Leylâ Zana ve arkadaşları kendilerine önemli siyasi roller düşeceğini bekliyorlar.On yıl yattıktan sonra tahliye edilen eski DEP'li milletvekillerinin AB ülkeleri büyükelçilerine yaptıkları yemek davetlerine sınırlı da olsa karşılık verilmesi, bu beklentilerinin hayal olmadığını gösteriyor.Zana ve arkadaşlarının verdikleri yemeğe 9 büyükelçi katıldı. Dün de onları Almanya Büyükelçisi kahvaltıya çağırdı.Evet, Zana ve arkadaşları önemli roller oynayabilirler. Yeter ki samimi ve gerçekçi olsunlar."Kürt Sorunu" yakın geçmişte kalın bir dosya idi.Ama Zana'nın da yemekte dediği gibi "Değişim rüzgârı baş döndürücü bir hızla esiyor. Direnen birey, kurum, yapı ve hatta devletler, kendilerine rağmen aşılıyor, değiştirilip dönüştürülüyor.."İki engel varKürtçe öğretimini, Kürtçe TV ve radyo yayınlarını sağlayan reformlar, hatta kendilerinin tahliyelerini sağlayan hukuki reformlar bu değişimin somut ürünleridir.Dosya incelmiştir. Özlenen hedefe ilerleyen yolda şu an en önemli mesele PKK terörüdür. Bir de etnik ayırım politikalarını siyasi çıkar düşüncesiyle terk etmek istemeyenlerin direnci..Bu çıkarcı zihniyet, Zana'nın konuşmasında kullandığı "Türkiyelilik" kavramında fena halde sırıtıyor. Kürt kökenli vatandaşların üst kimliğini "Türk" veya "Türk vatandaşı" değil de niçin "Türkiyelilik" ifade ediyor?Çünkü bu bölgede etnik temele dayanan bir ayrımın sürdürülmesinde siyasi ikbal hesapları güdülüyor.Daha önemlisi eski DEP'lilerin PKK terörü karşısındaki belirsiz tutumlarıdır.Zana yemekte "Bölge insanı çatışma ortamının bir an önce son bulmasını sağlayacak cesur adımların atılmasını beklemektedir" dedi.Bu özlemin önündeki engel PKK terörüdür. Ve eski DEP'lilerin terör karşısındaki tutumu ise net değildir.Geri kaldılarBüyükelçiler bu eksiği Zana ve arkadaşlarının yüzlerine söylemişlerdir.Dün Alman Büyükelçi Born PKK'nın terör örgütü olduğunu tekrarladıktan sonra konuklarına şu mesajı vermiştir:"Herkes açıkça ve şüpheye yer bırakmaksızın teröre karşı çıkmalı. Terörizmle aranıza mesafe koyun.."Tabii keşke "terörizmle aranıza duvar örün" deseydi ama buna da şükür.Önemli olan Zana ve arkadaşlarının algılama kabiliyetleridir. Gerçek şu ki bölgede halk "Kahrolsun PKK" pankartları taşımaya, geçmişte PKK'ya yataklık eden Avrupa ülkeleri iki yüzlü politikalarından dönmeye başlamışlardır.Eksi DEP'liler hem içerde, hem dışarda geri kalmışlardır. Çözüm için devleti yönetenlere cesaret çağrısı yapacak yerde kendi yönlerini düzeltmelidirler.Üstelik bunun için cesaret bile gerekmiyor. Biraz akıl, biraz vicdan yeter!
