Devletin bazı temel yükümlülükleri vardır; yargı, sağlık, eğitim, güvenlik gibi.. Bunlar ihmal edilemez.İhmale uğradığı zaman sistem teklemeye, çürümeye başlar ve karmaşa doğar.Dar görüşlü ve hasis politikalar ülkenin başına büyük dertler açar. Geleceği karartır.Anayasa Mahkemesi Başkanı Bumin'in "On yılını doldurmamış 4742 hakimin, aldıkları maaşların azlığı nedeniyle yoksulluk sınırının altında yaşadıklarını gündeme getiren konuşmasını geçen hafta işte o nedenle "Asıl adalet arayan insanlara acıyın!" yorumu ile yansıttık.Çünkü Bumin "Hakim asgari ihtiyaçlarını karşılayacak gelire sahip değilse kendini ruhi bakımdan işine veremez" diyordu.Bu, uyarı değil bir feryattı.Ama ne yazık ki adalet açlığı çeken halkta uyandırdığı etkinin yarısını bile iktidar üstünde yaratmadı.Devlet çaresiz mi?Kimse "Devletin imkânları bu kadarına yetiyor" deyip sorunu örtemez. Adalet duygusuna zarar veren bu meselenin "Kaynak bulunduğu gün 2 milyon kamu personeli ile bir arada" çözüleceğini söyleyemez.Önem ve öncelik sırası diye bir kavram vardır.Üstelik bu meseleyi çözmenin parasal bedeli, elde edilecek büyük faydanın yanında devede kulak kalır.Örneğin 9 bin hakim ve savcının maaşlarına 500 milyon liralık bir artışın yıllık maliyeti 59 trilyon liradır.Artış 1 milyar lira olsa 118 trilyon olur.Verimi artan bir yargının, israf ve yolsuzluk kanallarından katrilyonlar kaybeden bir ülkeye aldığını misliyle geri getirecek bir etkinlik kazanacağı belli iken bu vurdumduymazlığın sebebi ne olabilir?Geçen hafta hakim ve savcılardan aldığım yüze yakın mesaj bu soruya cevap teşkil edebilecek yorumlar içeriyordu.Yener Süsoy'la yaptığı röportajda Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin'in aynı kanaati seslendirmesi beni şaşırtmadı.Kasıtlı fakirleştirmeAma vurdumduymazlığa yönelik hükmün bu seviyeden açıkça ifade edilmesi, sanırım benim gibi pek çok kişiyi endişeye düşürmüştür.Bumin şöyle diyor:"Siyasi iktidarlar bunları bilerek ve isteyerek düzeltmiyor. Çünkü yargının ağır işlemesinde siyasi iktidarın menfaati var. İktidarlar adaletin geç işlemesinden memnundur. Hiçbir iktidar kendi yetkilerinin paylaşımından hoşlanmaz, denetlenmesinden ise nefret eder.Adalet ağır, hantal çalışacak ki onlar da rahat rahat işlerini yürütsün.."Geçim sıkıntısı çeken hakimler ve savcılar, sistemin ve ülke yönetiminden sorumlu iktidarların ayıbı ve günahıdır.Adalet açlığı çeken toplumun bundan sonra asıl muhatabı iktidardır.Çünkü sorunun kaynakla ilgili olmadığı, doğrudan siyaset sınıfının çıkarı ve bilinçli tercihi ile ilgili olduğu artık deşifre olmuştur.Kötü niyet, milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırmama inadında bile pis pis sırıtmıyor mu?
