SSK'daki büyük ilâç yolsuzluğu VATAN'ın habercilik başarılarından biriydi.Roche firmasının ecza depolarına 88 milyon liraya verdiği bir kanser ilâcının, ihale oyunları ile SSK'ya 230 milyon liraya satıldığı iddiasını kamuoyuna VATAN duyurmuştu.Savcılığın, aylardır yürüttüğü adli ve teknik soruşturmanın belli bir noktaya geldiği anlaşılıyor. Dün Roche firmasının ve SSK'nın çok sayıda üst yöneticisi, ifadelerine başvurulmak üzere gözaltına alındı.Yeterli delil varsa yargı suçlu görülenlere hak ettikleri cezaları verecektir.Uluslararası dev bir ilâç firmasının yolsuzluk iddialarına bulaşması önemlidir ama daha önemli olan şudur:Rezaletin patlak vermesinden bu yana aylar geçti. Acaba devlet bu tecrübeden ders çıkararak aynı yol ve yöntemlerle soyulmasına karşı yeterli tedbirleri aldı mı? Hayır, sivrisinek avı sürüyor ama bataklık aynen duruyor.Mesleğin kıdemlileri, Türkiye'deki düzenin kökten değişmesi gerektiğini söylüyor.Çünkü "Bu ülkede ucuz ilâcın kesinlikle satış şansı yoktur. Ucuz ilâcı doktor yazmaz, eczacı satmak istemez, vatandaş da ucuz ilâcın etkisiz olduğuna inanır."O yüzden ilâç fıyatları şişiriliyor, sonra da bu haksız kazanç, sofranın başına oturanlar tarafından paylaşılıyor. Yerli firmalar ya küçülüp batıyor veya yabancılar tarafından yutuluyor.Köklü çare elbette halkın bilinçlenmesi ve pahalı ilâç yazmaktan kaynaklanan avantaları reddeden doktorların çoğalmasıdır.Ama hükümetin de yapabileceği şeyler var. Meselâ ihalelerde ucuz ilâcı alarak rekabeti teşvik etmek ve yüksek fiyatlı ilâçların etiketini teklif edilen fiyat düzeyine indirmeye yönelmek..Aksi halde bu soruşturma nedeniyle kurtlar kuytuya çekilecek, fırtına geçince yeniden yağma sofrasına üşüşeceklerdir.Irak'ta düş kırıklığıIrak geleceğini kuruyor ve Türkiye ulusal menfaatleri açısından bu yapılanmayı önemsiyor.Peki bunun için ne yaptık?Seçim sonuçlarından bellidir:Sistani'nin Şii ittifakı 4 milyon, Kürtlerin koalisyonu 2 milyon 176 bin, Allavi'nin laik Şii listesi 1 milyon 169 bin oy alırken Türkmen Cephesi ancak 93 bin oy toplayabilmiştir.Türkmenlere gereken destek ve motivasyonun verilememiş olduğunu gösteren bu tablo Türkiye'nin elini zayıflatmakta ve Tükiye'yi hariçten gazel okuyan bir komşu konumuna düşürmektedir.Çıkarımız, toprak bütünlüğü güvence altına alınmış, petrolü tüm halkın ortak zenginliği olan, demokratik ve laik yapıda bir Irak devletidir.Şii ittifakının salt çoğunluğun altında kalması ve güçlenen Kürtlerin yüksek düzeyde temsil hakkını kazanması, parçalanma ve dine dayalı rejim risklerini azaltıyor.Nitekim Kürt sözcüler sistematik olarak Türkiye'nin kaygı duymasına sebep bulunmadığı üstüne mesajlar yolluyorlar.Irak'ta Türkiye'nin riski Amerika'nın da riskidir. Son zamanlarda ABD'ye karşı hırçınlaşan Ankara'nın yeniden işbirliğine açık politikalara yönelmesi yerinde olmuştur.Zaten Irak'taki demokratik sürece destek vererek şans tanımaktan ve diplomasiyi ABD üstünden yürütmekten başka seçeneğimiz bulunmuyor.
