Geçen hafta bir fırsatını bulup iki üç günlüğüne Çeşme’ye gittim. Gittim ve de gördüm ki durum çok acayip, müesseseler uçmuş, fiyatlar tavanı delmiş, adeta ameliyat yapılıyor cüzdanlara. Tamam turizm güzel ülkemizin mühim gelir kaynağı, herkesi tatile teşvik etmek gerek falan ama bunu yaparken bazı gerçekleri de gözardı etmeden geçmek olmaz. Çeşme’deki mekanların genelinde çok enteresan bir şımarıklık söz konusu bir kere. Tabii o dünya güzeli koyları ben de bilmem kaç seneliğine kiralasam ben de şımarırım. Yetkili abilerimiz sağolsunlar, koyları teslim edip gitmişler. Sen bu mekana bu fahiş fiyatlarla müşteri alamazsın dememişler. E o mekanlar da şımardıkça şımarmışlar, geçirdikçe geçirmişler. Misal sen sıradan bir vatandaş olarak ülkenin o en müstesna koylarında denize girmek istersen eğer, sadece giriş için en az 40 lirayı bayılmak zorundasın. Çok meşhur, hatta İstanbul gece hayatının önemli bir mekanıyla aynı isimli beach’in girişinde “fiyatlar niye böyle oldu” diye kendi kendime söyleneyim dedim kapıdaki görevli arkadaş “Kimse gelmesin diye böyle oldu” diye gülerek bilmiş bilmiş bir cevap verdi. Artık nasıl bir takım çalışmasıysa ekibin alayı “tok satıcı” karakterine bürünmüş. Buraya sadece paralı müşteri gelsin gibi bir hallere girilmiş, yurdumun güzel koylarıyla aramıza serbest piyasa ekonomisi girmiş. Her neyse, kişi 80 lira verdikten sonra içeriye buyur edilip dünyanın en rahatsız şezlonglarına oturtulduk. 112’nin sedyeleri daha rahattır yani o kadar söyleyeyeyim. Dünyanın en sıradan kafesinde bile olan wifi hizmetini devasa bir hizmet gibi gözümüze soktukları için internete oradan bağlanalım dedim. Demez olaydım, neredeyse dayımın halasının oğlunun mail adresini falan verecektim. Sanki bütün şebekeyi hediye ediyorlar. Sezon çok kısa savunması...Bir önceki gün gittiğimiz başka bir beach’te de suya kafayı takmıştım. Koskoca müessesesin, 300 metre plajın var ama minik su şişesinden voleyi vurmak gibi küçük hesaplar peşinde koşuyorsun. Zaten suyu 5 liradan satıyorsun normal küçük sudan versene bana! Yooo o daha ucuza malettiği o bir avuç su dolu mini şişeyi dayayıp 50 kuruş daha gömecek illa cebe, kafaya koymuş onu. Vallahi sizi bilmem de böyle küçük ayrıntılar fena halde midemi bulandırıyor benim. Göz göre göre enayi muamelesi yapılması çok sinirlendiriyor. Niye böyle oluyor da böyle oluyor dediğin zaman “sezon çok kısa” diyorlar. Bu savunma artık baymış durumda abiler. Başka cümleler kurun. Bir de kapılardaki bodyguard arkadaşların şımarıklığı var tabii... Sinirlendiklerinde hırpalamak sıradan bir faaliyet olmuş onlar için, öfke kontrolü sıfır. İçine nane yaprağı atılıp normal fiyatının 10 katına satılan limonatadan, bardağına bir sürü ot sıkıştırılıp “otlu ayran” diye 15 liraya ittirilen ayrandan ise hiç bahsetmek istemiyorum. Bahsettikçe darlanıyorum çünkü. Şimdi “fiyatları hizmeti beğenmiyorsan gitme! zorla mı götürüyorlar seni oraya” diyen aklı evveller çıkacaktır elbet. Zaten bunu diyenler olduğu için o mekanlar rahatlar ve bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Mevsimin in’leri out’ları- Erkeklerin kadınları elde etme çabası OUTKadınların erkekleri elde etme çabası IN- Pareo OUTKimono IN- Havuza girmek OUTDenize girmek IN- Yabancı pop OUTTürkçe pop IN- Şişe açtırıp kasım kasım kasılmak OUTDans etmek IN- Pahalı plajlar OUTDüşük maliyetli tekne turları IN- Parmak arası terlik OUTSandalet IN - Bronzlaşmaya çalışmak OUTCildi korumaya çalışmak IN‘Aduket’ çekmek istediklerim- Klimayı açmamak için direnen sırtı ıslak taksiciler.- Ter kokusu 500 metreden gelen, koltukaltına dinamit yerleştirmelik yurdum insanı.- Slip mayosuyla aile plajında oradan oraya dolanan ve verdiği görüntüyle hemcinsleri üzerinde gerilim yaratan kaslı kel adamlar.- İnsanlar yiyecekle fotoğraf paylaştıkları anda “sen oruç tutmuyor musun bre kafir” modunda linç etmek için debelenen şuursuz sanal manyaklar.- Plajda birbirlerinin sivilcelerini patlatan, siyah noktalarını sıkan çiftler. Çek kameraya sat şempanze belgeseli diye National Geographic’e. Bi de insanın içi kalkıyor böyle.- Wireless’ıyla bağlanacağız diye form düzenleyip bin tane soruya cevap isteyen müesseseler.