CHP Genel Başkanı Baykal, YTP Genel Başkanı İsmail Cem'e "geçmiş olsun" ziyareti yaptı dün.Hazır gitmişken Cem'e "partisiyle birlikte CHP'ye katılma karan vermesi" önerisi içeren bir mektup da verdi.Ne kadar pratik ve rasyonel bir akıl değil mi? Hem ziyaret, hem siyaset..Hayır hayır, bu siyaset değil ticarettir. Düzeltiyorum:Hem ziyaret, hem ticaret..Bence bu ziyaretin siyaset tacirliğinden kaynaklanan hesaplar güttüğü görüntüsü, ciddi bir rahatsızlık geçiren "yol arkadaşı"na verilmesi gereken insani desteği gölgelemiş, hatta lekelemiştir.Çünkü bu gecikmiş bir geçmiş olsun ziyaretidir.Tedavinin gerginlik ve endişe yükü İsmail Cem'i herhalde yormuş olmalıdır. Deniz Baykal'ın o durumdaki arkadaşından partisini istemesi, "geçmiş olsun" ziyaretini vesile değil bahane çirkinliğine indirmez mi?Baykal nasıl düşünmedi?Etrafındakiler nasıl düşünüp de uyarmadı?Dağınık sol kadroların birleşerek güçlü bir toplumsal alternatif oluşturması, kuşkusuz ortak hedef olmalıdır.Baykal Cem'e verdiği mektupta "YTP'nin tüm üyeleri, CHP'nin bağrına basacağı, en kıdemli üyelerimizle eşdeğer sayarak sıcak bir kabulle çalışacağı arkadaşlarımız olacaktır" diyor.Katılma çağrısının şekil yanlışı özdeki amacın samimiyeti konusunda da şüpheler doğuruyor.Herhangi bir talepten bağımsız olarak gerçekleştirilecek "geçmiş olsun" ziyareti, zaten bütünleşmenin konuşulup kotanlacağı bir ilişkiler zeminini kısa zamanda getirirdi.Bu doğal, saygıdeğer süreç, hangi telâşa feda edilmiştir?Meclis tatile girerken CHP içindeki muhalefet yükselmiş durumda idi. Evet, yeni döneme İsmail Cem ve YTP kazanımı ile girmek Baykal'ı birkaç ay rahatlatır ama sonra?Kemal Derviş'e CHP'yi dar eden ve yerel seçimin en büyük zaferini partiye kazandıran Şişli Belediye Başkanı Sarıgül'ü hükümete ihbar eden tahammülsüzlük tövbe mi edecek?Solun asıl problemi bölünme değil yanlış liderdir. Bölünme lider yanlışının yan ürünüdür. Bu ana yanlış örgütlenme yanlışı ile birlikte vizyonsuzluğu da getirmiştir.Çağdaş fikirleri hayata geçirecek projelerle yenilenmemiş bir ideoloji belki Fidel Castro'ya yeter ama Türkiye'ye yetmez.Lideri burada parti değil millet seçiyor!Korunmak iyi de...Koruma görevlilerine yakın zamana kadar "goril" de denirdi.Goriller evrim geçirdi ama genlerindeki kaba sabalık azalsa da yine hükmünü yürütüyor.Önceki gün meclisin açılışı nedeniyle verilen resepsiyonda nahoş bir olay cereyan etti. Başbakan'ın korumaları tarafından itilip kakılan CHP milletvekili Hüseyin Bayındır haklı olarak tepki gösterdi. "Başbakanı bizden mi koruyorsunuz?" diye bağıran milletvekilini oradan uzaklaştırdılar.Üst düzey siyasetçilerin, asker ve bürokratların davetli olduğu kapalı bir mekânda Başbakan'ın bir koruma ordusuna ihtiyacı olur mu?Olsa bile bu görevin fiili müdahale yerine gözetme biçiminde yerine getirilmesi gerekmez mi? Kuzey Avrupa'daki gibi bisikletle işe giden başbakanlardan vazgeçtik, bari korumaları etrafa zarar veren başbakanlarımız olmasın.Güvenlik gerekleri haklı bir mazeret değildir.Problemi güvenlik gereklerinden ziyade gösteriş merakı yaratıyor!
