Sınırlara dikkat!

21 Haziran 2008

Genelkurmay’ın Taraf gazetesindeki iddialara daha inandırıcı bir cevap vermesini bekledim. Olmadı...Bildiğiniz gibi Genelkurmay Başkanlığı şu altı hedefi gözeten bir planı hayata geçirdiği iddiasına hedef olmuştu:1. Yargıçlar ordu çizgisine çekilecek;2. Gazeteciler yandaş kılınacak;3. TSK muhalifleri yıpratılacak;4. Orduyu yıpratma kampanyasını etkisiz kılmak amacıyla kanaat önderleri kazanılıp yönlendirilecek;5. DTP’nin terörist olarak görüldüğü vurgulanacak;6. Örgüte sağlanan desteğin karşılıksız kalmayacağı terör bölgesi halkına hissettirilecek.İddialara verilen tepki, yalanlama diye anılmayı pek hak etmiyor. Denilen şudur:“Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarında Komuta Katı tarafından onaylanmış böyle bir resmi evrak veya plan bulunmamaktadır.” Peki kayda geçmemiş ama uygulamaya konmuş bir plan var mı?Ordunun askeri, askerliği yücelten bir kamuoyu yaratmaya çaba göstermesi doğaldır. Amerikan sinemasının neredeyse yarısı bu amaca hizmet eder. Benzer çabalar, terörle savaşan Türk Ordusu’na da çok görülemez.Yandaş kazanma çabası ayıplanamaz ama yöntemi ne? Sorun bu!İddiaya konu olan belgede demokratik hukuk devletinde suç sayılacak önermeler var. Bunlar hayata geçirildi mi; bilmek hakkımızdır.Nitekim CHP’nin tepkisi de Genelkurmay açıklamasının yetersizliğine işaret ediyor. Partilere ve sivil toplum örgütlerine ait alanlarda Silâhlı Kuvvetler’in faaliyet göstermesini doğru bulmadıklarını söyleyen CHP sözcüsü Mustafa Özyürek haklı sorular soruyor:“İddia edilen çalışmalar yapılmış mıdır? Orada öngörüldüğü gibi bu faaliyete belli kaynaklar ayrılmış mıdır? Ayrıldı ise bütçeden ödemeler nasıl yapılmıştır?” Bu sorulara komutanlar şunu da eklemeliler:“Komuta Katı tarafından onaylanmış bir plan yok” sözünden “Bu konuda onaylanmamış plan var olabilir” anlamı çıkıyor.Peki bu gizli belge karargâhtan nasıl sızıyor?Sızması açık toplumun ayrıcalığıdır ve elbette iyidir. Çünkü kamuoyunun bilgisi, suç oluşturacak eylemlerin önünü kesecektir.Ama köklü iyilik, bütün kurumların demokratik hukuk devletinin kendilerine çizdiği sınırlar içinde çalışmayı kabul etmesidir.Vatanın iyiliği hakkındaki fikirlerini başkalarına zorla kabul ettirme görev ve imtiyazını hiç kimsenin, hiç bir grubun sahiplenmeye hele hele tekeline almaya kalkmamasıdır. *** Şaka ile karışık Fatih TerimBu değerlendirmeleri dünyanın en itibarlı gazetelerinden biri olan Times yapıyor:Bizim takım, penaltılar için geçen süre dahil 414 dakika futbol oynadı ve bu sürenin sadece 9 dakikasında öndeydi.Buna rağmen yarı finaldeyiz.Gazete “Fatih Terim’in takımının bu başarısına mantıklı açıklamalar isteyen herkes başarısızlığa mahkûmdur” diye yazdı ve gerçekleşen üst üste mucizeler konusunda şu benzetmeyi yaptı:“Mistik bir amaç için çalışan bir doğa olayı gibi...” Fatih Terim’in muhaliflerini “Bu adamın kerametine şapka çıkarmak için daha ne mucize bekliyorsunuz?” diye uyarıyor adeta. Adnan Hoca’nın üfürdüğü alâmetler Terim’de tezahür ediyor gibi; dikkat...Aklı olan bundan böyle aleyhinde yazmaz, konuşmaz!!!

Devamını Oku

Susmak olmaz!

