Bodrum’un cehennem ateşleri içindeki tükenişini TV’de izlerken eminim yüreğiniz burkulmuştur.Sabahtan akşama dek ağlayıp dövünsek de elimizde kalan küçülmüş orman varlığını korumaya ve genişletmeye yararı olmayacaktır.Çünkü ne yaparsak yapalım, kıyametin yaklaştığını hissederek diktiğimiz ağaçlardan daha fazlasını sevgisizliğin, sorumsuzluğun ve ihanetin ateşleri elimizden alacaktır.İşte Bodrum’un Kızılağaç Köyü yakınında başlayan yangın bir yeryüzü cennetini 24 saat içinde cehenneme çevirdi. 400 hektar alan, masmavi denizi tamamlayan zümrüt yeşili bir doğa, üstüne kapkara bir çarpı işareti çizilerek elimizden alındı.Gece TV’den yangını izlerken on gün kadar önce gazetelerde “Türkiye Orman Köylüleri Platformu” imzasıyla yayınlanan çağrıyı hatırladım.Buna çığlık demek daha doğru olurdu. Mesaj orman köylülerinin, Türkiye’nin en fakir, en geleceksiz, en mağdur, en huzursuz ve en umursanmaz insanları olduğunu bağırıyor.Orman hegemonyasının bu köylüleri “topraksızlandır ve göç ettir” politikası ile canından bezdirdiğini, tapulu bağını, bahçesini elinden alıp sürdüğünü söylüyor.Türkiye’deki davaların hâlâ yarısına yakınının orman davaları olduğu hatırlanacak olursa bu şikâyetin haklılığı ortaya çıkar. Ülkede 8 milyon dolayında orman köylüsü yerinden sökülüp savrulmuş, bir o kadarı da mülkiyet hakkını kaybetmekten korktukları orman içi köylerinde huzursuz oturmaktadır.Çağrıda partilerin seçim arifesinde bu vatandaşların ne olacağı hakkında ne düşündüğü soruluyor.Gören varsa 15 bin 750 orman köyünün dayanışma platformuna haber versin. Çözüm üretmiş partiler varsa ses versin.Orman köylüsünü ormanın zararlısı gören zihniyet elinde bu hale geldik. Son ormanlarımızın üstünde alevler ve dumanlar yükseliyor.Yani ekmeğini ormandan çıkaran insanların ormana düşman olamayacağı mantığına dayalı bir politikaya şans tanımanın riski kalmamıştır.Kaybedeceğimiz bir şey yok. Ama kafayı değiştirirsek belki ormanın kaderini değiştirebiliriz.ÇelişkilerBaşbakan ABD’nin en korunaklı yeri Pentagon’u bile terörün vurabildiğini söyledi.Tam bir huzurun kendi iktidarlarında geleceği umuduna kimsenin kapılmamasını dolaylı olarak anlattı.Partinin ikinci adamı Gül, PKK’nın inini vurmaya kalkışırsak, Osmanlı’nın Sarıkamış’ta 90 bin şehit vermesine benzer bir felâketin yaşanabileceğini ima etti.Ölçülü olmanın işareti değildir bu konuşmalar. Güvenlik güçlerinin ve halkın moralini bozmak, bölücü saldırganların ise ümitlenmesine ve cüretlenmesine sebep olmaktır.Bu iktidar ve önderleri, devlet adamlığı becerisi ve basireti kazanamadı.Sadece satıp savmak; eş, dost, akraba, partidaş takımını zengin etmek için mi devletin başında oturuyorlar?Petkim’i alan ortaklığın içindeki esrarengiz tipler, başarının gölgelenmesine sebep oldu.İhaleden önce niye bu araştırmalar yapılmadı? Sorumlular hesap vermeli. Anadolu’da kız isteyen adama bile “Sen kimlerdensin?” diye soyunu sopunu sorarlar.Bu ölçüde maddecilik, sömürdükleri dindar görüntüye çok ters düşmüyor mu!
