Kuzey Irak'ta bir saatli bomba kuruluyor. Yeni bir Bosna faciası yaşanmamalı burada.Fakat dualarla önlenecek bir tehlike değil bu.İşgal otoritesi ABD, Irak'ta kendi can derdine düşmüş haldedir. Türkiye bütün dikkatini yıl sonundaki AB randevusuna odaklamıştır. Öbür yanda Kerkük'ün statüsünü belirleyecek karar gününe kadar bölgenin etnik yapısını değiştirmeye yönelik Talabani ve Barzani politikaları her gün mesafe alıyor.Nüfus yapısı sistemli olarak değiştiriliyor, peşmergeler kamu kuruluşlarına, polis örgütüne ve yerel yönetimlere yerleştiriliyor, baskılar Arapları bölgeden kaçırıyor. Etnik arındırma Amerikalıların gözü önünde mesafe alıyor.Talabani'nin Ankara'ya verdiği garantilere rağmen Türkmenler de bu ırkçı komplonun hedefidir. Son olarak Kerkük Türkmeneli Partisi Başkanı Muhammed Reşit, evine yönelik silâhlı saldırıda üç kurşun yarası aldı. Saldırılar Musul'da da başladı. Türkmen Cephesi Musul bürosuna üç günde iki saldırı oldu. Önceki gün Türkmen Cephesi üyesi Yunus Muhammed öldü, dört parti görevlisi yaralandı.Türkmenlerin birleşme çabalarını önleme amaçlı bu saldırıların artacağı konusundaki tahminleri ciddiye almak gerekiyor.Kuzey cephesinin açılmasını sağlayacak hükümet tezkeresinin meclisten dönmesine hayıflanmanın hiçbir yararı yoktur artık. Ama Türkiye, Kerkük yüzünden patlak verecek bir etnik savaşı önlemeye mecburdur.Dışişleri Bakanı Gül dün, Mısır'da yapılan Irak'a komşu ülkelerin dışişleri bakanları toplantısında Kerkük'le ilgili kaygılarını dile getirdiğini, Irak topraklarındaki terörist unsurların, komşu ülkeler için de tehdit oluşturduklarından Irak'tan atılması gerektiğinin kayıtlara geçirildiğini söyledi.Bu bir çare mi, kayda geçirmek neyi halledecek?Hükümet, Kuzey Irak'taki gelişmelerin PKK varlığından gelen tehlikeyi çok aşan bir tehdit oluşturduğunun, orada patlak verecek bir etnik yangını mutlaka önlemek mecburiyetinin acaba farkında mı?Amerika çözümün parçası olmaya razı olmadığı takdirde başvurulacak alternatif siyasetler belirlendi mi?Kürek sallamak..Halkımız tartışmalara, atışmalara, dedikoduya meraklı.İktidar da halkın bu merakını polemik ustası sözcüleri sayesinde iyi değerlendiriyor.Meselâ milletvekillerine TOKİ işbirliği ile konut yapılması haberleri birkaç gün kamuoyunu oyaladı. Başbakan ile Meclis Başkanı arasında restleşmelere varan atışma görevini tamamladıktan sonra "can ciğer kuzu sarması'na bağlandı.Arınç gazetecilere "On paralık şeylerle aramızda kriz çıkmaz, püfürük şeyleri bırakın" dedi.Dün de Başbakan Erdoğan Fransa dönüşü, krizden güçlenerek çıktıklarını belli eden önemli açıklamasını, Arınç gibi özenle seçilmiş kelimeler (!) kullanarak yaptı:"Bizi birbirimize vurdurma gayreti içine girenler boşuna yeltenmesinler. Bu çabaların içine girenler boşuna kürek sallıyorlar.."Kim ne derse desin, Başbakan Erdoğan ile Meclis Başkanı Arınç'ın pekişen dostluğundan biz gerekli teselliyi çıkarmış bulunuyoruz.Demek boşuna kürek sallamamışız!
