Başbakan, milletvekillerinden önce milleti ikna etmeye çalışarak işe doğru yerden başladı.Lübnan’a asker gönderme konusunda milletin kendisi ikna edilirse vekillerini karar safına çekebilmek kolaylaşır.Medyada ve siyasette sağduyulu insanları dehşete düşüren kışkırtıcı ve korkutucu görüşler resmi geçit yapıyor. Seçimler yaklaşırken iktidara alternatif yaratmak azmiyle konuyu saptıranlar, bir barış misyonunu adetâ İsrail yanında Müslümanlara savaş açma noktasına kadar vardırdılar.Oysa mesele esas olarak, işgal edilen toprakları BM misyonu içinde İsrail’den geri alıp Lübnan’ın egemenliğine iade etmek değil mi?Barış görevi için...Başbakan dün “Ulusa Sesleniş” konuşmasında önemli saydığımız tespitler yapmıştır:“Kapılarımızı kapatarak etrafımızı saran alevlerden kurtulamayız. Süreçlerin içinde yer alarak olayları doğru istikamete yönlendirebiliriz.” “Ortadoğu’da barış ve adalet tesis edilmedikçe dünyanın istikrara kavuşması, huzur bulması mümkün değildir.” İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi gereğini artık Batılılar bile görüp seslendirmeye başlamıştır. Kendini izole eden ve bölgeyi İran’ın nüfuz alanı olmaya terk eden Türkiye böyle bir sürece katkıda bulunabilir mi?Başbakan, Türkiye’nin güçlü ordusunu milli menfaatlerimizin de temelinde yer alan bölgesel barışa hizmet yolunda kullanmak gerektiğini açıklıkla ortaya koymuştur.Tabii kamuoyunun haklı hassasiyetini tatmin edeceğini umduğu şu güvenceyi de vererek:“Hizbullah’ın silâhsızlandırılması gibi bir görev BM barış gücü için söz konusu değildir ve olmayacaktır. Gönderilecek güç barışı korumakla görevlendirilmiştir. Savaşan bir güç olmayacaktır.” Risk hesabı yapmakBunlar, kısır siyasete feda edilemeyecek değerlendirmelerdir. Risk yok mu? Elbette var ama bunun hesabı, risk korkusu ile kenarda durmanın Türkiye’ye kaybettireceği menfaatlerle kıyaslanarak yapılmalıdır.Lübnan’da askerimizin hak etmediği bir saldırıya uğraması ihtimali sıfır değildir. Ama bunun çaresi diplomasi kanallarını kullanarak nükleer krizde Türkiye’nin arabuluculuk yardımına muhtaç İran’ı etkilemek ve onun güdümündeki Hizbullah’ı yanlış yapmaktan uzak tutmaktır.Yoksa “gitmiyoruz” deyip BM Güvenlik Konseyi’ndeki üyelik iddiasından vazgeçmek ve AB karşısındaki en önemli kozumuz olan “medeniyetler arası köprü” özelliğimizi terk etmek değil.Hiç bir unvan maçı, kenarda oturan birileri tarafından kazanılamaz.İsabet ettiremem korkusuyla atılmayan kurşunlar karavana sayılır.Türkiye gücünü barış misyonundan esirgeyemez.