Tabiat ana küçük sarsıntılarla hiç ara vermeden büyük depreme hazırlanmamız için bizi uyarıyor.Biz ise uyduruk bir itaat görüntüsü vermek için toplantılar düzenliyor, yıllardır ezberlediğimiz aklın emri tedbirleri papağan gibi tekrarlayıp bildirilere geçiriyoruz.İstanbul'da toplanan Deprem Şurası'nın sonuçlarını içeren bildiriyi dün TV'lerde Bayındırlık ve İskân Bakanı Ergezen okurken şaşırdım. "Şu yapılmalı, bu yapılmalı.."Bakan, toplantıda oluşan öneri ve taleplerin muhatabı olan siyasi otoritedir. Sözcülük ona düşer mi?Bakan'ın görevi, önerileri değerlendirmek, bu çalışmalan hızla gerçekleştirmek için gerekli kamu fonlarını yaratmaktır. Rol çalmak suretiyle siyasi rant peşinde koşmak değil."Büyük deprem her an olabilir, dikkatli olun!"Çürük binaların çokluğu, bu uyarıya halkı değil doğrudan devleti muhatap kılıyor. En iyi tedbiri almanın maliyeti milyarlarca dolar diye hükümet depreme hazırlık politikasını "dostlar alışverişte görsün" türü gevezeliklerle yürütemez.Devletin takati içinde olan kaynaklarla da yapılabilecek işler vardır.Meselâ NTV'de önceki gün Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Semih Tezcan, 200 milyon dolarla "sıfır kayıp" sağlayacak bir projeden söz ediyordu. Bu proje, bin kişilik bir teknisyen ve bilim adamı kadrosu ile İstanbul'da depreme dayanması mümkün olmayan yapıların tek tek saptanmasını öngörüyor.Gerçeği bilmek, o binalarda oturanların hakkıdır. Sorumluluk bilinci olan bir hükümetin de ihtiyacıdır. Böyle bir bilgi, topun ağzında yaşayan insanların öz savunma dinamiğini harekete geçireceği gibi, kaynaklarını yönlendirmede hükümete de doğru bir öncelik hedefi verir.Prof. Tezcan'a göre depremde yıkılması beklenen bina sayısı İstanbul'da 40 bin dolayındadır. Ve adreslerinin belirlenmesi, 200 milyon dolar beklemektedir.Depremde sağlayacağı maddi ve manevi kazanç yanında bu para devede kulaktır. Deprem Şurası, hiç değilse bu projenin hayata geçirilmesini sağlamalıdır.Sezer borcunu ödediAmerikan Dışişleri Bakanı Powell aylar önce Türkiye'deki rejimi "ılımlı İslâm" diye nitelemişti.Bunun üzerine ben, niye enerjik bir tepki göstermekte gecikiyor diye Cumhurbaşkanı Sezer'i eleştirmiştim.O yazı yüzünden savcılık soruşturma açtı, ifademi aldı. Belki bu yüzden dava edileceğim. Ama öyle bile olsa artık müsterihim. Çünkü Cumhurbaşkanı Sezer dün mecliste gecikmeli bile olsa beklediğimiz cevabı vermiştir:"Ilımlı İslâm gibi bir modeli Türkiye için öngörmek asla kabul edilemez. Türkiye, cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte siyasal rejimini seçmiştir. Bu iki rejimin yan yana getirilmesi tarihe ve bilime ters düşmektedir." Mahkeme koridorlarında sıkıntı çeksem de artık değer!