Başbakan Erdoğan'ın bu ölçüde umut ve güven yaratabileceğini kimse beklemiyordu.Ama başardı. Çünkü değişim iddiası lâfta kalmamış; yanılgılarını cesaretle itiraf etmiş, gerçekçi ve faydacı önermelere sahip çıkmayı bilmiştir.Başbakan geçen hafta AKP'li belediye başkanlarına önemli saydığım bir uyarıda bulundu. "Koltuk sevdalısı olmayın. Vatandaşın bedduasını almayın" dedi.Umarım kendi gücünü de aynı duyarlılığın rehberliğinde kullanır. Ve "âleme verir talkını, kendi yutar salkımı" dedirtmez.Şimdiye kadar Erdoğan en yaygın ve hak edilmiş bedduayı İmarbank bonozedelerinden aldı. Çünkü 22 bin aile, sorumluluğu tümü ile kamu otoritesine ait bir suçtan ötürü mağdur edildiler.Kurban edilen bu kitleden her gün yakıcı, acıtıcı mektuplar alıyorum.Birinde "Biz Başbakan'ın Allah korkusu bilen bir adam olduğunu düşünüyorduk. Artık bu umudu kaybettik" diyordu.Erdoğan bu meseleyi bilenlerden tekrar dinlerse işledikleri günahı mutlaka anlar ve düzeltmeye çalışır.İktidar geleceğe ait günahlardan ve getireceği beddualardan da korunmalı. YÖK'le giriştiği imam-hatip kavgası daha büyük bir tehlikeyi içinde barındırıyor.Erdoğan, imam-hatiplere üniversite yolunu açma konusundaki seçim vaadini yerine getirmekte kararlıdır. Fakat bu siyasi hamlenin meslek liselerini geliştirme amacıyla bir ilgisi yoktur. Amaç öğrencileri azalan imam hatip liselerini kalkındırmak ve çağdaş laik eğitime din temelli bir alternatif oluşturmaktır.Faizsiz bir düzenin gerçekçi olmadığını iktidara gelince öğrenen Başbakan, işten geçmeden görüp, eğitim birliğine zarar verecek bir büyük günahtan, bakalım dönebilcek mi?
Amerikan askerlerinin Irak'ta esirlere uyguladıkları işkencelerin fotoğrafları dünyayı ayağa kaldırdı. ABD gücünü zalimce kullanıyor. Serden çıkan hayır, bu fotoğrafların Irak'ta olan biteni yeniden gündeme taşımak gibi bir iyiliğe hizmet etmesidir. Orada her gün derinleşen kanlı bir bataklık var. Başkan Bush'un "Savaş bitti" dediği günden bu yana geçen bir yılda 600 Amerikan askeri öldü, bunun on kaü da Iraklı..İşkence fotoğrafları işgalcilere yönelik ölümcül nefretin yalnız sebebini göstermiyor, haklılığını da kanıtlıyor. İşkenceyi bireysel göstermeye dönük tertipler beyhudedir. Dava edilen Amerikalı askerin avukatı bakın ne diyor:"Bir grup çocuğun bunu yapmaya kendi başlarına karar verdiklerini mi düşünüyorsunuz? Onlar emirleri uyguladı!" İmam-cemaat etkileşmesi: Amerikalı askerler Türk müttefiklerinin başına çuval geçirmişti, İngilizler bir adım ileri gidip başına çuval geçirdikleri Iraklı esirin çıplak vücuduna idrar yaptılar!İnsan öldürülebilir ama yaralanmış onuru, öcünü alacak ardıllarını mutlaka bulur. Irak'ta olan da bu. İşte eski Dışişleri Bakanı Albright'ın sözleri: "Savaştan önce Irak'la bağlantılı bir terörizm yoktu ama artık var. ABD'nin işgal gücü biçimindeki varlığı yüzünden, bizden nefret eden insanları Amerikan askerlerine kurşun sıkmak için Irak'a çeken bir mıknatıs etkisi ortaya çıktı.."Aklın yolu belli.. Amerika Irak'taki yabancı güçleri uluslararası bir niteliğe dönüştürüp iktidarı bir an önce Irak otoritesine devretmek zorundadır. Aksi halde Amerika'nın akıl ve adaletten yoksun gücü, kendine baş eğdirecek bir düşmanı yine yoktan var edecektir!Merhamet polise de yakışırDün NTV'de kanımı donduran görüntüler izledim. Edirne çarşısında altı-yedi polis, iki genç adamı coplarla, nerelerine denk geldiğini umursamaksızın linç eder gibi dövüyorlardı. Terörist miydi bunlar; tecavüzcü veya katil miydi? Hayır.. İş arıyor, iş istiyorlardı.İş bulamamanın çaresizliği onları kaderlerine sessizce boyun eğmek yerine çevreyi rahatsız edecek tepkilere sevketmiş olabilir. Ama polis, bu insanların kafalarını, onurlarını kırmak zorunda mıdır? Hayır! Hayır! İş bulamayanların tepkisine, meydan dayağı ile cevap vermek, sosyal bir sorunun çaresi olamaz.Çünkü bu ülkede en az 10 milyon işsiz ama 200 bin polis var. Kuvvet yetmez bu sorunu çözmeye. Cop patlatır ama akıl, sevgi ve merhamet belki biraz zaman kazandırır. Bize de bu lâzım..