Siyaset itibarlı bir kurum, siyasetçiler de güvenilir insanlar olsaydı, gelecekle ilgili endişelerin bir çoğunu çekmezdik.Daha temel meselelerin tartışılması gereken bir genel seçimin son raundunda hâlâ cumhurbaşkanı konuşuyoruz.Yeni dönemin planlarını yapmak için harcamamız gereken enerjiyi “22 Temmuz’da seçeceğimiz meclis ya cumhurbaşkanını yine seçemezse” kuruntuları üstüne inşa edilmiş korku senaryolarında telef ediyoruz.Hep en kötü ihtimallere karşı hazırlıklı olmanın telaşındayız.Halbuki durum her şeye rağmen korktuğumuz kadar kötü değil. En azından önümüzdeki problemin çözümüne yardımcı olacak veriler iki hafta sonra yapılacak olan seçimin sonuçları ile ortaya çıkacaktır.Yeni meclisin başkanlık divanı teşekkül ettikten sonra bir ay içinde yeni cumhurbaşkanını seçmesi gerekiyor. Bu başarılamadığı takdirde genel seçimlerin hemen yenileneceği gerçeğinin milletvekilleri üstünde yaratacağı baskı, uzlaşma yoluyla çözüm ihtimaline güç kazandıracaktır.Biz o imkânın değerlendirilip değerlendirilmediğini görmeden ve tabii değerlendirilmesini sağlayacak şartlara katkıda bulunmadan başarısızlık ihtimaline dayalı senaryo seçeneklerine saplanıyoruz.Yanlış olan budur. Evet, siyasetçiler iyimser olmamıza imkân vermiyor. Ama güvensizlik ve kuruntu da hiç bir sorunumuzu çözmüyor.Hatta bizi seçim dönemini hayalet taşlamakla geçirmek yanlışına sürüklediği için zarar veriyor.Seçime iki hafta kaldı. AKP mağduriyet sömürüsü ile dikensiz gül bahçesinde kurulu sandığa ilerliyor. Oysa yolsuzluklar, işsizlik, asayişsizlik, irticai kadrolaşma konularında hesap sorulması, rejime ve ülkenin bütünlüğüne sadakat başta daha bir çok konuda taahhütler alınması gerekiyor ondan. Ama mümkün olmuyor çünkü...Başbakan gündemi belirliyor, muhalefet de arkasından sürükleniyor.Siyaset meydanları keçi boynuzu çiğneyip duruyor.*****HaksızlıkDevlet partilere hazinesinden niçin her yıl çuvallar dolusu para verir?Cevabı belli: Namerde muhtaç olmasınlar diye...AKP seçim var diye bu yıl 47 milyon YTL yerine 141 milyon YTL Hazine yardımı aldı. CHP’ye 79,5 milyon YTL, DYP’ye 39 milyon YTL, MHP’ye 33 milyon YTL, GP’ye 28,5 milyon YTL ödendi.Adalete ve rekabetin ruhuna bu paylaştırma yöntemi uygun düşüyor mu sorusu cevap beklerken bakıyoruz AKP iktidarı adaletsizliği daha da derinleştiren suiistimaller yapıyor.Devletin uçağını, helikopterini, otobüsünü kamu hizmeti süsü verilmiş seçim mitingleri için, eleştirilere kulak asmadan, utanmadan kullanıyor.Kamunun haklarını aslanlar gibi savunan bağımsız bir otorite bulunuyor olsaydı, AKP’nin kullandığı devlet araçlarının kirasını ve TOKİ’nin mitingler için yaptığı masrafların hesabını çıkarır, Hazine yardımından indirirdi.Öteki partilerin para ödeyerek sağladığı bu hizmetlerden AKP bedavaya yararlanıyorsa, tasarruf ettiği Hazine paralarını nereye kullanıyor?
