanat ve kültür vitrini olacakCerModern’in “Bir toplumsal eğitim projesi” olarak adlandırılabileceğini söyleyen Zihni Tümer, merkezin iki açıdan önemli olduğu vurgusu yapıyor: Öncelikle CerModern, Ankara’da sanatsal üretim açısından ’mutfak’ işlevi görecek. Sanatçı İkamet Programı, ’mutfağın’ önemli bir ayağı. CerModern’in ana binası içindeki beş işlik (atölye), sanatçıların kullanımına açılacak. Sanatın farklı disiplinlerinin yerinde üretilmesini amaçlayan programa yerel ve uluslararası sanatçılar başvuru ve davet üzerine katılabilecek. Altı aylık sürelerle tahsis edilecek stüdyolarda ikamet edecek sanatçılar, bu esnada ziyaretçilerle bir araya gelerek, onlara sanatsal üretimleri hakkında bilgi verecek. Sanatçıların özellikle gençlerle buluşmasını, sanat üretimini anlatmalarını önemsiyoruz.Elitist değil, halka yakın olacağızİkincisi ise, CerModern Ankara’nın kent kimliğine önemli bir katkı yapacak. Burası, Başkent’in sanat ve kültür vitrini olacak. CerModern kurumsalı ile oluşturmak istediğimiz şey şu, Ankara’da çok uzun süredir ihtiyaç duyulan bir sanatsal havalık oluşturmak, bir cazibe noktası oluşturmak. İstediğimiz şey çocukları içimize almak. Genç sanatçılara çalışma ortamı yaratabilmek. Bunu da sanatçı içliklerimizde yapacağız. Konferans salonumuzu belli sürelerde amatör grupların kullanımına vereceğiz. Fazla elitist değil, biraz daha halka yakın olacağız. Tabii gelir getirici faaliyetlerimiz de olacak. Müze mağazamız var. Konferans salonumuzu iş dünyasına kiralayacağız. Açık alanımızı -sanat meydanı- konser etkinlikleri için kiralayacağız. Ayrıca üyelik programımız olacak...Louis Vuitton’un tasarımcısının sergisiNisan ayı sonunda Ankaralı 19 sanatçının “Yaygara” adlı güncel sanat sergisine yer vereceğiz. Mayıs-Haziran döneminde bir animasyon sergimiz olacak. Goethe Enstitüsü ile beraber yapacağız. Daha sonra açık alanda yaz etkinliklerimiz olacak. Tiyatro, müzik, gençlere burayı tanıtmak için DJ getireceğiz. Yıl sonunda da büyük bir sergi gerçekleştireceğiz. Birinci yılımızı “alıştırma yılı” olarak geçireceğiz. İkinci yılımızda büyük sergilere ev sahipliği yapacağız. Çünkü bu tip sergiler 18 ay öncesinden planlanıyor. Sadece İstanbul’a gelenlerin Ankara’ya devam etmesi değil, Avrupa’da turlayan sergileri de buraya almayı istiyoruz. Yıl sonuna doğru Takashi Muratami sergisini getirmek istiyoruz. Sergi California’da. Ağustos ayında boşa çıkacak. Belki yıl sonuna yetiştirebiliriz. Muratami, dünyaca ünlü bir kaikai sanatçısı. Bu çok ses getirecek bir sergi. Çünkü Takashi Muratami, Louis Vuitton, Issey Miyake’nin tasarımcısı. CerModern ‘+ sonsuz’la kapılarını açtı CerModern’in ilk sergisi Ankaralı koleksiyoner Ebru Özdemir’in eserlerinden oluşan bir seçki. Küratörlüğünü Döne Otyam ve Deniz Artun’un yaptığı “+ Sonsuz” adlı sergide, Erol Akyavaş, Ömer Uluç, Adnan Çoker, Leyla Gediz, Ergin İnan, Murat Morova, Zeki Faik İzer, Ferruh Başağa, Neş’e Erdok ve Taner Ceylan gibi Türk modern sanatının önemli sanatçılarının eserleri de yer