Sorunlarımızdan habersiz yabancılar gelip iki gün bizi izlese herhalde çok şaşırırlar.Aynı değerleri coşku ile paylaşan tarafların seslerini bu kadar yükselterek konuştukları başka bir memleket, daha önce görmüş olamazlar çünkü.Kavramların tarifi üzerinde tam uzlaşma sağlamadığımız sürece hep böyle olacak. Herkesin laikliği savunarak yaptığı bir laiklik kavgası kim bilir kaç yıl böyle sürecek?Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt dün Harp Akademileri’nde asker olarak vazgeçilmezlerini dört maddede saydı:Üniter devlet, ulus devlet, laik devlet ve TSK’nın disiplinini, gücünü borçlu olduğu gelenekler, yerleşik düzenlemeler...Genelkurmay Başkanı, yeni anayasa hazırlığı bağlamında devleti budamadan da bireyin yüceltilmesinin mümkün olduğunu savundu.Anayasa çalışmaları, laik rejimin tehlikeye gireceği korkusunu doğurmuştur bazı kesimlerde.Orgeneral Büyükanıt “Hiçbir güç Türkiye Cumhuriyeti’nin laik yapısını değiştiremez” dedi.Harp Akademileri öğrencileri üstünden halka dramatik bir mesaj verdi:“Temel değerlere, demokratik yapıya canımızı seve seve veririz. Bunlar sizi yıldıracaksa görevinizden hemen ayrılın. Aksi ise devam edin. TSK mensupları ülkenin birlik ve laikliğini koruyacaktır.” Pehriz ve lahana turşusuBu konuşmanın demokratik kural ihlâli olarak eleştirilmesi kimseyi şaşırtmamalı. Ama Türkiye’nin koşulları bazen böyle çıkışları ihtiyaçtan çağırıyor. Sonuçta Genelkurmay Başkanı anayasanın temel ilkelerine askerin bağlılığını teminat vererek belirtmiştir. Bu suç olamaz.Ayrıca tedirgin kitle bu sayede güven kazanacak, daha önemlisi sergilenen kararlılık, macera hevesleri üstünde caydırıcı etki yaratacaktır.Millet Meclisi dün Cumhurbaşkanı Gül’ün konuşmasıyla yeni yasama yılına girdi.Gül özgürlükleri genişleten ama demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışını teyit eden bir anayasanın geniş bir toplumsal katılımla yapılacağına inandığını söyledi.Daha önce Başbakan da benzer güvenceler vermişti.O zaman bu tedirginlik niye?Çünkü güven sorunu mevcuttur. AKP’nin soldan transfer Kültür Bakanı Ertuğrul Günay Konya’da “Anayasayı köpeklerin salındığı bir ortamda mı yapacağız?” diye bağırdı.Bu durum, Cumhurbaşkanı seçerken uzlaşma arayacağı vaadinden dönen Başbakan’ın, punduna getirdiği takdirde parti tüzüğü gibi bir anayasa yapabileceği ihtimalini akla getiriyor.AİHM’deki Türk hakimi Rıza Türmen’in görev süresinin uzatılmaması ardındaki sebep de, AKP’nin bağlılığını beyan ettiği laikliğin farklı bir laiklik olduğunu gösteriyor.AİHM’de itibarlı bir hakim olan Türmen’i AKP iktidarı, Leylâ Şahin’le ilgili türban davasında Türk Devleti’nin tezini desteklediği için cezalandırdı.Laikliğin nutuklarını atmadan önce teknik tarifinde uzlaşmaya ihtiyacımız var!