Toplumun aynası olmak isteyen medya kuruluşlarına internet altın çağ yaşatıyor.Gazetelere her gün okurlarından yüzlerce, binlerce istek, görüş, eleştiri ve öneri akıyor.Katılımcı demokrasi bu sayede en etkin alanını bizim mesleğimizde buluyor.Topluma ayna tutabilmek artık eskisi kadar zahmet gerektirmiyor.Takıntısız ve bağımsız olmak yetiyor.Son günlerde elektronik postadan çıkan okur mesajları, toplumun ruh sağlığını bozan çelişkilerin hızla arttığını gösteriyor.Fatih Özel'in, Zafer Derin'in, Alparslan Elmas'ın ve daha onlarca okurun "kafaya taktığı" sorular gülüp geçilecek çelişkiler değil. Bunlar ülkenin öncelikli çözümler listesine girmesi gereken meseleleridir.Meselâ VATAN okurlarının büyük bir kısmı bakın neleri merak ediyor:Sorular, sorunlar..Nasıl oluyor da ekonomi iyileşiyor fakat işsiz sayısı artıyor?Neden her yıl milyonlarca genç üniversite kapısından döndürülüp işsizler ordusuna katılmaya mahkûm ediliyor? Bu gençlere lisede meslek kazandırmak bu kadar zor mu?İktidar niçin işsizlere beceri kazandırma projeleri için Dünya Bankası kredileri kullanmaz da ille tüp geçit, duble yol peşinde koşar?Neden işsizler on milyonu aşmışken SSK primleri ve muhtasar vergiler bugünkü düzeyinde tutulur?Başbakanımız neden içerde devamlı türban da türban konuşup dışarda Atatürk'ün ilkelerinden söz ediyor?Bakan Kürşat Tüzmen niçin gümrüklerde sanayiciyi inletip ikide bir mayo ile poz veriyor?TV'lerin sabah programlarında bile neden kadınlar göbek atıyor? Neden insanlar silâh taşıyor, sürekli silâhlanıyor? Neden otomobillerini ille de sol şeritten sürmek telâşındalar?Milyonlarca işsize baka baka cipleriyle Reina ve Laila gibi mekânların kapısında kuyruk olan bu insanlar nereden geliyor?70 milyonluk ülkede sadece 7 milyon vergi mükellefi varken nasıl oluyor da buna "dur" diyen biri çıkmıyor. Maliye Bakanı niçin espri yapıyor ve gülüyor?Başbakan "Biz AB'nin kriterlerini yerine getirdik, şart-şurt kabul etmeyiz" derken uyuşturucu merkezi haline getirilen Van'da suç örgütü polisi basıp suçlu kaçırıyor, bir mafya babası yurt dışı firarlarında MİT pasaportu taşıyor; nasıl oluyor?Lider boşluğu varGerçekte halk bu soruların cevabını bilmiyor değil, biliyor. Bu soruların hepsinde isyan boyutunda itiraz vardır.Bunlar merak sorusu değil hesap sorusudur! Siyasetçi halkla iletişim kursa, özlemlerinden çözümleri de çıkarır. Bürokrasiye adamlarını değil ehil insanları getirse çözümleri de hayata geçirir. Çünkü Tanrı bu ülkeye yeterince cömert davranmıştır. Hasislik, siyasetçilerin egoizminden ve liderlikle asla bir araya gelmeyecek kibirlerinden ürüyor.Amerikalı "çelik kralı" ölümünden önce mezar taşına şöyle yazılmasını istemişti:"Burada kendisinden daha vasıflı kimseleri emrinde çalıştıran bir insan yatıyor." Oysa bizim liderlerimiz güçlerinden korktukları yetenekleri yönetime uzak tutmaktan hiç vazgeçmiyorlar!