Avrupa Birliği bugün on ülkenin katılımı ile nüfusu 450 milyona çıkan dünyanın en büyük pazarı oluyor. Hedef elbette ekonomik güç değildir yalnızca; güvenliktir, özgürlüktür ve refahtır.AB'nin sınırlarını Doğu Akdeniz'e kadar getiren genişlemeyi Türkiye olarak artan umutlarımızla, imrenme ve biraz da kıskançlık duyguları ile izliyoruz. Çünkü demokratik ve ekonomik geleceğimizin Avrupa olduğunu kavrayan vizyon sahibi devlet adamlarımız olsaydı bugün yenilere "AB'ye hoşgeldiniz" diyen kıdemli üyeler arasında belki Türkiye de bulunacaktı. Yine de tesellimiz şudur ki Türkiye milli bir dava olarak bu hedefe ulaşmanın azimli çabaları ile ilerlemekte, uluslararası konjonktür de avantajını artırmaktadır.AB'nin kumandasını elinde tutan ülkelerin işbaşındaki yönetimleri, Türkiye'nin bu yıl sonunda üyelik müzakereleri için tarih alabileceği umutlarını destekliyor. Önceki gün Fransa Cumhurbaşkanı Chirac "Türkiye'nin üyeliği çok uzun zaman alabilir" dedi ama bu, iç muhalefeti bastırmaya yönelik bir söz ustalığı idi. Chirac bu yolla Türkiye'ye üyelik müzakereleri için tarih verilebileceğini ilk kez somut biçimde ortaya koymuştur. Dün de Almanya Başbakanı Schröder Federal Meclis'te aynı desteği daha cesur cümlelerle ifade etti.Türkiye'nin üyeliği ile kökten dinci olmayan İslâm'la Batılı aydınlanma arasında barışma yaşayacağını savundu ve "Bu Avrupa güvenliği için büyük kazanç olacak" dedi. Büyük Avrupa'ya dahil olma hedefi, şu dönemde hiçbir küçük menfaate feda edilmemelidir. Meclisi iki acil görev bekliyor.Birincisi Anayasa değişiklikleri paketini kazaya uğratmadan geçirmek.. İkincisi Leylâ Zana ve arkadaşlarının zaten on yılını tamamladıkları hapis cezalarında bir yıllık indirim sağlarak tahliyelerini gerçekleştirecek yaratıcılığı komplekse kapılmadan göstermek..Fırsatların üstünde etiket olmaz ama önümüzdeki fırsatın üstünde etiket var. Mesele, okumasını bilen siyasetçiler var mı, yok mu? Biz var olduğuna inanıyoruz.Töre vahşetine karşı kazanılan ilk zaferTGRT'nin "Kadın Sesi" programı dün, töre vahşetine isyanın feryadı oldu. Dokuz yıllık evli, üç çocuklu bir kadının eşi hapiste olduğu için çalışmak zorunda kalması, bu onurlu mücadelesinin dedikodu, cehalet ve vehimlerle karalanması, Iğdır'da toplanan bir "aile meclisi"nin "töresel idam" kararı vermesi sonucunu doğurdu.Ailenin büyükleri, cezaevinden çıkan eşin eline bir silâh ve yol parası verip İstanbul'a gönderdiler. Severek evlenen genç adam, eşiyle konuştuktan sonra iftiradan emin oldu. Töre vardı, ne yapacaktı şimdi? Günahsız eşi yerine kendini öldürmeye karar verdi.Son anda bu ölümün de kimseye yararı olmayacağını hesap etti ve hayatının acısını ibrete dönüştürmek için TGRT televizyonuna koştu. Olay bir insanlık zaferidir. Töre cinayetleri ilkelliğine karşı medyanın verdiği savaş ilk kez, bir kurbanı cehaletin ve vahşetin elinden kurtarmaktadır. Bakalım dünkü feryat meclistekileri uyandırabilecek mi?