alıyor. Yaklaşık 6 ay önce başlayan sergi süreci, CerModern’in 1 Nisan’daki açılışından son 10 gün öncesinde eserlerin kurulumuyla noktalandı. Çok parçalı bir koleksiyonu 6 tema etrafında toplayan Otyam ve Artun, şunları söylüyor: “Çok ünlü bir sanatçıyla, çok genç bir sanatçının eserini bu sergide yan yana getirdik. Bu Türkiye’de daha önce yapılmadı. Bu zamana kadar sergiler kronolojikti. Yani 30’lardan bir sanatçının eseri ile boyası yeni kurumuş bir eser, çok eski bir tablo, çok yeni bir tablo bu kadar yan yana gelmemişti hiçbir sergide.” Bir koleksiyonun her zaman eksik olacağını, koleksiyonerin de zaten eksiklikleri tamamlama tutkusuyla bu işi sürdürdüğünün altını çizen Otyam ve Artun bu düşünceden hareketle serginin adını “+ sonsuz” koyduklarını da söylüyor.
AMATEM’in Şefİ Psikiyatrist Doç. Dr. Nesrin Dilbaz, uyuşturucu kullanımındaki artışın endişe verdiğinisöylüyor Ülkemizde özellikle son 10 yılda artış gösteren uyuşturucu madde kullanımı, gençlerin geleceğini tehdit ediyor. AMATEM’in şefi Psikiyatrist Doç. Dr. Nesrin Dilbaz, bu konuda ailelere büyük sorumluluk düştüğünü belirtiyor ve uyuşturucu maddelere karşı bilinçlenilmesi gerektiğini belirtiyor.Son olarak “megastar” Tarkan’ın gözaltına alınmasıyla gündeme geldi, uyuşturucu madde bağımlılığı...Aslında son 10 yıldır Türkiye’de kullanımın özellikle gençler arasında ürkütücü artışı, konunun ne kadar önemli olduğunun göstergesi...Yıllardır bu konuda çalışan, madde bağımlısı çocuklar ile ailelerine ‘danışmanlık’ yapan, Ankara AMATEM’in şefi, Psikiyatrist Doç. Dr. Nesrin Dilbaz ile madde bağımlılığını konuştuk.Dilbaz sohbetimize ‘madde’nin tarifini yaparak başladı: “İnsanın, yaşamı için kullanma zorunluluğu olmamasına rağmen kullandığı her türlü kimyasalı, ‘madde’ olarak tanımlıyoruz.” Maddelerin ‘yasal’ ve ‘yasadışı’ olarak iki sınıfta topladığını anlatan Dilbaz, “Sigara, alkol, uçucu maddeler ve reçete ile yazılan sakinleştirici ilaçların” yasal maddeler, esrar, kokain, eroin, sentetik haplar gibi uyuşturucuların da yasadışı maddeler sınıfına girdiğinin altını çizdi. Dilbaz’ın sözlerinden halihazırda Türkiye’de en çok kullanılan yasadışı maddenin esrar olduğunu anladık. ‘Bağımlı’ olarak tanımlanmanın açılımını diye sorduğumda yanıtı, “O madde kullanılmadığı zamanlarda ‘yoksunluk’ belirtisi gösteriyorsa, ’tolerans’ dediğimiz, başlangıçta almaya başladığında kişide oluşan etkiyi daha sonra oluşturabilmek için kullanılan maddenin miktarı sürekli artıyorsa, zaman zaman kullanım durup sonra tekrar başlıyorsa. Bir diğeri kullandığı madde nedeniyle ailesi, sosyal hayatı ve iş hayatında sıkıntı yaşıyorsa. Çevresinden yapılan ‘ne çok içiyorsun’ benzeri uyarılara tepki gösteriyorsa... Bunlardan birkaçının olması, o kişiyle ilgili bağımlılıktan söz etmemiz anlamına geliyor” oldu.Madde kullanımının coğrafyası genişliyor Hastane verilerinin nasıl bir tablo ortaya koyduğunu ise şöyle anlatıyor Dilbaz: “Bundan 4-5 yıl öncesinde 18 yaş altı gençlerin büyük çoğunluğu uçucu madde ya da esrar nedeniyle AMATEM’e başvuruyordu. Son 2 yıldır özellikle Ankara’dan başvuran gençlerimizin arasında eroin kullanımı saptamaya başladık. Şöyle bir profil var; 25 yaşın üzerindeki eroin kullanıcılarının büyük bir çoğunluğunu, Van, Diyarbakır, Antep gibi daha çok uyuşturucu ticaret yolunun üzerindeki illerden gelenler. 