Bono mağdurlarının umutsuzluk zindanında çektiği acılar bir yılını doldurdu.Aileleriyle birlikte yüz bin insan..Onlardan gelen her mektup, iktidar gücünü adaletli kullanmayan yönetimlerin toplumda ne büyük yıkımlar yaratabildiğini anlatan birer ibret belgesi gibi.Bir hükümet, tasarrufunu hazine bonosuna yatıran vatandaşına böyle bir zulmü reva görür mü?İmar Bankası'na el koyan iktidar, hiç mecburiyeti yokken 50 milyarlık garanti sınırını kaldırdı, ticari mevduatı garanti kapsamına aldı ve devleti fazladan katrilyonlarca lira borca soktu.Neden? Cevabı yok..Fakat bu bankanın sattığı bonoların paralarını ödememeye karar verdi.İdare, kendi kusurundan doğan zararları ödemekle yükümlü değil mi?İktidar kimleri korumak ve kurtarmak için 50 milyarlık sınırı kaldırdı ve ticari mevduatları garanti kapsamına aldı?Hazine bonosu paralarını ödememe kararı, kimleri, hangi nedenle cezalandırma niyetinin zalimliği idi?"Allah korkusu" taşımanın sağladığı asgari adalet garantisi ile övünen iktidara hangi lânetli niyet o korkunun üstüne çıkıp bu günahı işletti?Aylardır soruyoruz. Ama ne iktidar ses veriyor, ne muhalefet görevini yapıyor.Karmaşık çıkar ilişkileri ile kirli, lânetli bir günah yumağı var önümüzde..Başbakan Yardımcısı Şener "Ödeme için kanun çıkması gerekir. Meclisin uzlaşması lâzım" dedi.Daha samimiyetsiz bir açıklama olamaz. Bono olayındaki suçluların sıraya konulmaları için mahkeme kararı beklenebilir. Ama mağduru görmek için beklemek gerekmiyor. Haklarını teslim etmek için beklemek hem suçtur, hem günahtır.İktidar, kendine bir pişmanlık kapısı açıp bu vebalden kurtulmalıdır.Bu haksızlık sadece yüz bin insanın haysiyetini ve yaşama direncini kırmıyor, AKP'ye iktidar gücünü adaletsiz kullanmanın suçlu gömleğini de giydiriyor.İyi, kötü ve çirkin..Başbakan'ın imam hatip velilerini tepki koymamaları nedeniyle eleştiren sözleri kafaları karıştırdı.Çünkü Eğitim-Sen Başkanı'nın dediği gibi birkaç gün önce YÖK yasasına sahip çıkmadıkları için yandaşlarını suçlayan Tayyip Erdoğan NATO Zirvesi'ne yönelik protestoları beyhude çabalar diye eleştirmişti.Bu çelişkiden ne çıkıyor?Halk ne istiyor, ne istemiyor; iktidar bunlarla ilgili değildir. Önemli olan iktidarın kendi gündemidir.Amacına uygun sokak gösterisi makbul, ters düşenler ise mekruhtur.İyi ki AB üyesi olma rüyasının denetlediği bir hat üzerinde ilerliyoruz!
Deniz Baykal, kendisine evet veya hayır deme yetkisinin sokak çapulcularına ait olmadığını söyledi.Dışardan izleyici bir yana, medya mensubu bile alınmayan kurultayda Baykal'a "evet" diyenler de "hayır" diyenler de kimlerdir? CHP delegeleri..Baykal'a "hayır" diyenlerin büyük çoğunluğu oy kullanmayıp dışarı çıktığına göre "sokak çapulcusu" deyimi onlara yapıştı..Ya şimdi "sokak çapulcusu" gruplar "kapalı kongre-açık oy" yöntemi ile Baykal'ı kurtaranlara "salon çapulcusu" derse ne olacak?CHP tarihinin en talihsiz kurultayından Baykal, kendisine yakıştıramayacağı yöntemlerle istediğini almıştır.Ama bir delegenin dediği gibi "Galibi olmayan bu kurultayın bir mağlubu vardır, o da partidir"..Lidersiz muhalefetCHP manevi olarak tüzel kişiliğini yitirmiş, Baykal'ın olmuştur. 1058 delegenin 277'si, Baykal'ın gözünün içine baka baka güvensizlik belirtmiştir. Deniz Baykal da onlara kapıyı göstermiştir.Ama kurultayına arka kapıdan girmek zorunda kalan bir lider, CHP gibi bir partiyi özel mülkü gibi yönetemez. CHP'de sular durulmayacaktır.Baykal'ın en haklı çıkışı şuydu: "Ben gitmiştim, niye geri çağırdınız?"CHP'nin parti içi iktidarı başarısız, bu doğru.Ama muhalefet başarı umudu veren bir örgütlenme ve değişim gücü, yeni bir vizyon, peşine takılmaya değecek genç, parlak bir lider adayı gösteriyor mu? Hayır..Muhalifler de yetersiz.Şikâyetleri haklı olsa bile desteğe lâyık bir programları ve vizyonları olmadığı gibi liderleri de yok. Baykal yarışa tek başına girdiği halde geçen kurultaya göre 192 oy kaybetti.Böyle bir fırsatı değerlendiremeyen muhalefet umut olabilir mi?Ne zaman çıkacak?Partide hem Baykal'ı, hem muhalifleri yetersiz bulan güçlü bir çekirdek var. Kurultay'da oy kullanmayıp dışarı çıkanların ağırlığını bu grup temsil ediyor.Ümit onlardadır. Eleştiri ağırlıklı politikalar yerine hedef belirten somut politikalarla değişim öneren bu grupta hem iç, hem uluslararası saygınlığa sahip Derviş ve Livaneli gibi şahsiyetler var. Fakat onlar arasından da önderliği üstlenecek biri çıkmıyor.Böyle gitmesi mümkün mü?.CHP'nin köklü geleneği ve refleksleri, muhtaç olduğu çıkış yolunu ve önderini umuyoruz bulacaktır.Sorun, değişim iradesini oluşturacak uzlaşmanın, fren mesafesinde sağlanıp sağlanamayacağıdır. Gecikme yeni bir bölünme getirebilir.Çünkü muhaliflerine "çapulcu" gözüyle bakan kibir için sahip olma duygusu, partinin bölünüp küçülmesinden daha önemlidir!