Eski demir perde ülkelerinin yöneticileri Özal zamanında Türkiye'ye gelip özelleştirme için akıl alırlardı.Özal'dan sonra bu işi bizden aldıkları akılla nasıl başardıklarının hikâyesini anlatmaya geldiler.Onları hayranlık ve daha çok da kıskançlıkla dinledik.Çünkü aklımızın erdiği şeye yüreğimiz yetmemiş, Türkiye'yi özelleştirme kuyruğunda beklerken can veren fabrikaların mezarlığına çevirmiştik.VATAN'in bugünkü manşeti bu sorunun trajikomik örneklerinden birini ele alıyor.Sümer Holding'in Bakırköy'de bir türlü özelleştirilemeyen bir gömlek fabrikası var. Fabrika sekiz aydır çalışmıyor ama 689 bin işçisine her ay maaşlannı tıkır tıkır ödüyor.Fabrika çalışırken de zarar ediyordu. Devlet gömlek üretir mi?Kazıklanan devletŞimdi önerilen fiyat "düşük" denilecek ve özelleştirme yine ertelenecek, işletme gömlek yerine zarar üretmeye devam edecektir.Bu fabrika 1986 yılında 40 milyon dolara mal edilmiş.Dün konuştuğum büyük bir tekstilci "Aynı fabrikayı, üstelik yeni teknoloji ile bugün en fazla 4 milyon dolara mal edebilirim" dedi.İktidar gerçekçi olmalı ve teklif verecek olanların sadece fabrikanın arazisini satıp para kazanmak amacıyla geleceklerini bilmelidir.Çünkü bugün hiçbir yatırımcı teknolojisi eski bir fabrikayı içindeki işçilerle satın almayı düşünemez."O zaman ben de satmam" diyebilir iktidar.Ama bu, ekonomik değil, popülist bir siyasi yaklaşım olur.Asıl sınav şimdiEski iktidarlar satmadılar. Oy kaybetme kaygısı ile ve ceplerinden ödemedikleri için zararları Hazine'ye ödettiler. Türkiye yolsuzluğu en yaygın, borcu en yüksek devlet haline geldi.Kriz yalnız ekonomiyi değil yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkûm edilen hakim ve savcılar yüzünden başta yargı olmak üzere eğitim ve sağlık hizmetlerini bile dumura uğrattı.Devleti batırdılar da kendileri kurtuldular mı? İş başındakiler, özelleştirmeyi gayya kuyusu haline getiren eski iktidarların uğradığı felâketi unutmamalıdır.Hükümetin ekonomide yaptığı, Derviş'in mirasını yemekten ve kriz nedeniyle dibe vurmanın meyvelerini toplamaktan ibaret kaldı.Artık balayı bitmiştir. Asıl zorlu dönem şimdi başlıyor.İktidarda bilgi, beceri, yaratıcılık ve cesaret var mı; bundan sonra göreceğiz.
Demokratikleşme reformu niteliğindeki on maddelik Anayasa değişikliği teklifi meclise geldi. Bu paketin kabul edilmesi, yıl sonunda AB'den müzakere tarihi isteyecek olan hükümetin elini güçlendirecek.Değişiklikler aslında çağdaş bir toplumun ulaşmak zorunda olduğu kalitelerdir. Ölüm cezasının Anayasa'dan çıkarılması; DGM'lerin kaldırılması; kadın-erkek eşitliğinin geliştirilmesi; basın özgürlüğünün genişletilmesi; askeri harcamalara Sayıştay denetimi getirilmesi; YÖK'ten askeri temsilcinin çekilmesi; uluslararası anlaşmaların iç hukuktaki belirleyiciliğinin garanti edilmesi gibi..Paket yarın Anayasa Komisyonu'nda görüşülecek. Bu hamlenin AB için belirleyici rolü olan ilerleme raporuna yansıması, reform paketinin hazirana kadar meclisten geçmesini gerektiriyor. Dokunulmazlıklar Hamleyi gerçekleştirmenin şartı 367 "evet" oyunu bir araya getirmek. Biz AB üyeliğine doğrudan etkili olacak bir adımın meclisten çelme yiyeceğine ihtimal vermiyoruz.CHP'nin pakete herhangi bir itirazı bulunmuyor ama desteğini şarta bağlıyor. O da milletvekili dokunulmazlıklarını daraltacak reformun bu pakete dahil edilmesi.. CHP yönetimi "Aksi halde desteğimizi vermeyiz, hatta engelleriz" diyor. Biz, milletvekili olmaya engel suçları bile koruyan dokunulmazlık uygulamasını pek çok kötülüğün kaynağı sayıyoruz. Bu çapta dokunulmazlık, parlamentere de hakarettir. Rüşvetçilere cesaret veren, siyasetçileri bu tür ilişkilere teşvik ve tahrik eden