- Plajda ayağını burnumuza sokanlar, konuştuklarımızı dinleyenler, geçerken şezlonga çarpanlar, yürürken kumu kaldıranlar...- Kaynağı popo olan “Messi Çankırıspor’da” benzeri hayal gücünü zorlayan transfer haberlerini uyduranlar.- Patlayana kadar emen, kana susamış saykodelik sivrisinekler...En çok sevdiğim 9 tweet- @ArdaErdik5N1K Anadolu: Nörüyon, Nettun, Naban, Nassın, Napdurun, Kimlerdensin- @FaynTenksiki tane birbirini aramayan arkadaştan ilk önce hangisi “lan hayırsız hiç arayıp sormuyorsun” derse, o hemen otomatikman hayırlı insan olur.- @OzguRugzo1500 yıldır aynı kitaptan sorumluyuz, hala ceheneme giden var.- @littleiv3Sigaradaki indirim beni ziyadesiyle mutsuz etti. İçmediğim için ayda 300 lira kar ederken şimdi 210 lira ediyorum. Zararımı kim karşılıycak?- @tekerleklibavulÖyle bir tweet yazmalıyım ki eski sevgilim mesajı alsın. Eskinin eskisi takmasın. Yenisi anlamasın. Aday olan durumu çakmasın. Ay daraldım- @sokaktakiadamAnnem, evin dağınıklığını görünce durdu ve felsefe dünyasında çığır açacak o sözünü söyledi: “Her yer her yerde”- @alosmanicToprak olur taş olurum, yolunda yoldaş olurum, istersen gardaş olurum. Adam kafiye olsun diye nerdeyse lavaş olacakmış Allahtan şarkı bitmiş- @AbsurdManSevgilimle seviyeli bir ilişkim var. Onu çok seviyem, o da beni seviye.- @hoaneslan adamın tişörtünde; kan, çikolata, at lekesi var sen çıkmış “hımm zorlu bi leke” diyosun. bi sor adamın başına ne gelmiş de böyle olmuş.(Derleyen: onedio.com)
Siz de yıllarca adonis ve baklavalarıyla plajlarda arz-ı endam eden hemcinsleriniz tarafından hunharca eziklenenlerden misiniz? Durun tahmin edeyim siz de geçen yaz sonu “bu kış öyle vücut çalışacağım ki önümüzdeki yaz plajların bisküvi erkeği ben olacağım” deyip, kendinize sözler verip, bu yaz da her yaz olduğu gibi cortlayanlardansınız değil mi? Kaybedenler kulübüne hoş geldin dostum. Buyur otur. Sana bu yaz neler yaşayacağını hatırlatayım;- Yine her yaşanan andan bomba espriler çıkarmaya çalışan.- Yine sürekli ortama bir şeyler ısmarlayıp, bütçeyi sarsacak haşırt dı bilekboort hesaplar ödeyen.- Yine o figür bu figür derken düğümleninceye, pist boşalıncaya, herkes evine dönünceye kadar dans etmesi gereken.- Yine en dikkat çekicisinden, en şaşalısından, en pahalısından giyinmek zorunda olan.- Yine yurdum sahillerinde gitarıyla döktürmesi ve enbe orkestrası kadar repertuarı olması gereken.- Yine alkollü gecelerin sonunda kafası ilk açılacaklardan olup “herkesi evine taşıyan iyi çocuk” olması gereken.- Yine en iyi barbeküyü, en iyi mangalı yapma, “ortamdakileri yediren insan” olma, ve öyle anılma durumunda olan sen olacaksın. Kusura bakma valla kardeşim, dost acı söyler...Hal böyleyken gururu bir kenara bırakıp kaslı arkadaşlarla kaynaşmaktan başka bir çaremiz yok arkadaşlar. Hal böyleyken onlara bilenip, onlara düşman olmak bize hiçbir fayda sağlamaz. Hem zaten aylardan Temmuz oldu, bu tripler için çok geç. Eziklenmek kaçınılmazsa zevk almaya bakacağız artık. Onlarla bir kardeş, bir dost, ortamlara akan kankalar, iflah olmaz pampalar olmaya çalışacağız bu saatten sonra. Çalışacağız diyorum çünkü onların bunu isteyeceğinden pek emin değilim. Hatta dur ben buradan onlara sesleneyim;Sanırım şu an boy aynasının karşısında bir elinizle vücudunuzu okşuyor, bir elinizle de fotoğrafınızı çekip “Analar neler doğuruyor be” özgüveniyle kendinizi izliyorsunuz ve bu satırları okumuyorsunuz ama bu yakarışımızı elbet birileri size iletir kaslı abilerim... Kaslı abilerim gün sinerji, gün dayanışma günüdür. Gelin bu yaz biz vitaminsiz kardeşlerinizin derdine derman olun, onların yaralarını sarın, siz varken tişörtle güneşlenmek zorunda olan bizleri de ortamlarınıza sokun. Hem bizim de bir sürü artımız var yani; kaslı erkek seven ve bizimle arkadaşlıktan öte bağ kurmayan, çok güzel kız kankilerimiz var onlarla sizi tanıştırabiliriz mesela. Tamam ya tamam kabul, içecekler bizden, taksi paraları da, yemekler de... Koca bir yazı Küçük Emrah ifadesiyle geçirmeyelim yeter bize...Kimse kusura bakmasın ama...- Ne Hande, ne Serdar, ne Demet. Bu yazın en iyi Türkçe pop şarkısı Ayşe Hatun Önal’ın “Çak Bi Selam” şarkısı.