Fransız Le Figaro gazetesi dün AB Komisyonu'nun Türkiye'ye "evet" diyeceğini yazdı..Gazeteye göre AB Komisyonu Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanması için yeşil ışık yakacaktır. Bu adım, Türkiye'nin 17 Aralık'taki AB Zirvesi'nden beklediği karar için vize anlamı taşıyor.İstanbul'daki NATO Zirvesi sırasında Almanya Başbakanı Schröder komisyondan olumlu rapor beklediklerini, bu durumda birliğin 41 yıl önce verdiği sözü yerine getirmekten başka bir karar alamayacağını söylemişti.Fransa Cumhurbaşkanı Chirac da aynı görüşe katıldı.Başbakan Erdoğan'ın Fransa'da yaptığı temaslar, bu vaat ve görüşlerin bir kez daha tekrarlanmasına yaradı. Tek fark, Türkiye'nin üyeliğine muhalif kesimleri yatıştırmaya yönelik ifadelere iki tarafın da bilinçli olarak yer vermesi oldu.Fransa Dışişleri Bakanı Barnier Türkiye'nin önünde daha uzun bir yol bulunduğunu belirtirken Erdoğan da meselenin tam üyelik değil müzakere tarihi verilmesi olduğunu özellikle kaydetti.Almanya Başbakanı'nın Türkiye'ye "şartlı evet" denilebileceği sözleri de aynı iç politik kaygılardan geliyor olabilir.Farklı bir görüşe göre ise Schröder Türkiye'yi destek anlamında uyarmak istemiş fakat yanlış anlaşılmıştır. NTV'nin Brüksel muhabiri Güldener Sonumut, bu mesajın AB başkentinde nasıl algılandığını dün şöyle aktardı:"Rehavete kapılmayın, ev ödevinizi tamamlayın. Tamamlamasanız bile size 'evet' diyeceğiz ama şartlı bir şekilde.."Türkiye için asıl olan, 17 Aralık'ta müzakere tarihi almaktır. Kararın şartsız çıkması daha çok bize bağlıdır. Türkiye reformları yapmıştır. Tek eksik, bazılarını henüz hayata geçirememiştir.Gölgesiz bir geçişin anahtarı hükümettir.AKP iktidarı türban ve imam hatip türü tartışmaları bırakıp tüm dikkatini ve çabasını hedefe odaklayabilirse muhaliflere bahane bırakılmayacaktır.Yalnız iktidar değil, sivil ve askeri bürokrasisi ile, sivil toplumu ile tüm ülke olarak tarihi bir sınav dönemi yaşayacağız.Yazık bu gençlere..ÖSS sonuçları bugün açıklanıyor.396 bin genç yüksek öğrenim olanağı yakalarken geri kalan 1,4 milyon lise mezunu ne yapacak?Kendilerine bir meslek vermemiş diplomaları ile hangi umuda tutunacaklar?Gelmiş geçmiş bütün iktidarlar suçludur. Hepsi çocukları kandırmışlardır.Ekonominin talep ettiği nitelikli iş gücü yetiştirmeyi hedef almış bir sistem kurulmuş olsaydı, her yıl üniversite kapısından dönen 500 bin genç işsizler ordusuna katılmayacaktı.Her yıl bu dönemde aynı eleştiri ve öneriler tekrarlanıyor fakat değişen bir şey olmuyor.Yazık değil mi bu çocuklara?Acil ihtiyaç, lisede mesleki eğitimin ağırlığını artırmak, yüksek öğretimin kalitesini ve kapasitesini yükseltmektir. Meclisteki gücü ile AKP iktidarı bunu yapabilir.Yeter ki bu hayati sorunu geçmişinden devraldığı gerici saplantılar uğruna kötüye kullanmasın..
Milletvekillerine TOKİ işbirliği ile konut edindirme girişimi büyük mesele oldu.Başbakan dün önemli bir dış gezi öncesi yine bu konuda konuştu, yine medyayı suçladı."Altına imza koymadığım protokolün hesabını vermem. TBMM'nin veya milletvekillerinin kooperatif kurmak suretiyle şu veya bu şekilde yapacağı şeyler olabilir ama TOKİ bu tür şeylerin içerisinde değildir" dedi.Oysa bizim yaptığımız şey Başbakan'dan hesap sormak değil haber vermekti.Haber elbette milletvekillerinin ayrıcalık peşinde oldukları eleştirisini doğal olarak içeriyordu. Ama Başbakan da bu ayrıcalık zorlamasını ahlâki bulmadığını göstermedi mi?Gösterdi. Böylelikle haber görevini yaptı.Artık bu girişim, Başbakan'ın tavrından sonra hedefine ulaşamaz. Başbakan "Bu iş bitmiştir" dediği zaman mesele kapanır, tartışma biter.Ama tartışmayı Başbakan'ın kendisi büyüterek sürdürüyor. Niye acaba?Medya üstündenUzaktan bakanlar "bir bardak suda fırtına" diyebilir fakat