Alem gider Mersin’e, biz gideriz tersine... Bu söz seçim kampanyalarının sergilediği ilkelliği iyi anlatıyor.Televizyon, meydan mitingleri dönemini bitirdi. Siyasetçiler, kendilerini evlerinde izleyen seçmenlerin aklına hitap etmek zorunda kalıyorlar.Seslerini yükseltmeden meseleleri ne kadar iyi kavradıklarını göstermeye, ne kadar etkili çareler ürettiklerini anlatmaya çalışıyorlar.Ve bu faaliyet, uyutucu bir monolog olmasın, doğru sorular sorulabilsin diye rakip partilerin katıldıkları tartışmalar biçiminde yürütülüyor.Batı’daki seçimlerin birçoğunun sonucunu, iktidar ile en güçlü muhalif partinin liderleri arasında bazen iki raund olarak yapılan tartışmalar belirliyor.Biz bu olanaktan yoksunuz.Çünkü Başbakan, tüm kışkırtıcı meydan okumalara rağmen CHP lideri Baykal’la TV canlı yayınında karşı karşıya gelmeye razı olmuyor.Savunması da tipik bir Orta Doğu liderinin tepeden bakan tavrını yansıtıyor. Efendim, “Prensip olarak gerek duymuyor”muş!.Yalancı cennet...Gerçek demokrasilerde siyasi liderler halk istediği ve gelenek emrettiği için, yenileceklerinden korktukları TV tartışmalarına bile kuzu kuzu gitmek zorunda olduklarını bilirler.Gitmedikleri takdirde seçimi o gün kaybedeceklerdir.Erdoğan’ın böyle bir korkusu bulunmuyor. Nedeni ortada: Dayandığı seçmen tabanı AKP’nin ele geçirdiği bu gücü, kaybedilmemesi için her şeyi göze almaya değecek bir zenginlik ve üstünlük olarak görüyor.Çünkü parti, hukuki ve ahlâki normları çiğnemek pahasına bu gücün maddi ve manevi meyvelerini taraftarlarına dağıtmaktadır.Başbakan’ın etrafında suni bir cennet yaratılmıştır. Onun canını sıkacak her şeye adamları çare bulmaktadır.“Al ananı da git” diye kovaladığı Mersinli çiftçi lâf atar endişesi ile AKP mitingi süresince karakolda polisler tarafından çay kürüne tabi tutulmuştur.O bir şey değil, halkın gündemindeki sorunları konuşacak gazeteciler bile uçağına alınmamakta, TV mülâkatlarında karşısına konulmamaktadır.Düelloya giremezAlmanya’ya giderken uçakta gazetecilere “Ellerine çelik çomak verdik, oynuyorlar” diye alay etmişti...Meclisteki ezici çoğunluğu ile nasıl olup da cumhurbaşkanını seçemediğini hatırlatan biri “O çelik çomak şimdi nerede Sayın Başbakan?” diye sorsa Tayyip Bey ne diyecek?Bir önceki seçimde Baykal’la TV’ye çıktı ve dokunulmazlıkları kaldıracağı taahhüdü altına girmek zorunda kaldı. Şimdi onu soracaklar, ne yapacak? Yine niyeti yok, nasıl söyleyecek?Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı’nı yolsuzluktan hapse atan adalet, bin beter yolsuzluklarla suçlanan siyasetçilere dokunamıyor. İkili bir tartışmayı kabul ederse Deniz Baykal bu yaman çelişkiyi mutlaka soracaktır:“Bu ne pehriz, bu ne lâhana turşusu Sayın Başbakan?” Ne diyecek!