AKP imam hatip kavgasını "meslek liseleri" şemsiyesi altında yürütüyor.İmam hatiplere üniversiteye girişte avantaj sağlayan yasanın veto edilmesinden sonra AKP'nin ısrardan vazgeçip sorunu soğumaya bırakması yerinde olmuştur.Ama anlaşılıyor ki parti tabanından eleştiri geliyor ve yönetim de kendini savunma ihtiyacı duyuyor.Başbakan Erdoğan dün istanbul'daki bir toplantıyı fırsat bilerek savunmasını yaptı. "En iyi savunma saldırıdır" mantığı ile AKP'yi bu davada yalnız bıraktığından sorumlu tuttuğu tabanını suçladı:"Meslek liselerinde yavrularını okutanlar çocuklarının durumuna sahip çıkmamış, bunun karşısına dikilenlere gereken cevabı vermemiştir. Biz bunu yaparız, yapardık. Ama siz bedelini ödemeye hazır mısınız? Bunun bedeli var. Toplum hazır olduğu zaman bu adım atılır.."Risk davetiyesiKargaşa çağrısı değil mi bu? Cami önlerinin her Cuma gerilim alanları haline getirildiği eski günlere davetiye mi çıkarıyor?AB'ye odaklanmış bir iktidar sokaktan medet umamaz.Zaten Başbakan, konuşmasının başka bir yerinde, imam hatip velilerine yönelttiği sitem ve tepki gösterme çağrısını bir anlamda geri alıyor. "Bakışımız tepki içerikli olmamalı aklın, ilmin, tecrübenin gerektirdiği neyse buna dayalı olmalı" diyor.Tecrübe, imam hatip okullarının din sömürüsü yapan partilerce "arka bahçe" haline getirildiğini öğretti.Aklın ve ilmin emri de hukukun üstünlüğüne saygı göstermektir.Laik demokratik düzene aykırı bir talebin sokaktaki taraftarlarını kışkırtıp çoğaltmak, iktidarın medet umacağı bir siyaset yöntemi olabilir mi?"Sokağın desteği bu iktidarın gözünü karartabilir" korkusu yaratmak iş midir?Hukukun erdemiTürban yasağını onaylayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı AKP'nin hoşuna gitmedi.Devlet Bakanı Atalay kararın siyasi olduğunu iddia ederek, Başbakan da "Maalesef hukukun matematiği yok, kullanana göre yürüyor" diyerek tepki gösterdi.Oysa karar, laikliği ve demokrasiyi, bunun yanında AKP iktidarını göze alabileceği risklerden ve maceralardan koruyor.Mahkeme kararını verirken Türkiye'de türbanı ve dine dayalı bir düzeni, topluma zorla kabul ettirme çabasında olan siyasi aşırılıkların varlığından hareket etmiştir.Ve doğru yapmıştır.İmam hatipler ve türban konusundaki takıntısı, siyasi aşırılar şöyle dursun, ılımlı bilinen AKP'nin bile hukukun denetim ve korumasına muhtaç durumda olduğunu göstermiyor mu?AİHM kararından ötürü AKP şikâyet değil teşekkür etmeli..