derinine inenler bu tartışmanın gün geçtikçe belirginleşen bir güç çatışmasına işaret ettiğini görecektir.Gerçekte Erdoğan ile Arınç, medya üstünden atışıyor.. Başbakan dün şunu söyledi:"TOKI'nin imzaladığı bir protokol yoktur. Bundan benim haberim olması gerekir. TOKİ ile görüşülmüş olabilir ama bu hiçbir zaman böyle bir şeyin yapıldığı anlamına gelmez. TOKİ'nin ne arsa tahsisi, ne böyle bir inşaatı başlatması, ne de böyle bir şeye imza atması söz konusudur.."Aynı gün TBMM Başkanı Arınç cevap verdi:"Milletvekili bir daire almak istiyorsa ve bunun için karşısına bir resmi kurumu muhatap olarak almışsa, bunda gocunacak bir şey olabilir mi?"Ve son sözlerine dikkat:"Yeni dönemde meclisin başkanı kim olursa olsun, eminim ki bu çalışmaları sonuna kadar götürecektir!"Gayet açıklıkla anlaşılacağı gibi tartışma Başbakan'la medya arasında değil, Başbakan'la Meclis Başkanı arasındadır.Yine bir inat bulduBaşbakan bu meseleye medya gibi bakıp ahlâki bir zaafiyet bularak karşı çıkmış, Meclis Başkanı ise ayrıcalığı hak olarak savunmuştur.Peki Erdoğan'ın medyaya kızgınlığı niye?Çünkü Başbakan, Meclis Başkanı Arınç'a karşı kendisini hiç istemediği bir güç çatışmasına sokan bu tartışmadan medyayı sorumlu tutuyor.Bilindiği gibi seçimden sonra parti yönetimi Vecdi Gönül'ü Meclis Başkanı yapmak istemiş fakat Bülent Arınç "türban inadı" ile yakaladığı rüzgârla AKP grubunu peşine takarak hedefine ulaşmıştı.Sonbaharda yine meclis başkanı seçimi var. Arınç'tan rövanşı alma hesapları yapılıyor.Ve Annç, seçmeni olan milletvekillerini kışkırtacak, üstelik onları menfaatle etkileyecek yeni bir "inat konusu" elde etmiştir.Baksanıza dün söylediklerine:"Milletvekillerinin oksijenini mi keseceksiniz? Milletvekillerinin su içmesine, yemek yemesine engel mi olacaksınız?"AKP'deki savaş, artık gizli bir savaş değildir!
Başbakan dün Ekinlik Adası'nda camiden çıkarken "önemli" bir açıklama yaptı.Gazetecilere dönüp "Bakın arkadaşlar, yalan ve yanlış haber yapmayın" diye söze başladı ve şöyle devam etti:"Devletin şu anda milletvekillerine lojman yapmak gibi bir gayreti yoktur. Maalesef medyamızın bir kısmı yalan haber üretmekle siyaset ve siyaset adamına gölge düşürmenin gayreti içindedir. Böyle bir şey kesinlikle yok."Hemen düzeltmemiz gerekiyor. En azından VATAN adına garanti veririz ki bizim misyonumuz siyaset kurumuna ve siyasetçiye gölge düşürmek değil, onları yanlışların gölgelerine karşı uyarmak ve korumaktır.Ortada "yalan, yanlış haber" yok, Başbakan'ın yanlış okuduğu, yanlış anladığı bir haber var.Verilen haber, milletvekillerine lojman yaptırıldığını değil, Toplu Konut İdaresi'nin (TOKİ) desteği ve işbirliği ile lüks birer konut edindirileceğini konu almıştır.Bunun için broşür bile bastırılmıştır. Meclis Başkanı Arınç'ın dedikleri ortada:"Milletvekili arkadaşlarımın bir konut edinmesine yardımcı olmamdan ve bunun için TOKİ'yi aracı kılmamdan daha tabii ne olabilir?"Ayrıcalık peşinde koşan siyasetçilerin ucuz konut sahibi olma çabalarını Başbakan ahlâki bulmuyor, siyaset kurumuna zarar verdiğini düşünüyorsa bunu adresine doğrudan söylesin. Medyayı haksız yere suçlamak pahasına Meclis Başkanı' na dolaylı mesaj göndermesin.Bal tutanların parmak yaladıkları bir düzende Başbakan halkın gönlünü kazanmak istiyorsa onlara parmak ısırtacak bir icraat yapabilir:Medyayı suçlayacak yerde TOKİ'ye "Bu projeyi iptal edin. Ayrıcalık istemiyorum" diyen iki satırlık bir emir gönderir, mesele biter!Büyük bir kayıpHak edilmemiş ünlerle sürekli sahte kahramanlar üreten ülkemiz dün gerçek bir kahramanını kaybetti.Emekli Büyükelçi Kâmuran Gürün, dostu olmaktan onur duyduğum bir şahsiyet, bilgi ve yeteneklerini ermişlere özgü tevazu içinde istendiği zaman hizmete sunan mükemmel bir devlet