Barış çağrılarına karışmış terör eylemleri, kan ve gözyaşı ile dokunmuş bir kısır döngü.
Yıllardır değişmiyor...
Önceki gün Diyarbakır’da dış destekli bir “Kürt Konferansı”nı Baro Başkanı “Sadece barış ve ateşkes sözleri yeterli değil; Kürt tarafı silâhı kesin bir dille reddetmeli” diye açarken Şırnak’ta 12 köylü PKK katliamına hedef oluyordu.
“Su içerken yılan bile dokunmaz” derler. Terörün hedef aldığı bu insanlar, su içenlere lâyık görülen dokunulmazlığın fazlasını hak ediyorlardı. Köylerine su getirecek bir projede çalışıyorlardı.
İçlerinde korucular da var diye PKK ayırım gözetmeden tümüne katliam uyguladı.
Şiddet egemenliği kurmak uğruna, koruduğunu söylediği insanların kundaktaki bebeklerini bile öldürmekle şöhret yapan PKK canavarlığı, lâyık olduğu sonla ne zaman buluşturulacak?
Leylâ Zana iki buçuk yıl önce “sorunların çözüm dilinin demokratik katılım” olduğunu söylemişti. “Dağdaki gençlerin silâhsızlandırılıp şiddetten arındırılması, demokrasi yolunda büyük sinerji yaratacaktır” demişti.
Diyarbakır’daki konferansta aynı demokratik uzlaşma temaları işlendi.
Ve aynı saatlerde, Zana’nın “dağdaki gençler” dediği ölüm makinelerinin şehit ettiği masumlar toprağa verildi.
Teröre boyun eğilemez. Devlet ve millet bitmez. Terör bitene kadar sürecektir bu mücadele.
PKK örneğinde terör, terör içindir.
Görüldüğü gibi AB yolunda elde edilen haklar, demokratik katılım, yani DTP’nin meclise girmesi terör tehdidinde bir azalma yaratmamıştır.
Böyle olacağını sadece Kürt kökenli vatandaşları temsil ettiğini söyleyen siyasetçiler görmüyordu. Dileriz Şırnak katliamı gözlerini açmıştır.
Ama milletvekili olanların sorumluluğu bu gerçeği haykırmak, katillerle masumlar arasında tarafsız gibi durmamaktır.
Bu mücadele öncelikle Kürt aydını ve Kürt siyasetçisinden kahramanlık bekliyor.
Eğer bir siyasal hareket yürütülecekse, bunun İmralı’daki elebaşının şantajcı kılavuzluğundan kurtarılması şarttır!
Laikliğin yarısı
Başbakan New York’taki Türk vatandaşlarına seslenirken şöyle dedi:
“Ne diyor Anayasa’da? ‘Devlet tüm inanç gruplarına eşit mesafededir, hepsi devletin güvencesi altındadır.’ Var mı bir ihtilâfımız? Yok... 1982 Anayasası’nı kimlerin yaptığı belli, niye rahatsız oluyorsunuz? Biz bunu almışız, partimizin de programına koymuşuz. Olay bu kadar basit!”
Hayır, değil.
Çünkü Başbakan, laiklik tarifinin sadece herkesin aşağı yukarı birleştiği bölümü üstündeki kabulünü ortaya koyuyor.
Oysa Anayasa’nın 24’üncü maddesinin son fıkrasındaki sınırlamalar var, ondan bahsetmiyor. Mesele asıl orada:
“Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla (...) din duygularını ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
İktidar laikliğe saygılı ise yarısını sevip yarısını ıskalamayacak. Aksi halde attığı her adım şüphe uyandıracaktır:
Mesela hükümet geçen hafta 377 vali yardımcısı ve kaymakamın yerini değiştirdi. Mülki yönetim hallaç pamuğu gibi atıldı. Ne oldu, devrim mi oldu?
Eğer güven duygusu zedelenmişse bu çapta bir tayin furyası, iktidarın altıncı yılında iyi niyetle açıklanamaz.
Yanlış mı?