Derin devlet diye bir şey var mıdır? Hukuka bağlılığın önemsenmediği ülkelerde evet, bu ucube vardır!Meselâ düşünün.. Ayrılıkçı bir terör örgütü yakıyor, yıkıyor, öldürüyor. Dışarıdan da siyasi ve ekonomik destek alan bu örgütle yürütülen savaş hem insan, hem kaynak bakımından devlete ağır kayıplar verdiriyor.Derken istihbarat örgütünden bir bilgi: "Uyuşturucu ticaretinden gelen büyük para akışı radikal olarak kesilmezse bu örgütü çökertmek çok uzun zaman alır, ülkenin can ve kaynak kaybı artarak sürer.."Devlet, bir hukuk devleti ise bu katmerli suçları yasalar içinde kalarak ve meşru güçleri ile izleyecek, halledecektir.Fakat bizim öykümüzde eski suçlular kullanılmıştır.Başka ülkeler de yapıyorlar bunu ama işlerini gördükten sonra ellerini yıkıyorlar. Devlet şemsiyesi altında kullanılan suçluları himaye etmiyorlar. Hele onların bu korumadan yararlanan mafya örgütü haline gelmesine hiç izin vermiyorlar.Susurluk'un iyiliğiDerin devlet bir fiziki yapı değil, bu dayanışmadır. Sekiz yıl önce Susurluk ta kamyona toslayan şey derin devletti.PKK belâsının belini kırmakta sağladığı yarar ayrı bir tartışma konusudur ama Susurluk, daha büyük bir iyiliği hayatımıza kazandırmıştır.O da "hikmetinden sual olunmaz derinlikte" bir hayalete bu milletin razı olmadığını göstermesidir.Derin devlet, halka rağmen halkı korumak adına kendini yasaların üstünde gören bir sapkınlıksa Türkiye artık derin ve karanlık ilişkiler ağının av sahası olmaktan kurtulmak zorundadır. Derin devletten gelecek hayır Allah'tan gelsin!Sedat Bucak'ın yeniden yargılanması, hukuka bağlı devlete eş koşmaya eğilimli kafaları yola getirmek için yeni bir fırsattır. Yargıtay Bucak hakkında verilen beraat kararını bozmuş, bunun yarattığı korku Sedat Bucak'ı sekiz yıldır sakladığı bazı belgeleri mahkemeye sunmaya mecbur etmiştir.Koruyucu bir ibretBucak'ın kaza sırasında yanında ölen Çatlı'nın çantasında bulduğunu söylediği şeyler çözümleyici değildir.Sakıp Sabancı'nın Mehmet Özbay adını kullanan Çatlı'ya imzaladığı kitabı neyin delili olabilir? Bir kitap fuarında Yaşar Kemal'e de kitabını imzalatabilirdi..Adaletin ihtiyacı olan asıl deliller, Çatlı'nın beyaz çantasında taşıdığı Uzi silâh, dönemin yöneticileri tarafından imzalanmış görev belgesi ve özel timcilerin Topal cinayetini kabul ettikleri itiraf kasetidir.Yargıtay'ın aleyhindeki kararından doğan baskı Sedat Bucak'ı adalete daha fazla yardımcı olmak konusunda etkileyebilir.Dönemin yöneticilerinin işbaşından uzaklaşması, mecliste kurulacak bir araştırma komisyonunun daha başarılı sonuçlar elde etmesi için de yeni imkândır. CHP bir önergeyle bu yolu açmalıdır.Kimse intikam peşinde değil. Herkes adalet istiyor.Devleti yöneten seçilmiş ve atanmış insanları maceradan koruyacak bir ibreti yaratmak, özlediğimiz geleceğin anahtandır.Geleceğimiz, her devlet adamının yaptığının hesabını verebildiği bir hukuk devletindedir.