bir niteliği vardır. Bu zırh politikacıyı korumuyor, ona tuzak kuruyor..Sorunlu-sorumluNitekim geçen gün Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen "Etrafınızı partililerle, yakınlarla kuşatıyorlar. Sonunda pes ediyorsunuz" dedi. Dokunulmazlıklar böyle kalamaz. CHP'nin ısrarı saygıdeğerdir. Başbakan Erdoğan da seçimden önce bunun sözünü vermişti. İktidar keşke CHP şartını kabul etse. Kendisi yücelir. Ama korkuyorlar. Bu noktada "sorunlu iktidar"ı ancak "sorumlu muhalefet" dengeleyebilir. Aklın CHP'ye gösterdiği yol bellidir:Dokunulmazlıklarla ilgili ısrarı son dakikaya kadar sürdürmek, bunun kamuoyundan alacağı desteği bir kenara koymak ve anayasa değişikliklerine olumlu oy vermek.. Önem ve öncelik sırasında AB'nin birinciliği tartışılmazdır. Bu anayasa değişikliği de, iktidarın sıkıştırılacağı son fırsat değildir.AB uyumuna destek sağlamış bir muhalefetin dokunulmazlıklarla ilgili kavgası, bundan sonraki ilk fırsatta daha fazla inandırıcılık ve güç kazanacaktır.
Zülfü Livaneli dün AB macerasını tehlikeye sokacak bir yol kazasının son anda önlendiğini yazıyordu. Avrupa Konseyi'nin Türkiye'ye uyguladığı denetim süreci, önceki gün kaldırılacaktı. Fakat Leyla Zana ve arkadaşlarını ikinci kez 15'er yıl hapis cezasına çarptıran DGM karan, olumlu havayı değiştirmiş, ret eğilimi ağır basmaya başlamıştı. Türk delegasyonunun da çabaları ikna edici oldu ve oylama hazirana ertelendi. Çünkü..1- DGM'leri kaldıran anayasa değişikliği mayısta meclise gelecektir;2- Zana ve arkadaşlarının tahliyelerini sağlayacak İnfaz Yasası değişiklik önerisi bugün yarın CHP tarafından meclise sunulacaktır. Fakat CHP'nin bazı siyasi kaygılarla tereddüde düştüğü bildiriliyor.İktidara hayrı dokunacaksa, doğru bildiği adımları bile atmaktan sakınmak, bizim siyasi muhalefet kültürümüzün temelidir. Asıl bu ilkellik yıkılsaydı şaşardım.Ama şu var: AKP'liler, CHP infaz Yasası değişiklik önergesi verirse destekleyeceklerini söylüyorlardı. CHP yan çiziyorsa o zaman iktidar partisi niçin bu pratik çareye kendisi sahip çıkmıyor?İktidar risk ve sorumluluk almaktır. Hamle, AB yolundaki bir taşı kaldıracak, ayrıca on yıldır yatan dört eski milletvekili hapisten sadece bir yıl erken çıkacaktır. Silâhlı eşkıyayı dağdan indirmek için defalarca pişmanlık yasası çıkaran meclis, herhalde bu yüzden sıkıntıya düşmez!Böyle töreye lanet!Töre komedisi yazarı Sir John Vanbrugh "Töre, sersemlerin yasasıdır" demiş.. Peki töre cinayetlerini yıllar yılı çaresizce izleyen ve bu vahşete son verecek yeni ceza yasasının mecliste beklemesine ses çıkarmayan bir topluma ne ad vereceğiz? Nasıl bir adalet duygusudur bu? En köklü uygarlıklara kucak açmış bu toprakların kötü talihi miyiz biz? Zorla kaçırılmış küçücük kızların, hedef oldukları vahşet yetmiyor gibi babaları veya erkek kardeşleri tarafından öldürülmesi, hangi soylu törenin emri olabilir? Töre cinayetleri bizi aşağılıyor. Töre cinayetleri, göç olgusuyla İstanbul'a kadar gelip dayandı.Avcılar'da kaçırılan 14 yaşındaki bir kız günlerce tecavüze uğradı. Kaçmak istedi, yakalandı, dövüldü, yine tecavüz edildi. Kurtarıldığını sandığı bir anda babası tarafından telle boğularak öldürüldü. Bu şekilde ailenin namusu temizlendi! Bu zavallıyı öldürmekle, deprem enkazından çıkarılan bir yaralıyı öldürmek arasında ne fark var? Masumu, mağduru cezalandırmak hangi törenin buyruğu?Bu olsa olsa, aşağılık bir korkaklık olabilir. Çünkü tecavüzcüye bedel ödetmek risk taşıyor, yürek istiyor. Yaralı ceylanları öldürmek ise, ceza indirimi ile korunan ucuz bir çözüm. Töre cinayetlerinin son kurbanı Nuran, ceza yasasını hâlâ çıkarmayan milletvekillerinin dilerim rüyalarına girer!