Enerji ihaleleri ile ilgili yolsuzluk soruşturması kapsamında mahkemeye sevkedilen ikisi yüksek bürokrat yedi kişi tutuklandı.Şimdi uzun bir yargı süreci başlayacak, yeni bir yolsuzluk skandali patlak verene dek her şey unutulacaktır.Yolsuzluk sorunu bir bataklıktır. Bu soruşturmalar sivrisinek avına benziyor. Böyle rezaletlerin ortaya çıktığı dönemlerde halkın heyecanlanması bir umuttan kaynaklanıyor:Çünkü millet her defasında meclisin, bataklığı toptan kurutacak çareyi hayata geçirmekten başka çare kalmadığını nihayet fark edip milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırmaya karar vereceğini zannediyor.Bu beklenti yine boşa çıkacaktır.Yolsuzlukları üreten mikrop, devlet gücünü kötüye kullanma eğilimleridir. Partiler, yağma yansına girmiş dışa kapalı şirketler görüntüsünde kalmaya devam ettikçe kirlenmenin önü alınamayacaktır.Çare, siyasi sorumluluk taşıyan insanların ellerini taşın altına koyması, emri altındaki kurumda bir yolsuzluk suçu işlendiği takdirde hesabının kendisinden derhal sorulacağını bitmesidir.Son olayda yargının önünü açtığı için Enerji Bakanı Güler övgü aldı. Ama dokunulmazlık zırhı ile korunuyor olmasaydı acaba düğmeye basmak için bu kadar bekleyecek miydi?Meclis Başkanı Arınç dün "Ucu nereye, kime kadar gidiyorsa gitsin Türkiye'de yolsuzlukların üzerine gidecek ciddi bir mekanizma kurulmuştur" dedi.Haberimiz olmadan dokunulmazlıklar mı kalktı? Hayır.. Yargı dün olduğu gibi bugün de siyasetçiden hesap soramıyor. Fikret Bila haklıdır...AKP iktidarı da yolsuzluklarla mücadele ermiyor, eskiler gibi sadece yolsuzlukla mücadele propagandası yapıyor.Bu boş sözlere inanan kalmamıştır.Meclis Başkanı Omo reklâmı yapacak yerde milletvekillerini zırhtan çıkmaya ikna etmeye çalışsın..Kar tatili ve negatif eğitimİstanbul'da çocuklar, sömestr tatilinin üstüne gelen kar tatili ile neredeyse unuttukları okullarına bugün hayırlısı ile dönüyor.Eski bakanlardan Tınaz Titiz, her kar yağdığında okulları kapatan anlayışı eleştiren ve bu "saklı içerik" ile verilen eğitimin yeni nesiller üstünde yarattığı olumsuzlukları irdeleyen bir mail'i dostları arasında bana da göndermiş..Titiz soruyor: "Güçlüklerle karşılaşmasına izin verilmeden büyüyen çocuklarımızın, yaşamın zorlukları karşısında ilerde ne kadar donanımsız kalabileceklerini lütfen bir düşünür müsünüz?"Dirençsiz, kolaycı, kaytarmacı ve avantacı yeni kuşaklardan şikâyet edecek yerde değer yargılarımızı gözden geçirelim.
