Yargıtay Ceza Genel Kurulu'ndan benzer iki ayrı davada birbirine zıt kararlar çıktı.Laiklik karşıt propaganda yaptığı gerekçesiyle yargılanan Milli Gazete yazarı Selahattin Aydar 13'e karşı 14 oyla beraat ettirilmişken aynı gazetenin diğer yazarı Şevket Eygi'ye 4'e karşı 24 oyla mahkûmiyet kararı verildi.Birinci kararda "laiklik dinsizliktir" demeyi düşünce açıklama olarak niteleyen ve laikliği devlet güvencesinden çıkarıp toplumun sahipliğine emanet eden Yargıtay ikinci davada görüş değiştirdi.İlk karar "laiklik karşıtlığı şiddet içermedikçe suç sayılmaz" görüşüne dayanırken ikinci karar "laikliğe karşı propagandanın halk arasında kin ve düşmanlık yaratma amacına yönelik suç" olduğu tespitine dayanmıştır.Aynı şekilde birinci karar "laikliği korumak yasaların değil halkın görevidir" derken ikinci karar "laikliği korumak hukukun görevidir" demiştir. Çünkü rejimin temeli olan laikliği devletin korumasından ayırmak "başka güçler"i devreye sokacaktır.Yazar Şevket Eygi bir toplantıda şöyle demiş:"Bir ay içinde aynı konuda taban tabana zıt iki karar verilmiştir. Ben şahsen kendimi bir yanlışlığa kurban olarak görüyorum."Evet, aynı konuda verilen zıt kararların ikisi de doğru olamaz.Ama Şevket Eygi "bir yanlışlığa kurban" gitmemiş, belki Selahattin Aydar "bir yanlışlık sonucu" kurtulmuştur.Adalet de bazen şaşabilir.Önemli olan o hatanın, rejimin güvenliğini, kamu düzenini ve toplumun huzurunu bozmadan düzeltilmesidir.Laikliği hukukun güvencesi altına alan Yargıtay doğru bir iş yapmıştır.Krizi göğüslemek..Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, terör elebaşısı Öcalan'ın yeniden yargılanmasına karar vermişti.Türkiye bu karara AİHM Büyük Dairesi katında itirazda bulundu. İtirazın önümüzdeki iki ay içinde sonuçlandırılması bekleniyor.Cumhuriyet'in yazdığına göre Dışişleri Bakanı Gül ve Adalet Bakanı Çiçek, Öcalan'ın yeniden yargılanması yolunu açmak üzere harekete geçmişler.Ancak bu amaçla Ceza Muhakemesi Yasası'nın yürürlük tasarısına bir madde eklenmesi konusundaki önerileri, iktidar partisi grubunu karıştırmış.TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Koksal Toptan bu hazırlığa karşı çıkarken AİHM kararının beklenmesini istiyormuş..AKP grubunun tepkisi, Koksal Toptan'ın itirazına hak vermek mümkün değildir. Eğer hükümet, yaptırım tehdidi altında mecbur kalacağı bir işi, karar kesinleşmeden kendi iradesi ile gerçekleştirmenin çabasına girişmişse bu tedbirlilik ancak takdir edilir.Kriz patladıktan sonra akıntıya kapılmaktan, moral ve itibar kaybetmekten bıkmadık mı?Herhalde Apo uğruna AB'den vazgeçecek değiliz.Ve herhalde ilk yargılama sırasında ihmal edilen hakların Öcalan'a verilmesinden sonra çıkacağı mahkemenin adaletinden şüphe edemeyiz.