Barış çağrılarına karışmış terör eylemleri, kan ve gözyaşı ile dokunmuş bir kısır döngü.Yıllardır değişmiyor...Önceki gün Diyarbakır’da dış destekli bir “Kürt Konferansı”nı Baro Başkanı “Sadece barış ve ateşkes sözleri yeterli değil; Kürt tarafı silâhı kesin bir dille reddetmeli” diye açarken Şırnak’ta 12 köylü PKK katliamına hedef oluyordu.“Su içerken yılan bile dokunmaz” derler. Terörün hedef aldığı bu insanlar, su içenlere lâyık görülen dokunulmazlığın fazlasını hak ediyorlardı. Köylerine su getirecek bir projede çalışıyorlardı.İçlerinde korucular da var diye PKK ayırım gözetmeden tümüne katliam uyguladı.Şiddet egemenliği kurmak uğruna, koruduğunu söylediği insanların kundaktaki bebeklerini bile öldürmekle şöhret yapan PKK canavarlığı, lâyık olduğu sonla ne zaman buluşturulacak?Leylâ Zana iki buçuk yıl önce “sorunların çözüm dilinin demokratik katılım” olduğunu söylemişti. “Dağdaki gençlerin silâhsızlandırılıp şiddetten arındırılması, demokrasi yolunda büyük sinerji yaratacaktır” demişti.Diyarbakır’daki konferansta aynı demokratik uzlaşma temaları işlendi.Ve aynı saatlerde, Zana’nın “dağdaki gençler” dediği ölüm makinelerinin şehit ettiği masumlar toprağa verildi.Teröre boyun eğilemez. Devlet ve millet bitmez. Terör bitene kadar sürecektir bu mücadele.PKK örneğinde terör, terör içindir. Görüldüğü gibi AB yolunda elde edilen haklar, demokratik katılım, yani DTP’nin meclise girmesi terör tehdidinde bir azalma yaratmamıştır.Böyle olacağını sadece Kürt kökenli vatandaşları temsil ettiğini söyleyen siyasetçiler görmüyordu. Dileriz Şırnak katliamı gözlerini açmıştır.Ama milletvekili olanların sorumluluğu bu gerçeği haykırmak, katillerle masumlar arasında tarafsız gibi durmamaktır.Bu mücadele öncelikle Kürt aydını ve Kürt siyasetçisinden kahramanlık bekliyor.Eğer bir siyasal hareket yürütülecekse, bunun İmralı’daki elebaşının şantajcı kılavuzluğundan kurtarılması şarttır! *****Laikliğin yarısıBaşbakan New York’taki Türk vatandaşlarına seslenirken şöyle dedi:“Ne diyor Anayasa’da? ‘Devlet tüm inanç gruplarına eşit mesafededir, hepsi devletin güvencesi altındadır.’ Var mı bir ihtilâfımız? Yok... 1982 Anayasası’nı kimlerin yaptığı belli, niye rahatsız oluyorsunuz? Biz bunu almışız, partimizin de programına koymuşuz. Olay bu kadar basit!” Hayır, değil.Çünkü Başbakan, laiklik tarifinin sadece herkesin aşağı yukarı birleştiği bölümü üstündeki kabulünü ortaya koyuyor.Oysa Anayasa’nın 24’üncü maddesinin son fıkrasındaki sınırlamalar var, ondan bahsetmiyor. Mesele asıl orada:“Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla (...) din duygularını ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” İktidar laikliğe saygılı ise yarısını sevip yarısını ıskalamayacak. Aksi halde attığı her adım şüphe uyandıracaktır:Mesela hükümet geçen hafta 377 vali yardımcısı ve kaymakamın yerini değiştirdi. Mülki yönetim hallaç pamuğu gibi atıldı. Ne oldu, devrim mi oldu?Eğer güven duygusu zedelenmişse bu çapta bir tayin furyası, iktidarın altıncı yılında iyi niyetle açıklanamaz.Yanlış mı?