Anayasa Mahkemesi sürpriz yaptı ve anayasa değişikliği paketine yönelik iptal taleplerini reddetti.Oysa yüksek mahkemenin Cumhurbaşkanı Sezer ve CHP’den gelen iptal taleplerini kabul etmesi bekleniyordu.Raportörün mütalâsı o yöndeydi.Bu durumda cumhurbaşkanının halk tarafından 5 yıllığına seçilmesi, aynı kişinin iki kez cumhurbaşkanı olabilmesi, genel seçimlerin 4 yılda bir yapılması ve meclis oturumlarının 184 milletvekili ile açılabilmesine yönelik paket halk oyuna sunulacaktır.Mahkemenin 5’e karşı 6 oyla aldığı karar nedeniyle değişikliklerin hayata geçirilmesi, 14 Ekim’de milletçe sandığa atacağımız evet-hayır oylarına bağlı olacaktır.Ama bu karar, 22 Temmuz seçiminde oluşacak parlamentoyu mecliste 367 üyeli bir uzlaşma sağlamak mecburiyetinden kurtarmıyor.Çünkü yeni meclisin ilk görevi, Sezer’in yerine yeni cumhurbaşkanını seçmek olacak. Bu görev, seçime başlama tarihinden itibaren otuz gün içinde bitirilemediği takdirde, yeniden genel seçimlere gitme mecburiyeti doğacak.Siyaset uzlaşma basireti gösterememekten doğan ayıptan ders aldı mı, yoksa ihtiraslar her türlü ülke çıkarının yine önünde mi tutuluyor; 22 Temmuz’dan sonra göreceğiz.Korkarız yaşayacağımız olaylar bize şunu dedirtecektir:“İyi ki Anayasa Mahkemesi cumhurbaşkanını halka seçtirmenin yolunu açtı. Bu rezaletlere son kez tanık oluyoruz!” Petkim: İyi iş...Refah için üretmek, üretmek için emekle sermayeyi buluşturmak gerekiyor.Bunu başaramayan toplumlar sürünüyor.Bizde emek var, sermaye yok. O nedenle ülkeyi yatırımcılar için cazip hale getiren politikaları, özelleştirmeleri desteklemek ve cesaretlendirmek gerekiyor.Dün başarılı bir satışa daha tanık olduk.Petkim’in yüzde 51 oranındaki kamu hissesi, Rus ve Kazak girişimcilerin ağırlıklı olduğu bir gruba tam 2 milyar 50 milyon dolara satıldı.Satılan hissenin bir gün önceki borsa değeri 722,7 milyon dolardı.Artırmaya katılan gruplardan birinin yetkilisi olan Taner Nakiboğlu “Bu fiyata çıkmasını beklemiyorduk. Herkes şaşırdı” dedi.Bu piyangoyu dünyadaki trendin yarattığı şansa ve yabancı yatırımcı gözünde Türkiye’nin artan cazibesine yormak gerekir.İdeolojik özelleştirme karşıtlarının “Kara paralarını aklıyorlar” sözlerine hak verilemez. Zorlu’nun da aralarında bulunduğu diğer grupların 2 milyar dolar eşiğinde yarıştan çekildiklerini gözardı etmeyelim.Başarılı bir iş yapılmıştır. Dört yıl önce Petkim’in tamamı 680 milyon dolara gidiyordu, dün üç katından yüksek bir değere satılmıştır.Aynı beceri 1995 yılında Telekom için gösterilebilse 20 milyar dolar elde edecektik. Bu para iç borçlarımızın yüzde 80’ini kapacaktı. Treni kaçırdıktan sonra sattık ve elde ettiğimiz gelir, kamu iç borcunun yüzde 10’unu karşıladı.Şu andaki mesele, gelecek paranın nereye kullanılacağıdır. Akılcı yol, kamu borçlarının azaltılmasında kullanılmasıdır. Devletin borçlanma baskısı azalmalı ki faizler düşsün ve ekonomide canlanma artarak sürsün.Son bir hatırlatma:“Stratejik KİT’leri satmak tehlikelidir. Bir savaş halinde ihanete, sabotaja uğrayabiliriz” tahriklerine kapılmayalım.Bu fabrikaları söküp götürmeyecekler. Buralarda yabancılar çalışmayacak. Hiçbir şirket, para kazandığı ülkeye ihanet etmez.Ederse de devletin el koyacağını ve kovulacağını bilir!