20 yaş altındaki gençler ise, Mersin, Konya, Adana, Antalya gibi turizm bölgelerinden gelen gençler. Ve son zamanlarda Ankara da bunun içine dahil oldu. Belirgin bir trend görülüyor. Yani iki yıl öncesine kadar Ankara’dan bize başvuran eroin bağımlısı olmazken erişkinlerden de başvuru başladı. Şimdi maalesef gençlerde de aynı şeyi görmeye başladık.”Nesrin Dilbaz’ın ailelere uyuşturucu tuzaklarına karşı önerisi ise 3S formülü: “Birincisi Sevmek, tabii ki seviyoruz ama sevdiğimizi hissettirmek, onlara söyleyebilmek çok önemli. İkincisi Sabırlı olmak, dinleyebilmek. Bunu çok yapmıyoruz, hep öğüt veriyoruz çocuklarımıza. Üçüncüsü de Saygılı olmak, kendilerini değerli hissettirebilmek. Bunu bankaya para yatırmak gibi düşünün. Gençliğinizde bankaya para yatırırsanız, emekliliğinizde rahat edersiniz. Anne babalar da çocukları doğduğu andan itibaren ergenlik dönemine kadar onlarla yakın, arkadaş olursa, ergenlik döneminde ‘konuşmuyor, iletişim kuramıyoruz’ gibi sorunlar minimuma inecektir”... Dilbaz"ın anlatımından madde bağımlılığına yatkınlıkta genetik özelliklerin de etkili olduğunu öğrendik: “Kullanım nedenlerinden biri biyolojik nedenler. İnsanın genetik olarak taşıdığı bazı yatkınlıklar gibi. Daha hızlı bağımlılık gelişenlerde ve erken yaşta başlayanlarda genetik yatkınlıktan sözediyoruz.” Diğer biyolojik nedenleri ise şöyle sıralıyor Dilbaz: “Çocukluk çağında başlayan bu hastalıklar tedavi edilmezse, kişinin gençlikte ya da erişkinlikte madde kullanımına başlamasının daha sık olduğunu çok net görüyoruz. Ankara AMATEM"de yaptığımız bir çalışmada, madde ve alkol kullanan hastalarımızın yaklaşık yüzde 23"ünde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olduğunu gördük.”Çocuğun uyuşturucu kullandığı nasıl anlaşılır?Çocukların madde kullanıp kullanmadığını anlamanın yollarınıysa şöyle anlatıyor Dilbaz: “Bunun için küçük ipuçlarımız var. Ama bunların hepsi madde kullanımıyla eşleştirilmez. Yani bunlar okunduğu zaman ‘Eyvah, çocuğum mutlaka madde kullanıyor’ denmemesi gerekir. Bunların hepsi ya da birkaçını gözlemliyorsanız, çocuğunuzda bir sorun var demektir. Ve bu sorun gelecekte madde kullanımına kadar ulaşabilir. Çocuğun uyuşturucu kullanıp kullanmadığı bazı ipuçlarıyla anlaşılabilir. Öncelikle çocuğunuzun kişilik özellikleri değiştiyse. Yani eskiden çok neşeli iken içine kapandıysa ya da çok sakinken çok öfkeli olduysa... Bir önemli kriter de arkadaş grubunun değişmesi. Eskiden birlikte olduğu arkadaşlarıyla değil, sizin tanımadığınız, tanıştırmak da istemediği arkadaşlarlaysa ve yapmadığı aktivitelere dahil oluyorsa, örneğin gece geç gelmeler gibi, hafta sonu telefonunu kapatıp, nereye gittiğini söylememesi gibi... Bir diğeri