Adalet mülkün, yani devletin temelidir sözü doğruysa halimiz duman demektir.Beş yıl önce Yargıtay Başkanı, yargı mensuplarının geçim sıkıntısı çektiklerini belirterek şu uyarıyı yapmıştı:"Vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışan hakimin kararının sağlıklı olacağını düşünmek, insan aklına ve doğasına ters düşer.."Peki gelmiş geçmiş hükümetler bu uyarının işaret ettiği derin tehlikeye karşı ne yaptılar?Hiçbir şey yapmadılar.Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, körlüğün sorunu hangi noktaya taşıdığını dün şu sözlerle kayda geçirdi:"Avrupa Birliği'nden gönderilen iki uzmanın birçok hakim, savcı, avukat ve hükümet yetkilisiyle konuştuktan sonra Türkiye hakkında düzenlediği raporda, on yılını doldurmamış 4742 hakimin, aldıkları maaşların azlığı nedeniyle yoksulluk sınırının altında yaşadıkları açıklanmıştır."Gafletin bedeli..Hakimleri yoksulluğa terk etme gafletinin ne gibi sonuçları olur?Bumin onun cevabını da verdi:"Şayet hakim asgari ihtiyaçlarını karşılayacak gelire sahip değilse, ne kadar iyi niyetli olursa olsun kendini ruhi bakımdan işine veremez."Ülkeyi yönetenler, bugünkü manşetimizde sorduğumuz soruyu kendilerine sormalıdırlar:Yoksul hakimle adalet olur mu?Kötü niyet taşımayan herkesin bu soruya vereceği cevap "OLMAZ"dır!O zaman beş yıldır gelip geçen iktidarlar bu gerçeğe niçin sırtlarını döndüler?Adalete dayanmayan bir devletin ayakta kalamayacağını bilen, halkın nabzını tutan hükümetler olsaydı, toplumun adalet açlığı çektiğini, insanların artık adalete inançlarını kaybetmeye başladıklarını görürlerdi.Yeter bitsin artıkSorun, yoksulluk sınırının altında yaşayan hakimlerin varlığını aşan bir vahamet taşıyor. Elbette hakimlerin mahkûm edildikleri durum nedeniyle acı ve utanç duyalım. Ama öncelikle kendimize acıyalım.Çünkü gafletin sakatladığı adaletin asıl mağduru toplumdur.Bumin dün Atatürk'ün bir sözünü anımsattı: "Her şey adaletle var olur. Bir ülkede adalet olmazsa o ülkede anarşi var demektir. Orada özgürlük yok demektir."Halk hakkını her şeye rağmen mahkemede arıyor. Çünkü anarşi istemiyor.Hükümet "cüzdan-vicdan" çatışmasına son verip adaleti, yani devleti ayağa kaldıracak çareyi hemen bulmalıdır.Yargı kurumlarının törenlerinde adaletsizliğin sebeplerini, bahanelerini dinlemekten bıktık, usandık.Halkın adalete güven duygusunu ve devletin temelini, fedakârlık sayılmayacak bir parayı kıskanarak dinamitlemeyelim. Yeter artık!