AKP’nin kendine güvenini gerçekçi nedenler mi, yoksa kibir itişli boş şişinmeler mi besliyor?Uluslararası sermayenin İncil’i Financial Times Gazetesi’nde Türkiye’nin AB’ye yönelik ilgisizliğine dair zehir zemberek bir eleştiri çıktı.Başmüzakereci Ali Babacan’ın öteki ülkelerin eş sorumluları yanında çok yetersiz ve ilgisiz kaldığı öne sürüldü.Babacan’ın ilgisizliği kişisel tercihi olamaz. Eminiz ki iktidarın tavrı Ali Babacan’da yansıma buluyor. AİHM’nin türban kararından ve Kıbrıs’taki sıkıştırmalardan sonra iktidarın AB’ye bakışında şaşılaşma oldu.AKP, kendisini iktidara getiren önemli sebeplerden biri ile bağını zayıflatıyor. Tayyip Erdoğan ve çevresi eğer iktidarda elde ettiklerini düşündükleri başarının partiyi AB iddiası olmadan da uçuracağını zannediyorlarsa yanıldıklarını seçimde göreceklerdir.Halkın AB’ye ilgisinin zayıfladığına bakarak milliyetçi söylemlerin akıntısına kapıldığı takdirde AKP sıradanlaşacaktır. İktidar önderleri kibri bırakıp bu gerçeği görmek zorundadır.AB’nin içerdiği çağdaşlık değerlerinden soyutlandığı zaman AKP’den geriye İslâmcılıkla milliyetçilik arasında şaşırmış bir devekuşundan başka ne kalacaktır? İktidarın çıkarı halk soğudu diye AB’ye sırtını dönmekte değil, eski beklenti ve heyecanı toplumda tekrar uyandırmaktadır.Diyorlar ki, “Financial Times, mülâkat talebinin Babacan tarafından reddedilmesi nedeniyle böyle yaptı.” Hak verilebilir: Bu gazetenin sunduğu fırsatı ülkesi adına değerlendiremeyen bir bakan eleştirilmeyi değilse neyi hak edecekti?Kötü bir ilerleme raporunun ekimden sonra Türkiye’ye ve kendisine ne kadar büyük zararlar vereceğini iktidar iyi düşünsün!*****Sakın ha!..Meclis Lübnan’a asker gönderilmesine ilişkin hükümet tezkeresi için salı günü toplanacak.1 Mart’ta ağzı yanan iktidar bu defa daha tedbirli.Tabii durum bu defa çok farklı. Irak’a da askerimiz savaşa gitmeyecekti ama bu gerçek gürültüye gitti. Lübnan’daki görevi istemeyenler halkın gözünü çatışma çıkacak diye korkutuyorlarsa da risk Irak’taki kadar değil. Adı üstünde; bu bir barış misyonu.Sonra... 1 Mart’ta iktidarın lider kadrosu bölünmüşken bu defa birlikte hareket ediyor. Ayrıca pazartesi akşamı kapalı bir birleşimde tüm AKP milletvekilleri iknaya çalışılacak.Bu görevin taşıdığı tehlikeler kamuoyu ile mutlaka paylaşılmalıdır. Böyle sorunların müzakere edildiği oturumların çoğu gizli yapılmış ama bu öyle olmamalı.Milletvekillerinin çocukları gitmeyecek Lübnan’a. Çocuklarının nereye, ne yapmaya gittiğini bilmek annelerin, babaların hakkı...Özetle, müzakereler halkın önünde olmalı ve 1 Mart tecrübesi tekrarlanırsa hükümet istifa etmelidir.İstediği halde savaşa da, barış görevine de asker gönderemeyen hükümet olmaz!
Bugün kutladığımız bayram, imparatorluk enkazından cumhuriyet çıkaran, ümmeti millet yapan bir mucizedir.Askerlik tarihinin son meydan savaşını kazanırken yaşlı ninelerini bile asker yapan bu millet, zaferden sonra başkomutanının önderliğinde çağdaş uygarlık toplumunu hedef alan bir yürüyüş gerçekleştirmiştir.Seksen dört yıl sonra neredeyiz?Yazık ki cumhuriyetin değerleri ile demokrasinin çatıştığını iddia edenlerin yarattığı akıl karışıklığı hâlâ baş derdimiz.Muhafazakâr iktidarın icraatından tedirginlik duyanlara bu 30 Ağustos umut ve güven kazandırdı.Yüksek komutada gerçekleşen nöbet değişikliğinin yansıttığı üslup farkı, toplumun büyük bir kesimini, açık bir şekilde duymak istediği güvencelere kavuşturdu.Aslında Özkök de, yerine gelen Büyükanıt da aynı cevherin