Evet, yabancı sermayenin ülkemize geliş arzusundaki artış, bu toprakların gelecek vaat ettiğinin işaretidir.Bir okurumun (Ufuk Özkaynak) yazdığı gibi kısır kavgaları terk edip geleceği ciddiyetle planlamak ve yeni nesli eğitmek için hemen işe koyulmak zorundayız. Yoksa...Şakası yok, sonu kendi topraklarımızda kol işçisi ve tüketici olarak yaşamaya mahkûm olmaktır!Kullandığımız araçlar köhnemiştir. Laik eğitimin değerini kavrayamamış kafalar gelişmenin, hiçbir seçimi halka bırakmayan liderler gerçek bir demokrasiye ulaşmanın engelidir.Doğru ama ne yapalım?Ümit varsa diyalogÇare, mümkün olanı yapıp mesafe kazanmak, kalanları hayal olarak, vizyon olarak korumaktır.Şu dönemde Türkiye, ekonomik büyümeye dış destek sağlamanın iklimini yakalamıştır. Yabancı yatırımların artması, en azından 2007 yılı için kötümser olanları düşündürmelidir:Parayı getiren onlar. Türkiye’de sıkıntı görseler gelirler miydi?.Cahilce üremenin, eğitimsiz kalabalıklarla nüfusumuzu şişirmenin vebalini daha ağır şekilde ödemekten kurtulmak istiyorsak, bulunduğumuz coğrafyanın değerini bilmek ve onun yüklediği rolü oynayacak cesareti ve yaratıcığı göstermek zorundayız.Genç nüfusumuzu doyuracak istihdamı kendi kaynaklarımızla sağlayamayız. Muhtaç olduğumuz yabancı yatırımı ancak Türkiye’yi istikrar ülkesi yaparak ve bölgedeki ihtilâfların çözümünde etkili olan bir bölgesel güç haline gelerek cezbedebiliriz.Medeniyetler arasında köprü olma görevini üstlenmenin yolu, önümüze çıkan fırsatları iyi değerlendirmek, aktif bir barış yapıcı kimlik kazanmaktır.Ankara, 1 Mart tezkeresi yüzünden ağır bir fatura ile karşı karşıyadır. Hatayı sürdürürsek Kuzey Irak’ta Amerika’nın gölgesinde bir Kürt devleti kurulacaktır. Böyle bir gelişmeyi Irak’taki Kürt unsurlarla çatışarak değil, ancak diyalog kurarak önleyebiliriz.Güven ortamı oluşana kadar Kuzey Irak’taki Kürt yönetimin PKK’yı Türkiye’ye karşı bir tehdit kozu olarak kullanacağını çocuklar bile öngörebilir.Ancak biz yaparızAnkara’nın rolü sorun çözme umudu ışıyan her ihtilâf noktasına barış niyetiyle ve cesaretle yürümek olmalıdır. Yalnız Türkiye’nin değil, komşularının da buna ihtiyaçları var.Kudüs’teki Haremüşşerif’te yapılan inşaat Müslümanları geçen hafta ayağa kaldırmış, Başbakan Erdoğan da İsrail’i tek taraflı girişimlerden uzak durmaya çağırmıştı.İki ülkenin hükümet başkanları Türkiye’den bir teknik heyetin Haremüşşerif’teki kazıyı incelemesi için anlaşmaya vardılar.Nefret ve şiddet coğrafyasının kaderini değiştirme ümidini sadece biz temsil ediyoruz.