Türkiye'nin konuksever ortamından etkilenen yabancıların cömert övgülerine karnımız tok..Ama eski IMF Başkanı'nın sözleri boş lâf değildir."Eski bir IMF yetkilisi olarak dünyada hiç böyle hızlı bir düzelme görmedim" diyen Jasques de Larosiere'nin takdir sözcükleri, eylemle destekli bir kanıta dayanıyor.Çünkü eski IMF Başkanı Larosiere Türk Ekonomi Bankası ile ortaklık anlaşması imzalayan Avrupa'nın ikinci büyük bankası BNP Paribas'ın Başkan danışmanı sıfatını taşıyor.Dediğine inanmasaydı, danışmanlığını yaptığı kuruluş 216.8 milyon dolarını getirip ülkemize yatırmazdı.Öğüt de önemliEvet Türkiye krizden çıkarken "benzersiz" basan gösterdi ama krizlere de benzersiz basiretsizlikler yüzünden girmedi mi?İşadamlarının "artık on yıl ilerisini görebiliyoruz" diyebildikleri bir dönem, havada uçan bir anayasa kitabının yol açtığı "devlet krizi" ile cehenneme dönmedi mi?Türkiye o krizleri hak etmemişti. Disipline dayanan bir programı IMF desteğinde uyguladığı için gücünü toplayıp ayağa kalkmayı bildi.Başbakan Erdoğan "Şımarmayacağız ve disiplinden sapmayacağız" diyor ama iktidarlara musallat şeytan onları da dürtmeye başlamıştır. Yeni teşvik ve destek politikaları uygulama heveslerine yönelen IMF itirazlan, üç yıllık yeni stand-by anlaşmasını zora sokmaktadır.Eski IMF Başkanı'nın övgülerinden nasiplenen iktidar, onun şu öğütüne de kulak vermeli:"Türkiye'nin mali ve parasal politikalarda IMF ile ortaklığa devam etmesi çok önemlidir. Kalıcı başarı için IMF ile devam vazgeçilmezdir."Kalite devrimiistikrar içinde büyüyen bir Türkiye'nin sahip olabileceği yeni güç ve imkânların göz kamaştıran öncü örneklerinden birine dün kavuştuk.Gebze'de Anadolu Vakfı tarafından 80 milyon dolarlık yatırımla kurulan dev bir hastane törenle hizmete girdi.Bu hastane "dev" nitelemesini yalnız büyüklüğü ve son teknolojileri kullanması ile değil, asıl Amerika'nın en iyi hastanesi Johns Hopkins ile eğitim, araştırma ve hasta bakımı alanında gerçekleştirdiği stratejik ortaklık sayesinde hak ediyor.İstikrar Türkiye'nin cazibesini arttırdığı ölçüde bilgi, hizmet ve yaşam kalitesini yükselten ortaklıklar, eğitim, sağlık, sanayi ve turizm alanında çoğalacaktır.Yeter ki siyasetçiler özel sektörün gücüne inansınlar..Yeter ki devletin parası ile zararına ortak olmadıkları işlere heveslenerek kaynakları çarçur etmesinler, yaratıcı insanlara gölge etmesinler.
Pazarlık bir gelir çekişmesidir. Bu çekişmeden eli daha güçlü olan taraf kazançlı çıkar.Artan talebi karşılayacak sayıda gayri menkulün üretilmediği Türkiye'de kiracı-ev sahibi ilişkileri, daha çok kiracıları mağdur eden adaletsiz bir zeminde yürüdü.Türkiye'de 6 milyon 206 bin aile kendi evinde, 3 milyon 283 bin aile kirada oturuyor. Özellikle büyük kentlerde çoğunluğu dar gelirli ailelerin kiraya ayırdıkları para başka ülkelerle kıyaslandığında aylık gelirlerin daha yüksek bir oranını alıp götürüyor.Adalet Bakanı Çiçek dün, kira ve kiracı hukukunu da düzenleyen yeni Borçlar Kanunu Tasarısı'nın tamamlandığını açıkladı.Bir yıl içinde yasalaşması beklenen tasarı kiracıları gözeten yeni hükümler içeriyor. Belli ki piyasa ekonomisi normlarından önce Türkiye'nin sosyal ve ekonomik şartlarını dikkate alan ve kiracıları koruyan bir yaklaşım benimsenmiş.Sosyal devlet işlevine ağırlık veren politika tercihleri, bundan zarar görecek mülk sahiplerinin tepkisini hak etse de övgüye değerdir.Yeni yasa yürürlüğe girdikten sonra kiralar enflasyon üstünde artırılamayacak, depozito üç aylık kira tutarını aşmayacak, kiracı "sözleşme süresi bitti" gerekçesiyle dahi çıkarılamayacaktır.