20 Haziran 2008

Demokratik rejimi korumak için göze alınan hiçbir fedakârlık fazla değildir.Elbette demokrasiler de zaman zaman totaliter rejimlerin hastalıklarına yakalanabilir. Ama arada çok önemli bir fark var:Birinde yolsuzluklar hiçbir zaman gün ışığına çıkmıyor, çıkamıyor. Öbüründe ise hiçbir kötülük sonsuza kadar gizli kalmıyor.Yapan bir şekilde bedelini ödüyor.Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü’nün harcamalarında fark edilen şüphe çekici patlamaya bağlı olaylar buna iyi bir örnek.CHP Milletvekili Ahmet Ersin 2005 yılında 35 milyon YTL olan Özel Kalem Müdürlüğü harcamalarının 2006’da yedi kat artarak 250 milyon YTL’ye ve 2007’de 290 milyon YTL’ye fırladığını görünce, Başbakan’a iki yılda yarım milyar doları bulan bu paranın hangi amaçlarla nerelere harcandığını sormuştur.Soru önergesi cevaplandırılmıştır ama yasak savma biçiminde.Çünkü “nereye, ne kadar” soruları cevapsız bırakılmış, harcamaların yıl sonunda detaylandırılacağı söylenmiştir.İnanabilir miyiz buna; hayır!..Çünkü öğreniyoruz ki CHP bir önceki yıla ait harcamaların da detayını istediği halde alamamış, soru önergesi cevapsız bırakılarak kadük olmuştur.Yıllık ödeneklerin üst üste yedi-sekiz katı harcama yapılması, elbette demokratik bir parlamentonun merakını uyandıracaktır.Demokrasiye saygılı bir iktidar da ipe un sermeden hesabını verecektir.Ama yaşadığımız örnek böyle değil. Din, iman, ahlâk fiyakası yapan iktidar niçin hesap vermekten kaçıyor?Rakam bağırıyor: Yolsuzluk yoksa en azından israf vardır. Müsrif yönetimleri yiyiciler çok sever. Yağma Hasan’ın böreği onlara özgü bir paylaşım biçimidir.Neyse ki başta baskıcı ve başına buyruk bir iktidar da olsa, demokrasi bir yolunu bulup hükmünü yürütüyor.İşte yüzlerce, binlerce soru önergesi arasından ihmale feda edilmemesi gereken biri, görevini yapan bir gazeteci tarafından bulunmuş, iktidar baskısının işe yaramadığı bir gazetede toplumun dikkatine sunulmuştur.Artık bu soru savsaklanamaz. Cevabı alınana kadar kovalanacaktır!*****Onurlu bir itiraz Yargıçlar dünyanın her yerinde dedikodudan, çatışmalardan, taraf görünmekten sakınırlar.Onların yaşamları, her türlü kötü niyetin hiçbir yolla ulaşamayacağı kadar güvencelidir.Anayasa Mahkemesi üyelerini işte böyle bir yargıç örneği verme görevi bekliyor.Devlet lâfla bağımsız olmaz. Yargısı ne kadar bağımsızsa kendisi de o kadar bağımsızdır.Kapatma davası nedeniyle bizzat AKP’nin tahrik ettiği dış müdahaleler, aslında Türkiye’nin bağımsızlığına saldırıdır.Bu küstahlar kafilesine Avrupa Parlamentosu Başkanı da katıldı. Dediği şu:“Kimse Türkiye ile müzakereleri durdurmayı düşünmüyor. Ancak AKP kapatılırsa ve Başbakan Erdoğan yasaklanırsa bunu Türkiye yapmış olur!” Demek istiyor ki “Müzakereler dursun istemiyorsanız AKP’yi kapatmayın, Erdoğan’ı yasaklamayın!” Pöttering efendi, böyle bir şantajı herhangi bir Avrupa ülkesine yapabilir mi?Asla yapamaz. Çünkü böyle bir hakareti sineye çeken bir hükümet ve lideri, ulusunun gözünde kapatılmaktan bin beter duruma düşeceğini bilir.Yüksek mahkeme yargıçlarının kendilerini her türlü telkine karşı koruyacaklarına inanırız.Ama biz fazlasını bekliyoruz:Hükümetten yabancılara “Beni korumak için ülkeme hakaret edecekseniz eksik olsun, istemem” diyen bir itiraz..Ne hoş bir sürpriz olur!

Devamını Oku

Mektup kime?