Cep telefonunu en pahalı kullanan millet de bizmişiz!Bunun sebebi, alınan vergilerin yüksekliği..Barselona’da 700 GSM operatörünün katıldığı kongrede açıklanan rapor, cep telefonu için ödediğimiz her 100 liradan 44.6 lirasının vergi olarak gittiğini gösteriyor.Türkiye’yi izleyen Tanzanya ve Uganda bile vergiyi yüzde 29 seviyesinde tutuyor.Yaşam kalitesini yükselten her hizmet ve fırsat, gelirleri doğrudan vergilendirmeyi beceremeyen devletimizin hedefi oluyor.Petrole de en yüksek parayı ödeyen toplumların başında gelmiyor muyuz. Her 100 liralık benzin faturasının 74 lirası vergi olarak gidiyor.Bitmedi... En pahalı otomobile de biz biniyoruz. Meselâ hiçbir devlet 17 bin liralık bir otomobil için vatandaşından 10 bin 500 lira vergi almıyor.Dolaylı verginin çokluğu iktidarın adaletsizliğine ve beceriksizliğine delildir.Türkiye’de dolaylı vergilerin payı yüzde 70’in üstüne çıktı. Dünyada eşimiz yok!Sosyal barışın altını oyan bu adaletsizlik nerede duracak?Medeni araçları kullanmanın bedelini elbette ödeyeceğiz. Ama bizden zengin toplumlardan daha fazlasını ödemek... Buna niçin ve daha ne kadar süre katlanacağız?Devleti verimli bir işletme gibi çalıştıramayan iktidarlar, biz uyudukça dolaylı vergi soygununa devam edeceklerdir.Seçimler geliyor. Çoğumuz partilere laiklik, türban, bölücülük soracağız, dolaylı vergiler yoluyla yediğimiz kazığın hafifletilmesi için toplumsal baskı oluşturmayı yine ihmal edeceğiz.Sonuçta ödediğimiz vergiler işe mi yarayacak? Hayır... İsraf ve yolsuzluk batağında kaybolup gidecek paralar.Nereden belli derseniz...Günlerdir “denk bütçe” fiyakası yapan iktidar, büyük depremde ölmemek için gerçekleştirilmesi zorunlu güçlendirme yatırımlarına bile para bulamıyor, Japonyalarda kredi arıyor!GarantiGenelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın Washington konuşması epey tartışılacak...Orgeneral Büyükanıt’ın iki önemli tehdit konusundaki sözleri, üstüne isim yazmaya gerek olmadan adreslerine gidecektir:“Hiç kimse, hiçbir kurum Türkiye’yi anayasası ile belirlenmiş rejimin dışına çıkaramaz. Korkularımızın esiri olmayalım. Bunun aksini düşünen çok az sayıda da olsa sapkınlar, düş kırıklığına uğrayacaktır.” “Kim Türkiye’yi bölecek? Kimin buna gücü yeter, bana söyleyin. Bölmeyi rüyalarında görenler, bu rüyalarının sonunda kâbus görürler.” Genelkurmay Başkanı “zinde güçler” yerine yeni bir kavram üretti:“Türkiye’nin dinamik güçleri...” Bu deyim demokratik bir yapıya ötekinden daha yakın düşüyor.Kimse bu konuşmadan sivil siyasete yönelik bir tehdit iması çıkarmamalıdır. Anayasal düzenin güvence altında olduğu inancından beslenen bir seçim ortamı, demokrasiye sağlık kazandırır.Orgeneral Büyükanıt da bunu yapmıştır.
Seçilmiş kişilerin seçenlerden kopması yalnız demokrasiyi değil devleti de işlemez hale sokuyor.Milletvekillerine lojman tahsisine son verilmesi ümit yaratmıştı. Parlamenterler hayatı halkla beraber yaşayacaklar ve çözüm görevi de böylelikle sahipsiz kalmayacak diye sevinmiştik.Fakat lider sultası düzeni öylesine baskın ki milletvekilleri halkı değil lideri gözetiyorlar.Lider şikâyet duymak istemiyor. Milletvekili listelerini de halk değil lider belirliyor. O nedenle iktidar parlamenterleri sürekli üç maymunu oynuyor.Cumhuriyet tarihinin asayiş bakımından en kötü dönemini yaşıyoruz. Ve gelişmeler, çare getirecek bir silkinişin yaklaştığı ümidini vermek şöyle dursun, cehennemin dibine doğru yuvarlanmakta olduğumuzu işaret ediyor.Cezalar hafif kaldıÖzel güvenlik personeli