adamı idi.Bizim siyasetimiz, temiz su membaları gibi sessiz sakin akan bilgelere ilgi duymaz. Onları arayıp bulmaz. Şovmenlere meraklıdır. Ülke o nedenle Kâmuran Gürün'ün çok daha önemli hizmetler üretmeye elverişli birikiminden yeterince yararlanamamıştır.Gürün, Bonn, Londra, Atina gibi önemli merkezlerdeki büyükelçiliği, OECD Temsilciliği ve CENTO Genel Sekreterliği görevleri ardından mesleki birikimini üniversitelerde gençlere aktardı ve Radyo-Televizyon Yüksek Kurulu'nun ilk başkanı oldu.Tarihi belgelere dayanan "Ermeni Dosyası" kitabı, Türkiye'de yapılmış ilk önemli araştırmadır.Ona Allah'tan rahmet, eşi eski milletvekili, tiyatro sanat yönetmeni Gencay Gürüne ve sevenlerine başsağlığı ve sabırlar dileriz.
Hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti gibi kavramlar sadece demokrasilerde geçerlidir.Çağın demokrasi anlayışı, "kanun devleti"ni bile müzeye kaldırdı.Demokrasilerde farklı düşünceler özgürce tartışılır. Siyasetin uzlaşma sağlayamadığı meseleler, mutlaka bir çözüm isteniyorsa yargıya götürülür. Bu son kapıdır. İhtilâfa taraf olanların peşin kabulüne dayanan bir adımdır bu. Aksi halde çözüm ve istikrar olmaz, kargaşa toplumu yaratılır.Türban bir ihtilâftı ve mahkemeye gitti. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay, türbanı dini simge saydığı için üniversitede ve kamu alanında yasakladı. Bu karan kabul etmeyenler, nihai çözümün de son aşaması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gittiler.Orada tezlerini, kendilerini destekleyen partilerin ve tarikatların yardımlarıyla tuttukları ünlü avukatlar ve uluslararası hukuk büroları ile savundular. Buna rağmen Türk yüksek mahkemelerinin verdiği yasak kararını AİHM oybirliği ile onayladı.AİHM, din devleti kurma amaçlı akımların oluşturduğu tehdit karşısında Türkiye'nin laik demokratik rejimini korumak için böyle bir sınırlama koymaya hakkı olduğunu teslim etti. Bunu yaparken de türbanın din temelinde siyasi bölücülük aracı olduğunu evrensel kayda geçirdi.Tayyip Erdoğan'ın "değiştik" iddiası, en ciddi sınavına burada girmiştir. Ve yazık ki sınıfta kalmıştır.AİHM kararı, AKP için bir kurtuluş olabilirdi. Çünkü yapılabilecek her şey yapılmıştır. Artık hukuka saygı göstermekten başka bir seçenek kalmamıştır. Fakat ne gezer?Bir okurumuz (zarar görmemesi için adını vermiyorum) şöyle yazıyor:"Çocuk everiyor türban.. Yurt dışına gidiyor türban.. Mecliste konuşuyor türban.. Aklımı kaçıracağım.Şimdiki tartışma 'Kamusal alan nedir?' Türban düştü, kel göründü ya, lâfı değiştirip 'bul karayı al parayı' yapmak lâzım.."Artık uyanmak ve bitirilmeyen bu tartışmanın türbanla değil hukukun üstünlüğünü tanıyıp tanımamakla ilgili olduğunu görmek gerekiyor.CHP'li Kemal Derviş'in Başbakan gibi AİHM kararına katılmaması ve Başbakan'ın kamusal alan sözlerini çok beğenmesi bu gerçeği değiştirmiyor.Derviş siyaseten intihar etmiştir. Ona değil, daha önce uyandırmış olduğu umutlara acımak lâzım.Zoraki profesörler..Akademik unvanları kazanmanın bir usulü, erkânı vardır.Buna en büyük saygı, demokratik bir ülkede meclisten beklenir. Ama bizim meclis, yasama yılının son toplantısında, sabaha karşı bu anlamda hukuka ve bilime karşı cinayet işledi.Hepimiz uyurken geçirilen bir yasa sayesinde, doçent unvanlı bakanlar ve milletvekilleri, doçentlerin bilimsel çalışmalarla geçirmek zorunda oldukları süre kaydına tabi olmadan profesörlüğe yükselebilecekler.Böyle bir imtiyazı, meclis çoğunluğunu kafa kola alarak elde eden insanlara bilim adamı denebilir mi? Torpilli profesörlerin yarın çıkacakları üniversite kürsülerinden gençlere bilim ve ahlâk öğretmesi beklenebilir mi?Bereket Çankaya'da Sezer var.Kendinde mucizeler yaratma gücü vehmeden bu meclise o herhalde gereken cevabı verecektir!