Bugünkü manşetimiz Türkiye'nin en korkunç gerçeğine ayna tutuyor.Daha vahim olan şu ki, sosyal devlet adına utanç veren bu tablo ile yüzleşmemizi kendi duyarlılığımız değil Dünya Bankası sağladı."Sosyal Riski Azaltma Projesi" kapsamında kırsal kesimdeki çocukların eğitimini teşvik amacıyla yoksul ailelere para yardımı yapılacağı ilân edilince 1 milyona yakın başvuru oldu.Krediyi sağlayan Dünya Bankası'nın yardımları gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştırma hassasiyeti, 931 ilçeyi içine alan ciddi bir araştırmayı beraberinde getirdi.Sonuçta 505 bin ailenin başvurusu kabul edildi. Bu aileler çocuklarını okula göndermeleri şartı ile 2006 Haziranı'na kadar iki ayda bir 18 ila 39 YTL yardım alacaklar.Bulgulara göre 505 bin aileden yüzde 27'sinde hiç çalışan kişi yok.Hiçbiri otomobile ve bulaşık makinesine sahip değil.Yüzde 34'ünün evinde televizyon, yüzde 39'unda buzdolabı, yüzde 81'inde çamaşır makinesi bulunmuyor. Yüzde 16'sı hâlâ tezekle ısınıyor.Ne oldu bize?Karşımızda siyasetçilerin de, yüksek gelir gruplarının da uykularını kaçırması gereken vahim bir tablo duruyor.Aristo "ihtilâllerle cinayetlerin anası yoksulluktur" demiş. Goethe "kaybedecek bir şeyi olmayan insandan korkulur" demiş.Yalanlar ve talanlarla ziyan ettiğimiz yıllar en büyük tahribatı değerlerimizde yaptı.Bu ülkede iş sahibi olanlar bile zor geçiniyor. Krizler işsiz oranını iki kat, yoksul oranını üç kat artırmıştır.Askeri harcamalara giden kaynakların Soğuk Savaş bittiği için artık sosyal kalkınma amacıyla kullanılacağı umudunu bölgemizdeki savaşlar ve terör yiyip bitirmiştir ama siyasetçiler yine de bir çıkış yolu bulmak zorundadır.Yoksulluğun daima var olacağına kendimizi alıştırmak, artık egoizmi aşıp kendi kuyusunu kazan ahmaklık uçurumuna düşmek demektir.Devlet kadar sivil toplumun da görevleri var. Komşusunun aç yattığını bilen insana uykuyu haram sayan geleneğimize ne oldu?Yoksulları tahrik eden gösteriş budalası zenginler nereden çıktı?Bu toplum, bölücülük ve irtica tehdidinin üstesinden gelmek için kaybettiği değerleri yeniden kazanmak zorunda olduğunu ne zaman akıl edecek?
Roma İmparatorluğu'nu yıkan tarihi 80'li yılların sonu ile 90'lı yıllarda Türkiye de yaşadı.Çıkar çalışmalarıyla hırpalanmış, korkular ve belirsizlikler içinde bunalmış bireyler, millet olma duygusunun enerjisini yitirmişti.Dayanışma yok olmuş, kanunlar işlemez hale gelmiş, ahlâk çökmüş, siyasi kayırmalarla desteklenip cüretlenen yolsuzluklar ve toplumsal duyarlılığa yabancılaşarak iyice arsızlaşan egoizm, dönemin karakteri olmuştu.Sınıf çatışmasını denetim altında tutan ortak değerler, ortak amaçlar kaybolmuştu.Kimileri hayali ihracat yoluyla devleti soyuyor, kimileri Hasbahçe sefahatlerinin sorumsuz âleminde yaşıyordu.Bu gafletin Türkiye'ye maliyetini biliyoruz, çünkü milletçe bedelini biz ödedik.Dün haber toplantısına bir fotoğraf düştü.Türkiye'nin ilk hayali ihracatçısı Yahya Demirel ile "vur patlasın, çal oynasın" yaşam biçimini Papatyalar adı altında örgütlü olarak topluma öneren, topluma yabancılaşmanın maliyetini ihmal etme yanlışına düşen Semra Özal aynı masada görülüyordu.Yakın tarihimize damgasını vurmuş iki karakteri, Ankara'da "Dedikodulu Berdush" adlı içkili, alaturka müzikli bir mekân buluşturmuştu. Ve ikisi, medyanın objektiflerine poz vermekten çekinmemişlerdi.Semra Hanım Yahya Demirel'e "Yahyacığım kadere bak, bizi bir araya getirdi" diyordu.Fotoğrafı bir belge olarak yayınlamaya karar verdik. Bu umursamazlık egoizmin gücü müdür, yoksa sorumluluk duygusundan soyutlanmış bir yüzeyselliğin bilinçsizliği mi?