- Slip mayo kimseye yakışmıyor, yapmayın etmeyin beyler, gelin bu sevdadan vazgeçin.- Ödül töreni yapmayı bilmiyoruz. Hele geçen günkü Altın Kelebek ödülleri töreni neydi abi. Annemin altın günü organizasyonu daha organize ve daha ihtişamlı.- Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye Ödülü alan filmi Kış Uykusu güzel bir film. Adama atıp tutmalar bırakılsın bir zahmet.- Şezlong kiraları almış başını gitmiş. Sanki 3.Selim’in tahtına oturuyoruz.- Dünya Kupasında ilk turda elenen İspanya, İtalya, İngiltere, Portekiz gibi Avrupa devlerine bakıp kendimize pay çıkarmayalım. Onlar en azından oraya gidebildiler.- Tamam belki iyi bir insandır, saygı dolu sevgi dolu bir insandır, iyi dosttur, iyi arkadaştır ona lafım yok. Ama neden Ömer Üründül’e önemli maçlarda yorumculuk görevi TRT, anlatsana biraz? Yok yani bir kişi duymadım ki “Ömer Üründül’ün yorumları şahane” desin. Neden bu ısrar ve halkın sesine kulak vermemek anlamak güç doğrusu.Güzel Muğla, güzel köy, güzel insanlarBir süredir Muğla’dayım. Muğla’nın Bozöyük köyünde çekilen ve bu Çarşamba Star Tv’de ilk bölümü yayınlanan Güzel Köylü dizisinin oyuncu kadrosunda yer alıyorum. Yahu psikolojim düzeldi burada resmen, kendimi bütün kötülüklerden arınmış gibi hissediyorum. Sevdiğim insanları bir tarafa koyacak olursam İstanbul’u hiç özlemediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü mesela şöyle şeyler var;- İstanbul’da gülmeyi unutmuşuz biz. Otobüste, minibüste, metroda, vapurda herkesin suratlar 10 karış, herkes bir yerlere yetişme peşinde. Burada ise herkes selamlaşıyor, konuşuyor, köyün kahvesinde şakalaşıyor, anlatıyor, dinliyor. Kimse cep telefonuna bakmıyor, kafasını aşağıya indirip uçsuz bucaksız sanal alemlerde kaybolmuyor, herkes yüzde 100 gerçek, herkes yüzde 100 pür neşe.- İstanbul’da bir günde yapabileceğin faaliyetleri Muğla’da 1 saate sığdırabiliyorsun. Burada trafik yok, sıra bekleme yok, dolayısıyla stres yok, vakit kaybı yok, akıl var, mantık var, sağlık var.- İstanbul’la kıyaslanınca her şey çok ucuz. Yemek mesela. İstanbul’da 30 liraya yaptığın kahvaltıyı 10 liraya yapabiliyorsun burada. Üstelik güleryüzlü bir garsonun sunumuyla. Neşeli bir restoran sahibinin kahkahasıyla. Bakkalı marketi de daha ucuz. İstanbul’da şişirilmiş rakamlar burada patır patır patlıyor. Yahu çikolatamıza, çekirdeğimize, gazozumuza fazladan fazladan ne paralar veriyormuşuz meğer.- Sorduğunuz adresi uzun uzun anlatmayı seven insanlar var burada. Seninle beraber hırs yapıyor, endişe ediyor adresi bulmak için. Hani neredeyse arabana atlayıp seninle adresi bulacak sonra ilk vasıtayla sorduğun yere geri dönecek.- Peyniri peynir, domatesi domates, patlıcanı patlıcan, reçeli reçel, ekmeği ekmek gibi lezzetli. Sağlıklı yaşamak için özel bir çaba harcamanıza gerek yok. Bir yıl içinde İstanbul’da oraya buraya akıttığımız paralarla buradan iki dönüm arsa almanız da mümkün ayrıca.- Çekim yaptığımız Bozöyük köyünün okulunun çim hokeyi takımı Türkiye şampiyonu olmuş mesela. Evet evet aynen öyle, çim hokeyi. Yani nedir? Ders dışındaki zamanı internet cafelerde zaman çürütmemişler; Yani nedir? Burada çimlere basmak yasak değil, burada çimlere basmak moda.Renault - MAİS ve Nişantaşı Üniversitesi işbirliği yaptıTÜRKIYE Otomotiv sektörünün öncü kurumlarından Renault MAİS ile hızla büyüyen Nişantaşı Üniversitesi Rektörlüğü arasında eğitim işbirliği protokolü imzalandı. 23 Haziran 2014 tarihinde imzalanan protokole Renault - MAİS adına Genel Müdür İbrahim Aybar, Nişantaşı Üniversitesi adına Rektör Prof. Dr. Kerem Alkin imza koydular.Söz konusu protokol çerçevesinde Nişantaşı Üniversitesi Endüstri Mühendisliği ve İşletme dört yıllık lisans programının içeriğini, iş dünyasının ihtiyaçlarına göre Renault MAİS ile Nişantaşı Üniversitesi birlikte belirleyecek. İşbirliği kapsamında, Renault MAİS çalışanlarına seminer ve konferanslar verilebilecek. Üniversite, Renault’un ihtiyaç duyduğu bilimsel konularda (anket yapılması, raporlar hazırlanması vs) çalışmalar yapacak.Protokol çerçevesinde Renault, Nişantaşı Üniversitesi’nin ilgili bölüm öğrencilerine staj ve iş imkanı sağlayacak.