Abdüllatif Şener’i siyasetten kaçıran sebepleri okumak kimini şüpheye düşürecek kimine ilham verecektir.Sapıtmış ve kirlenmiş bir siyaset düzeni ve onun kadroları, özgür, güvenli ve müreffeh bir geleceğin alt yapısı olan “doğru anayasa”yı yapabilir mi?Bu şüphedir.Önceki hükümetin Başbakan Yardımcısı Şener’in VATAN’a verdiği mülâkattan çıkan mesaj, bunun mümkün olmadığını söylüyor.“İlham nedir?” derseniz, şu:Anayasa hazırlığına girişmeden önce bu siyaset düzenini ve kadrolarını değiştirmek, yenilemek...Abdüllâtif Şener, çıkar çatışmasının tasfiye ettiği bir siyasetçi değildir. AKP’nin lider kadrosu arasındaki güçlü yerini, düzeltemediği ve içine sindiremediği bir düzenin parçası olmaya devam etmemek için terk etmiş biridir.O bakımdan sözleri AKP açısından “dost uyarıları” olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.Şener “Geleneksel siyaset Türkiye’nin başına belâdır” demiş ve üç sebep göstermiş:Birincisi kendini öven, rakipleri yerin dibine batıran, toplumda kin ve nefret fayları yaratan söylem geleneği. Şener, Başbakan Erdoğan’ı da bu eleştiriden muaf tutmuyor.İkincisi dürüstlük boşluğu...“Siyaseti gayrımeşru zenginleşme aracı olarak görmek ahlâksızlıktır” diyor. Üçüncüsü de yükselmekte dürüstlük yerine başka kriterlerin etkili olması...Partinin içinden namuslu bir adam toplumsal uyarı sistemini harekete geçirmek için ancak bu kadarını söyleyebilirdi. Şimdi...Sorumluluğunu bilen bir toplum varsa bu mesajı alıp parlamentosunu kontrol eden lider sultasını, anayasadan önce partiler ve seçim kanunlarını değiştirmeye ikna etmelidir.Mevcut yapıya anayasa teslim etmek, tehlikeli bir geleceğe davetiye çıkarmaktır çünkü!Olmadı! Amerikalı gazeteci “Atatürk’ün hayran olduğunuz ya da eleştirdiğiniz bir yanı var mı?” diye soruyor.Başbakanın cevabı:“Atatürk kendi döneminin bir ürünüydü. Şu anda sahip olduğumuz Türkiye, o dönemdeki temellerinin üzerine bina edildi!” Bu ruhsuz ve kibirli cevap Atatürk’e minnet ve saygı duyan milyonlarca insanı rencide edecektir.Atatürk yalnız döneminin ürünü değil, bağımsızlık ve çağdaşlaşma ideali var oldukça yaşayacak bir kahramanlık ve önderlik sembolüdür.Wall Street Journal yazarı bile “Erdoğan’ın bu yanıtı laik Türkleri hiç de tatmin etmeyecek” diye yazmış..Vicdan ve izan taşıyan hiç bir Türkü tatmin etmeyecektir bu cevap.Atatürk önderliğindeki Türk devriminin 20’nci yüzyılın en büyük ve en kahramanca eylemlerinden biri olduğunu dünya zaten biliyor. Onu övmek ve onunla övünmek, daha çok Başbakan’ı yüceltirdi.Tayyip Erdoğan orada gördüğü itibarı neye ve kime borçlu olduğunu unutacak kadar uçtuysa...Allah yardımcısı olsun!
Tatilin rüzgâr gibi geçtiğine mi yanmalıyım yoksa bu sürenin yokluğumda hiçbir çözüme yaramadığına mı?Bizim mahalle ben giderken zaten bölünmüş haldeydi. Döndüm ki kalemler zehre bulanmış hançer misali daha beter dehşet saçıyor.Nara atan bir yazı belki heyecan verici olurdu ama bu bana uymuyor. Üstesinden gelmek zorunda olduğumuz korkular, bölünüp dalaşmayı değil, kafa kafaya verip ortak çıkış yolları bulmayı gerektiriyor.Seksen beş yıllık cumhuriyetin kazanımları ortak bir zemindir ama nankörlük illeti buluşmayı önlüyor. En tuhafı da AKP’ye taktik ve propaganda desteği veren eski solcuların Atatürk’e ve kazandırdığı değerlere, eski ve yeni Milli Görüşçüler gibi bakması.Yeni anayasa taslağını sipariş eden zihniyetin elinde Türkiye’nin Malezya’ya doğru sürüklendiği korkusuna kapılanlar somut kanıtlar gösteriyorlar. Ama iktidar sözcüleri ve AKP’ye servis veren kalemler “Korkmayın, bir şey olmaz” diyor, yetmediği yerde hakaret ediyor.Fark kaybolursaAynı basma kalıp savunmayı New York’taki bir toplantıda Başbakan Erdoğan kullandı “Türkiye ne Malezya olur ne de İran; Türkiye Türkiye’dir” dedi.Doğru, Türkiye’nin Malezya ve İran haline dönüşmesi mümkün değildir. Ama Türkiye, Türkiye olarak kalırsa.Sorun da zaten burada. İktidarın eğitim politikası, devlette yürüttüğü İslâmcı kadrolaşma, anayasa taslağından yansıyan emellerle birleşince ortaya vahim bir tablo çıkacaktır.O zaman Türkiye, Türkiye olmaktan çıkacaktır.