Şükür ki Türkiye'de demokrasi var.Eğer olmasaydı, haysiyetine yönelen saldırıyı halk, öfkesini kırıp dökmeden boşaltamaz, kaba güce başvurmak zorunda kalmadan ülkeyi bu duyarsız ve saygısız zihniyetin elinden kurtaramazdı.Yine şükür ki bu fotoğraf Türkiye'nin geleceğini değil geçmişini simgeliyor. O nedenle acı bir hatıra olarak hoşgörü ile bakabiliriz.Arkadaşlar "Bir fotoğrafın hatırlattıkları" başlığını koymuşlar.Böyle vesilelerle hatırlamak yeterli değildir.Bu ikilinin temsil ettiği bozulmayı, yaşadığımız siyasal, ekonomik ve kültürel altüst oluşun gerekçesi olarak çerçeveletmeli ve hiç unutmamalıyız!Bu kadarı fazla!Başbakan Erdoğan'ın medya alerjisi korkarız toplum için tehlike yaratacak.Partisinin dünkü grup toplantısında, medyanın asayiş olaylarına ilişkin haberleri abartılı verdiğini öne sürerek "Bu tür haberler halkımızı rahatsız ediyor" dedi. Biraz insaf lâzım..Yani halkın rahatsızlığı gasp ve kapkaç olaylarının yarattığı terör değil de, bunları yazan, insanları bilgilendiren ve tedbirli olmalarına olanak sağlayan gazete ve TV haberleri mi?Başbakan'ın tavrı, gazetecilere ağır hapis cezaları öngören yeni TCK hükümlerinin hangi adresten ilham aldığını ortaya koyuyor.Bakalım suçlularla baş etmekte acze düşüp gazetecileri hapse atan bir yönetim anlayışı ülkeyi nereye götürecek?
Cumhurbaşkanı Sezer Amerika'nın izole ederek dize getirmeye çalıştığı Suriye'ye gitsin mi gitmesin mi?Halk arasında böyle durumları anlatan güzel bir söz vardır: Eli mahkûm.Cumhurbaşkanı Sezer'in durumu da aynı. Bunca olan bitenden ve söylenen onca sözden sonra gitmek zorunda.İyi yönetilemediği takdirde büyümeye aday bir kriz tablosu ile karşı karşıyayız. Hükümet, daha önceki krizleri yönetmekte sürüklendiği başarısızlıkların tecrübelerinden yararlanarak Cumhurbaşkanı ile etkili bir politika oluşturabilirse işin içinden çıkabiliriz.Bilindiği gibi 14 Şubat'ta Lübnan'ın en parlak politikacısı ve eski başbakanı Hariri'ye yönelik suikast ardından Amerika Suriye'ye karşı büyük çaplı bir uluslararası dayanışma oluşturdu.Suriye'nin Lübnan'dan çekilmesini öngören Güvenlik Konseyi kararına Amerika, AB'nin, Arap dünyasının hatta Rusya'nın desteğini sağlamayı başardı.Hak etmiyor ama..Şimdi Washington, uyguladığı izolasyon politikasına zarar vereceğini düşünerek Cumhurbaşkanı Sezer'in Şam ziyaretini önlemeye çalışıyor.Bunda iki ülke arasına giren güvensizlik virüsünün de etkisi var.Ama asıl ABD Ankara Büyükelçisi Edelman'ın Türkiye'yi Suriye'ye karşı oluşturdukları uluslararası mutabakata katılmaya çağıran sözleri belirleyici olmuştur. Çünkü o sözler "aba altından sopa gösteren" tahrik edici bir tavır olarak algılanmıştır.Türkiye demokratik bir ülke. Halkı bağımsızlığına hassastır. Evet, hariciyemiz bölgeyi iyi okuyamadığı için bu ziyarete angaje olmuştur ama çok konuşan büyükelçinin alerji uyandıran sözleri nedeniyle yanlıştan dönme şansını da kaybetmiştir.Suriye, uğruna fedakârlık yapmamızı hak etmiş bir komşu değil. Bu rejim bölücü teröre ve elebaşına yataklık ederek, iyi komşuluğa ihanet etmiş, Türkiye'ye en büyük düşmanlığı yapmış bir ülkedir. Buna rağmen yeni yönetime bir şans tanımak hakkına sahibiz.