Malum yaz aylarındayız ve her yaz olduğu gibi düğün dernek sezonu açıldı. Hem de ne açılma, gün geçmiyor ki bir düğün daveti almayalım. Ve yine gün geçmiyor ki gayri safi milli hasılamızdan bir çeyrek altınla daha vedalaşmayalım. Gelgelelim gerek benim, gerekse çevremdeki insanların gözlemlerinden anladığım kadarıyla bu yaz geçmiş yazlardan çok daha fazla, çok daha birbiri ardına süregelen bir evlilik merasimi durumu sözkonusu toplumumuzda. Yani demem odur ki evliliğin yükselen trend olduğu bir dönemden geçmekteyiz. Toplum psikolojisindeki bu değişimler de çok enteresan geliyor bana. Hoop bir bakıyoruz bekarlık moda olmuş, bir bakıyoruz uzatmalı sevgililik, bir bakıyoruz kısa zamanlı ilişkiler, sonra bir bakıyoruz yine evlenen evlenene. Evlilik kurumuna kötü bir şey dediğimiz yok, evlilik iyi bir şey de asıl mesele şu; kardeşim niye bu kadar gözümüze gözümüze sokuyorsunuz bütün hikayeyi? İnstagram’a bir giriyorum; evliliğin her sürecinden bir kare ve altında bir not;- Mehmet bana evlilik teklif etmeden 5 dakika önce- Mehmet bana evlilik teklif etmek üzereyken- Mehmet bana evlilik teklif ederken- Mehmet’in evlilik cevabına evet derken- Mehmet bana aldığı domates büyüklüğünde taşı olan yüzüğü takdim ederken- Mehmet’in bana aldığı yüzüğü takarken- Mehmet’in bana evlilik teklif etmesini kutlarken- Mehmet’in ailesinin beni istemeye gelmesine 27 saat kalmışken- Mehmet’in ailesinin beni istemeye gelmesine 10 saat kalmışken- Mehmet’in ailesinin bugün beni istemeye gelmesine hazırlanırken- Mehmet’in ailesi beni istemek için kapımızı çalarken- Mehmet’in ailesi beni istemek için geldiğinde kapıyı açarken- Mehmet’in ailesinin beni istemek için gelişi.- Mehmet’in ailesinin beni istemek için gelişi ve onlara hoşgeldin dememiz.- Mehmet’in ailesine beni istemeye geldikleri için Türk kahvesi yaparken- Mehmet’in ailesine beni istemeye geldikleri için Türk kahvesi ikram ederken- Mehmet’in ailesi beni istemeye geldikleri için yaptığım kahveleri yudumlarken- Mehmet’in ailesi beni istemek için konuşmaya başlarken- Mehmet’in babası “Allah’ın emri peygamberin kavliyle” derken.- Mehmet’in ailesi beni istedikten sonra benim ailem düşünürken- Mehmet’in ailesine benim ailem “verdik gitti” derken.- Mehmet’e nişan için aldığım elbiseyi gösterirkenYahu şunları yazarken ben yoruldum ama durum aynen böyle. Evlilik sürecinin her anını instagram sayfasından izliyoruz kızın. Kızın diyorum çünkü hiçbir erkeğin bu süreci bu şekilde çığıra çığıra gözümüze soktuğuna şahit olmadım. Bu meseleye dair son sözüm evlilik sürecinde Recep İvedikleşen sevgili kadınlara; Şu göze sokmaları biraz azaltmamız mümkün mü acaba? Tamam evlilik iyi bir şey, güzel bir şey, bu kadar insan yanılıyor olamaz, Allah mutlu etsin, bir yastıkta kocatsın da diğer kadınları niye bu kadar gazlıyosunuz, neden sinirlerini bozup “seninle kimse evlenmiyo hahaha” alt nesajı verip o depresyon senin bu depresyon benim koşturuyorsunuz kardeşim, sonra olan bize oluyor ya!