damarlarıdır. Farkları özde değil üsluptadır.Meselâ Özkök de defalarca aynı mesajları vermiştir ama konuşmalarının felsefi içeriğinde anlamlar kaybolabilmiş, fakat Büyükanıt, anlayışı kıt olanlara bile dediklerini duyurmuştur.Orduyu siyasetten ayırmak, Atatürk’ün direktifidir. Başkomutan’ın emrine Büyükanıt da bağlıdır. Ama Büyükanıt hassas bir ayrıntıya büyüteç tutarak farkını koymuştur.Yeni Genelkurmay Başkanı’na göre ulus devletin, üniter devletin, laik devletin korunmasında taraf olması, ordunun siyasete bulaşması değildir. Bu onun Anayasal sorumluluğudur.Bu değerlere düşmanlık edenler rahat durdukları zaman, askerle ilgili hiçbir şikâyetleri kalmayacaktır.Hürriyetsiz demokrasi, ordusuz hürriyet olmaz. Cumhuriyetin değerlerini koruyup yücelterek özgür olacağız.*****Kudurma işaretiKatiller sürüsünün son eylemleri ve ona bağlı uluslararası tepkiler önemli işaretler veriyor.PKK gibi bir örgüt, nefes zorluğu çekmeye başladığı zaman böyle kudurma alâmetleri gösterir. Irak’ta sıkışıyorlar, Almanya’da eskisi kadar kolay haraç toplayamıyorlar. Alçaklıklarına yönelen nefret de dünyada gün günden genişliyor.AB reformlarının kazandırdığı haklardan sonra cinayetlerine bahane kalmamıştır. Turizm hedeflerine saldıran melunlar, halkın ekmeğine de el atmışlardır.Saldırdıkları kentlerde tatil geçiren İngiliz ve Rus turistlerden ülkelerine dönmek isteyenler çok olmadı. İki ülkenin medyası da vatandaşlarının bu kararlarını desteklerken AB ve birçok ülke terör saldırısını lânetleyen açıklamalar yaptı.Bunlar alışık olmadığımız desteklerdir.Amerika’yı soracak olursanız, o aynı: Dün PKK’ya yeni bir “teröre sona ver” çağrısı yaptı.Bir “süper devlet” olduğunu ve teröriste yakarmanın onursuzluk olduğunu inşallah o da yakında anlayacaktır!
Hükümet, Türkiye’nin bölgesinde taşıdığı iddiaya yakışan kararı aldı.Millet Meclisi, çağırılacağı olağanüstü toplantıda hükümetin sevkettiği tezkereyi kabul ederse Türk askeri Lübnan’da barışın kurulması için oluşturulan BM Görev Gücü’ne katılacaktır.Ama meclis desteği çantada keklik değil. Cumhurbaşkanı Lübnan’a asker gönderilmesine karşı olduğunu açıkça ilân etti. Mecliste onun gibi düşünenler CHP’nin mevcudu ile sınırlı değil.İktidar grubu içinde de sayıları tam bilinmemekle beraber asker gönderilmesini istemeyen azımsanmayacak sayıda milletvekili bulunduğu görülüyor.Halk ikna olmalıParti yönetimi, 1 Mart tezkeresinin dönmesiyle ilgili şoku tekrar yaşamamak için tedbirler alıyor. Bu defa risk hayli düşük ama askerimizi yabancı çıkarlara hizmet uğruna tehlikeye atmama hassasiyetinin, seçimler yaklaşırken parlamenterleri ne şekilde etkileyeceğini hesap etmek kolay değildir.O nedenle meclisin karar toplantısını yapacağı güne kadar bu sorun tüm boyutları ile kamuoyu önünde tartışılmalı, asker gönderme kararı çıkacaksa halk bunun gerekliliğine inandırılmalıdır.Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek doğru söyledi dün:İddia taşıyan bir bölge ülkesi olarak kale arkasından maç seyreder gibi davranamayız.Barış gücü görevi bizi sadece vaadlerle çağırmıyor Lübnan’a; gitmediğimiz takdirde uğrayacağımız kayıplar ve üstümüze gelecek yeni tehlikeler nedeniyle mecbur da ediyor.