tarafından korunan siteler dışında son birkaç yılda hırsız girmemiş ev ve iş yeri neredeyse kalmadı büyük kentlerimizde.Sokaklar gaspçılar ve kapkaççılar tarafından işgal edilmiş haldedir. Her kuytuda bir sapık gizleniyor olabilir.Nereye gidiyoruz?Polis örgütünün yeniden yapılanmaya muhtaç olduğunu görmemek için insanın yalnız gözü değil vicdanı da kör olmalı.Yasalarımızdaki cezaların suçları caydırmak için mutlaka ve en kısa zamanda ağırlaştırılması gereği yine apaçık ortada. Ve bu ihtiyaç her gün kâh bir apartmanın girişinde, kâh bir mahkeme koridorunda çığlık çığlığa kendini belli ediyor.Yedi ay önce Ankara’da çatışan iki grubun sıktığı kurşunlardan biri, beş çocuk annesi bir kadının boynuna saplandı, onu ölmekten beter bir yaşama mahkûm etti. Aletlere takılı felçli vücudu ile nasıl ve ne kadar?..Allah yardımcısı olsun.Namuslu cevaplarDün cinayetten beter bu suçun zanlılarını mahkeme serbest bıraktı. Kararı duyunca hayatı söndürülen beş çocuklu kadının yakınları isyan ettiler adliyede.Kocası “Bu nasıl adalet” diye bağırdı, “Hakkımızı almak için dağa mı çıkalım!” Haydutlar sokağa salınırken hak aramak için seslerini yükseltenler Terörle Mücadele Şubesi’nin nezarethanesine kapatıldılar.Kışkırtan, iç sızlatan, trajik bir çelişki...Ortada hızla büyüyen bir toplumsal sorun var. Yargıdan siyasete, sivil örgütlerden polise herkese görev düşüyor. Ama bunun için iyi niyet lâzım.Yasalar yeterli mi? Tarikat kadrolaşması gerçekten polis örgütünü bitirdi mi?Namuslu cevaplar gerekiyor.Meclis dün İçişleri Bakanı hakkında verilen gensoruyu görüşmek üzere toplandı. Böyle bir tabloda İçişleri Bakanı’nı koltuğunda tutmak demokrasiye takla attırmak, halkı hor görmektir.Ama gördük ki, aynen korktuğumuz oldu. Asayiş de yarın, tabii ki bugünden daha kötü olacak!
Medeniyeti “tek dişi kalmış canavar” diye tanımlayan Mehmet Akif’e Allah gani gani rahmet eylesin.Çağdaş uygarlığın temsilcisi sayarak yere göğe koyamadığımız Fransa, tam da rahmetli şairimizin tarifine uyan çirkinlikte bir kez daha karşımıza çıkıyor.Le Parisien Gazetesi, geçen hafta anti terör polisine bağlı birimler tarafından yakalanıp tutuklanan PKK militanlarından birçoğunun Fransız Gizli Haberalma Servisi’nin muhbirleri, ajanları olduklarını açıkladı.Tutuklular arasında, terör cinayetleri işledikten sonra Türkiye’den kaçan ve halen PKK’nın Avrupa’daki üst düzey yöneticisi kimliğini taşıyanlar da var.Hepsi şaşkın durumdalar.Le Parisien Gazetesi, Fransız gizli servisinin bir yetkilisinden şu rezil açıklamayı aktardı:“Üstü kapalı bir anlaşmamız vardı: Onlar Fransa’da saldırı düzenlemeyecekti, biz de onları rahat bırakacaktık.” Terör şemsiyesiPKK’nın terör örgütü olduğunu ve neler yaptığını biliyorlar:Bölücü örgütün adamları ekmek parası için gurbete gitmiş vatandaşlarımızı haraca bağlıyor, direnenlerin iş yerlerini kurşunluyor, fidye alıyor, çocuklarını tehditle örgüt kampına yolluyor.Le Parisien, Fransa’daki PKK yöneticilerinin bütün bu faaliyetten ayda en az bir kere görüştükleri Fransız gizli servisini haberdar ettiklerini, anti terör polisi yetkililerinden aldığı bilgilere dayanarak açıkladı.Bu rezil işbirliği yıllardır sürüyor. Fransız devletinin kanatları altında yıllardan beri işlenen bu suçlar ve günahlar, binlerce hayatı sona erdirdi.Demek ki Fransa’da devlet, namusları ile çalışan Türk vatandaşlarının horlanarak soyulmalarına yardımcı olmuş. İnsan hakları idealine karşı ihanet suçları işlenmiş!