Kuzey Irak’a girmeme taahhüdüne dayalı kredi anlaşması tartışması bitiyor galiba. Yeter, bitsin..Dışişleri Bakanlığı dün bir açıklama yayınladı. Açıklamada “Türkiye’nin herhangi bir taahhüt altına girmediği” ifade edildi ama bu utangaç yalanlamanın altından itiraf çıktı.Önce hafızamızı tazeleyelim:Olayın başı 2003 Mart’ıdır. Bush yönetimi Irak savaşı bağlamında bölge ülkelerine mali yardımlar öngören bir tasarı sundu Kongre’ye.Nisan ayında Kongre, Türkiye’ye 1 milyar dolar hibe öngören tasarıya son şeklini verirken bazı koşullar ekledi. Koşullardan biri Türkiye’nin Kuzey Irak’a tek yanlı müdahalede bulunmayacağı idi.İki ülkenin bakanları anlaşmayı 2003’ün Eylül’ünde Dubai’deki IMF yıllık toplantısı sırasında imza ettiler. Elbette anlaşma ile Türkiye, Kongre’nin koyduğu şartları kabul etmiş oluyordu.CHP lideri Baykal haberi alır almaz Ankara’yı ayağa kaldırdı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök de getirilen şartı uygun bulmadığını açık ifadelerle belli etti.Bunun üzerine AKP iktidarı, anlaşmayı meclise götürmeyip iptal etti, o paradan vazgeçti.Baykal seçim meydanlarında AKP zihniyetini teşhir amacıyla bu hikâyeyi piyasaya çıkardığında Başbakan Tayyip Erdoğan, CHP liderinin rol tarifini “müfteriden beter” diye yaptı.Halbuki şunu diyebilirdi:“Hükümetler hata yapabilir ve muhalefet partileri bunu önlemek için vardır. O dönemde CHP muhalefetinin uyarısı bizi, sakıncalı bir taahhüdün altına girmekten korumuştur. Bu durum siyasi sistemimizin gayet sağlıklı işlediğine delildir.” Erdoğan böyle davransa yücelirdi, ülkede lüzumsuz gerginlik ve zaman kaybı yaşanmazdı.Dışişleri Bakanlığı da iktidar baskısı altında komik duruma düşmezdi.Neyse, son durumu tespit edelim:Türkiye’nin “Irak’a girmeyeceğim” taahhüdünü içeren bir anlaşma şu anda mevcut değildir. O anlaşma meclisimizden geçmemiş ve ortadan kalkmıştır.Ama bu durum askerimizin gerek gördüğü anda Kuzey Irak’a girerek bölücü teröristlere yönelik operasyon yapması imkânını bize sunduğu anlamına ne yazık ki gelmiyor!*****Akıl maske taktıAmerikan Associated Press haber ajansı dün standartlarına çok uygun olmayan bir haber geçti.Haber, adını açıklamak istemeyen “üst düzey bir diplomat”a ve bazı “uzman”lara dayandırılıyordu.Kaynağı gizlenen görüşlerin haber yapılması, olsa olsa o görüşlere ajansın atfettiği önemle açıklanabilir.Diplomat “PKK ile mücadele için elimizden gelen her şeyin yapılması gerektiğini düşünüyorum. En büyük sorun ABD’nin yapması gerekeni yapmaması” diye konuşmuş.Türk askerinin seçimden önce Irak’a girmesi ihtimalini “çok yüksek” gören bu diplomat, Washington’un duyarsız tutumunun Türkiye’yi kaybetme riski yarattığını belirttikten sonra Türkiye’yi sakinleştirecek çarenin, PKK’lı teröristleri daha önce kendilerinin yakalamaları olduğunu belirtmiş.Dünyanın jandarması rolünün kendisine yüklediği görev bir yana salt ahlâki sorumluluğu bile Amerika’nın ne şekilde davranması gerektiğine ışık tutuyor.Ama Washington bunu görmemekte ısrar ediyor.Ve özgürlüğün beşiği bilinen bu ülkede aklı selim, eleştirisini yaparken kimliğini gizlemeye kendisini mecbur hissediyor.Ne kadar korkutucu bir gidiş bu!