İyi diplomasi lâzımAynca Güvenlik Konseyi'nin 1559 sayılı kararı, Suriye'yi izole etmeyi değil, Lübnan'daki askerlerini geri çekmesini öngörüyor.Ar, namus adına bu ziyaret yapılacağına göre şimdi mesele, ziyareti uluslararası mutabakat içinde Türkiye'nin pozisyonunu güçlendirecek biçimde planlamaktır.Güçlü ifadelerle vurgulamakta eksik ve tepki göstermekte geç kalmakla beraber Türkiye Suriye'nin Lübnan'daki askeri varlığına baştan beri karşıdır.Cumhurbaşkanı'nın ziyareti, Amerika'ya karşı Suriye'ye direnme cesareti veren bir destek ve dayanışma amacı taşımayacaktır. Zaten bu düşünülemez.Sezer, bölgede barış isteyen komşu bir ülkenin Cumhurbaşkanı sıfatı yanında uluslararası toplumun sözcüsü rolünü de üstlenebilir.Ve uluslararası mutabakata Şam yönetimine tebliğ etmek gibi bir görev yapabilir.Yeter ki meramımızı dost ve müttefiklerimize iyi anlatacak ve inandırıcı olabilecek bir diplomasi becerimiz olsun..
Anayasa Mahkemesi CHP'nin başvurusu üzerine yabancıların Türkiye'de mülk satın almalarını sağlayan yasa hükümlerini iptal etti.Dünyadaki değişime gözünü kapamış, ülkenin ekonomik ve hatta siyasi menfaatlerine ters düşen bu karar şükür ki geriye dönülmez bir zarar doğurmuyor.Yasanın çıkmasından bu yana 10 binin üzerinde yabancı kişi ve kuruluş 4 milyon metre kare dolayında mülk satın aldı.Yüksek mahkemenin kararı üç ay sonra yürürlüğe gireceği için bu süre içinde yapılan satışlar etkilenmeyecektir.İptal gerekçelerini gözeten yeni bir yasa çıkarıldığı takdirde yabancılara mülk satışlarında herhangi bir kesinti de olmayacaktır.Korkular iptal olsunTurgut Özal petrol zengini Araplara Türkiye'den mülk edinmeleri için yasa çıkardığında bu girişimi "mütekabiliyet" esasına dayanmadığı gerekçesiyle önlenmişti.Şimdiki yasa boşluğu dikkate aldı ve bu hakkı "Türklere kendi ülkelerinde mülk satılmasına izin verilen ülkelerin vatandaşlarına" tanıdı.Ama Anayasa Mahkemesi bu defa da "güvenceler ve sınırlamalar yeterli değil" diye iptal kararı verdi.İktidar grubu yeni bir yasayı üç ay içinde çıkarıp yürürlüğe sokmalıdır. AKP Meclis Grup Başkanvekili İrfan Gündüz bunu yapacaklarını söyledi dün.Aslında bu yasayı değil, kafalara doluşmuş eski moda korkulan iptal etmemiz gerekiyor. İrfan Gündüz'ün dediği gibi, yabancı Türkiye'de gayri menkul alıp cebinde götürecek değildir.Zarar vermeyelim2004'teki mülk satışlarından ülkeye 1 milyar 343 milyon dolar kaynak girişi oldu.Aslında bu, aynı dönemde giriş yapan 1 milyar 700 milyon dolarlık yabancı sermayeden daha verimli bir imkândır.Çünkü mülk alan yabancı, evini döşerken ve burada otururken sürekli harcama yapıyor. Ev edinen bir yabancı, bir haftalık turla Türkiye'ye gelen 20-30 turistten daha fazla para bırakıyor ülkeye.İspanya'da mülk edinmiş 4 milyon yabancı bu ülkenin ekonomisine, istihdamına, kültür zenginliğine büyük katkıda bulunuyor.Artık akıllı yöneticilere sahip ülkeler, tüketici ithal etmeye, mal ihraç etmekten daha fazla önem veriyorlar. Çünkü kazancın büyüğü burada. Ayrıca bu imkânın AB yolunda Türkiye'ye sağlayacağı gönüllü propaganda misyonerleri vardır.Yabancılar, ikinci evlerinin bulunduğu Türkiye'yi ikinci vatanları görecekleri için Avrupa'daki Türkiye karşıtları ile mücadelede, siyasetçilerden daha etkili ve ikna edici olacaklardır. Çağ dışı korkularla çıkarlarımızı baltalamayalım!