okuldaki başarısının düşmesi. Çocuk, anne babanın onunla gerçekten paylaşabildiğini, onu suçlamadığını fark ederse zaten kolayca açılacaktır. Danışmanlık verdiğim ailelerde de bunu görüyorum, çocuk kendiliğinden açılıyor, bu konuda yardım isteyebiliyor. Sabırlı olup adım adım devam etmek gerekiyor.”Gençlere sorunlarıyla baş edebilmeyi öğretmek gerekPeki ya anne baba, madde kullanan ya da kullandığından şüphelendikleri çocuklarına nasıl yaklaşmalı? Bunu yanıtını öncelikle kendilerinin çocuklara model olmamaları gerektiğini söyleyerek veriyor Nesrin Dilbaz:“Sigara, içki içerek çocuğa, ‘sıkıntın, problemin olduğunda sigara ya da alkolden yardım arayabilirsin. Sorunlarını çözmeye çabalamaya gerek yok...’ mesajını vermemeliler. Gençlere, sorunlarıyla başedebilme becerilerini öğretmek gerek. Çünkü sorunlarıyla başedemedikleri için bu tür maddelere başvuruyorlar. Anaokulu döneminden itibaren önce çocuklarımıza duygularını öğrenmeyi öğretmeliyiz. ‘Bugün kızgınım’, ‘üzgünüm’, ‘canım sıkılıyor’ diyebilmeli çocuk, bu duyguyu farketmeli. O duygu ile baş edebilmek için de ne yapabileceği mutlaka konuşulmalı. Çünkü biz duygularımızı çok ifade eden bir toplum değiliz. Hep düşüncelerimizi ifade ediyoruz. Anne, babanın çocuklarıyla iletişimi de hep böyle. Ne yapmaları ya da yapmamaları gerektiğini anlatıyorlar. Ama hiç kimse duygusunu paylaşmıyor çocuğuyla. Hep ‘güçlü olmalıyım, dik durmalıyım’ gibi düşünülüyor, yanlışımız da burada zaten. Dışarıya güçlü görünmek, zaaflarımızı göstermemek adına, insani duygularımızı bastırıyoruz ve çoğu kişi sıkıntılarıyla madde kullanarak başetmeye çalışıyor.” “Tedavi bitti” diye bir şey yok “Bağımlıların tedavisi ömür boyu sürüyor. Şöyle düşünün diyabetli birisi için ‘tedavi ettik, bitti’ denilebiliyor mu, hayır. Yani yeniden alevlenebilir. Bu da aynı şekilde. Bir kez bağımlı olduktan sonra hastalık hep var. Maddeden uzak kaldığı müddetçe iyi ama başladı andan itibaren yine aynı noktaya gelebilir bağımlı. Tedavinin ilk aşaması kandan maddenin arındırılmasıdır. Bu, 3 ile 10 gün sürüyor. Sonra yoksunluk hissini ortadan kaldırmak geliyor. Bazı bağımlılıklar var ki, örneğin eroin bağımlılığı, ‘yerine koyma tedavisi’ kullanmanız gerekiyor. Aksi halde aş erme davranışı oluyor, yerinde duramıyor, krize giriyor. O maddenin yerine ilaç vererek, yerine koyma tedavisi uygulamamız gerekiyor. Akut tedaviden sonra ilaçla birlikte mutlaka terapi ve rehabilitasyon. Esas önemli nokta bu. Çünkü kişi bir kez bağımlı olduysa, 10 yıl sonra aynı maddeyi bir kez kullansa bile, 10 gün içinde tekrar aynı kötü noktaya gelebilir. Hep korunma... Ömür boyu o maddeden uzak durmak zorunda.”Çok kolay temin ediliyor ”Sigara, her yaşta en çok kullanılan maddelerden birisi. Yasadışı maddeler olarak bakarsanız, gençler esrar, sentetik haplar ve uçucuları kullanıyor. Ama son 2 yıldır eroin de kullanılmaya başlandı. Erişkin yaşa bakarsanız, her çeşidini görebiliyorsunuz. Kullanan hemen herkesin söylediği şey, ‘kolay elde ettikleri’. Bir kez o alt kültürün içine girdiğinizde, neyi nereden bulabileceğiniz çok net. Ve tabii fiyatın ucuz olması... Emniyetin yakaladığı sayı her yıl artmasına rağmen, her geçen yılda bize tedavi için başvuranların gençlerde yeni madde kullanımların daha sık olduğunu görüyoruz.”