Ülkeyi Malezya ve İran’a benzemekten koruyan fark yok olacak, sihir bozulacaktır.Sistemin frenleri bozulursa bu ihtiras bir baskı rejimine dahi sürükleyebilir ülkeyi.Anayasalar, devlet gücünü kullanan iktidarlara karşı vatandaşı korurlar. Oysa tezgâha konulan anayasayı iktidar sipariş etmiştir ve ona son şeklini iktidar oylarının yeterli olduğu bir meclis verecektir.Macera yolu...Gerici özlemleri tahrik edilmiş bir seçmen tabanından ister istemez etkilenecek olan bir iktidar partisi için korkunç bir maceradır bu gidiş.Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarıya yakınını siyasi meclise seçtirmek, yargı denetiminden kurtulmak uğruna adaleti yozlaştırmaktır.Yüksek Askeri Şûra’nın irtica nedeniyle uzaklaştırdığı personele dönüş kapısını açmak, ordunun rejim konusundaki güvence niteliğine darbe indirmektir.Yıllardır Türkiye’de demokrasi züppeliği yapma lüksünü, askerin sağladığı güven ortamına borçlu olduklarını bu arkadaşlar görmeyecekler mi? Görmeliler.Başbakan da Türkiye’nin sigortası olan farklılıkları budamaya dönük tahriklerin dostlarından gelmeyeceğini iyi bilmelidir!
VATAN’ın sonsuza dek süreceğine inandığımız maratonunda beşinci yıla ulaştık.Bu koşuda bir gün bile eksik kalmamanın mutluluğu yanında takdir edersiniz ki yorgunluğu da oluyor. Kendi hesabıma kısa bir süre soluklanmaya ihtiyacım var. Sizden bir hafta izin istiyorum.İyilik dileklerimle hepinize saygılar sevgiler. Hoşçakalın...
Başbakan, din temelli çözümlere programlanmış düşünce sistemini modernize edebilir mi? Etse çok iyi olur!Bazen gerçekleri isabetle saptıyor, çözüm aşamasında açmaza düşüyor, bazen de tersi oluyor...Mesela büyük kentlere vize önermesi, birinci örneğe uygundur.Geçen gün “İnsanı yerinde doyurabilmek, onu yerinde kalıcı kılmaktır asıl olan. Eğer büyük şehirlere işi, yeri, yurdu olmadan gelmelerine zemin hazırlarsanız terörü tahrik edersiniz. Çarpık, kaçak yapılaşmaya, insanları suça teşvik edersiniz” demiş.Göç zorunluluğunu ortadan kaldıracak çareler elbette çözümün ruhunu oluşturuyor. Ama insanları yerlerinde doyuracak çareyi üretmemişseniz büyük şehirleri görünmeyen kale surları ile çevirmenin kimi ve neyi koruyacağını iyi düşünmek gerekir.Tedbiri ihmal eden yasak despotluktur.Başbakan Erdoğan büyük kentlere yönelik göçü vize ile durduramaz.İnsanları yerlerinde doyurabilmenin çaresi bütün çağdaş toplumlarda aynıdır. Aileleri, bakabilecekleri kadar çocuk dünyaya getirmeleri konusunda teşvik etmek tedbirlerin başında geliyor.Ama Tayyip Erdoğan bir tarihte yandaşlarına yaptığı “Allah ne verdiyse çoğalın” çağrısını geri almadı.Doğum kontrolu ve nüfus planlaması konusunda devletin daha önce üstlendiği yardımcı rol sorumluluğu yeni anayasa taslağına dahil edilmedi.Yeterli gıda, sevgi ve eğitim veremeyeceğin çocuğu dünyaya getirmeyi düşünmemek dinen günah olamaz. Ama bunu düşünmeden doğurup sokaklara salmanın mutlaka günahı vardır.Başbakan büyükşehirler için vize koyacağına, liderlik yaptığı insanların kafalarına soktuğu yanlış düşünceyi düzeltmeye öncelik vermelidir.