Şehit ailelerine...Terörle mücadele işbirliğini kutsayan nutukların ne kadar mide bulandırıcı bir iki yüzlülük olduğu, Fransa tarafından kanıtlanıp sahiplenilmiştir.Doğru bir adım gecikerek atılsa da takdir edilmeli ama bu olayda onu da savunamıyoruz. Çünkü Fransa PKK’nın terör örgütü olduğuna yeni emin olduğu için harekete geçmiş değildir.Fransız gazetesinin yayını ile kanıtlandığı gibi hükümet PKK’nın bir melânet yuvası olduğunu biliyor, onu kendine zarar vermemesi koşulu ile koynunda besliyordu. Muhbir olarak kullanılan PKK üyelerini bile şaşırtan tutuklamalar herkesin bildiği gibi Amerika’nın dürtmesi ile gerçekleşmiştir.Çirkin canavarı utandırmak mümkün müdür, şüphe ederiz ama Türkiye’deki şehit ailelerinin PKK’ya koruma sağlayan Fransa hükümeti aleyhine Fransa’da manevi tazminat davaları açması yararlı olabilir.Siyasetçiler utanmazlar ama kamuoyu biraz uyansa o bile yeter!
Özelleştirilmesi mümkün olmayan tek devlet görevi adaleti sağlamaktır.Nerede suç işlenmişse devlet o anda orada olmak zorundadır. Çünkü adalet, insanoğlunun tarih boyunca ikame edilmesi mümkün olmayan bir numaralı ihtiyacıdır.Yalnız ihtiyaç da değildir, insanlık onurudur.O görevin yapılmadığı yerde adalet kaybolmaz, sadece devlet kaybolur. Yargılı infazın yerini intikam alır, devletin yerini mafya adaleti doldurur.Adaletsizlik, çatışma sebeplerini gidermiş toplumları bile isyankâr yapabiliyor, bu durumda bizim halimiz ne olacak?Biz hem birbirimizle hem devletle ihtilâf halindeyiz. İyi bir adalet sistemi, en çok bize lâzım.Ama ceza veremeyen adaletten yakınmaların artık feryat haline dönüşmesi, sorunun vahim boyutlara vardığını gösteriyor.Suçlar artıyor. Böyle durumlarda cezaları ağırlaştırmaktır tedbir. Ama bizde cezalar infaz sistemi nedeniyle hafiflemektedir.Serpil öğretmeni hatırlayacaksınız... İstanbul’da 1998 yılında onu annesiyle birlikte kaçırıp tecavüz ettikten sonra öldüren dört cani Amerika’da olsa çoktan idam edilirdi; yedi yıl yatıp çıktılar.Antalya’da oyun oynadığı iki kardeşten birini öldürüp ötekini ağır yaralayan genç, yaşı 18’in altında diye 26 ay yatıp bırakıldı.Ankara’da üç ay önce bir magandanın kurşunu üniversiteye hazırlanan fidan gibi bir gencin başına saplandı.Zavallı çocuk üç aydır komada ama silâhlı haydut savcı tarafından salıverildi.Talihsiz gencin annesi savcıyı Adalet Bakanlığı’na şikâyet etti. Adaleti sağlamakla görevli insanlar toplumun haklarında ne düşündüğünü öğrenirlerse belki etkilenirler.İntikam bir insani duygudur. Devlet, mağdurları, mazlumları intikam yükünden kurtarsın, korusun diye vardır.Toplum vicdanını ve kurbanları tatmin etmeyen cezalar suçlardaki artışı önleyemeyeceği gibi suçtan zarar görmüş insanların başlarına yeni belâlar da açabilir.Suçluyu nadim olana kadar hapiste tutmayan adalet, intikam hakkı doğmuş mağdurları nasıl koruyacak; söyler misiniz?Onları mı hapse atacak!***Kadrolaşma yok mu yani?Başbakan, eğitimde kadrolaşma eleştirisi yapanlara ağzına geleni söyledi: “Sıkılmadan, edep ve adap çizgisini aşarak ‘kadrolaşma var’ diyorlar. Eline, diline dursun!..” Bu bir beddua ise Başbakan korkmalıdır. Çünkü bir gün önce Hilâl TV’yi açıp “Vahyin Penceresinden” adlı programı izlese, tesettür mücahidi program yöneticisi kişinin kim olduğunu merak eder ve mutlaka öğrenirdi.Bu sayede onun okulda türban savunculuğu yaptığı için 1998’de görevinden alındığını, AKP iktidarı ile Bakırköy Milli Eğitim Müdürlüğü’nde şube müdürü yapıldığını öğrenir ve o kadar iddialı ve tehditkâr konuşmazdı.Şükretsin ki Allah bağışlamayı sever...