Ünlüler neden kullanıyor? * Son dönemde bazı ünlü sanatçılar kokain kullanmalarıyla gündeme geldi. Özellikle gençlerin imrendiği, örnek aldığı bu kesimin kullanımını neye bağlıyorsunuz?Hepsi için genel bir neden söyleyebilmek mümkün değil. Çünkü herkesin bireysel nedenleri olabilir. Ama buradaki önemli nokta, böylesi popüler kişilerin bu yönleriyle gündeme geldiklerinde, yaptıklarının yanlış olduğunu, bunun sanatla hiçbir ilişkisinin olmadığını vurgulamalarıdır. * ‘Sanatçı üretiyor, bu yüzden ihtiyacı oluyor’ gibi bir kanısı da var toplumda?Yanlış. Maddeyi kullandığınız zaman neyi yapıp, neyi yapmadığınızı veya bir şeyleri oluşturabilmekle ilgili zaten beyniniz yeterli olmuyor ki. Bir süre sonra beyniniz gittikçe küçülüyor, tahrip oluyor, üretme şansınız olmuyor. * Neden kullanıyorlar?O insanların da kendilerine göre duygusal sıkıntıları, sorunları var. Ama ‘neden bu kadar birarada görüyoruz’ derseniz, bir kere çok biraradalar. Birbirlerinden çok etkileniyorlar. Ve maalesef satıcılar, herşeyin pazarında olduğu gibi hedef kitleye yönelik çalışıyorlar.* Genelde kokain kullanmalarıyla gündeme geliyorlar. Kokainin diğer maddelerden farkı ne?Pahalı olması... Kokain uyarıcı bir madde. * Kokainin yorgunluğu azalttığı gibi bazı etkileri “olumlu” olarak algılanıyor. Ve ‘az kullanırsam bir şey olmaz’ diye düşünülüyor?Çoğu zaten böyle başlıyor. Başlangıçta da gerçekten böyle oluyor. Ama bir süre sonra görüyorlar ki, aynı etkiyi oluşturmak için gittikçe miktarın artması gerekiyor. Bütün maddelerde böyledir. Onun için ‘bana birşey olmaz’ kadar yanlış bir düşünce olamaz. Kokain alındığında uyumuyorsunuz, canlı, daha aktif olabiliyorsunuz. Ama bu durum birkaç saat sürüyor. Etkisi geçtiğinde normal durumunuzdan daha kötü hissediyorsunuz. Zaten en büyük sıkıntı bu. Artık normali de tutturamadığınız için kendinizi iyi hissetmek için içmeniz gerekiyor. Onsuz yaşayamaz hale geliyorsunuz. Ve bağımlı oluyorsunuz. * Vücuda nasıl etkisi oluyor?Kullandıktan 6 ay sonra bile beyinde hala varolduğunu gösteriyor. Beynin bazı merkezlerini uyarırken, bazı merkezlerinde ise tamamen baskılamaya neden oluyor. Uyarırken, bazı ruhsal hastalıkların, örneğin mani gibi, psikoz gibi, ortaya çıkmasına neden oluyor. Solunum yolunuz, boğazınız, ciğerinize kadar tahribatlar olabiliyor. Yani fiziksel olarak da, beyin olarak da, ruhsal olarak da çok ciddi zararları oluyor.Çocuklara duygularını ifade edebilmelerini öğretmek gerekiyorAslında maddenin sosyoekonomik düzeyi yoktur. Her sosyoekonomik düzeye uygun bir madde vardır. Daha az parayla alınabilenler, daha fazla parayla alınabilenler...