İspat zamanı geldiBurnunun dibinde boğaz boğaza gelmiş tarafların “aramıza gir” çağrısına duyarsız kalan bir Türkiye, medeniyetler arasındaki köprü görevinin dünyadaki en yetkin temsilcisi olma iddiasını sürdürebilir mi?Ters bir karar AB üyeliği yolundaki en etkili silâhımızdan vazgeçmek anlamına gelmeyecek mi?Türkiye uzun zamandan beri 2009 yılında değişecek olan BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği için yatırım yapıyor. Yanı başındaki barış misyonundan kaçan bir ülkeyi kim böyle bir göreve lâyık görebilir?Amerika’yı sevmek zorunda değiliz ama menfaatlerimiz onunla iyi geçinmeyi gerektiriyor. Çünkü onu adaletli davranmaya ve terörle mücadelede yardımlaşmaya ancak bu şekilde ikna edebiliriz. Barış misyonundan uzak duran Türkiye’ye karşı Amerika, PKK konusunda verdiği sözleri tutmayacaktır. Ahlâki olmasa bile gerçek budur!Barış görevinin Türk askerini orada Hizbullah’ın hedefi haline getirmesinden korkanları hafife alamayız. Doğru ama bu riski gidermenin çaresi içimize kapanmak değil, diplomasi kartlarımızı İran’a karşı iyi oynamaktır.Müslüman bir Avrupalı devlet olarak görevimiz, adil bir barış için ağırlığımızı arttırmaktır, kabuğumuza çekilmek değil!
Rakibini kıç üstü oturtmakla sınırlı bir tatmin bizim siyasetçileri mutlu etmeye yeter.Keşke daha büyük hedeflere talip olabilseler...Cumhurbaşkanı Lübnan’a asker gönderilmesine karşı olduğunu söyler söylemez gürültü koptu. Bülbül ötüşlü şahinler ne çokmuş?Meclis Başkanı Arınç, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’ndan geldiğini unutup Sezer’e anayasa dersi vermeye kalktı:“Böyle bir durumda cumhurbaşkanının yetkisi ve sorumluluğu yoktur.” Oysa tahmin etmesi gerekirdi: Asker gönderme kararı, yetki kullanmasına izin veren bir konu olsaydı Sezer erken çıkış yapmazdı.Yetkisi olmadığı için böyle davranmıştır. Kararı vermeye yetkili olan Millet Meclisi, kamuoyundaki eğilimlerden etkileneceği için kendisine güvenen kitleyi harekete geçirmek istemiştir.Ülke menfaatine gördüğü yönde kamuoyunu oluşturmak amacıyla o hamleyi yapmıştır.Biz de Cumhurbaşkanı’nın tercihine katılmıyoruz ama kullandığı imkânın demokratik bir hak olduğunu düşünüyoruz.Nitekim AKP içindeki bazı bağımsız ruhlu üyeler ona hak vermişlerdir. Kimileri de Sezer’e kökten karşıtlık nedeniyle oyunu düşünmeden asker göndermekten yana kullanmak üzere netleştirmiştir.AKP’li milletvekili Hüsrev Kutlu “Cumhurbaşkanı karşıysa ben daha ısrarlıyım gidilmesinde” demiş. Allah yardımcısı olsun!Sezer’in Lübnan’daki görevin ciddi riskler taşıdığı konusundaki endişeleri elbette dikkatten uzak tutulamaz. Ama yetkili ve tecrübeli hariciyecilerin “Türkiye Lübnan’da bulunmalı” görüşünde geniş bir mutabakat sağladıklarını biliyoruz.Türk askerinin çatışma riski yüksek bölgelerden uzak tutulması mümkündür. Cumhurbaşkanı “büyük ülkeler asker göndermiyor” dedi ama ertesi gün AB 7 bin asker göndermek için karar oluşturdu.Sezer Lübnan’a asker göndermemiz halinde terörle mücadelenin bundan etkilenebileceğini söylemişti. Önemli olan barışı kurma görevinde Türkiye’nin bayrak göstermesidir.Birkaç yüz, bilemediniz bin kişilik bir kuvvetin, terörle mücadele kabiliyetimizde zaaf yaratacağını söylemek mümkün değildir.Bu konuyu başka türlü tartışalım. Kimse kıç üstü oturmasın!*****Böyle devlet olur mu?Silâh üretimi ve satışı yapan tek devlet kuruluşu MKEK, silâhsever milletimize büyük bir hizmet sunuyor!Peşin fiyatına 10 taksitle ve isteyene kredi kartı ile 600 YTL’den 2 bin 205 YTL’ye kadar silâh satışları başladı.Daha şenlikli kutlamaların özlemini çekenlere, töre hesabı görmek veya başka kanunsuz işler yapmak isteyenlere devletimiz büyük kolaylık sağladı.Para biriktirmek için zaman kaybetmeyeceksiniz.Koşun, silâhlanın ve sizi mutlu eden büyüklerinize teşekkür edin!