Subay ve astsubayların maaşlarına zam talebi, geçim sıkıntısı çeken tüm memurlar için umut yaratmıştı.İktidarın askeri rahatlatırken diğer kamu çalışanlarının sıkıntılarına ilgisiz kalamayacağı inancı, bu beklentinin kaynağı olmuştu. Fakat Maliye Bakanı dün bu umutları söndürmüştür.Kemal Unakıtan "maaş artış taleplerinin karşılanması 2005 yılına kadar mümkün olamaz. Bütçe disiplini fevkalâde önemli. Onu bozacak bir karar alamayız" dedi.Yıllardır süren enflasyon, üstüne gelen ekonomik krizler maaşları eritti. Borç ve faiz batağına giren devlet, bu kayıpların dengelenmesine izin vermedi.Memurlann büyük çoğunluğu ile "yoksulluk sınırının altında" maaşlarla yaşamaya mahkûm duruma düşmesi bundandır. Asker, yargıç, savcı, üniversite hocası, öğretmen, polis, doktor, mühendis dahil memurlar, insan onuruna yakışan bir yaşam sağlayacak gelire kavuşmak için daha ne kadar bekleyecekler?Siyasi manevraİktidar sözcüleri artık kurtuluşun eşiğine gelindiğini, ekonomik büyümenin rekorlar kırdığını iddia ediyorlar. Bu insanlann en azından umutlanmaya, sabır göstermelerini teşvik edecek bir vaade ihtiyaçları yok mu?Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Başbuğ'un maaşlarla ilgili mektubu ardından Başbakan Erdoğan, Maliye Bakanlığı'nda çalışma yapıldığını açıklamıştı.Fakat Maliye Bakanı, bir hazırlığın bile henüz başlatılmadığını açığa vurmuştur. Unakıtan "2005 yılında oturulur, konuşulur, bakılır. Şu anda bir şey yok" dedi.İktidar, tabanındaki türban ve imam hatip hassasiyetlerine karşı gösterdiği saygı ve anlayışı devlet memurlarından esirgememelidir.Bütçe disiplinine sadakat iyi bir şey, ama samimiyet varsa.. Genelkurmay İkinci Başkanı'ndan gelen mektubu basına sızdırmak dürüst bir yaklaşım değildir."Zam taleplerini bu yıl karşılamamız mümkün görünmüyor" demek yerine, bütün hizmet gruplarını "biz de isteriz" diye ayağa kaldırarak faturayı büyütmek ve böylelikle "imkânsızlık"ı kanıtlamak entrika denmese bile kurnazlıktır.Bu ne perhiz!Hükümet 2005 yılı için düşünülen ücret zamları üstünde çalışmayı hemen başlatmalı, memurların motivasyonunu hiç değilse bu umutla sağlamalıdır. Sosyal duyarlılıktan yoksun disiplin, baskı rejimlerine yakışır. Demokrasiler iktidarlara halkı ikna borcu yükler.Oysa bu hükümet bir yandan memurunun çaresizliğine buz gibi bakarken, öbür yanda milletvekillerini lüks birer konut sahibi yapmanın cömertliğini gösteriyor.AKP iktidarı ilk icraat olarak "milletin bağrına dönme" edebiyatı ile milletvekili lojmanlarını boşaltıp satışa çıkardı. Şimdi Meclis Başkanlığı, devletin olanakları ile milletvekillerini ev sahibi yapma girişimine önderlik ediyor.Vekillerimiz milletin bağrında yaşamaktan bu kadar çabuk mu sıkıldılar?Yoksa memurlara ödenenin birkaç katı yüksek maaşlarına rağmen milletin bağrında yaşamayı dayanılmayacak kadar masraflı mı buldular?Riyakârlık demek ağır olur ama en azından samimiyetsizliktir bu!