Özgürlükleri genişleten yeni TCK'ya zinanın suç olarak eklenmesi inadından Başbakan Erdoğan'ın vazgeçmesi AB sürecini kurtardı.Bu önemli bir kazanım oldu ama korkularımızı haklı çıkaran ağır bir faturayı da beraberinde getirdi. O da büyük reformları gerçekleştirme başarısı ile takdir toplayan AKP iktidarının gerçek kimliği ve niyetleri konusunda beliren şüphedir.Zina krizi Türkiye'deki siyasal ve toplumsal dengeleri algılama konusunda farklı değerlendirmelere ilham vermeye başlamıştır.Fransa Başbakanı Raffarin, sorunların AKP hükümetinden değil Türk toplumundan geldiğini söylemişti. Ama geçen gün Fransız Liberasyon gazetesinde çıkan yorumunda Marc Semo, son krizde bunun "tam tersinin görüldüğünü" yazdı.Marc Semo'ya göre zina krizi Türk sivil toplumunun bilinçli canlılığı ve "Cumhuriyet üst idaresinin kararlı duruşu" sayesinde aşılmıştır.Marc Semo şunu yazıyor: "AKP muhafazakâr demokrat olduğu iddiasında. Ancak AKP'nin ve liderinin tümüyle genetik mutasyondan geçmiş olduğuna inanmaya çalışan pek çok kişinin içine artık bir kuşku düştü."Ne diyor, ne yapıyor?Bu kuşkuları önemsemek gerekiyor. Çünkü düne kadar AKP'nin değişimci ve reformcu görüntüsünü öven ve parlatan yabancı gözler bundan sonra açık aramaya ve niyet yargılamaya yönelecektir.Nitekim Liberation'daki yorumda, milliyetçi sağ ve liberal kadroların da AKP'de buluşmasına rağmen asıl gücün Milli Görüş kökenli Erdoğan ve birkaç yöneticinin elinde toplandığı belirtilmiş, söylemini ve uygulamalarını değiştirse de Tayyip Erdoğan'ın bir zamanlar "Demokrasi amaç değil araçtır" diyen kişi olduğu hatırlatılmıştır. Yazar, "Kurumsal anlamda liberal olsa da Erdoğan ve yakın çevresi, özellikle yaşam biçimleriyle ultra muhafazakâr bir tutum sergilemeye devam ediyor" diyor. İktidar gücünün getirdiği kibrin risklerine işaret ederek son noktayı şöyle koyuyor:"Kalbiyle ve aklıyla Avrupalı olan Türkiye, AB'ye doğru yürüyor. Ancak AKP bu süreci hızlandırdığı gibi frenleyebilir de.."İdeolojik rövanş gibiDileğimiz, iktidarın bu uyarılardan yararlanması, tabanındaki tutucu kesimin ideolojik hamlelerine cesaret vermemesi, alet olmamasıdır.Meselâ dün gazetelerde yayınlanan bir haber şüphe kurdunu dürtecektir. Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali'nde muhafazakâr kesimin kafayı taktığı bir bikini reklâmı vardı ve o kaldırılmıştı. Şimdi o panoların yerine, hem de daha fazlasına, 92 noktaya eşarp reklâmı niyetine türban reklâmları asıldı.Bunu iyi niyetle açıklama olanağı yoktur. Olay ideolojik bir rövanş alma kastıdır. "Parayı veren düdüğü çalar" gerekçesiyle izah edilebilir mi bu işgal? Hayır.. Siyasi gücün kötüye kullanılmasıdır.Evine giden yabancılar, AB'ye girmek isteyen Türkiye'yi hep bu görüntü ile hatırlayacaklardır.Türkiye bu değildir. Dayatma ülkeye de AKP'ye de zarar verecektir.Diyanet İşleri Başkanı dün Kur'an tefsirini bu çağın gözü ile yenileyen bir çalışmanın tamamlandığını açıkladı. "Dini bilgilerin çağın gerçeklerine göre yorumlanması lâzım" dedi.Değişimin ruhları kavraması lâzım. İnşallah okurlar!