Mesut Yılmaz, Özal’ın ANAP’ına benzer bir siyasi oluşum yaratmayı başarabilir mi? Arkadaşımız Bilâl Çetin’in Ankara’dan aktardığı bilgilere göre Mesut Yılmaz’ın birinci hedefi DYP ve ANAP’ı birleşmeye ikna etmek olacakmış.“Dört eğilimi buluşturduk” demek için de eksik kalan sol unsurları CHP’den ayrılmış veya Baykal tarafından tasfiyeye uğramış eski tüfeklerle tamamlayacakmış...Bu proje çalışır mı?Çok şans veremiyorum. Çünkü önkoşul DYP ve ANAP’ın birleşmesidir ki, iki parti de yeni liderleri ile ne yapabileceklerini görmek ihtiyacındadırlar. İki liderin başarılı olma iddiası birinci zorluğudur.Zamanında kendisinin gösteremediği fedakârlığı şimdi başkalarından isterken başvuracağı “vatan, millet” edebiyatına inanan insanlar bulması o kadar kolay olmayacaktır. İkinci zorluğu da bu.Yılmaz bu zorlukları, Özal’ın dört eğilime dayalı ANAP’ından ziyade bir yaşında tek başına iktidara gelen AKP’nin mucizesini tekrarlama hayalini uyandırarak aşmayı tasarlıyor.Bizce gündüz gözü ile rüya görmektir bu. Türkiye ikinci bir AKP mucizesi yaratacak şartları yaşamıyor.AKP’nin seçim zaferini kendi potansiyelinden çok halkın eski siyasi yapıları, zihniyeti ve icraatları cezalandırma kararlılığı inşa etmişti.Bugün ortada öncelikle laiklik, sonra yolsuzluk konusunda güven vermeyen bir iktidar vardır ama toplumun geniş kesimlerinin siyasi linçe tabi tutmak için yanıp tutuştuğu bir iktidar yoktur.O nedenle nehirlerini yataklarından oynatmayı denemeden önce iyi düşünmek gerekir.Seçime bir yıl kaldı. Ortada milletin “yola çıksa da peşine takılsak” diye beklediği bir önder bulunmadığına göre birleşme zorlamaları DYP ve ANAP’ın ayrı ayrı üretebilecekleri projeleri, umut ve hevesleri de yok edebilir.AKP’yi indirmek için yola çıkanlar, onun aynı oyla daha çok milletvekilini meclise sokmasına yardımcı olabilir!*****Ali Dibo Partisiİktidar önderleri dokunulmazlık konusunda sıkışınca hep aynı bahaneye başvuruyor:“Dokunulmazlıkların kalkmasına karşı değiliz. Ama yalnız milletvekilleri ile olmaz; kalkacaksa dokunulmazlıkların tümü kalksın..” AKP’nin belediyeleri her gün “Ali Dibo Harikalar Diyarında” öyküleri yazıyor. Meselâ mülkiye müfettişleri Isparta Belediyesi’nin beş ihalesinde yolsuzluk saptadılar ve Belediye Başkanı Balaman’ın yargılanması için hakkında İçişleri Bakanı’ndan soruşturma izni istediler.Ne oldu biliyor musunuz; Bakan Aksu bu izni vermedi ve yolsuzluk dosyaları kapandı.“Kaldıracağız” dedikleri dokunulmazlık zırhını belediye başkanlarına da giydiren AKP git gide ADP’ye dönüşüyor. Dikkat!