Son yerel seçimde AKP 43,5 milyon seçmenden 13,5 milyonunun oyunu aldı.İktidar partisi, kullanılan oylar içindeki payını yüzde 41,6 oranına yükseltti. Bu önemli bir basan idi. Fakat resme başka bir açıdan bakınca manzara farklılaşıyor:Seçmenlerin yüzde 23,7'si sandığa gitmedi. Bu da bir demokratik tavırdır ve hesaba dahil edilmesi gerekir.Sandığa girmeyenlerin büyük çoğunluğu iktidar partisini desteğe lâyık bulmayan seçmenlerdir. Bu seçmenler, muhalefet partileri arasında da güven duydukları bir parti bulamadıklarını anlatmak istemişlerdir.Böyle bir bakış, partilerin aldıkları oyların toplam seçmen sayısı ile oranlanmasını gerektirir ki o zaman da AKP'nin oy oranı yüzde 30,8'e düşer.Gemi batarken..AKP'nin bu oyla mecliste üçte iki çoğunluğu ele geçirmesi, bir temsil sorununun varlığını ortaya koyuyor. AKP bu çarpıklığın suçlusu değilse bile bir sonraki seçime kadar düzeltmesi, ahlâki sorumluluğudur.Fakat daha büyük sorumluluk mecliste grup kurmuş tek muhalefet partisi olan CHP'nin üstündedir.Tarihi sorumluluğu CHP'ye, dağılıp telef olmuş oylan bir araya getirmek, sandığa küsen yığınları heyecanlandırarak siyasete tekrar kazandırmak görevi yüklüyordu.Bu yapılamadı. AKP'ye karşı güvence olur diye CHP'ye oy verenler bile pişman oldular. Çünkü lider Baykal'ın seçim otobüsü üstüne çıkanp iftiharla halka gösterdiği yıldızlardan biri bile yanında barınamamıştır.Parti şu anda birkaç vizyonsuz insanın elindedir. Dün Zülfü Livaneli manzarayı "Sulara gömülmeye başlayan gemideki kamara kavgası, olanca gücüyle devam ediyor" diye yazıyordu.Acayip mahkemeÇare önermeyen şikâyet paraziti üretmek yerine başta gençlik olmak üzere toplumun tüm dinamik kesimlerini hayata dahil etmiş, statüko bekçiliğinden kurtulup çağdaş vizyon kazanmış bir parti, hatta "Ne yapsam olmuyor; yeni bir yönetici kuşağının yolunu açıyorum" diyecek bir lider hayal etmeye CHP'lilerin hakkı yok mu?Var ama bu özlemi seslendirenler bugün yargılanacaklar!Baykal ve çevresi, "başarısızız" diyenleri, halka ve medyaya kapalı uzak bir yerde savcı gibi suçlayacaklar. Delegeler de parti içi iktidarı elinde tutanların gözleri dimdik üstlerindeyken oylarını alenen açıklamak zorunda kalacaklar.CHP Kurultayı, dava edilenlerin davacıları yargıladıkları bir mahkeme olacak.CHP'nin son seçim bildirgesi "Güzel Günler Göreceğiz" başlığını taşıyordu.Ne diyebiliriz; Allah beterinden korusun!
Halkının Müslüman olması Türkiye'nin AB üyeliğine engel oluşturur mu?Yıl sonundaki kritik zirvede AB dönem başkanlığı Hollanda'da olacak. Hollanda hükümeti, yukarıdaki sorunun cevabını aramak için iki saygın bilim adamına rapor hazırlattı. Rapor Türkiye'ye güven oyu verdi: "Laiklik ve demokratik hukuk devleti anlayışı Türkiye'de köklüdür. Halkın Müslüman oluşunun AB üyeliğine engel oluşturacağına inanmıyoruz.."Raporda Türkiye'deki laik devlet yapısının orduyu "sistemin koruyucusu" olarak öne çıkardığı hatırlatılıyor ve demokratik reformlarla geriletilen bu rol yüzünden sistemin zarar görüp görmeyeceği sorusu da irdeleniyor.Bunun cevabı da tam bir güven desteğidir: "Ordu etkisinin azaltılmasının ve anayasal kısıtlamaların gevşetilmesinin, Türk İslâmı'nın ılımlı yapısını bozacağını ve laik sisteme zarar vereceğini düşünmüyoruz.."Silâhsız kuvvetlerTürkiye'ye muhalif ülkelerin son zamanlarda peş peşe tereddütlerini yendiklerini görmek sevindiricidir. Ama bu gelişmeler, Türkiye'nin eksiklerini görmesini önlememeli.Asker etkisi demokrasimizin hep kamburu görüldü. Fakat karar vakti yaklaşırken Avrupa'da bile "acaba"lar duyulmaya başladı:Çünkü asker etkisi kambur olmanın yanında demokrasinin temeli olan laiklik için de sigorta. Acaba Türkiye bu güvenceden vazgeçerek demokrasisini yaşatabilir mi?Hollanda bu riski ciddiye almış ki cevabını aramış.. Rapor "yaşatır" diyor.Biz ise bunun için sivil toplumun daha fazla güçlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.