Siyasetçinin samimiyeti, gücünü hınç almak için kötüye kullanıp kullanmaması ile ölçülür.AKP, demokrasilerin kalite kıstası olan basın özgürlüğünü medyaya duyduğu öfkeye feda ederek kötü bir sınav vermiştir.Geçen yılın haziranında balayı sürüyordu. Basın Yasası'nın meslek örgütleri tarafından desteklenen hükümleri yürürlüğe girdi. Artık basın yoluyla işlenen suçlar için hapis cezası verilmeyecekti.Ama temmuzdaki "hızlandırılmış tren faciası" dönüm noktası oldu. İktidarın bu olaydaki sorumluluğunu ilkel bir inatla reddetmesi, bazı yolsuzlukların ortaya çıkması, kentlerde asayişin bozulması, işsizliğin yarattığı toplumsal gerginliğin sürmesi ve bunlara ilişkin eleştirilerin artması, iktidarı yoldan çıkardı.Alt Komisyona çekilen yasa sil baştan düzenlenirken Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi'nin dediği gibi "Türkiye'yi en büyük gazeteci hapishanesi" haline getirecek yeni bir metin yazıldı.Eski Baro Başkanı Avukat Turgut Kazan'ın ifadesiyle "basına duyulan düşmanlığı apaçık sergileyen, felsefesi olmayan, sistematiği bozuk, cezaları ölçüsüz ve keyfiliğe açık bir yasa" çıktı ortaya.Ve iktidar bu metni, dikkatlerin müzakere tarihi alacağımız AB Zirvesi'ne odaklandığı bir karambolda meclisten geçirdi.Bu karambola AKP'nin TCK'ya eklemeye çalıştığı zina cezası tartışmaları da katkıda bulundu. Zina yasaya girmedi ama o gürültüde TCK'nın basınla ilgili maddeleri zinaya kurban gitti!Baykal CHP'sinin medyaya beslediği duygular da AKP'den farklı değildir. CHP de aynı hınçla, basın özgürlüğü için kurulan idam sehpasına oklarını çivi gibi çakmıştır.DYP Genel Başkanı Ağar doğru söylüyor:"Bu ceza yasası, iktidarın basın yayına yönelik öfkesinin yasa diline çevrilmiş şeklidir."AB üyeliği iddiası ile medyayı hapis tehdidi altında susturmanın doğuracağı çelişkinin ayıbı Türkiye'ye büyük zarar verir.Basın özgürlüğü açısından "karşı devrim" sayılan hükümler Türkiye için yeni yeni "Geceyarısı Ekspresi" senaryoları yaratacaktır.İktidar ve intikam barutla ateş gibidir, bir arada duramaz.Basın Konseyi'nin çağrısına uyarak iktidar ya bu yasanın yürürlüğe girişini bir yıl ertelemeli veya sorun yaratabilecek maddelerini ivedilikle değiştirmelidir.Çuvallamak!"Çuvaldaki çürükler gitti.. Bunların hepsi çuvalın içindeki çürükler.. Bunları ona sayın.."Başbakan Erdoğan dün Bayburtlu işadamlarına hitap ederken AKP'den istifa eden milletvekilleri için böyle demiş..Gidenleri yerin dibine batıran bu sözler, partide kalanlara taç mı giydiriyor? Hayır.. Çuval ne gibi şeylerin ambalajı olabiliyorsa, sağlam da olsalar içerde kalanlar onlardan biridir.Çuval açılsa, bir güzellik yarışması yapılsa, birinci seçilseniz ne yazar?Sonuçta yine ya patatessiniz, ya soğan! Erdoğan'ın benzetmesi, Türkiye'deki lider sultasının tipik bir dışa vurumudur.Ve en güçlü oldukları dönemlerde bile neden çuvallıyorlar; onun da cevabıdır!"Herhalde bu arkadaşlar değişim hızımıza ayak uyduramadılar" deseydi daha şık olmaz mıydı?