Geçtiğimiz hafta Peugeot'nun önayak olduğu ve büyük bir önem verdiği engellilere doğru yaklaşım eğitimini aldım. Ve orada bir kez daha gördüm ki bizler engelli insanların hayatlarını zorlaştırmak için elimizden geleni yapıyoruz. Kaldırımlara park ettiğimiz arabalarımız, görme engelli insanlara karşı büyük ön yargılarımız, yalan yanlış bilgilerimiz, kısacası sene 2014 ve biz halen daha onlara yabancıyız ve doğru iletişime nasıl geçmemiz gerektiği hakkında çok az bilgiye sahibiz. Oysa ülkemizde 860 bini bedensel engelli olmak üzere toplam 8,5 milyon engelli insanımız var ve bu dünya nazarında oldukça yüksek bir rakam. Onların tamamını görmüyoruz, çünkü evlerindeler, bizler kadar ulaşım imkanına sahip olmadıkları için dışarıya çıkamıyorlar. Görmüyoruz diye yok saymayalım, yaklaşalım onlara ve onların sorunlarına. Hatta alın size onlara yaklaşmak için en yakın fırsat;Bugün saat 14.00'da Caddebostan sahilinde piknik ve oyun etkinliği düzenlenecek. Türkiye'nin en iyi graffiti sanatçıları olarak gösterilen LeoLunatic, MRHure ve ekibi engelli arkadaşlarla birlikte bir arabanın üzerinde graffiti çalışması yapacaklar, orada boyanan araç sonraki günlerde aracın yetkili servislerinde sergilenecek.Eğitimcilerimizden iletişim uzmanı ve psikolog Ceren Kurtay Doğan engellilerle iletişim meselesiyle ilgili şu cümlelerin özellikle altını çizdi.- Görme engelli kişilerle iletişimde;Görme engelli bir kişiyle karşılaş-tığınızda öncelikle yardım isteyip istemediğini sorun.Görme engelli bir kişiyi karşılarken her zaman kendinizi tanıtın ve orada bulunan diğer kişileri de takdim edin.Görme engelli bir kişiyi acık bir alanda yalnız bırakmayın.Kişiyle doğrudan doğruya konusun.Normal bir ses tonu kullanın.Görme engelli kişiler bağımsızca dolaşıp, gezebilirler .Kolunuzu ya da dirseğinizi tutmasına izin verin.Yönerge verirken açık ve net olun. (sağ ve sol kelimelerini kullanabilirsiniz ama orada, ileride gibi ifadeler kullanmayın)- İşitme engelli kişilerle iletişimde;İşitme engelli bir kişinin, dikkatini çekmek için kibarca omuzuna dokunabilir ya da elinizle işaret edebilirsiniz.Konuşurken yüz yüze bakıp normal bir ses tonu ile konusun.Bir çok işitme engelli dudak okuduğundan, konuşurken elinizle ağzınızı kapatmak ya da sakız çiğnemek gibi konuşmanızın anlaşılmasını engelleyecek hareketler yapmayın. Tahmin etmeye çalışmak yerine en iyi iletişim kurabileceği yöntemi kendisine sorun.- Zihinsel olarak farklı gelişen kişilerle iletişim kurarkenFikirleri sıklıkla özetleyip, sözel ifadeleri basitleştirmek,Yapılacak çalışmanın adım adım açıklamak, çalışma boyunca uyulması gereken kuralları “kesin” olarak belirtilmek,Kişinin düzeyini tespit edip, beklentileri bireyin yeterliliklerine göre belirlemek,Kişilere hızlı olmaları için baskı yapmamak, bununla birlikte dikkatlerini çalışmalara yönlendirmeleri için yardımcı olmak,Motive etmek ve motive olmak,Sabırlı olmak,Özellikle otistik bireyleri, karşılaşa-cakları değişikliklere karşı hazırlamakÇOK ÇOK ÖNEMLİDİR...
Stresli, sıkıntılı, boğucu ve yorucu geçen koca bir kış mevsimini daha atlattınız ve şimdi şöyle eğlenceli ve dinlenceli bir tatil yapmak, üzerinizdeki negatif elektriği atmak istiyorsunuz. Üstelik bu yaz geçen yaz gibi yalnız da değilsiniz. Hayatınızda biri var, ona fena halde aşıksınız, çok mutlu ve de mesutsunuz. Onunla beraber tatile gitme imkanınız da var ve bu beraber gideceğiniz ilk tatil, baştan sona güzel geçsin, keyifli geçsin, kavgasız gürültüsüz geçsin istiyorsunuz. Peki nereye gideceksiniz? Sizin saadetiniz için, daha mutlu, daha güzel, sevgi dolu bir dünya için, barış için, kardeşlik için ülkenin en müstesna tatil bölgelerini kurcalayayım dedim.BODRUMYeni sevgiliyle gidilebilecek en güzel tatil beldelerimizden biri. Eğer denildiği gibi tatil yapmak insanların birbirlerini iyi tanımalarının yollarından biriyse Bodrum bunun için ideal yer. Türkbükü’nde başka bir tatil, Gümbet’te başka, Akyarlar‘da başka, Ortakent’te başka, Gümüşlük’te başka, Turgutreis’te başka, Merkez’de başka çeşit bir tatil yapabilirsiniz. Türkbükü beachlerinde eline mojitosunu alıp Serdar Ortaç’ın “buralara buralara buralaraaa” sı eşliğinde bağıra bağıra kopmak isteyen bir sevgiliniz mi varmış, yoksa Akyarlar sahilinde eline kitabını alıp 5 saat hiç kıpırdamadan okuyan sevgiliniz mi varmış Bodrum’da bunu rahatlıkla check edebilirsiniz. Benim Bodrum’a gidecek yeni sevgililer için önerim Gümüşlük olur. Sessizdir sakindir dinlersin anlarsın, akşam olunca eğlencesi de vardır, hatta güneşin en