“Ailelerin çocuklara duygularını ifade edebilmelerini öğretmesi çok önemli. İkincisi de gencin, başkalarının yanında değil, ailesinin yanında değerli hissetmesini sağlamak gerekiyor. Yani ‘sen anlamazsın, sen bilmezsin’, ‘başarılı değilsin’, ‘bir işe yaramıyorsun’ gibi cümlelerle kendisini değersiz hissettirirsek o zaman ona değer verecek ama yanlış şeyler yapan bir grubun içinde kendisine yer bulacaktır. Bir diğeri, ki günümüzde çok sık gördüğümüz şeylerden biri, çocuklarımız için anne babanın varsa yoksa tek endişesi akademik kariyerleri. Dershane, okul, özel hocalar... Böyle olduğunda gençlik dönemine geldiğinde, ondaki duygusal çalkantının farkında olamayıp, hâlâ bütün gün dersten sonra eve gelip yatana kadar yine ders çalışması bekleniyor. Böyle olunca çocuk sosyalleşebilecek bir ortamdan uzak kaldığı için bir süre sonra isyan ediyor, isyan ederken var olduğu grup ise maalesef olumsuz bir grup olabiliyor.” Söz, eskiden çok rastlanılmayan ama artık görülebilen okullarda yaygınlaşan madde kullanımına geldiğinde, “Halihazırda durum nedir?” diye soruyoruz. Ve bu aşamada okullara ilişkin en son verinin 2003 yılına ait olduğu acı gerçeğini öğreniyoruz: “Veri konusunda eksikliğimiz var. Okullara dair en son ve kapsamlı çalışma 2003 yılına ait. BM ve Sağlık Bakanlığı’nın okullarında yapmış olduğu bir araştırma. Avrupa’da 4 yılda bir araştırmalar yapılırken maalesef biz ülkemizde gerçekleştiremedik. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı, bu tür araştırmaların öğrencileri olumsuz etkileyebileceği düşüncesinde. Araştırma sonuçları olmadığı için önümüzü göremiyoruz. Türkiye’de pastanın büyüklüğünü bilmiyoruz... Sadece polisin yakaladığını ve hastanelere başvuranların verileri var. Ama ne kadar bağımlının ne kadarı tedaviye geliyor bilmiyoruz. Gelenlerden nüfusa oranlayarak bir sonuca varmaya çalışıyoruz.”
Başbakan Erdoğan geçen Cumartesi Dolmabahçe’deki ofisinde 60 sanatçıyı ağırladı. Aynı camianın az sayıdaki ismi ise aynı gün Tekel işçilerine destek vermek için Ankara’daydı... Bu manzara karşısında akıllara şu soru geldi... “Gerçekten sanatçılar nerede olmalıydı?”Geçen hafta Cumartesi, Başbakan’ın Dolmabahçe’deki çalışma ofisi, sıra dışı konukları ağırladı...Altmıştan fazla ses sanatçısı, Erdoğan’la kahvaltıya davetliydi...Hükümetin önem verdiği “demokratik açılım” konuşulacaktı. Daveti organize eden AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, görüştüğü sanatçıların böylesi bir toplantıya çağırılmaktan dolayı şaşırdıklarını, daveti mutlulukla kabul ettiklerini anlattı. Ama davete icabet etmeyen-edemeyenler de vardı; Sezen Aksu, Edip Akbayram, Sabahat Akkiraz gibi...Bir de böylesi bir toplantıya çağırılmaması yadırgananlar vardı; Zülfü Livaneli, Fazıl Say gibi...Davete katılanlar, “açılım konusunda bilgilendiklerini, Başbakan’ın taleplerini dinlediklerini” ifade ettiler...Aynı gün, bir kısım sanatçı ise bambaşka bir nedenden dolayı Ankara’da, Sakarya Meydanı’ndaydı...Tarık Akan, Rutkay Aziz, Nedim Saban’ın da aralarında bulunduğu bu sanatçılar, yaklaşık iki aydır haklarını geri almak için eylemde olan Tekel işçilerine destek vermek için Başkent’e