Bakanlık koltuğunu bırakırken AKP'den de ayrılan Erkan Mumcu yakın tarihe ışık tutacak iddialarda bulundu.Yasaklı olduğu için genel seçime giremeyen Tayyip Erdoğan'ın YÖK'ü kaldıracak yasa değişikliğinden vazgeçecekleri sözünü CHP'ye vermesi karşılığında ara seçimde milletvekili olarak başbakan koltuğuna oturduğunu öne sürdü.Mumcu bu mutabakatı, ilkesiz siyaset kültürünün "kısa günün kârı"na odaklı alış verişi olarak tanımlıyor ve eleştiriyor.Ama yeni siyasi yaşamı için kendine "sermaye" oluştururken hile sayılabilecek bir marifetini de itiraf ediyor.Mumcu'ya göre türban sorunu "sadece YÖK'ün bir yönetmeliğinden" kaynaklanmaktadır. "Eğer YÖK'ü kaldırıp Yüksek Öğretim Eşgüdüm Kurulu'nu kurabilseydik o yönetmelik maddesi kendiliğinden düşecekti" diyor.Cumhurbaşkanı bile bu oyunu sezmemiş."YÖK'ten vazgeç Başbakan ol" şartına Erdoğan o dönemde Milli Eğitim Bakanı olan Erkan Mumcu'nun vazgeç ısrarına rağmen bağlı kalmış. Kötü mü olmuş? Bizce Hayır..Mumcu'nun dediği olsaydı hükümet istikrar şansını tehlikeye attığı gibi türban sorununu da çözemeyecekti.Çünkü üniversitede türban yasağını destekleyen Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve AİHM kararları vardır ve bunlar bir yönetmelik maddesini düşürme hilesi ile ortadan kaldırılamaz.Pazarlıkta demokrasi adına ve ülke zararına bir yanlış da yoktur. İktidarın dayandığı oyları AKP değil Tayyip Erdoğan almıştır.Hoş CHP bu kolaylığı "Nasıl olsa başarısız olacaklar. Erdoğan'ı başa geçirelim ki bahaneleri kalmasın. Birlikte batsınlar" ümidi ile sağlamıştır ama bunun politik bakımdan yerilecek yanı yoktur.Eğer Mumcu siyasi geleceğini "Keşke bu uzlaşma gerçekleşmeseydi" diyecek olanlara bağladıysa ona şimdiden geçmiş olsun!Türban siyaseti yapan bu genç adamın partilerini dirilteceği hayalini kuranlar varsa, onlara da mübarek olsun!Siz de işinizi yapın!Gasp ve kapkaç suçları milli felaket olma yolunda katlana katlana büyüyor.2004 yılında ülkede toplam 21 bin 792 gasp ve kapkaç suçu işlendi.İstanbul adeta çetelere teslim olmuş durumda. Bu kentte iki yıl önceki suç rakamı 4 bin 809 idi. Geçen yıl neredeyse ikiye katlandı ve 8 bin 320'ye çıktı.İç güvenlik siyaseti iflâs alarmı vermektedir. Ama siyasi sorumlular tehlike çanlarını duymuyor, enerjik tedbirler alamıyor.Gasp suçlarının yoğunlaştığı bölgelerin kırmızı noktalarla işaretlendiği bir harita istanbul'u lekeli hummaya yakalanmış bir hasta gibi gösteriyor. Ve polis bu bölgeleri haydutlardan temizleyemiyor. Koca kent güvensizliğin verdiği tedirginliği yaşıyor."Bu gidişle asayiş, halkın siyasi tercihini belirleyen bir etken olacak" beklentisi neredeyse gerçekleşmiştir. "Sokakta Güven" sloganı ile kampanya başlatan DYP'nin polis kökenli lideri Mehmet Ağar güvenlik sorununu bir haftada çözebileceklerini iddia ediyor.Abartılı da olsa bu iddiada gerçek payı vardır. Hırsız, uğursuz karşısında çaresiz kalmış bir iktidar olamaz.TÜSİAD'ın polis şiddetiyle ilgili eleştirisine Başbakan "Herkes işini yapsın" diye cevap verdi.Dediği doğru ama asayişi sağlamak kimin işi?