Adil bir vergi düzeni kuramamak Türkiye'nin müzmin hastalıklarının başında geliyor.Devlet "kör tuttuğunu sever" örneği, yakalayabildiklerinden vergi topluyor. Yetmediği için de "mükellef" diye fişlediği vatandaşlarına zulüm ölçeğinde yeni vergiler bindiriyor.Geçen gün açıklanan Ankara Ticaret Odası'nın bir raporunda Türkiye'nin "en yüksek vergi alınan ülke" sıralamasında dünya şampiyonu olduğu belirtilmişti.İstenen vergi ne kadar yükselirse, toplumun direnci de o ölçüde artar. Bu evrensel bir kuraldır. Nitekim aynı rapor "her üç liradan iki liranın vergi dışı kaldığını, yatırıma ayrılan her üç liranın bir lirasının rüşvete" gittiğini iddia ediyordu.Böyle olmasaydı Türkiye'nin borcu gırtlağa dayanmaz, işsizlik yüzde 20'lere yükselmez, devlet hakimini, savcısını, öğretmenini bile yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkûm eden maaşlara talim ettirmezdi.İstihdam üzerindeki vergiler yüzde 42, gelir vergisi yüzde 45, kurumlar vergisi yüzde 33 düzeyinde. ATO raporu bu vergilerle aralık ayında AB'den tarih alsak bile yabancı yatırımcının Türkiye'ye gelmeyeceği uyarısı yapıyor.Galiba bu gerçeği IMF de nihayet görmüş olmalı ki, vergi oranlarını düşürme yönünde bir hazırlık için hükümeti teşvik etmiştir. Ümit, vergi oranları indikçe vergi tabanının genişleyeceği ve vergi kaçağının azalacağıdır.Evet ama daha etkin bir denetim bu reformun temeli olmalı. Çünkü adaletsiz vergiden kaçmak Türk mükellefi için "meşru savunma" alışkanlığı olarak yerleşmiştir. Bu kötü huyun değişmesi zaman alacak, yaratıcılık isteyecektir.Vergisiz kazançları kimseden korkmadan yeme cüretinin dayandığı sınırı ölçmek, tedbir arayanlar için önemlidir. Ve VATAN'ın bugünkü manşetinde yer alan haber, ilginç bir test olacaktır.Türkiye'de bugüne kadar pazarlanan en pahalı otomobil dün Etiler'deki bir galeride satıldı. Galeri, 836 bin Euro (yaklaşık 1,5 trilyon TL) ödeyen müşterinin adını açıklamıyor.O araba ile kaç gün saklanabilir; yakında ortaya çıkacaktır.Dua edelim de bu muhteşem otomobil, sahibine vergisini ödediği kazançların ödülü olsun.Biz de ona gönül rahatlığı ile "güle güle kullan" diyelim!Ya kamp ya yoğun bakımİktidar partisinin "iman tazeleme" amaçlı periyodik kamp geleneğini beğeniyorum.Çünkü milletvekilleri ile partiyi yönetenler arasında zamanla aşınan köprüler yeniden sağlamlaşıyor. Milletvekilleri yalnız yakınmalarını değil, seçim bölgelerindeki eleştiri ve özlemleri de lider kademelerine aktarıyorlar.Bilginin iki yönlü akışına imkân tanıyan bu toplantılar AKP'nin verimine mutlaka olumlu katkılar sağlayacaktır. Belki parti içi demokrasinin gelişmesine de yardım edecektir.Peki ana muhalefet CHP ne yapıyor?Geçen gün bir okurum "CHP'nin yarınlarda nasıl bir Türkiye görmek istediğini bilmiyoruz" diye yakınıyordu.Jandarma korumasındaki tel örgülü kurultayla ilgili kötü anıyı silecek ve örgütü silkeleyecek bir harekete ihtiyacı var GHP'nin.Ankara'da meclis gündemine sıkışmış bir vizyon CHP'yi iktidar alternatifi yapamaz. Millet soruyor:CHP özelleştirmenin durmaması gerektiğini söylemiyor. İçlerinden hiçbiri "özelleştirme gelir sağlamak için değil rekabet yaratmak ve verimliliği artırmak amacıyla yapılmalı" demiyor.Kentleri işgal eden mafya örgütleri için bağırmıyor.Vergi kaçakçılığı konusunda bir şey söylemiyor.Doğu'daki aşiret düzeni yıkılmadıkça refah ve barış gelmeyeceği konusunda inatçı ve inançlı bir mücadele vermiyor. Neden?AKP'nin yaptığını CHP de düşünmelidir. Hem de geç kalmadan.Çünkü bu gidişle yakında kampa değil yoğun bakıma girecek!