şahanesinden batışını izlersin. KAŞYeni sevgiliyle tatil için tam bir ateşten gömlek. Bu onunla son tatiliniz olabilir, tatilin sonunda birbirinizden bıkabilir, fena halde tiksinebilir, Kaş’ın adı bi anda Kaç olup tatil bitmeden şehrinize kaçabilirsiniz. Ya da tam tersi birdenbire aşka gelip evlilik kararı da alabilirsiniz. Böyle acaip bir yerdir Kaş. Çok sessiz ve çok sakindir, günü genellikle deniz kenarında geçirirsiniz. Şezlongunuza kurulur kulaklığınızı takar, kitabınızı okur, denizinize girersiniz. Gece hayatı da aynen gündüzleri gibi sessizdir, öyle aman aman kulüpleri diskoları yoktur. Dolayısıyla yeni sevgililerin birbirleriyle ilgillenecekleri vakit boldur. Uzun konuşmaları sevmeyen biriyseniz bir süre sonra “tekne turunda denize mi atsam lan acaba bunu? soran olursa da farkında değilim, kendi düşmüş derim” gibi şeyler düşünürken bulabilirsiniz kendinizi. ANTALYAYeni sevgiliyle Antalya’da bir otel tatili. Hadi imkanları zorlayıp adını koyalım; 5 yıldızlı bir otel olsun. Armut piş ağzıma düş olayı yani. Yediğin önünde yemediğin arkada. Dilediğin kadar ye, iç, tuvalate git sonra bi daha bi daha. ÇEŞMEVallahi mirim, yeni sevgiliyle gidilebilecek en güzel tatil yeri Çeşme bence. Tabii imkanlar dahilindeyse Alaçatı olsun. Nihayetinde oldukça pahalı bir beldemiz. Konaklama konusunda fiyatlar almış başını gitmiş, yemekler içecekler vesaire el yakıyor. Yeni sevgili, eski sevgili, uzatmalı sevgili farketmez Çeşme herkese güzel. Amma övesim varmış yalnız Çeşme’yi be..
Son zamanlarda girdiğim ortamlarda en çok dikkatimi çeken şeylerden biri ‘mış’ gibi yaşayan insanlar. Televizyon izlemiyormuş gibi, sokağa çıkmıyormuş gibi, internette vakit geçirmiyormuş gibi, aşık olmuyormuş gibi, Serdar Ortaç dinlemiyormuş gibi... Örnekler çoğaltılabilir. Bazen belli ediyorlar bu ‘mış’ gibi yapma durumlarını. O yüzden onlara bir iki taktik...1) Ortamdan biri Survivor’la ilgili konuşmaya başladığında hemen bir şeyler at ağzına. Fındık olur fıstık olur, tut kendini, yanlışlıkla ağzından “O Turabi’de ne gıcık“ falan gibi bir şey çıkıverir, karizman yerle bir olur Allah korusun, çok üzülürsün. Unutma televizyon izlemiyorsun sen.2) Futbolla ilgili tartışma falan olursa suratını ekşi ekşi yaparak bak onlara böyle. Hani “Ulan kepazeler, 18’inci yüzyıl Rus edebiyatını konuşmak için can atan benim gibi bir adam var yanınızda siz ne konuşuyorsunuz“ gibisinden. Bakışlarınla döv onları, Drogba falan dediklerinde “Yeni bir yazar mı o?” şekilleri yap. Oldu ya dayanamadın; “Fenerbahçe parkını severim, Beşiktaş Balık Pazarı’nda içerim, Galatasaray Hamamı’nda çimerim, gerisini bilmem” de.3) Unutma hiçbir şeyi beğenmemeli. Popüler kültüre dair her şeyi eleştirmeli ve içinde bulunduğun ortamı negatif elektriğinle bayıltmalısın. “İzlemedim ama Kurt Seyid Ve Şura olmamış diyorlar“ de mesela, ‘Zaten romanı da iyi değildi’ de. Kıvanç Tatlıtuğ’un iyi oyunculuğunu bir türlü kabulleneme. Bunları söylerken uzaklara doğru bak.4) İnternetten de, internettekilerden de nefret et. Sosyal medyayı boş işler olarak tanımla. “Twitter ne abi ya? Hâlâ Facebook mu var?” gibi cümleler kur. İnternet marifetiyle tanışıp sevgili olan insanları aşşağıla. Elindeki akıllı telefonu bir yerlere saklayıp teknolojinin bizi nasıl körelttiğini ve yalnızlaştırdığını, buna asla yenik düşmeyeceğini ağzına sakız et. İkide bir çok yakında telefonunu kapatıp Kaz Dağları’nda tatil yapacağını söyle.5) Soma gibi facialarda kılını kıpırdatmadığın halde köşene çekilip elini taşın altına koyan kurumları ve insanları eleştir. Yardım yapan kurumları ve insanları reklam yapmakla suçlayıp; “PR yapıyorlar şerefsizler“ de. Yardım yapmazsalar da “Yardım yapmıyor şerefsizler“ dersin. İnsanları samimiyetsizsiniz diye yargıla, yeterince üzülmüyorlar bunlar diye ortalığı ayağa kaldır, gerekirse acıları ölümleri yarıştır.Merhaba yaz- Merhaba yukarı kaldırıldığında çok karizmatik olunduğu sanılan polo yakalar.- Merhaba en yeni Demet Akalın, merhaba en yeni Serdar Ortaç şarkısı.- Merhaba her şey dahil sistemle gidilen otelde votka diye verilen limon kolonyasından hallice şey.-Merhaba ev kirası ayarında istenen en plastiğinden şezlong kirası.- Merhaba ıslak koltuk altları, merhaba toplu ulaşım aracını saran pastırmamsı koku.- Merhaba “Limonatanın içine bir sürü ot atıp 20 liraya millete ittirelim” diyenler.- Merhaba hanım kızlarımızın babet ve yara bandı ikilisi.- Merhaba yıllarca kır düğünü hayali kurup Başak Düğün Salonu’nda evlenen beyaz yakalı plaza kadınlarının tarifsiz hüznü...