Çünkü asker güvencesi Türk aydınını tembelliğe alıştırmıştır. Gelecek güvencesi taşıyan bir demokrasi ancak sivil katılım eksiğinin giderilmesine bağlıdır.Bu sorumluluk, siyaseti de sürüklendiği amaç ve ahlâk sapkınlığından belki kurtarır.Gündem bile değilCHP'nin içler acısı hali, ibretli bir alarm çağrısı sayılmalı..Yarın bu parti olağanüstü kurultay topluyor. Ama olay ne toplumun, ne medyanın gündemidir. Bu ilgisizlik bile halkın partiye ve yönetimine "güvensizlik" oyu sayılmalı. Çünkü CHP ümit de, heyecan da vermiyor.Kongre halka ve medyaya kapalı yapılacak, bu yetmiyor gibi delegeler Genel Başkan'a güvenip güvenmediklerini açık oyla belirtmeye mecbur bırakılacaklar.Bu durum CHP'nin yalnızca lideri yanlış, örgütlenme biçimi yanlış ve vizyondan yoksun bir parti olduğunu değil, artık parti bile sayılamayacak hale düştüğünü göstermiyor mu?Parti içindeki iktidar gücünü adil kullanmayan bir yönetim anlayışına halk, devletin gücünü emanet etmez. Bunun mesajını, kurultaya gösterdiği ilgisizlikle belli ediyor.CHP'deki sorun düne kadar partinin iç sorunu idi. Artık rejim sorunu olmuştur.Partiye hükmedenler olaya bu sorumlulukla yaklaşmalı..
Amerikalı bir ajanın küstahlığı dün kamuoyunu Başkan Bush'un yaptığı konuşmadan daha fazla meşgul etti."Sinek küçüktür ama mide bulandırır" sözü boşuna söylenmemiş..Olayı TV görüntülerinden izleyenler, gazeteye gönderdikleri mesajlarda birbirleriyle sözleşmiş gibi tepkilerini "utandık" diye ifade ettiler.Hatırlayın.. Başkan Bush, tarihi nitelik taşıyan konuşmasını yaptığı kürsüden indikten sonra ön sıradaki konuklara doğru ilerledi ve ellerini sıkmaya başladı.Devlet Bakanı Beşir Atalay'a yaklaştığında, Başkan Bush'u kuşatan korumalardan birinin bakana bir şeyler söylediği, eliyle hareketler yaptığı görüldü. Bakan Atalay, korumanın ısrar etmesi üzerine elini gösterdi.Görev tamamlanmıştı, koruma ilerledi..Kusurun büyüğü..Galatasaray Üniversitesi'ndeki olay, şartlarını misafirin belirlediği bir garabetti. Amerikalılar tarafından seçilmiş konuklar üstündeki abartılı güvenlik taraması, bir yere kadar anlaşılabilir.Çünkü terör, ABD yönetiminin üst katlarına kadar yayılan toplumsal bir paranoya yaratmıştır. Bu korku yaptıkları filmlere bile yansıyor.CNBC-e'de izlediğimiz 24 adlı dizinin son bölümünde ABD Başkanı, biyolojik bir saldırının hedefi oldu. Bir kadın başkanın elini sıktı, başkan yere düştü, kadın suikastçi eldivenini çıkarıp atarak uzaklaştı..Bush'u koruyan ajanları da aynı korku motive ediyor. Onların diplomatik nezaket kurallarına uymalan garanti edilemez.Ama bir ulusun onuru, gorillerin anlık takdirlerine de feda edilmemeli.Kusurun büyüğü Devlet Bakanı Beşir Atalay'a aittir.Bakan, avuçlarının içini görme isteğini ifade etmek için ellerini kullanan Amerikalı görevliyi, elinin tersiyle itmeyi keşke o anda akıl edebilseydi..Keşke taşıdığı temsil görevinin, boş bulunmaya izin vermeyeceğini bilerek hazırlıklı olabilseydi. Olmadı, yapamadı..Devlet adamlığı..Bir yıl önceki çuval geçirme olayının travması atlatılmadan yeni bir çuvallama görüntüsü halkı üzmüş, rencide etmiştir. Bir çoğu yetenekli, iş bilir, yaratıcı bakanlardan kurulu bu hükümet birçok iyi işler de yaptı. Atalay, NATO Zirvesi'nin başarısında başrol oynayan bakandır.Fakat kalecilerin kaderine mahkûm oldu: Yaptığı büyük kurtarışlarla değil, son dakikada yediği golle hatırlanacak. Bu olaydan bir ders çıkıyor: Bilgi ve beceri, böyle koltukların hakkını vermeye yetmiyor.Devlet adamı refleksi olan karakterler gerekiyor.Bakanlık koltukları, sadakatini ispatlamış kader arkadaşlarına liderlerin vefa borcu ödemek için dağıtacağı ulufe değildir.Çünkü acemi eğitimini koltukta yapan bakanlar, toplumsal bir utancın sebebi olabiliyor. Yazık değil mi?