gelmişlerdi...Aynı gün verilen iki farklı “sanatçılar fotoğrafı”, gündemdeki konulara dair tartışmaların yanı sıra “Sanatçı nerede olmalı?” sorusunu da akıllara getirdi. Yılmaz Erdoğan’ın “ÇELİŞKİSİ” Başbakan Erdoğan’ın demokratik açılımla ilgili sanatçılarla yaptığı ve onlardan “bu süreçte ellerini taşın altına koymalarını” istediği toplantının, ikinci ve üçüncü ayakları da olacak. İkincisine sinema sektöründen sanatçılar, üçüncüsüne ise yazarlar davetli. İkinci toplantıya katılacak isimlerden birisi olan Yılmaz Erdoğan, “Sanatçı nerede olmalı?”, “Siyasette taraf olmalı mı?” soruları gündemdeyken, Erdoğan’ın davetine gideceğini açıkladı. Başbakan’ın davetine giderek, “Yandaş sanatçı” damgası yemeyi önemsemediğini söyleyen Yılmaz Erdoğan, “Bu açılımı önemsiyorum. Çok önemli bir çaba ve desteklenmeli” dedi, Can Dündar’ın programında. Aynı programda, başka bir siyasetçi, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Yılmaz Erdoğan ve Mahsun Kırmızıgül gibi isimler ana dilde film, dizi yapsınlar...” önerisi de soruldu Yılmaz Erdoğan’a. Erdoğan’ın cevabı şöyle oldu: “Biz birilerinin talimatıyla bir şeyler yapmıyoruz. Siyasetin, sanat üzerinde ’yapsınlar etsinler’ deme yetkisi yok. Ne yapacağımızın hatırlatmasının gereği de yok. Sanatçı kendi algısıyla iş yapar...”“Sanatçı halkın yanında olur”Başbakan’ın Dolmabahçe davetini verdiği saatlerde, Tekel işçileri Ankara’da seslerini biraz daha fazla duyurabilmek, dikkat çekebilmek için miting yapıyordu. Çeşitli illerden 30 bin işçi mitinge destek için Ankara’ya geldi. Boyunlarında turuncu renkli atkılarıyla ön saflarda işçilerle birlikte yer alan Rutkay Aziz, Tarık Akan, Nedim Saban dikkat çekiyordu... Tarık Akan, aynı saatlerde bazı meslektaşlarının Başbakan Erdoğan’ın davetine katıldığı hatırlatılınca, “Bu beni ilgilendirmiyor. Oraya katılan sanatçılar da beni ilgilendirmiyor. Bu bir demokrasi mücadelesi, bu demokrasi mücadelesinde emekçilerin yanında olmak gerekirdi” dedi.Aynı soruya Rutkay Aziz ise, “Başbakan’ın sanatçılarla yaptığı ‘açılım’ toplantısı beni ilgilendirmiyor. Emekçi ve işçilerin yanında olmamız gerektiğini düşündüğümüz için buradayız” diyordu.Eylem çadırını tercih eden isimlerden birisi olan Nejat Yavaşoğulları ise şöyle diyordu: “AKP, kendi cephesini güçlendirmek, destek bulmak için sanatçıları davet ediyor. Buna alet olmamak gerekir. Beni davet etseler, reddeder, katılmazdım.” Alandaki isimlerden yazar B. Sadık Albayrak sorulara şöyle cevap verdi: “Başbakan biz buradayken, Dolmabahçe’de sözüm ona sanatçıları topluyor ve demokratik açılım için destek istiyor. Eğer açılım denilen, halkın hiçbir ayrım gözetmeksizin haklarını sağlamak, temel özgürlüklerini gözetmek ise, bunu burada Tekel işçileri talep etmekte, açılımı asıl burada Tekel işçileri yapmakta...” Alandaki bir diğer isim olan Buğra Varol da şöyle diyordu: Bu ülkede kendine “sanatçıyım” diyen emekçinin yanında mücadeleye katılandır. İstanbul’da AKP ile buluşanlar, “patronların sanatçısı” olabilir ancak. Buradakiler