Bölücü terör örgütünün başı cezasını çektiği İmralı Adası'nda sağlık kontrolundan geçirildi.Bursa Yüksek İhtisas Hastanesi'nin 5 uzman hekimi, tıbbi cihazlar ve bunları kullanan teknisyenler eşliğinde özel bir motorla adaya geçtiler, günlerini bu işe verdiler.Geniş yığınlar bu özeni abartılı bulacağı için yeni bir tartışma çıkacaktır.Abdullah Öcalan, otuz bin cana, on binlerce insanın sakat kalmasına, bu fakir ülkenin yüz milyar dolar kaybına sebep olan terörist ihanetin baş suçlusudur. Bu yüzden ölüm cezasına mahkûm edilmiş, idam kalktığı için cezası ömür boyu hapse çevrilmiştir.Nasıl bir ceza ki bu, şehit ailelerinin bile acil sağlık yardımlan için aylar sonrasına randevu alabildikleri sağlık kuruluşları, tam teşekküllü bir seyyar hastane oluşturup bu adanı için seferber oluyor?PKK'nın uğursuz eylemlerini unutmayan yığınlar, Apo'nun korunmasına ve sağlığına gösterilen özen karşısında öfke duyuyor. İnsanlar "Ceza adaletinin amacı, suçluya ceza çektirmek yanında, yaratılacak ibretle başkaları üstünde de caydırıcılık sağlamak değil mi?" diye soruyorlar.Sorunun mesajı şu: "Apo'ya itibarlı mahkûm muamelesi yapanlar, terörü caydırmıyor, adeta ödüllendirip özendiriyor!"Bu tepkinin saygıya lâyık olması şu gerçeği değiştirmiyor: İntikam duygusu kutsaldır ama çağın aklı bu ihtiyacı başka değerlerle dengeliyor. Suçlunun özgürlüğünü alıyor fakat insanlığını elinden almıyor.Özgürlük ve insan hakları şampiyonu Amerika'nın elindeki tutuklulara reva gördüğü muamele, özenilecek bir örnek olamaz.Doğru olan bizde yapılandır."Asmayalım da besleyelim mi?" anlayışından bugünkü noktaya şaşılacak bir hızla geldi Türkiye. Bundan da zarar görmedi.Pek çok alanda yetersiz kalan siyasetçilerimiz, toplumsal tepki nedeniyle ağır bedel ödeyeceklerini bile bile bu cesareti gösterebildiler.Keşke cesaretleri kadar yetenekleri de olsaydı ve "muasır medeniyet"in nimetleri, cezaevi dışında yaşayan yurttaşları da kucaklasaydı!Transfer değilse ne?Başbakan, CHP'den AKP'ye geçen iki milletvekili için kullanılan "transfer ettiler" nitelemesine bozulmuş..Ne diyecektik yani?"Terfi ettiler" mi diyecektik; yoksa "hidayete (hak yoluna) erdiler" mi deseydik?Son zamanlarda Erdoğan, özünü tartışmaktan kaçındığı meseleleri ayrıntılar içinde boğarak kafalan karıştırıyor.Ama bu olay cila veya örtü kaldırmaz. Halkın gözünde, seçmenine ihanet etmiş iki milletvekili kadar onlara kucak açan AKP de itibar ve irtifa kaybetmiştir.Başbakan "Seçim Yasası'nda değişiklik yapalım, parti değiştirenin milletvekilliğini düşürelim" diyor. Ama hemen bir şart koşuyor:"Ana muhalefet 'biz hazırız' derse biz de hazırız.."Siyaset ahlâkını gerçekten savunan bir iktidar, hiç ihtiyacı yokken muhalefetten yardım isterse samimi bulunabilir mi?Acaba Başbakan, mecliste tek başına anayasayı bile değiştirecek çoğunluğa sahip bulunduğunu unuttu mu?