Başbakan Erdoğan, Kızılcahamam toplantısında harika şeyler söyledi.Konuşması hitabet sanatının iyi bir örneği olduğu kadar içeriği açısından da heyecan verici mesajlar taşıyordu. Ama insan düşünüyor:TCK'yı çıkarma başarısı gösteren bir iktidar, hangi çıkar kaygısı ile olursa olsun, kaçak yapılara ve doğa cinayetlerine azmettirme suçunu göz göre göre işler mi?AKP yeni TCK'da çevreyi kirletenlere 2 yıla kadar hapis cezası verilmesini öngören maddeyi iki yıl ertelemiş, kaçak yapılaşmaya teşvik yerine geçecek bir düzenlemeyi de son dakika golü olarak aslında kendi kalesine atmıştır.TCK'daki kazanımları getiren geniş ufuklu yaklaşımla, doğaya karşı işlenecek cinayetlere davetiye çıkaran bu menfaatçi cehalet nasıl aynı bedende yer bulabiliyor?Temel, yasak dönemde kuş avlarken yakalanmış. Mahkemede savcı onu "doğanın dengesini bozmak'la suçlayınca Temel itiraz etmiş ve şu savunmayı yapmış:"Hakim bey ben kuş avladım. Doğan'ın yengesini bozmadım. İkisini de tanımam. Ben masumum!"Çevreyi kirletenlere 2 yıl özgürlük tanıyan niyet, keşke Temel' inki gibi cehaletin saflığından gelmiş olsa.. Ama değildir. . Hükümet, yatırımcıları arıtma tesisi yapmanın külfetinden korumak istiyorsa kredi veya teşvik vermek gibi çarelere başvursun. Gelecek nesillerin haklarına ve yaşam alanlarına tecavüz etmesin!Tek başına iktidar olmak, toprağı, havayı, suyu, insanları zehirlemek yetkisini kimseye vermez.Kaçak yapılara af sonucu doğuran düzenleme de farklı değildir. Bu yaklaşım, AKP'nin gecekondu sömürüsüne ceza bağışıklığı kazandırma niyetidir. Ayrıca... "Temiz toplum" için milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırma hayalimiz var ya; onun da AKP döneminde asla gerçekleşmeyeceğinin işaretidir.CHP'nin itirazları haklıdır. Dileriz iktidar partisi hatasını erken fark eder.Ve bir çıkış yolu bularak Brüksel'in uyarısına hedef olmadan yanlışını düzeltir.Çünkü kirlenmiş, zehirlenmiş bir yurt ve gecekonduları azdırılmış kentler, zinadan bin beter bir suç ve günahtır!Yeni Beşiktaş için fırsatBeşiktaş'ın Onursal Başkanı Seba "Hepimiz çok mutsuzuz" demiş.. Doğru. Benim de renklerine bağlı olduğum bu kulüp, yüz yıllık tarihinin en bunalımlı günlerini yaşıyor. Nasıl çıkılacak bu krizden?İdarecilerden yansıyan beyanlar, bir kriz yönetiminin değil "panik yönetimi"nin yeni yanlışlar üretmeye aday perişan çaresizliğini işaret ediyor.Dünyanın en iyi teknik direktörü diye getirilen Del Bosque gönderilecek, bütün dertler bitecek; öyle mi?Bu çözülmeyi "Beş dakikada Beşiktaş" zihniyeti yaratmıştır. Del Bosque'yi göndermek, aynı zihniyetin çıkmazını derinleştirecektir.Real Madrid'in kurtulmak için başına getirmeye çalıştığı bir değeri harcamak, başka yaratıcılığı olmayan bir yönetici kadroya 2-3 hafta nefes aldırır belki ama Beşiktaş'a ne kazandırır?Sabır tavsiye eden Seba'ya herkes kulak vermelidir. Bu yıl kaybedilmiştir. Beşiktaş Del Bosque'nin liderliğinde bu sezonu, gelecek yılların parlak başarılarını inşa edecek bir hazırlık dönemi olarak değerlendirmelidir.Kaosta kaynak ve moral israfını büyütmek yerine, sabırla inşa edilecek yeni bir zihniyetinin milyonlarca Beşiktaşlı'ya vereceği umut daha gerçekçi olur.Beşiktaşlılar da bunu anlar ve bekler..