ABD Başkanı Bush filozoflar ve teologlarla toplantılar yaparak kendini sorguluyormuş.VATAN’ın dünya gündemini izleyen genç editörleri dün bu gelişmeyi haber masasına “Oh my god!” başlığı ile getirdi.Dini bütün Başkan’ın, işlediği günahlar nedeniyle cehennemlik hale düştüğünü kavraması biraz ümit ama daha çok hayret veren bir gelişmedir.Washington Post’un haberine göre Başkan Bush için cevabı en kolay fakat en acıtıcı görünen soru şu:“Dünya neden Amerika’dan nefret ediyor? Yoksa yalnızca benden mi nefret ediyorlar?” Aslında soruya yansıyan şüpheler, doğru cevabı veriyor.Amerika’nın askeri gücünü adaletli kullanma sorumluluğunu taşımakta hiçbir başkan Bush kadar kötü olmadı. Başarısızlığına en somut kanıt, Türk halkını Amerika’ya beslediği duygular bakımından nereden nereye getirdiğidir.Amerikan karşıtlığında Türk halkının dünyada birinci duruma yükselmesi sebepsiz değildir.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt dün Antalya’daki uluslararası toplantıda NATO’nun Amerikalı Başkomutanı’nın gözüne bakarak ABD’yi suçladı.Terörle mücadelede uluslararası işbirliği beklerken karşılaştığımız bazı durum ve tavırların hayal kırıklığı yarattığını belirten Büyükanıt “Küreselleşme çağında duvarlar o kadar saydam ki, teröristlerle kurulan hiçbir ilişki sır olarak kalmamaktadır” dedi.Orgeneral Büyükanıt bu sözlerle, güvenlik güçlerine teslim olan 4 PKK’lı teröristin geçen gün medyaya yaptıkları açıklamaya gönderme yapıyordu. Bu teröristler iki Amerikan aracının Kandil dağındaki PKK kampına silâh getirdiğine tanık olduklarını iddia etmişlerdi.İddiayı Washington reddetti ama kimseyi ikna edemez. Çünkü bölücü terör örgütü yıllardan beri ABD’nin işgal otoritesi olduğu topraklarda barınmakta, korunmakta, destek bulmaktadır.Türkiye, NATO’nun en fedakâr üyesidir. Bu ülke teröre hedeftir. Tehdit dost ve müttefik bildiği Amerika’dan gelmektedir.Amerika kutsadığı birçok değere ihanet içindedir.Bush’un gidişini sabırsızlıkla bekleyeceğiz!*****Mıcır cinayetleri nasıl önlenir?Afyon’da dün “Türkiye’ye özgü bir katliam” yaşandı.Karayoluna mıcır dökülmüştü. Trafik güvenliği yok olan yolda iki otomobil çarpıştı dokuz kişi öldü.Demokrasinin ve hukukun egemen olduğu çağdaş bir ülkede olsa yalnız Ulaştırma Bakanı’nı değil hükümeti bile götürür diyeceğim ama oralarda olmaz.Çünkü o ülkelerde sıcakta eriyen asfaltın üstüne mıcır dökme yöntemi yıllar önce tarihe karışmıştır. Onlar mıcırı bizim gibi yoldan geçen arabalara çiğnetmiyorlar, özel araçlarla yere sabitliyorlar, geri kalanları süpürdükten sonra yolu trafiğe açıyorlar.Hızlı tren faciasını yaratan cehalet mıcırla oynayarak hükmünü karayollarında perakende sürdürüyor.Trafik güvenliğini sağlamaktan sorumlu otorite o kadar sevgisiz, bilgisiz ve adamsendeci ki, döktüğü mıcırın geliş yönüne uyarı levhaları ve ışıklı işaret bile koymuyor.En güçlü ümit yine yargıdır.Bu mıcırların ölüm tuzağı olduğunu dökenlerin bilmemesi düşünülemez. O halde olanlar kaza değil bilinçli taksir ürünü cinayetlerdir.Mıcır kullanan katilleri ve mıcır katliamını ancak savcılar önleyebilir!