Polisin aşırı güç kullanmasına yönelik tepkiler ve bunun doğurduğu tartışmalar hızını kaybediyor derken dün TÜSİAD bombayı patlattı.Özel sektörün en güçlü örgütü TÜSİAD, işkence ve kötü muameleye karşı gerekli siyasi iradeyi göstermediği için iktidarı sert ifadelerle eleştirdi.Yapılan açıklama şu tespitleri içeriyor:1. İstanbul'daki Kadınlar Günü gösterisine emniyet güçlerinin müdahale biçimi reformların uygulamaya aksettirilmesinin başarılamadığını göstermiştir.2. Cezalandırma bir yana, olayların sorumlularına siyasi otorite sahip çıkmaktadır.3. Hükümet yetkililerinin siyasi irade göstermekten kaçınması, yaşananların münferit bir olay değil bir hükümet tavrı olduğu izlenimini uyandırmaktadır.Yüksek kalite hayaliTÜSİAD bu tespitler ardından iktidara şu çağrıda bulunuyor: "Hükümet, göstericileri ve medyayı suçlamak yerine Türkiye'yi ulusal ve uluslararası kamuoyunda rencide eden bu olayın siyasi sorumluluğunu üstlenerek yüksek standartlarda bir demokrasiye samimi olarak sahip çıktığını en etkili şekilde göstermelidir."Yerde yatarken tekmelenen bir kadına sahip çıkmak yerine onun o gün orada ne aradığını sorarak tekme atan polise sahip çıkan, bu yetmiyor gibi medyayı ihbarcılık yapmakla suçlayan Başbakan şimdi bakalım TÜSİAD a ne diyecek?TÜSİAD acaba kalite talebini gerçekten karşılık bulacağı ümidi ile mi ortaya koydu? Bunu bilmiyoruz.Yüksek standartlı bir demokratik tavır, Türkiye'nin imajına zarar veren o görüntülerin yayını ardından İçişleri Bakanı'nın derhal istifa etmesi ile sergilenebilirdi. Bu eksik şimdi belki Başbakan'in İçişleri Bakanı'na görevden el çektirmesi yoluyla giderilebilir.Bildiri ne işe yarar?Ama kimse hayal kurmasın, olmayacaktır böyle bir şey. Hızlandırılmış tren faciasının doğurduğu ağır sorumluluk altında bile bedel ödemeye direnmiş bir "kalite" savunmasız bir kadın tekme yedi diye sıçrama yapar mı?İnşallah yanılırız ama yapmaz.Buna rağmen TÜSİAD açıklaması beyhudeliğe mahkûm olmayacaktır.AB, reform yasalarını hızla meclisten geçirmemizi takdir etmekle birlikte bunların hayata yansıtılamadığını söylüyor ve sürekli uyarıyor.Avrupa Parlamentosu'nun kınama kararına sebep olan olay ve iktidarın tavrı, Türkiye'nin AB'ye ilerleme iradesinde zayıflama başladığı şüphesi doğurabilirdi.TÜSİAD bildirisi şimdi en azından sivil toplumun güçlü bir kanadının AB'yi ve değerlerini savunmak uğruna iktidarla karşı karşıya gelme riskini göze aldığını göstermektedir.Eleştiriye tahammülsüzlük ve kibir yalnız sahibine zarar veren bir zehirdir.Kendi yandaşları bile iktidarı "Acaba bir yanlış yapıyor muyuz?" diye düşünmeye çağrıyor. Başbakan dileriz TÜSİAD bildirisini bu gözle okur..