Mesut Yılmaz, Özal’ın ANAP’ına benzer bir siyasi oluşum yaratmayı başarabilir mi?Arkadaşımız Bilâl Çetin’in Ankara’dan aktardığı bilgilere göre Yılmaz’ın birinci hedefi DYP ve ANAP’ı birleşmeye ikna etmek olacakmış.“Dört eğilimi buluşturduk” demek için de eksik kalan sol unsurları CHP’den ayrılmış veya Baykal tarafından tasfiyeye uğramış eski tüfeklerle tamamlayacakmış...Bu proje çalışır mı?Çok ümitvar görünmüyor. Çünkü önkoşul DYP ve ANAP’ın birleşmesidir ki, iki parti de yeni liderleri ile ne yapabileceklerini görmek ihtiyacındadırlar. İki liderin başarılı olma iddiası birinci zorluktur.Mesut Yılmaz, çok daha gerçekçi olan, salt DYP-ANAP birleşmesinden oluşmuş bir projeyi öneremiyor, çünkü vaktiyle böyle bir birleşmeyi gerçekleştirecek özveriyi kendisi gösterememiştir. Şimdi daha geniş bir beraberlik hedefi koyması, Özal’ın ANAP’ından ziyade AKP tecrübesini tekrarlama hayalini uyandırmak içindir.Fakat gündüz gözü ile rüya görmemek lâzım. Türkiye’nin bugünkü şartları AKP gibi ikinci bir hareketi yaratacak ve hele başarıya götürecek durumda değildir.AKP’nin seçim zaferini kendi potansiyelinden çok halkın eski siyasi yapıları, zihniyeti ve icraatları cezalandırma kararlılığı inşa etmiştir.Bugün ortada öncelikle laiklik, sonra yolsuzluk konusunda güven vermeyen bir iktidar vardır ama toplumun geniş kesimlerinin siyasi lince tabi tutmak için yanıp tutuştuğu bir iktidar yoktur.O nedenle siyasetin geleneksel nehirlerini yataklarından oynatmaya kalkışmadan önce iyi düşünmek gerekir.Seçime bir yıl kaldı. Ortada milletin “yola çıksa da peşine takılsak” diye beklediği bir önder bulunmadığına göre birleşme zorlamaları DYP ve ANAP’ın ayrı ayrı üretebilecekleri projeleri, umut ve hevesleri de yok edebilir.AKP’yi indirmek için yola çıkanlar, onun aynı oyla daha çok milletvekilini meclise sokmasına yardımcı olabilir!*****Bakan Çelik aradıMilli Eğitim Bakanlığı’nın ilköğretim öğrencilerine tavsiye ettiği 100 Temel Eser üzerine yazılanlar nedeniyle Bakan Çelik dün telefonla aradı.Küfür ve argo ile kirlenmiş deyimler, bilmeceler ve maniler yanında İslâmi vurgularla saptırılmış çocuk klasikleri konusunda yazılanların kendisine ve bakanlığa haksızlık olduğunu anlattı.Gereken tedbirleri aldıklarını, bu kitapların okullara sokulmayacağını, ailelerin de uyarılacağını söyledi. Açıklamalarının daha geniş özetini haber sütunlarımızda okuyacaksınız.Burada sadece “Talim Terbiye Kurulu’nun denetim görevini niçin kaldırdınız” sorusuna cevabını tartışmak istiyorum.Bakan iş başına geldiğinde bu kurulun önünde binlerce kitap bulunduğunu, onay alanların bir anlamda köşeyi döndüğünü, bu işten pis kokular yükseldiği için denetim uygulamasına son verdiklerini anlattı.Peki çocukları bu kadar kötü tesirlere karşı korumak, yolsuzlukla mücadelenin yükleyeceği her türlü zorluğa katlanmaya değmez mi? Bizce değer.Bir fabrikatör anlatmıştı: “Bütün bekçileri işten çıkardım. Çünkü depolardan yılda 100 ton demir çalınıyordu ve ben onlara 100 ton demirin parası kadar maaş veriyordum.” Özel sektörün pratiği ile yeni nesillerin eğitiminden sorumlu bir kamu kurumunun mecburiyetleri birbirine benzeyemez. Devlet bekçiyi kovamaz.Küfürbaz bir nesil ve sinemalarda son nefesini verirken Türkçe dublajında şehadet getiren kovboylar seyretmek istemiyoruz!