Batılı ülkelerdeki Müslümanların kimlik krizi yaşayan ikinci kuşakları El Kaide’nin gizli fedaileri mi oluyor?Avrupa’da 20 milyona doğru giden bir Müslüman nüfus bulunuyor. Bu insanlar, hayatlarını çevreleyen modern toplumdan izole yaşadıkları için kimlik krizine girebiliyorlar ve İslâm’ın en aşırı yorumlarına savrulabiliyorlar.İki yıl önce Londra’da 52 masum insanın ölümü ile sonuçlanan terör saldırısı vesilesiyle kamuoyuna açıklanan bir araştırma, İngiltere’de yaşayan Müslümanların yüzde 13’ünün Usame bin Ladin’i haklı gördüklerini ortaya çıkarmıştı.Dünyanın gelmiş geçmiş en kan dökücü terör baronu şimdi bu madeni işliyor.Elindeki seçenekleri şeytani bir kıvraklıkla kullanıyor.İşte son örnek: Londra ve Glasgow’u kan ve ateşe boğmaya kalkışan teröristler itilen, kakılan, nefret duymasını bir yerde haklı görebileceğiniz tür insanlardan çıkmadı.Londra’daki bombalı eylemin planlayıcısı, North Straffordshire Hastanesi’nde nörolog olarak çalışan Muhammed adlı 26 yaşında bir Ürdünlü doktor.Glasgow’daki havaalanı saldırısında kullanılan cipin içindeki eylemcilerden biri de siyasi sığınma talebi kabul edildikten sonra İskoçya’daki bir hastanede çalışmaya başlayan Bilal adlı Iraklı bir doktor...El Kaide radikalizmi, belli ki yakıp yıkmaktan daha ileri hedeflere koşmaya başlamıştır. İngiltere’de son olarak ortaya çıkan terör saldırısı suçluları, Batı halklarının zihninde “Bütün Müslümanlardan korkmalısınız” şüphesini köklendirecektir.Müslüman ise, insan hayatını korumaya adanmış bir mesleğin mensubu dahi terörist olabilir!.. İşte bu şüphe, medeniyetler çatışmasını Batı toplumlarından başlatacaktır.Ufuktaki kara bulutların dağılması, El Kaide ve benzeri fanatik kan dökücüler tarafından İslâm’ın budanmasına ve itibarsızlaştırılmasına karşı Müslüman aydınların daha cesur bir varlık göstermelerine bağlıdır.Tabii başta Amerika, tüm Batılı güçlerin El Kaide’ye bahane üreten haksızlıklarını ve riyakârlıklarını dürüstçe özeleştiriye tabi tutmaları, gelecekten ümitvar olabilmenin öteki şartıdır.***Müsekkin gibi karakolWalt Disney filmlerinin en komik tiplemesi kibar görünmeye çalışan ayılardır.Dün okuduğum bir haber beni aynı şekilde güldürdü.Hani geçen yıl Mersin’de Başbakan’ın “Ananı da al git” diye azarladığı bir çiftçi vardı, adı Kemal Öncel... Geçen gün Başbakan’ın Mersin mitinginin selâmeti için ona “özel bir program” uygulanmış.Emniyet Müdürvekili diyor ki:“Öncel’in mitingde provokasyon yapacağı ihbarları aldık. Bunun üzerine savcının bilgisi dahilinde karakola davet ettik. Burada kendisine çay ikram edildi ve sohbet edildi.” Başbakan’ı sinirlendirmesi muhtemel kişilere tedbir uygulamaktır asıl mesele. Bunun kibarca yapılması ihlâli hafifletmez.Başbakan, AB reformlarının ifade özgürlüğüne, “inciten, şoke eden, rahatsızlık veren düşüncelerin açıklanmasına bile güvence getirdiğini” acaba bilmiyor mu?O reformlar onun bilgisi dışında mı gerçekleşti yoksa!