Tek bir fotoğraf, bir kuşağın tüm başarısızlıklarını ifade edebilir mi?Evet edebilir.Bazen bir resim koca bir savaşın haksızlığını, bir yaşamın adanmışlığını, bir zaferin, sevginin tüm ruhunu önümüze getirebilir.Tıpkı manşetteki resim gibi.. O fotoğraf çok şey anlatıyor.Resimde görülen gençle arkadaşı, Hrant Dink’in cenazesinde atılan “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” sloganını protesto amaçlı bir eylem yapmak niyetiyle Iğdır’dan kalkıp İstanbul’a geldi.Bereket yapılan ihbar zamanında yakalanmalarını sağladı. Savcı da eylem gerçekleşmedi diye ve herhangi bir örgütle bağlantıları bulunmadığını belirlediği için onları serbest bıraktı.Bu iki genci yollara düşüren sebep Hrant Dink’in hayatına son veren ihanetin aktörlerini bir araya getiren amaçtan çok farklı değildir.Tek fark, öbürlerini durduramayan ihbar, bunları durdurmuş, daha doğrusu kurtarmıştır.Ama resmin yansıttığı yakıcı duyguları içerdiği talepleri ve işaret ettiği ciddi tehditleri iyi algılamak zorundayız. Ve geç kaldığımızın bilinci ile harekete geçmeliyiz.Bahane olamaz ama...Dünyayı sarsan Türkiye kaynaklı terör olayları, Trabzon’u dünya medyasının büyüteçleri altına soktu. Aşırı milliyetçiliğin yuvası haline gelmiş olduğunu söyledikleri Trabzon’da bir çok Türk kentini etkileyen yoksulluk, işsizlik ve fırsat eşitsizliğinin ezici ölçüde yaşandığını belirlediler.Fakat Financial Times’ın yaptığı bir tesbit, vicdan taşıyan siyasetçiler için uyarıcı olmalıdır:İngiliz gazetesi, Ankara, Kayseri, Konya gibi bir çok Anadolu kentinin çok canlı olduğunu, ancak Türkiye’nin 2002 yılından bu yana yaşadığı ekonomik canlanmanın bazı yerleri, bu arada Trabzon’u ıskaladığını yazdı.İşsizlik ve onun yarattığı ümitsizlik, hiç bir suça, özellikle de terör suçlarına bahane gösterilemez ama ülkeyi yönetenlerin karar verirken bu gerçeği gözardı etmemelerinde zorunluluk vardır.İyi eğitim alamadıkları için üniversiteye giremeyen, iş bulamadıkları için karamsarlığa düşen ve umutlarını yitiren genç insanlar, gerek ideolojik örgütlerin, gerekse mafya tipi örgütlenmelerin ağına kolayca düşebiliyorlar.Gençlere ümit...Suç oranları bir yıl öncesine göre yüzde 64 artmıştır. Bu ülkede her dört saatte bir cinayet ve tecavüz suçu işlenmekte, her 41 dakikada bir kapkaç olayı yaşanmaktadır.Milliyetçilik adına eyleme geçenler, Türkiye’nin kurtarılmaya ihtiyacı olduğu için mi harcıyorlar hayatlarını? Hayır.. Kendilerinin sakınmaya değecek bir gelecekleri olmadığı için kolaylıkla tuzağa düşüyorlar. Sonra nefretle doldurulup pimi çekilmiş bir elbombası gibi patlayacak bir yer ve sebep arıyorlar.Halbuki iyi bir eğitim alsalar, önlerinde ümit ve heyecan verici bir gelecek görseler aşırı milliyetçiliğin ulusal birliğe değil tam tersine “kahrolsun” dedikleri bölücü örgütlerin emellerine hizmet edeceğini bileceklerdir.O resimde gördüğümüz öfke ve nefretin sebeplerini yok etmek zorundayız.Ekonomik büyümeyi istihdam yaratıcı yatırımlar için değerlendirmekte gecikmek, eğitimi imam hatipler kavgasına feda eden ilkelliği ve “Allah ne verdiyse çoğalın” diyen ümmetçi nüfus politikasını sürdürmekte inat cinayettir!