Milli Eğitim Bakanlığı’na artık sadece Eğitim Bakanlığı diyorum; kimse kusura bakmasın!Bu bakanlığın ilköğretim öğrencilerine “100 Temel Eser” diye tavsiye ettiği kitapları çevreleyen kuşku bulutları, deşifre olan her yeni kitapla biraz daha dağılıyor ve ne yapılmak istendiği sorusu her gün biraz daha netleşiyor.Arkadaşlarımız dün de “Türk Manilerinden Seçmeler” ve “Tekerlemeler” adlı kitapları buldu. Bu kitapların üstünde de “Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim 100 Temel Eser” yazıyor.Tabii yine argo sözcükler ve küfürlerle dolu. Meselâ şu manileri okuyunca insan, kitabı basanların ve ilköğretime önerenlerin çocuklara ne yapmak istediklerini merak ediyor:“Su koydum su taşına/ Masanın ortasına/ Memelerin benziyor/ Ferik yumurtasına.” “Mendilin ipeklisi/ Tarlanın tezeklisi/ İyi olur oğlanlar/ Karının göbeklisi.” “Ecevit’in kafası/ Cum Sezer’in sopası/ Aptal olduk hepimiz/ Kafaları kopası.” İktidar partisinin kafasına uygun biraz siyaset, yanında da bayağı denilebilecek kalitede bol bol cinsellik. Allah çocuklarımızı bu kafalardan korusun!Artık bu kitaplara “Temel Eser” denilemez. Bunlar olsa olsa toplumun temeline konulan dinamitlerdir.Bir ülkeye karşı bir çürütme ve yıkım saldırısı yürütülse ancak bu kadarı yapılabilir.Bir yandan İslâmi yaklaşımlı zorlamalarla bozulmuş çocuk klasikleri, öbür yanda bilmece, tekerleme ve mani bahanesiyle argo ve küfür bombardımanı.Ahlâk, edep, hürmet denince mangalda kül bırakmayan iktidarın çocuklara önerdiği “eserler”e bakar mısınız? Sansürsüz olarak sayılıp dökülen cinsel uzuvlardan geçilmiyor.AKP’nin millete hesap verme borcu vardır. Bakanlık “milli” iken bu kitaplar Talim Terbiye Kurulu’nun denetiminden geçiyordu. İktidar 2003’te yönetmelik değiştirerek bu denetimi kaldırdı.Başbakan oldum olası niyet okuyanlardan yakınır.Çocuklarımızı bu ahlâksızlıkların av malzemesi haline getiren denetim boşluğunu hangi iyi niyet yarattı?Haydi, çıkıp söylesin!*****İnsaf lâzımPazarlık dediğiniz şey, vicdan ve ahlâk zemininde yürümeli.Adalete ancak öyle varılır.Oysa iktidarın memurlarla yürüttüğü pazarlık, IMF’ye gösteriş olsun diye kıran kırana bir havada sürdürülüyor.İki milyon aileyi gerginlik içinde tutmanın, sonunda nasıl olsa verilecek olan makul bir zammı yokuşa sürmenin âlemi var mı?Hükümet 2007 için iki yarı yılda yüzde 2’şerden toplam yüzde 4 zam önerdi. Sendikalar “bu hakarettir” dediler ama “patron” taviz vermedi. Sonunda KESK bu tutumu protesto ederek görüşmelerden çekildi.İktidar sorumluluğu elbette mali disipline uymayı gerektirir. AKP seçim yılında belki örnek bir davranış sergiliyor.Ama ölçü kaçırılırca bunun adı insafsızlık oluyor.Şu aşamadaki durum budur!