Şimdi önümüzdeki mesele, bu düzenlemenin meclisten nasıl geçirileceğidir.Dün konuştuğum emlâkçılar, aynı duygularla işe başlayan geçmiş iktidarların başarılı olamadıklarını hatırlattılar.Evet AKP iktidarı mecliste anayasa bile değiştirecek çoğunluğa sahiptir ama onların da çoğunluğu mal-mülk sahibidir ve kira geliri elde etmektedir.Oylarını vicdanlarının mı, yoksa cüzdanlarının mı sesini dinleyerek verecekler göreceğiz..Toplumsal paranoyaSes getiren yolsuzluk soruşturmalarını sonuca götüren delillerin neredeyse hepsi polisin "gizli dinleme"ye aldığı telefon konuşmaları sayesinde toplandı.Teknolojinin sağladığı bu imkânı suçla mücadelede ve adaletin sağlanmasında kullanmak elbette iyidir.Ama Türkiye'de kamu otoritesine güvensizlik yüzünden bu imkânın topluma ağır bir fatura ödettiği de hissediliyor.Kaydedilmiş telefon konuşmalarının medyada yayınlanması ile tahrik edilen kuşkular, hemen her telefonun dinlendiği konusunda bir toplumsal paranoya doğurmuştur.Dinlemeler hakim kararı gerektiriyor ama yasal gerekçesi olmayan dinlemeler hiç yapılmıyor mu? Çünkü yasadışı dinleme, iletişim özgürlüğüne müdahaleden de öteye özel yaşam alanına tecavüzdür.Telekulak rezaletleri yaşandı ve Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nün bile telefonlarının dinlendiği iddia edildi bu ülkede.Kamu otoritesi Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğuna ve yargıç izni olmadan kimsenin telefonunun dinlenmediğine halkı ikna etmek borcu altındadır. Toplumsal psikoloji bu ihtiyacı güncel hale getirmiştir.Ama bu güvenceyi kim verecek ve arkasında nasıl duracak?
Devlet yağmasının ülkeyi işsizlik ve yoksulluğa sürükleyen krizlerdeki etkisini millet iyi biliyor.Yolsuzluk haberlerine yönelik hassasiyetin sebebi bu olmalı.Sokaklar hırsız kaynıyor ama manşetlere sadece devleti soyanlar çıkıyor. Neden?Toplum bilinç altında, sokaktaki hırsızların devleti soyanlardan cüret aldığına, bunlar yakalanıp ceza görürlerse öbürlerinin de kanundan korkmaya başlayacaklarına inanıyor.Enerji Bakanlığı'ndaki soruşturma gündemin ilk sırasına oturdu. Olayın umut ve heyecan uyandıran yönü, operasyonu bizzat Bakan'ın başlatmış olmasıdır.Bir iktidarın, kendi döneminde göreve getirdiği bürokratlara dönük operasyon yapması, alışık olmadığımız bir tutumdur.Çünkü bizde bu mekanizma hırsız yakalamak için değil yeniden rakip olacak eski iktidarları kötülemek için kullanılır.O nedenle Enerji Bakanı Hilmi Güler övgüyü hak ediyor.Son iki yılda yapılan ihalelerle ilgili yolsuzluk iddiaları kapsamında geniş çaplı gözaltına almalar gerçekleşmiştir.Gözaltına alınanlar arasında genel müdür, genel müdür yardımcısı ve daire başkanı seviyesinde sekiz bürokrat bulunuyor. Yargı gerçeği arayacak, suçluları cezalandıracaktır.Fakat Enerji Bakanı'nın tavrı, köklü mücadelenin yolunu tıkayan bir bahaneyi ortadan kaldırması bakımından daha büyük bir anlam taşımaktadır.Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik toplum baskısına iktidar sözcüleri direnirken neler diyor:"Bürokratların da dokunulmazlığı var. Onlarınki kalkmadan milletvekili dokunulmazlığı kaldırılamaz."Son olay bu mazeretin samimiyetten yoksun olduğunu kanıtlamıştır. İşte bir bakan, soruşturma iznini vermiş ve bakanlık işlemlerini yargının denetimine açmıştır.Demek ki soruşturma izninin üst makamın oluruna bağlı olması bürokratı dokunulmaz kılmıyor.Yeter ki bu izni verecek bakan veya başbakan, koltuğunda kendi temizliğine güvenen bir cesaretle oturuyor olsun.Dokunulmazlık böyle siyasetçiler için güvence değil züldür.Medya ve sivil toplum örgütleri, dokunulmazlıkların Avrupa normlarına uygun sınırlara çekilmesini istemek için sesini yükseltmelidir.Zırhlı siyasetçilerden kurtulalım artık!Husumet gibi inat..Hükümet, İmar Bankası 'na para yatıranların tümüne haklarını verdi ama hazine bonosu müşterilerini cezalandırdı.Öyle ki, hazine bonosu hesabını mevduata çevirenlerin paralarını bile ödemedi.Danıştay bu haksızlığa son vermiştir. Bu durumdaki 3.625 İmarzede paralarını alacaklardır.Peki, bankaya el konulduğunda bono müşterisi durumunda kalmış 22 bin aileyi süründürmekte inat etmenin anlamı ne? Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun BDDK arşivlerinde yaptığı incelemeler sonucu ulaştığı bulgular ortadadır:İmarbank'ın yetkili olmadığı halde hazine bonosu satışı yapması, artık dolandırılan insanların sorumluluğu değildir. Bu satış gümbür gümbür ilânlar desteğinde ve BDDK'ya yapılan suç duyurularına rağmen gerçekleştirilmiştir.Bir suç varsa, kamu otoritesi bu suça destek, hatta ortak olmuştur.Simdi devlete güvenmediği veya pis kokuyu erken fark ettiği için bonodan çıkıp mevduat hesabına geçenler paralarını alacak, fakat "devlet garantisinden şaşma" deyip bonoda kalanlar, yargıdan yeni bir karar çıkana kadar eza, cefa çekmeye devam edecek.Bu iktidarın adaletini anlayan varsa beri gelsin!
Hükümetin IMF ile balayı havasında sürdürdüğü ilişkiler bozuluyor mu?IMF Türkiye Temsilcisi Bredenkamp'ın VATAN'a yaptığı açıklamalar bir "tatsızlık" döneminin sinyalini veriyor.Mesajın Türkçesi şudur: "10 milyar dolarlık kredi içeren 3 yıllık yeni anlaşma, teşviklerle ilgili karar düzeltilmeden imzalanmaz.."İktidar geçen yılın sonunda IMF ile yeni bir anlaşma yapılmasını önemsemişti. Çünkü AB zirvesinden istenmeyen bir karar çıkarsa bunun doğuracağı zararı ancak böyle bir anlaşma göğüsleyebilirdi.AB'den müzakere tarihi alınması IMF ile yapılması öngörülen anlaşmayı "olmasa da olur" durumuna mı düşürdü şimdi?Çünkü hükümet IMF ile mutabakat halinde hazırladığı bütçeyi meclisten geçirmiş, fakat sonra ek yükler getirecek teşvik ve destekleme politikalarına yönelmiştir. (Çiftçilere mazot ve gübre desteği.. Yatırım teşviklerini 36 ilden 49 ile çıkarmak gibi..)Bütçeye 1,5 katrilyon lira ek yük getirecek bu hazırlıktan IMF haberdar edilmemiştir. IMF Türkiye Temsilcisi Bredenkamp "Hükümetin teşvik ve diğer desteklerle ilgili kararını kamuoyu gibi televizyondan öğreniyoruz. Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum" derken haklıdır.Ekonomideki iyiye gidişin yarattığı fırsatları her iktidar oy getirecek politikalar için değerlendirmek ister. Ama bunun vakti geldi, şartları oluştu mu?Kaldı ki hükümetin sosyal içeriği olan ekonomik politikalar üretmesine IMF engel değildir. IMF "Bu maliyeti göze alıyorsan mali karşılığını bul, öyle yap" diyor.IMF'nin önerdiği politikalara sadık kalmak, AKP iktidarının doğru tercihlerinden biri olmuştur. Tatsızlığın devamında ülkenin de, iktidarın da menfaati yoktur.Uzlaşma aranmalı ve ekonomiye 3 yıllık sigorta sağlayacak yeni anlaşma mutlaka imzalanmalıdır.Pahalı bir çözüm..Mecliste, seçilme engeli teşkil eden suçlardan sanık durumunda çok sayıda milletvekili var.Fakat iktidar partisi bu dosyaları sürekli dönem sonuna erteliyor ve suçlananları mahkemelerden kaçırıyor.Haklarında dosya olan CHP milletvekilleri "Adil yargılanma hakkımızı talep ediyoruz, dokunulmazlığımızı kaldırın" dedikleri halde iktidar çoğunluğu, kendileri için utandırıcı bir örnek olur kaygısı ile bu hakkı bile vermiyor.Ne olacak? Yolsuzluklarla mücadelenin engeli olan dokunulmazlık zırhını delemeyecek miyiz?Bir ümit belirmiştir.CHP milletvekili Atilla Kart, yargılanma hakkını çiğneyen meclis kararına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu.Türkiye'yi bu rezaletten büyük ihtimalle AİHM kurtaracaktır.Rezaleti bütün dünyanın öğrenmesi ile doğacak imaj kaybı ise, AKP iktidarının ülkeye ödeteceği fatura olacaktır.Ne yapalım, rezalet bu yolla bitecekse seve seve öderiz!
Beşeri vicdanın kanadığı, haksızlığa isyanın kendini terörle ifade ettiği topraklardan dün bir umut mesajı verildi.Filistin Devlet Başkanı Abbas ile İsrail Başbakanı Şaron'u bir araya getiren zirveden "şiddete son verme" kararı çıktı.Şaron "Bugün Filistinlilerin israillilere karşı her türlü şiddete son vereceği, aynı zamanda İsrail'in her yerde Filistinlilere karşı tüm askeri eylemlerini durduracağı konusunda anlaşmaya vardık" dedi.Mahmud Abbas da, barışı hedef alan yol haritasının ilk aşamasını uygulamaya geçirdiklerini belirtti.Evet ortada bir umut var. Bu umudu son dört yılda dört bin insanı (üç bini Filistinli, bini İsrailli) yutan nefret ve ateş girdabına seyirci kalmanın doğuracağı yıkımı durdurma mecburiyeti yaratmıştır.Ders alındı mı?Barış fırsatının bu kez de güce, entrikaya ve adaletsizliğe kurban edilmeyeceği ne yazık ki garanti değildir.Kökten dinci terör Filistin'deki haksızlıklardan besleniyor.Evet Filistinlilerin İsrail'e yönelik terörü reddedilmeli ve kınanmalı idi. Fakat özellikle Amerika'nın tavrı o sınırı aştı, artan vahşi baskılara, sömürgeci yerleşimlere ve İsrail tarafından örülen duvarlara yönelik desteğe dönüştü. Bu da terör örgütlerine yaradı.İsrail egemen bir devlettir. Ama barışa direnen örgütler Filistin yönetiminden emir almıyor. Nitekim Hamas dün ateşkes konusunda alınan kararın kendilerini bağlamayacağını açıklamıştır.Terörün insafı..Bir terör örgütünün Filistin yönetimine rağmen girişeceği kanlı bir kışkırtma eylemi, kurulan barış köprüsünü havaya uçurmaya yine yetecek midir?Eskiden hep böyle oldu. Ve barış umutları, kendi varlıklarını sürdürmek için kan ve nefretin devamını isteyen terör örgütlerinin insafsızlığına kurban edildi.İsrail ve Filistin, barışı sabote eden terörün ortak düşman olduğunda uzlaşmadıkça ve İsrail, Filistin yönetimini terör örgütleri karşısında güçlendirecek cesur ve özverili adımlar atmaya hazır olmadıkça özlenen barış gelmeyecektir.Amerika bu sürecin sahipliğini yapmak ve eskisinden daha adaletli olmak zorundadır.Aksi halde geciken barış, baskıcı ve kökten dinci eğilimleri daha da güçlendirecek, bölgedeki çatışma kuşağı genişleyerek kontrolden iyice çıkacaktır.