Gönül istemez mi neşeli bir pazar yazısı yazmak. Gönül istemez mi en gereksizinden bir magazinsel meselenin goygoyunu yapıp iki lafın belini kırmak ama güzel ülkemizin üzerindeki kara bulutlar gitmek bilmiyor maalesef. Böyle bir facianın ardından nasıl keyifli olunabilir, nasıl Finlandiya vatandaşı gibi uyanabilirki insan! Kelimeler yetersiz, kelimeler kifayetsiz, ne desek ne söylesek oğlunu eşini babasını kaybeden bir insanın acısını tarif etmeye, anlamaya yetmez. Bu aşamada bize düşen görev onların kederini paylaşmak, onlara madden ve manen yardım etmeye çalışmak.Gel gelelim son zamanlarda bizlerde bir tuhaflık var. Böyle büyük bir faciada bile tek yürek olamıyoruz. Böyle derin bir hüznü bile beraber yaşayamıyor, samimiyetle birbirimize sarılıp ağlayamıyoruz. Ya da şöyle söyleyeyim; sanırım biz artık birbirimizi sevmiyoruz. Özellikle sosyal medyada olan bitenler çok can sıkıcı. Öyle bir güruh var ki böyle bir ulusal yası yaşarken bile 7/24 birbirlerine laf yetiştirme, birbirlerine laf çarpma, kendi ideolojisinden olmayanlarla kavga etme peşinde. Neden böyle yapıyorsun diye sorulduğunda da “Ama onlar öyle yapıyor“ cevabını veriyorlar. Yahu mecbur musun aynı yanlışı yapmaya? Mecbur musun kötüyle kötü, deliyle deli olmaya? Orada yüzlerce insanımızı kaybetmişiz, analar çocuklar eşler ağlıyor sen neden zıtlaşmanın kavganın kaosun peşindesin hâlâ? Anlayamıyorum, gerçekten anlayamıyorum.Acıları ölümleri yarıştırıyor, birbirlerinin taziye mesajlarını beğenmiyor yargılıyor insanlar. “Neden öyle dedin de böyle demedin? Yoksa sen de şunlardan mısın bunlardan mısın? Neden az tweet atıyorsun? Neden yazmıyorsun? Neden bunu böyle demiyorsun? Neden bu konuya değinmiyorsun? Neden öyle? Neden böyle?” diye diye insanları duruma yabancılaştırıp yas tutma şekillerine kahırlarına kederlerine bile karışıyorlar.Nasıl destek vereceğimizin derdine düşülmeli“Ben çok üzüldüm sen yeterince üzülmedin” diye hüzün derecesi ölçen kendini bilmezler samimiyetsizler peydahlanıyor bir anda. Yağmur yağınca birden ortaya çıkan şemsiye satıcıları gibi. Ama hiç değilse şemsiye satanlar bir işe yarıyorlar, bunlar hüzün derecesi ölçmeleri yetmezmiş gibi diğer insanlara hedef gösterip, sanal linç uyguluyorlar beğenmediklerine hadsizce. Çok yazan çok duyarlı, az yazan az duyarlı diye yaftalayıp duruyorlar herkesi.Bir de yapılan yardımları beğenmeyenler var ki beni derin düşüncelere gark eden büyük bir güruh bu. Bir banka “Soma’da kaybettiğimiz madencilerin kredilerini sileceğim” diyor, hemen ortaya “E zaten hayat sigortası var, sigorta ödüyor neyin artisliğini yapıyorsun?” diyenler çıkıyor, banka “Hayır ben hayat sigortası yordamıyla yapmayacağım bunu” diyor ama o açıklamayı kimse kaale almıyor, herkes o ilk ezberle yüklenmeyi sürdürüyor. Yardım yapmayınca “Niye yardım yapılmıyor“, yardım yapılınca “Reklam yapıyor samimiyetsiz“ diye bir terane, bir kısır döngü almış başını gidiyor. Yahu velev ki kötü niyetliler, velev ki reklam için yardım yapıyorlar sana ne? Yardım yapmaları yetmiyor mu? “O zaman bunu açıklamasınlar!” diyor, hayır kardeşim açıklasınlar! Açıklasınlar ki diğer şirketler de ilham alsın, örnek alsın ve onlar da taşın altına ellerini koysunlar. Belki o an bir kurum ölen kardeşlerimizden birinin çocuğunun yaralarına merhem olacak ama senin klavye başında yaptığın yardım beğenmeme ukalalığın yüzünden bundan vazgeçiyor.Sözün özü birbirimizin azyşySözün özü birbirimizin az yazmasını çok yazmasını, taziye mesajının mahiyetini, paylaştığı videoyu, fotoğrafı, yaptığı yardımı yargılamak yerine birlik olup eşsiz kalan kadınlara, babasız kalan çocuklara, oğulsuz kalan analara babalara nasıl destek olabiliriz, bu travmayı atlatırken onlar için ne gibi fedakarlıklar yapabiliriz bunların derdine düşmeliyiz. Başka da diyecek bir şey yok aslında bu zor zamanda. Milletçe başımız sağ olsun. Allah Soma’da kaybettiğimiz işçilerimizin ailelerine sabırlar versin. Bir daha böyle büyük bir acı yaşamayalım. Bir daha böyle bir faciayla sınanmayalım...