İsterse ulemaya (!) sorsun. Önerdiğimiz yol onu günaha sokmayacak, günahtan kurtaracaktır.Fakat yoksullar ve cahiller ne kadar çoğalırsa, siyasette ömrüm o kadar uzun olur diye düşünüyorsa o başka.Günahı boynuna! *****Çocuklara yazıkIsparta’da bir din dersi öğretmeni çocuklara Said-i Nursî’nin sözlerini içeren notlar dağıtmış.Aynı okulun müdürü de daha önce okulun internet sitesinde Said-i Nursî propagandası yapmakla suçlanıp soruşturma geçirmiş.Ne mi olmuş bunlara?Tahmin edebildiğiniz gibi hiçbir şey olmamış. Başka bir okulda görevlendirmişler.Hüseyin Çelik’in bakanlığında din, iman, tarikat sömürüsü yapmak, çocukları bu sömürünün rehini durumuna düşürmek suç değil. Allah bilir, ilerdeki daha yüksek sorumluluklar için sicillerine artı puan bile yazılıyordur!Oysa bir demokratik hukuk devletinde böyle suçlar ağır ceza görür. Bizde suç işleyen öğretmen başka bir okula gönderilerek cezası başka çocuklara çektiriliyor.Yeni okullarında öğrencileri bu öğretmenlerin marifetinden haberdar etmemek insanlık suçudur, bu kutsal mesleğe ihanet suçudur.Kovmuyorsunuz, bari çocuklara kendilerini savunma hakkını çok görmeyin!
Türban yasağının kaldırılmasını isteyenlerin bile bir kısmı “mahalle baskısı” dendiği zaman duruyor...Çünkü öyle bir durumda türban baskılarına karşı türban yasağını sığınak olarak kullanan kadınlar, kızlar savunmasız kalacak, direnemeyecek, teslim olacaklardır.Laik cumhuriyetin ölümü buradan başlayacaktır!Laiklik olmayan yerde demokrasi olur mu? Toplum Müslümansa olmaz.Çünkü din-devlet ayrımı meselesini Batı çözmüştür ama Müslüman toplumlar çözememiştir. Din devleti bizde bile seksen yıldır pusuda bekliyor, yorulmadan, usanmadan toplumu tarikat, cemaat örgütlüyor.Yani bizde denklemi şöyle kurmak gerekiyor:Türban yasağı kalktığında Türkiye’de laik rejim gerileme sürecine girecek midir? Evet...Bu olay demokrasinin de ipinin çekilmesi anlamına gelmez mi? Tam tamına öyle...Tarafsız bilim adamıÖyleyse anlı şanlı bilim adamları demokrasi aşkına “türban yasağını kaldıralım” derken öbür yanda laiklik ilkesinin güvence altına aldığı demokratik özgürlüklerin tehlikeye gireceğini gördükleri, bildikleri halde niçin doğru tarafta dimdik duramıyorlar?Sosyoloji alanında hocaların hocası sayılan Prof. Şerif Mardin son mülâkatında, türban yasağının kalkması şartına bağlı olarak şöyle diyordu:“Türkiye’de kendi durumlarının tehlikede olduğunu düşünen kadınları haklı buluyorum!” Baskıcı bir irtica tehlikesi ile laiklik arasında tarafsız kalmak, bilim adamı olmanın koşulu mudur?Tespitlerini bilimsel tarafsızlıkla ortaya koyduktan sonra toplum yararına olanı övmek, özendirmek, hedef göstermek, bilim adamlığına herhalde ters düşmez.Hazreti Ali’nin şu sözünü kesip başucuna yapıştırması gereken çok adam var bu ülkede:“Âlimin zilleti, geminin parçalanması gibidir. Hem kendini, hem başkalarını batırır!” Taraflı CumhurbaşkanıAbdullah Gül’ün de Cumhurbaşkanı kimliğini “türban takan eş” kimliğinin önüne geçirmesi gerekiyor artık. Kıbrıs gezisi sırasında, Prof. Mardin’in sözlerini hatırlatarak “Yasak kalkarsa kızların başını örtmesi için mahalle baskısı oluşabileceğini, kadınların korkması gerektiğini söylüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?” diye sormuşlar.O da “Türkiye’de mahalle baskısı olmaz; neden olsun?” demiş. Türkiye’nin İran’a, Malezya’ya benzemeyeceğini söylemiş.İstesek de inanamayız sözlerine. Çünkü taraftır. Ancak şunu derse inandırıcı olur:“Biz izin vermezsek bir şey olmaz. AKP iktidara gelmeden önce her Cuma çıkışı camilerin önü gösteri alanı oluyordu. Biz geldikten sonra hiç gördünüz mü?” Evet, bu gerekçe inandırıcı olur ama çok da ayıp olur.Tarafsız bilim adamları, taraflı Cumhurbaşkanı... Şansa bakın!Gül, konutta türban yandaşlığı yapsa da kamu alanında tarafsız olmak zorundadır. Çünkü artık Cumhurbaşkanı.Tarafsız olacağına, laikliğe bağlı kalacağına yemin etti!
