Adil bir vergi düzeni kuramamak Türkiye'nin müzmin hastalıklarının başında geliyor.
Devlet "kör tuttuğunu sever" örneği, yakalayabildiklerinden vergi topluyor. Yetmediği için de "mükellef" diye fişlediği vatandaşlarına zulüm ölçeğinde yeni vergiler bindiriyor.
Geçen gün açıklanan Ankara Ticaret Odası'nın bir raporunda Türkiye'nin "en yüksek vergi alınan ülke" sıralamasında dünya şampiyonu olduğu belirtilmişti.
İstenen vergi ne kadar yükselirse, toplumun direnci de o ölçüde artar. Bu evrensel bir kuraldır. Nitekim aynı rapor "her üç liradan iki liranın vergi dışı kaldığını, yatırıma ayrılan her üç liranın bir lirasının rüşvete" gittiğini iddia ediyordu.
Böyle olmasaydı Türkiye'nin borcu gırtlağa dayanmaz, işsizlik yüzde 20'lere yükselmez, devlet hakimini, savcısını, öğretmenini bile yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkûm eden maaşlara talim ettirmezdi.
İstihdam üzerindeki vergiler yüzde 42, gelir vergisi yüzde 45, kurumlar vergisi yüzde 33 düzeyinde. ATO raporu bu vergilerle aralık ayında AB'den tarih alsak bile yabancı yatırımcının Türkiye'ye gelmeyeceği uyarısı yapıyor.
Galiba bu gerçeği IMF de nihayet görmüş olmalı ki, vergi oranlarını düşürme yönünde bir hazırlık için hükümeti teşvik etmiştir. Ümit, vergi oranları indikçe vergi tabanının genişleyeceği ve vergi kaçağının azalacağıdır.
Evet ama daha etkin bir denetim bu reformun temeli olmalı. Çünkü adaletsiz vergiden kaçmak Türk mükellefi için "meşru savunma" alışkanlığı olarak yerleşmiştir.
Bu kötü huyun değişmesi zaman alacak, yaratıcılık isteyecektir.
Vergisiz kazançları kimseden korkmadan yeme cüretinin dayandığı sınırı ölçmek, tedbir arayanlar için önemlidir. Ve VATAN'ın bugünkü manşetinde yer alan haber, ilginç bir test olacaktır.
Türkiye'de bugüne kadar pazarlanan en pahalı otomobil dün Etiler'deki bir galeride satıldı. Galeri, 836 bin Euro (yaklaşık 1,5 trilyon TL) ödeyen müşterinin adını açıklamıyor.
O araba ile kaç gün saklanabilir; yakında ortaya çıkacaktır.
Dua edelim de bu muhteşem otomobil, sahibine vergisini ödediği kazançların ödülü olsun.
Biz de ona gönül rahatlığı ile "güle güle kullan" diyelim!
Ya kamp ya yoğun bakım
İktidar partisinin "iman tazeleme" amaçlı periyodik kamp geleneğini beğeniyorum.
Çünkü milletvekilleri ile partiyi yönetenler arasında zamanla aşınan köprüler yeniden sağlamlaşıyor. Milletvekilleri yalnız yakınmalarını değil, seçim bölgelerindeki eleştiri ve özlemleri de lider kademelerine aktarıyorlar.
Bilginin iki yönlü akışına imkân tanıyan bu toplantılar AKP'nin verimine mutlaka olumlu katkılar sağlayacaktır. Belki parti içi demokrasinin gelişmesine de yardım edecektir.
Peki ana muhalefet CHP ne yapıyor?
Geçen gün bir okurum "CHP'nin yarınlarda nasıl bir Türkiye görmek istediğini bilmiyoruz" diye yakınıyordu.
Jandarma korumasındaki tel örgülü kurultayla ilgili kötü anıyı silecek ve örgütü silkeleyecek bir harekete ihtiyacı var GHP'nin.
Ankara'da meclis gündemine sıkışmış bir vizyon CHP'yi iktidar alternatifi yapamaz. Millet soruyor:
CHP özelleştirmenin durmaması gerektiğini söylemiyor. İçlerinden hiçbiri "özelleştirme gelir sağlamak için değil rekabet yaratmak ve verimliliği artırmak amacıyla yapılmalı" demiyor.
Kentleri işgal eden mafya örgütleri için bağırmıyor.
Vergi kaçakçılığı konusunda bir şey söylemiyor.
Doğu'daki aşiret düzeni yıkılmadıkça refah ve barış gelmeyeceği konusunda inatçı ve inançlı bir mücadele vermiyor. Neden?
AKP'nin yaptığını CHP de düşünmelidir. Hem de geç kalmadan.
Çünkü bu gidişle yakında kampa değil yoğun bakıma girecek!
Kimin parası?
Adil bir vergi düzeni kuramamak Türkiye'nin müzmin hastalıklarının başında geliyor
Haberin Devamı