AKP Milli Görüş kökeninden doğdu ama "Milli Görüş gömleğini çıkardığı için" iktidara geldi.İktidara geldikten sonra sağladığı başarıları da bu çizgiden saptığı dönemlerde gerginlik tehlikesi doğar doğmaz geri adım atma basireti gösterebildiği için elde etti.İmam hatiplerle ilgili hamle de türban konusundaki talepler de tepkiler karşısında tekrar uyumaya terkedildi.Çünkü iktidar, başarı şartının istikrar olduğunu gördü ve istikrarı tehlikeye sokan en önemli hassasiyetin de laiklik tartışmalarının tetiklediği gerginlikler olduğunu anladı.Ama AKP'nin imam hatipler ve türban konusunda vaatleri var. Başbakan Erdoğan "sabır" telkini ile bu senetlerin vadelerini sonsuza kadar uzatamayacağını biliyor.Ne tür bir politika izlenmeli ki bu iki sorun istikrara zarar vermeyecek bir yolla tartışma gündemine "yumuşak iniş yapabilsin?Hep dışarıda söylüyorBaşbakan Erdoğan, içeride tepki çekeceğini düşündüğü görüşlerini yurt dışındaki zeminlerde dile getiriyor."Üniversitede başörtüsü yasağını doğru bulmuyorum, kaldırmak için çalışmalar yapıyoruz" sözleri de Türkiye'nin gündemine Alman gazetesi Welt am Sonntag'a verdiği mülakat nedeniyle girdi.Erdoğan'ın türban konusundaki niyetini kendi halkından önce yabancılara açıklamasının başka bir anlamı yok mu? Bizce var.Çünkü türban yasağı sadece Türk yargısının kararı değildir. Bu yasak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ile Avrupa normu olmuştur.Başbakan, Avrupa'nın ikna edilmemesi halinde türban yasağını kaldırmaya yönelik zorlamaların bir sonuç getirmeyeceğini bilmektedir. Çünkü AİHM'in oluşturduğu kararların da dahil bulunduğu Avrupa normları anayasamıza göre iç hukukun üstündedir.Türban kavgası yapanlar bu sonucu kendi elleriyle yarattılar. Ulusal hukuku aşamayınca Avrupa'ya şikâyete gittiler, AİHM de onları haksız buldu.İstikrarı feda etmezlerAnayasa hukukçusu olan YÖK Başkanı Teziç dün Başbakan'a uyarıda bulundu.Prof. Teziç'e göre türban yasağını kaldıran bir düzenlemeye gitmek yeni hukuki sorunlar ve sıkıntılar yaratacaktır.Çünkü Anayasa Mahkemesi'nin, Danıştay'ın ve AİHM'in kararları ortada dururken türban yasağını kaldıran bir yasal düzenleme yapmak hukuken mümkün değildir.Başbakan'ın demeci, bir eylem kararının haberini mi veriyor, yoksa yeni bir hamlenin ne çapta bir direnişle karşılanacağını ölçme amaçlı bir taktiği mi ifade ediyor?AKP Grup Başkan Vekili Faruk Çelik, Başbakan'la böyle bir konuyu konuşmadıklarını söyledi dün.Belli ki kamuoyunun nabzını ölçmekten daha ileri bir amaç güdülmüyor.İstikrarın özellikle ekonomide olumlu sonuçlar vermeye başladığı bir dönemi hükümetin türban yüzünden tehlikeye atacağına ihtimal vermiyoruz.