Her konuda ayrılık noktaları oluşturup kavgaya tutuşmaktan marazı bir zevk duyan başka bir halk var mı dünyada?Geçen gün bir VATAN okuru (Kerem Can) soruyordu bu ilginç soruyu.Üzüntüsüne hak vermemek elde değildir ama yaşadığımız bu patırtı gürültü arasında katettiğimiz aşamalan da gözden kaçırıp kendimize haksızlık etmeyelim.Avrupalılar Türkiye'yi AB kalitelerine ulaştıracak reformlan gerçekleştirmeye bu ülkenin takati olmadığına inanıyorlardı. Ama iki yılda dünyayı şaşırtan reformlar gerçekleştirilmiştir.Sıkıntılar yaşansa da Gunther Verheugen'in "Kopenhag kriterleri bağlamında merkezi bir önem" taşıdığını söylediği Türk Ceza Yasası da meclisten geçmiştir.Birey merkezliYetmiş sekiz yıl önce faşist İtalya'dan alınan ceza yasasının tarihin çöplüğüne atılması büyük bir dönüşüm, başlı başına bir başarı hikâyesidir.Yeni TCK, evrensel insan hak ve özgürlüklerini temel alan, Türk hukukçular tarafından Türkiye'nin ihtiyaçları ve gerçekleri gözetilerek yaratılmış bir metindir.Vatandaşlarına şüpheyle bakan ve devleti korumaya şartlanmış bir cendereden kurtulup birey haklarını ve özgürlüklerini korumayı öncelik seçmiş olan yeni TCK yalnız adalet ve özgürlük getirmeyecek, toplumun yaratıcı potansiyelini de harekete geçirecektir.Unutmamak lazım ki demokrasi ve özgürlük nedeniyle başı derde girmiş bir ülke, bu yüzden birbirine girmiş toplum yoktur. Ama tersine çok örnek var. Avrupa'nın ortasındaki Yugoslavya enkazı ve toplu mezarlar bu gerçeğe tanıklık ediyor.Birleşme noktasıİktidar sakarlığının sebebiyet verdiği zina tartışması ve işe yarayan son pişmanlığın hâlâ siyasi polemik konusu yapılması bu kazanımı gölgeledi ama artık yeter. İktidar hatasını kabullenme, muhalefet de hoşgörü gösterme büyüklüğünü benimsemelidir.Hiçbir doğum mükemmel değildir. Mükemmeliyet uzlaşma ve diyalog ortamında elde edilir. Kadın örgütlerinin, başta namus cinayetleri faillerinin tahrik indiriminden yararlandırılmaması isteği dahil olmak üzere bazı haklı itirazları bulunuyor.Cumhurbaşkanı'nın ilgili maddeyi geri gönderme yetkisini kullanması suretiyle, aksayan başka maddelerin de uygulamada fark edilerek yasama faaliyeti içinde düzeltilmesi imkânı vardır.Yeni TCK, daha adaletli, daha özgürlükçü bir Türkiye hayalinde toplumsal bütünleşme sağlayabileceğimiz bir ilerlemedir. Hayırlı olsun..