ise “halkın sanatçıları”dır. Maziye bir bakıver neler neler bıraktıkBaşbakan’ın toplantısına katılan sanatçılar, görüşme öncesi veya çıkışta gazetecilere görüşlerini ve izlenimlerini aktardılar. Bazı sanatçıların görüşmeden neler yaptığı veya söylediği de basına “sızdı”...Neşat Ertaş: Ekonomik meseleleri gündeme getireceğim, yoksullar için kira yardımı talebinde bulunacağım. Nihat Doğan: Cunta Anayasanın değiştirilmesi ve özgürlüklerle dolu yeni Anayasa konusunda fikirlerimi beyan edeceğim.Rojin: Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları’nın dosyasını getirdim. (Rojin görüşmede Mardinli bir kadının taklidini yaptı. “Konuştuğum kadın ‘Başbakanımızı çok seviyorum’ dedi” deyince salonda kahkahalar koptu. Rojin’in taklidi karşısında Erdoğan da güldü.)Kayahan: Ben bir besteciyim şayet isterlerse kardeşlik adına bir şarkı yazmayı kabul ederim. Mustafa Sandal: Belediyelere festival hakkının geri verilmesini istiyorum. Bülent Ersoy: (Görüşme sırasında) Sanatçı var, şarkıcı var. Biz sanatçıyız ve sanatçı gibi davranılmasını istiyoruz. Çok seyahat eden bir insanım. Sanatçıların havaalanlarında VIP’ten geçmesini istiyoruz.İbrahim Tatlıses: (Görüşme sırasında) Bir daha 7-8 şehitli cenaze törenleri görmek istemiyoruz. (Bunu söyledikten sonra gözyaşlarına boğulup, fenalaştı, Seda Sayan ve Safiye Soyman’ın yardımıyla salondan çıktı) Alişan: (İzmir’de askerliğini yapmak üzere birliğine teslim olacak) Başbakan’dan hem hellallik hem de harçlık istedi.Emel Müftüoğlu: Açılım hakkında bilgisi olmayanlar da öğrendi. Başbakan bizi aydınlattı. Bizden destek istedi. Biz bundan sonra bu sorunu daha halka indirgeyip aracılık yapacağız. Nilüfer: Başbakanımızın Kürt açılımıyla ilgili ne söyleyeceğini çok merak ediyordum. Birinci dereceden bilgilenmek için Dolmabahçe’ye gittim ve yeterince bilgilendim.BAŞBAKAN’IN MASASINDAKİ SANATÇILARİbrahim Tatlıses, Emel Sayın, Nuri Sesigüzel, Orhan Gencebay, Mustafa Sandal, Yavuz Bingöl, Arif Sağ, Neşet Ertaş, Davut Güloğlu, Kıraç, Kubat, Fatih Kısaparmak, Kenan Doğulu, Orhan Hakalmaz, Ferdi Tayfur, Funda Arar, İzzet Yıldızhan, Özdemir Erdoğan, Fuat Güner, Özkan Uğur, Alişan, Ferhat Göçer, Rojin, Aynur, Gülay, Hüseyin Turan, Murat Göğebakan, Mustafa Sağyaşar, Samsun Demir, Bülent Ersoy, Manga, Muazzez Ersoy, Feryal Öney, Teoman, Ali Rıza Binboğa, Safiye Soyman, Ahmet Koç, Garo Mafyan, Bülent Forta, Onur Akın, Nükhet Duru, Sinan Özen, Demir Demirkan, Demet Akalın, Zerrin Özer, Kayahan, Nilüfer, Sertab Erener, Işın Karaca, Bülent Ortaçgil, Seda Sayan, Bedia Akartürk, Emel Müftüoğlu, Nihat Doğan, Erol Evgin, Zekai Tunca, Cengiz Kurtoğlu, Hakan Peker, Ali Kocatepe, İskender Ulus, Cengiz Erdem ve Şahin Özer.EYLEM ÇADIRINDAKİ SANATÇI VE AYDINLAR Rutkay Aziz, Tarık Akan, Nedim Saban, Yavuz Bingöl, Edip Akbayram, Onur Akın, Suavi, Alper Kul, Mahir İpek, Muzlum Çimen, Nebil Özgentürk, Grup Gündoğarken, Ege, Ataol Behramoğlu, Buğra Varol, Musa Ağacık, Hayati Kalınlıoğlu, Nejat Yavaşoğulları, Orhan Aydın, Sadık Albayrak.