Türkiye büyüyen bir ekonomi... Nüfusu 72 milyon ama yarısından çoğu 21 yaşın altında!” Yabancı yatırımcıların ilgisi niçin arttı sorusuna Fortis’in üst yöneticisi Yvan De Cock böyle cevap vermiş.Batılı, Türkiye’de gördüğü bu tabloyu benzersiz bir rekabet üstünlüğü sayıyor.Enerji reaktörü gibi görüyor... Ama biz öyle mi kullanıyoruz? Hrant Dink cinayeti ardından kendimize tuttuğumuz büyüteç, bizim bu ulusal kaynağı, kendimizi mahveden bir nükleer bomba haline getirmekte olduğumuzu ortaya koydu.Selçuk Üniversitesi’nin anketine katılanların yüzde 68,4’ü işsizlik ve yoksulluğu Türkiye’nin bir numaralı sorunu olarak göstermişler. İkinci sıraya terörü, üçüncü sıraya da eğitimi koymuşlar.Suikastçının azmettiricisi denilen Yasin Hayal liseden sonra bir yıl dershaneye gitti ama üniversiteye giremedi. Askerliğini bitirdikten sonra iş bulamadığı için seyyar simitçilik yaptı.Üniversiteye girseydi veya askerden sonra doğru dürüst bir iş bulsaydı teröre bulaşmayacak ve Hrant Dink de ölmeyecekti.Başbakan TV’lerde denk bütçe hedefinde son otuz yılın en büyük başarısını sağladıklarını haber veriyordu. Ölüm döşeğindeki hastaya altılı ganyandan para kazandığını müjdeler gibi!..Evet bu iktidar döneminde Türkiye yıllık 182 milyar dolardan 400 milyar dolarlık bir ekonomik büyüklüğe yükseldi. Doğru ama nereye gitti bu varlık? Zenginler daha zengin oldu. Yoksullar sürünmeye devam ediyor.İstihdam yaratıcı büyümenin yollarını açmalıyız.Ekonomisini büyütürken halkını mutlu edemeyen bir iktidar kendini başarılı sayamaz.AKP böbürlenecek yerde “ülkeyi kime soyduruyorum” diye sormalı kendine!***Doğru örnekSuikast soruşturmasının sürprizleri bize şunu gösterdi:Güvenlik siyaseti ve örgütlenmesi derhal değiştirilmeli... Dün yine mide bulandıran bir gelişme oldu:ANKA Haber Ajansı, Hrant Dink cinayetiyle ilgili olarak Erhan Tuncel’in jandarmaya da çalıştığı için polis muhbirliğinden atıldığını iddia eden bir haberi servise koymuştu. Yalanlanmasına rağmen ajans haberinde ısrarcı oldu.Önceki gece ajansın ofisine giren birileri bilgisayarların hafıza kartları ile bir bilgisayarı alıp gittiler.Bir yetkili “Olay adi bir hırsızlığa benzemiyor” dedi.Acaba birileri, polisin yalanladığı ama ANKA’nın doğru olduğunda ısrar ettiği haberin belgelerini mi aramıştı? Neyse...Polisin disiplini ve iktidarların oyuncağı olmasını önleyecek bir korunmaya sahip olması önemlidir. Doğru örnek Türkiye’de mevcut: Tayin ve terfide, çürükleri ayıklamakta Türk Silâhlı Kuvvetleri modelini uygulamak..Ama AKP iktidarının derdi Silâhlı Kuvvetler’i polise çevirmektir.Yüksek Askeri Şûra kararlarına dört yıldır sürekli muhalefet şerhi koymanın başka ne anlamı var?