Ateş bacayı sarmaya başlayınca Başbakan duruma müdahale etmek zorunda kaldı.Demokratik tepkilerin bu kadar çabuk karşılık bulması, güven demesek de ümit verici bir durumdur.Başbakan dün TV’lerin canlı yayınında, laikliğin altı oyuluyor iddiasına kanıt gösterilen yeni anayasa için “Daha ortada bir şey yok” dedi. Sonra yükselen tansiyonu indirmek için soğuk su serpti: “Önce içimizde, sonra kamuoyunda ve mecliste tartışacağız, en sonunda halka gideceğiz. Telâşlanmayın, tartışacak zamanımız var, acelemiz yok!” “Koca anayasa çalışması”nın bir tek türbana indirgenmesi Başbakan’ı çok kızdırmış; “çok çirkin” dedi yüzünü buruşturarak.Ama hak veremeyiz itirazına.Tek kötü madde bile mükemmel bir anayasayı kötü anayasa yapar. Üstelik sızdırılan taslakta birden çok kötü madde bulunuyor.En sancı veren yer de, laiklik ilkesinin zedeleneceği korkusunu yaratan türban hazırlığıdır. İki önemli uyarıBaşbakan “Ortada henüz bir şey yok” dese de türban sorununu anayasaya madde koyarak çözmeyi kendisi seçmiştir.Nitekim yabancı medyaya verdiği mülâkatta “Yüksek öğrenim hakkı bir kızın giydiklerinden dolayı kısıtlanamaz” demiş ve siyaset yapanlar için ilk görevin bu sorunu çözmek olduğunu söylemiştir.Yani iktidardan şüphe duyarak tepki gösteren kurumlardan şikâyete iktidarın hakkı yoktur.Hayatımızı düzenleyecek bir metne son şekli verilene kadar sessiz mi kalacağız?YÖK Başkanı Teziç dün Rektörler Kurulu adına “Anayasa’da kılık kıyafet serbestliğini öngörecek bir düzenleme yapmanın hukuken mümkün olamayacağını” söyledi.Aynı saatlerde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’dan da kamusal hafızamıza kazınması gereken uyarılar geldi: “Yargı organlarınca ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce yasak getirilen fiiler, anayasada değişiklik yapılarak yasal hale getirilmemelidir!” Onayın sınırı varBaşbakan dün muhalefeti frenlemek arzusu ile kamuoyunun karşısına çıktıysa ne sağlamış olabilir?Körü körüne bağlı olanlar kendisine güç verir belki ama haklılık vermez. Haklılığı sadece muhaliflerini ikna ederek kazanabilir.Dün ikna edici olamadı.Zora her düştüğünde “Onay makamının millet” olduğunu tekrarladı.Yürüdükleri yolu değiştirmedikleri takdirde, referandumda elde edilecek oy sayılarının kötü anayasayı iyi bir anayasa yapmayacağı gerçeğini nedense ihmal etti.Bu iş nereye gider?Herhalde “İnceldiği yerden kopsun” deyip referanduma koşmayı sürdürmeyecektir. Referandum yoluyla halka onaylatılacak hedefin sınırlarını bunca tecrübe öğretmiştir ona...“Tutturmuşlar bir laiklik elden gidiyor... Millet istedikten sonra tabii gidecek yahu!” demeyecektir herhalde.Başbakan’ın tansiyonu düşürme çabası ve acele etmeyecekleri vaadi olumlu işaretlerdir.