Amerika'nın Türkiye vizyonu hayret edilecek ve hayranlık duyulacak bir istikrar taşıyor.ABD Başkanı Bush'u dün Ortaköy Camii ve Boğaz Köprüsü fonunda dinlerken Başkan Clinton'ın Türkiye'yi ziyareti arifesinde yaptığı konuşmayı anımsadık.Clinton "Eğer Türkiye istikrarlı, demokratik, laik bir islâm ülkesi olarak Avrupa'nın tam bir parçası olabilirse gelecek daha iyi şekillenecektir" demişti.Dün de Bush, bu vizyonu güçlendiren yeni şartlarda Türkiye'ye, İslâm coğrafyasına ve Avrupa'ya önemli mesajlar verdi.Türkiye'nin yalnız coğrafi konumu ile değil İslâm dünyasına esin kaynağı olacak demokrasisi ile yükseldiğini belirterek bu özelliğin dünya barışına hizmet etmesi için Avrupa Birliği üyeliği ile taçlanması gerektiğini söyledi.Hem de Türkiye'nin savları ile: "Türkiye'yi AB'ye almak, Avrupa'nın tek bir dinin kulübü olmadığını gösterecek, medeniyetler çatışmasının, tarihin modası geçmiş bir söylemi olduğunu kanıtlayacaktır."Bush, terör üreten rejimlerin dönüşmesinde Türkiye'nin önemini güçlü ifadelerle vurguladı: "Sizin üyeliğiniz Müslüman dünya ile Batı arasındaki ilişkilerde bir avantaj. Çünkü siz ikisinin de parçasısınız."Amerika'nın bu tavrı AB'nin bazı güçlü liderleri üstünde alerji yaratıyor. Acaba bu baskı geri teperek zararımıza bir sonuç doğurur mu?Sanmıyoruz çünkü eskisinden farklı olarak Batı dünyasının Ortadoğu'ya yönelik ortak beklentilerinde Türkiye'nin vazgeçilmezliği, tartışma ve tereddüt dönemlerini geride bırakmıştır. NATO'nun İstanbul Zirvesi, ikna sürecinde çok etkili olmuştur.Türkiye'yi, bölgede demokrasi ve barışı getirmeye yönelik projelere konu mankeni olarak değil, ortak olarak katılacağı yeni bir dönem bekliyor.Şimdi ne olacak?Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye'deki türban yasağının meşru temelleri olduğuna karar verdi.Leyla Şahin'in açtığı davayı sonuçlandıran AİHM, yasağı koyan Türk mahkemelerinin yorumuna katıldığını belirtti.AİHM'e göre Türkiye'deki aşın siyasi hareketlerin, dini kurallara dayalı bir toplum düzenini ve kendi dini sembollerini dayatma isteği göz ardı edilmemelidir. Laiklik ilkesi temelinde demokratik sistemin korunması gerekir..Karardaki şu tespit de önemli: "Üniversitelerdeki türban yasağı, şikâyetçilerin üniversiteye kayıt yaptırmalarından önce de vardı.." AİHM "Bunu bile bile gitmediniz mi?" demeye getiriyor.Acaba bu karar, devletin üst katlarında türban nedeniyle yaşanan tatsızlıkları sonlandırmak yolunda ilham kaynağı olabilir mi?Kısa vadede çok ümitvar olamıyoruz. Ama resmi görevlere türbanlı eşlerinin refakatinde giden veya gidemediği için şikâyet eden siyasetçiler, şimdi şu sorulara muhatap olacaklardır:"Türbanla ilgili kısıtlamayı, göreve talip olurken bilmiyor muydunuz?""Yasağın meşru temellere dayandığı kesinleştiğine göre ne yapacaksınız? Yasalara uymayan hükümet, halka iyi örnek olabilir mi?"