Memurlar haklı olarak zam istiyor. Hükümet de talep edilen yüksek oranlı zammı haklı olarak vermek istemiyor.Eskiden İstanbul, devlet memurları için ödül sayılırdı. Ama özellikle lojman avantajına sahip olmayan memurlar, en başta da öğretmenler İstanbul'u istemiyor.Pazar dergimiz Kırmızı'da uluslararası bir kuruluşun yaptığı yaşam maliyetleri araştırması yer alıyor. İstanbul yaşam kalitesi açısından dünya sıralamasında 105'inciliğe batmıştır. Pahalılık sıralamasında geçen yıl 44'üncü idi, bu yıl 18'inci sıraya yükselmiş.. Aslında bu da rekor hızda bir batıştır.İstanbul'un önünde Tokyo, Londra gibi kentler var ama oralarda fert başına geliri bize göre 8-9 kat yüksek insanlar yaşıyor.Eksiden Doğu ve Güneydoğu mahrumiyet ve sürgün yeri olarak anılırdı. Bugün başta İstanbul olmak üzere büyük kentler memurlar için ömür ve onur törpüsü haline gelmiştir.Devlet hakimini, savcısını, öğretmenini, doktorunu İstanbul'a tayin ederken nasıl geçineceğini düşünmüyor. Dört kişilik bir ailenin asgari şartlarını sağlayacak paranın yarısını bile maaş olarak ödemiyor.Sonuç: Hakim hakim gibi, öğretmen öğretmen gibi yaşayamıyor. Tabii devlet gibi bir devlet de görünmüyor ortada.İstanbul'a göç edip yoksulluğun pençesine düşen yığınlara iktidarlar "Bana mı sordunuz gelirken. Kendi düşen ağlamaz" diyebilir belki. Ama memuruna bunu söylemeye hakkı yoktur. Çünkü onları gönderen kendisidir.Bu işte büyük bir yanlış var. Geçim derdine düşmüş memur hizmet veremez. İstanbul'da ve öteki kentlerimizde yaşam kalitesi bu gidişle daha da düşecektir.Türkiye'de 2 milyonu aşkın memur var. İktidarlar da, sendikalar da gördüğü halde kimse "bu kadar memur çok" demiyor.Karnını doyurduğumuz için işini iyi yapmasını isteyeceğimiz bir memurun, yarı aç yarı tok yaşamaya mahkum on memura bedel olduğunu bir gün kabul edeceğiz.Ama "Keşke 2,5 milyon memuru 1,5 milyona indirip maaşlarını bir kat artırsaydık" diyeceğimiz gün geldiğinde korkarız ki iş işten geçmiş olacak.Memurum işini bilirDemir Ünal'ın gönderdiği fıkra gündeme cuk oturuyor..Ortak basın toplantısı düzenleyen üç lidere gazetecinin biri sormuş:- Ülkelerinizde bir memur kaç parayla geçinir? Siz ne veriyorsunuz?Amerikan Başkanı açıklamış: "Biz memura en az 3 bin dolar veririz. 2 bin dolarla geçinirler, geri kalan bin doları ne yaparlar hiç sormayız.."Ardından İngiltere Başbakanı almış sözü: "Bizde memur asgari 2 bin pound alır. Dörtte üçü geçimine yeter. Artan 500 poundu ne yapar biz de sormayız."Gazetecilerin merak dolu bakışları üstüne döndüğünde bizimki başlamış konuşmaya:"Valla Türkiye'de bir memurun geçinebilmesi için en az 1 milyar 300 milyon lira alması gerekir. Ama biz ortalama 600 milyon lira veririz. Geri kalan 700 milyon lirayı nereden bulurlar, nasıl geçinirler; biz de sormayız!"