Seçimde halkın tercihi üzerinde temel belirleyici olacak iki sorundan biri işsizlik, öbürü terördür.İktidarın üretim artışına yönelik politikalarda ve işsizlik sorununu hafifletmekte yetersiz kalması AKP’ye oy kaybettirecek mi?Rakipleri inandırıcı çözümler önermediği için kaybettirecek gibi görünmüyor.Ekonomiyi krizden çıkarıp istikrara kavuşturmakta IMF reçetelerini komplekse kapılmadan uygulayan bu partinin önümüzdeki dönemde işsizliğe çare olacak politikaları uygulamakta rakiplerinden daha etkili olacağı inancını özellikle gençlerde uyandırdığı, anketlerden belli oluyor.Bunda tabii iş dünyasının sağladığı açık ve dolaylı desteğin de etkisi az değil.AKP’nin zayıf yeriFakat bölücü terörün etkisi başka..Şehit cenazelerinin körüklediği milliyetçi nefret ve bu duygular üstünden siyaset yapmakta tecrübe kazanmış MHP’nin meydanlarda sesini yükseltmesi AKP’yi telâşa, hatta Başbakan’ın üslubuna bakarsak paniğe sürüklemiş görünüyor.Tayyip Erdoğan üç gün önce Kütahya’da “Bölücü terör örgütünün başını sana hediye edecekler, sen kalkıp İmralı’da hapishaneyi döşeyeceksin, ondan sonra da faturayı AK Parti’ye keseceksin. Yemezler bunları!” diye bağırıyordu.Bu veciz (!) ifadeler tabii hak ettiği cevabı gecikmeden aldı.MHP lideri Bahçeli, Apo’nun bundan önceki dönemde MHP dışındaki partilerin oyları ile idamdan kurtulduğunu, koalisyon ortağı durumundaki partisinin başka bir şey yapamadığını, ama tek başına iktidara gelen AKP’nin isterse bunu yapabileceğini belirterek şöyle bağırdı:“Oğluna gemi alacak kadar paran var da asacak ip mi bulamıyorsun?” MHP’ye destek olduTerörle mücadele davasına en küçük katkısı olmayacak verimsiz ve yakışıksız bir kavgadır bu.İdam cezası geride kalmıştır. İyi ki de öyle olmuştur.Çünkü toplumun büyük çoğunluğu olarak o zaman “bebek katilinin ölüsünün dirisinden daha tehlikeli” olacağına karar vermiştik. Bu gerçek değişmiş değildir.Zaten Başbakan da Apo’nun idam edilmemesinin doğru bir tercih olduğunu söylüyor. Öyleyse külhanbeyi ağızı kullanarak bu anlamsız idam kavgasını körüklemeye niçin kalkıştı?Bu, davranış bozukluğudur ve iktidarın kendisini terörle mücadelede yetersiz bulduğunu, bu durumun halk tarafından da fark edileceği korkusunun yüreklerini sardığını göstermektedir.İdam tartışması iktidarın terörle mücadele alanında düştüğü yanlışların güncellenmesine katkıda bulundukça AKP’den MHP’ye doğru oy akışına sebep olacaktır.Başbakan barajı geçmesine yardımı olmasın diye MHP’yi yok sayıyordu.Anlaşılıyor ki MHP’nin baraj sorunu kalmadığına o da inandı!