Şunun şurasında üç ay bile kalmadı; yeni Cumhurbaşkanı için hâlâ fal açıyoruz. Ne ayıp!Çankaya’nın en güçlü adayı Başbakan Erdoğan’dır ama o hâlâ ne anlama geldiği tam anlaşılamayan lâstik gibi lâflarla milleti oyalıyor.Dün “Nisan çok hayırlı bir ay olacak” dedi.Özgüvenine sahip demokratik bir toplumda hiçbir siyasetçi böyle konuşamaz. Konuşan pişman olur. “Millete çocuk muamelesi yapmaya utanmıyor musun?” diye ateş püskürür kamuoyu.Ama bize reva görülüyor. Çünkü tepki vermeyerek hak ediyoruz.Seçilmiş liderlerin bizde “tek adam” olmaları ve aldıkları oya göre egemenlik alanlarını genişletmeleri sebepsiz değildir.Bütün milletvekili adaylarını ve belediye başkanlarını, partinin lideri olmaktan aldığı güçle Erdoğan seçti, seçiyor.Resmi gezilerine götürdüğü medya mensuplarını seçmekte de herhangi bir ilkeye kendini bağlı görmüyor. Güvendiği gazetecileri yanında götürüyor, muhalif bir göz ve söz istemiyor.Bu kibir ve ihtirasın partiyi hangi noktaya getirdiğine dair ibretli bir örnek yaşandı geçen gün:Ermeni tasarısı için ABD Kongresi’ne gidecek bir parlamento heyeti belirleniyordu. İktidar, heyetin CHP’li üyelerini bile kendi seçmeye kalktı!MHP yükselişte...Bu örnekler AKP’nin oylarını azaltmıyor, sadece karşıtlarının dayandıkları sebeplerin haklılığını artırıyor.Nitekim Selçuk Üniversitesi’nin yeni yaptığı bir kamuoyu araştırması, bugün bir seçim olsa AKP’nin 3 Kasım’daki oyu yine alacağını ortaya koymuştur.Tabloda, milliyetçi dalganın yükselişine bağlı bir yenilik var:MHP barajı rahatça geçmiş ve neredeyse CHP’yi yakalamış...AB’nin Türkiye’ye tavrı, ABD Kongresi’ndeki Ermeni tasarısının kaderi ve Irak’ta PKK varlığına karşı alacağımız dış destek ve sağlanacak başarı, AKP ile MHP oylarının dalgalanmasında etkili olacaktır.Selçuk Üniversitesi anketi, DYP, ANAP ve Genç Parti’ye birleşmekten başka seçenekleri olmadığını söylüyor.Tabanda tedirginlikGenel seçimin kaderinde Cumhurbaşkanı seçiminin etkisi tartışılmaz olacak.Başbakan’ın Cumhurbaşkanı olması durumunda AKP’nin başına kim gelsin?Partili seçmenin yüzde 52’si Gül, yüzde 9,5’i Arınç cevabı vermiş. Erdoğan giderse partide güvensizlik yaşanacak demektir. Gül Arınç’a fark atıyor ama tabanın da sadece yarısının güvenine sahip.AKP seçmeninin yüzde 39’u Başbakan Erdoğan’ın Köşk’e çıkmasını desteklerken yüzde 52,6’sı niçin partinin ve hükümetin başında kalmasını istiyor; cevabı burada.AKP seçmeni, iktidarı ve daha önemlisi iktidar olanaklarını kaybetme kaygısını hissetmeye başlamıştır. Tayyip Erdoğan’dan özveri istemektedir.Başbakan özveride bulunur mu, kendi bileceği iştir. Ama aday olup olmadığını daha fazla gecikmeye meydan vermeden açıklaması, demokrasi ahlâkının ve halka saygının emridir.Eğer tavrını sürdürerek son dakikada başka birini seçtirirse bu tutumu hem halkı, hem de Cumhurbaşkanlığı makamını aşağılamak olacaktır.Ve bunun bedeli milletvekili seçiminde mutlaka önüne gelecektir!