Bizi kim onun kadar özledi? Hangimizin hayatında bizi sevmekten yorulmayan biri oldu onun kadar? Kim bu kadar içten merak etti bizi ondan başka? En son kim sabahın köründe seni kapıya kadar uğurlayıp “İşin gücün rast gitsin“ dedi ve sokağın köşesini dönünceye kadar gözüyle takip etti? En son kim çay ve menemen kokusuyla uyandırdı seni? Kim onun kadar içten sarıldı bize? Ah sevgili okuyucu ah, sen de biliyorsun ki; bu ve bunun gibi fedakarlık yüklü cümleler uzar gider. O tüm içtenliği ve sevgisiyle bunları yaparken biz ne yaptık peki? Esas önemli kısım bu bence. Annemizin bu beklentisiz ilgisine mazhar olan bizler ne yaptık? Hemen söyleyeyim...- En çok ona bağırdık. En çok ona sinirlendik. Ufacık bir şeyi büyütüp kavgalar ettik onunla. Hayata karşı zorlanmalarımızın acısını ondan çıkarmaya çalıştık. Kimseyi onun kadar kolay üzmedik şu hayatımızda. Kimseye onun kadar ağır sözler söylemedik. O ise bunca musibetimize bunca hoyratlığımıza rağmen hep güldü bize. Küçücük bir özürle affetti. Elin kızı barışmak için domates büyüklüğünde tektaş isterken ona yanağına kondurduğumuz bir öpücük yetti.- En çok o aradı, en az onu aradık. Çevremizdeki çoğu geçici mertebedeki arkadaşla whatsapp’ta konferanslar yaparken, sohbetin, geyik muhabbetinin dibine vururken o “Yavrum niye aramıyorsun?” dediğinde yakın ya da uzak hiçbir arkadaşımıza söylemediğimiz yalanlar söyledik ona. Hep başımızdan savdık onu. Sürekli arayıp “İyi misin?” demesinden, rahatsız olduk çoğu zaman. Sesimizi yükselttik hatta. Millete telefonu kokulu öpücüklerle, gülücüklerle açarken ona en kalın, en duygusuz sesimizi kullandık. - En az ona hediye aldık. Hep o üç günlük beş günlük sevgiliye aldık hediyelerin en güzelini. Annemiz nasıl olsa buna da fit olur dedik. Bir buket çiçek alıp gideyim, annem buna da sevindirik olur dedik. Pisliklerimizi süpürsün diye elektrikli süpürge alan aymazlar oldu aramızda. Annesine halı alan şuursuz bir arkadaşım vardı mesela. Yiyorsa alsana bu saydıklarımdan birini sevgiline! Ah ah anne gibisi var mı!- En çok ona hesap sorduk. “Tişörtüm nerede?” diye ortalığı ayağa kaldırdık. Yemeği beğenmedik asrın tribini attık. En sevdiğimiz pantolonumuz iki gün geç yıkandı diye kan kusturduk. Herkeslere rica ederken ona emrettik. Oysa o pastanın son dilimini sen ye diye “ben pasta sevmem“ diyen biri, sen salonda maç izleyeceksin diye kendine iş yaratan o.- En çok onun sözünü dinlemedik. Hep kulak arkası ettik bize verdiği akılları. “Aman sen nerden biliyorsun ki” dedik, “Ben hallederim” dedik, kaale almadık senelerin hayat tecrübesini. Her seferinde söyledikleri çıkmasına rağmen, her öngörüsü zamanla gerçekleşmesine rağmen hiç sallamadık onu, hep burnumuzun dikine gittik. Çoğu zamanda çevremizdeki tipleri dinledik rakı masalarında uzun uzun. Psikologlara paralar döktük hatta dert ortağımız olsunlar diye. “Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar“ lafını unuttuk. Yogalara gidip kafayı boşaltmaya çalıştık. Oysa annemiz bizi dinlemeye hep hazırdı.