19 Haziran 2008

Patronlar platformu TÜSİAD’ın dünkü toplantısında tarihi uyarılar yapıldı.Dileğimiz bu uyarıların tarihi özelliğini “çağrılar işe yaradı ve tehlike önlendi” dedirtecek bir sonuç sayesinde hak etmesidir.Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç siyasetçilerin “vahim bir akıl tutulması” yaşadığını belirterek kutuplaşmanın taraflarını “Türkiye kazananı olmayacak bir oyuna doğru gidiyor” diye uyardı.Ve en hassas ortamlardaki en kışkırtıcı söylemleri nedeniyle onlara şöyle seslendi:“Bin bir emekle oluşturduğumuz kurumların üzerini bir kalemde çizmeye gönlümüz nasıl elveriyor? Rejimi ve onun temel direklerini yıpratmayı nasıl göze alıyoruz? Bu kadar mı kendimizi kaybettik?” TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ da kutuplaşmanın doğurduğu tehlikelere karşı siyaseti uyarırken “Bir yıl sonra nasıl bir Türkiye?” sorusunun önümüzde durduğunu belirterek şu tahmini yaptı:“Böyle devam ederse bir yıl sonra yönetilmesi çok zor bir Türkiye olacaktır!” Toplantının şeref konuğu BM Kalkınma Programı Başkanı Kemal Derviş’ti.Türkiye’yi krizden çıkaran programın babası sayılan Derviş, “görevini tamamlayan programa yeni bir boyut” getireceği ve siyasete dönüş kararının sinyalini burada vereceği beklentisi içinde olan bir dinleyici kitlesine konuştu.Ama iki konuda da beklenen şeyleri söylemedi.Ketumluğunu siyasete dönüş niyetinin işareti sayanlar bence alternatifsizliğin nefes darlığından bunalan ve kendilerini kandıranlardır.Derviş, Doğu Asya’nın artan öneminden ötürü krizin dünyayı eskisi kadar etkilemeyeceğini, Türk ekonomisine de sanıldığı kadar zarar vermeyeceğini savundu.Kemal Derviş’e göre “Kriz nedeniyle biz ancak yüzde 4 büyürüz” mantığı doğru değildir ve Türkiye’nin yatırıma mutlaka daha fazla kaynak ayırması gerekmektedir.Özetlersek; söylenmesi gereken çok şey söylenmiştir. Tek eksik, muhataplar net tarif edilmemiştir.İktidar gücünün korkutucu olduğu yerlerde hep böyle olur. Eleştiriler, uyarılar yazılır, şişeye konur, denize atılır.Şimdi iş Başbakan Erdoğan’ın denize atlamasına ve “Bu bana” diyerek şişeyi çıkarıp içindekileri almasına kalıyor!Kansız zaferBirinci sayfada İzel’in resmini gördünüz tabii. Ve o masum yavruyu bu hale sokan yaratığa gönderilen beddualara gereken katkıyı yaptığınızı tahmin ediyorum.Sevinçlerimiz hep kanlı, zaferlerimiz ölümcül mü olmak zorunda?İnsan müsveddeleri silâhlarıyla sokaklara çıkmak, balkonlarından, pencerelerinden ateş etmek için bahane beklerken bizler, çocuklarımız ne yapacağız?İzel Edebali’yi o kör kurşun sokakta bulmadı. Magandaların saldıkları korku nedeniyle babaannesi onu dışarı bırakmadı, İzel’cik evlerinin bahçesinde vuruldu.Bugün takımımız Hırvatistan ile çeyrek final oynayacak. Hepimiz yay gibi maçı izleyecek, inşallah sonunda zafer şarkıları söyleyeceğiz.Ama ya başka masumlar da İzel’in kaderine ortak olursa?Hıncal Uluç gibi “inşallah eleniriz” diye dua mı edelim?Yoksa bizim manşete uyup, hepimizi havaya zıplatacak bir sonuç halinde tam siper yere mi yatalım?Kansız, kurbansız bir zafer diliyoruz.Mucize değil, normal bir galibiyet istiyoruz. İyi başlayalım, mümkünse geriye düşmeden kazanalım.Çünkü galibiyetin zorluğu ne kadar artarsa canavar ruhlara teslim olan yaratıkların sayısı da o kadar artıyor!

Devamını Oku

Kapat tahriki

18 Haziran 2008

Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür... Yani insan hafızasında unutma hastalığı vardır.Siyasetçiler bu söze inanıp tedbiri elden bırakmamalı.Çünkü insan her şeyi unutmuyor.Anayasa Mahkemesi’ne verdiği savunmada AKP “Laiklik yaşam biçimi olamaz” ve “Devlet laik olur, birey olmaz” gibi tezler ortaya atmış ya; baktım birçok yerde Başbakan’ın Hülya Avşar programındaki sözleri hatırlatılmış.“Dört dörtlük laikim!” Savunmayı kaleme alanlar, daha iki hafta önce “bireyin de laik olabileceği”ni üstelik kendisini örnek göstererek kabul eden Başbakan’ı işitmediler mi?Savunmanın -daha doğrusu karşı taarruzun- ana ekseni olan “birey laik olmaz” tezini, lidere danışmadan mı yazıp verdiler?Şimdi tabii ki “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diyenler de çıkacaktır, “Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” diye tef çalanlar da...Özüne dönmek mi?Ama bu yanlışın şaşkınlıktan ürediğine inanmak mümkün değildir.Çünkü “Bırakın herkes dinini, inancını yaşasın” masalının hayatla uyuşmazlığı, Milli Görüş partileri kaç kez kapatıldı ise o kadar ispat edilmiştir!Kamu alanını insanların yaptığı hukuk düzenler. Ama insanlar, kendi özel alanlarında inandıkları gibi ibadet ederler. O alandan çıkıp kamu alanına girdikleri andan itibaren de laik hukukun kurallarına riayet ederler.“Herkes inandığı gibi yaşasın” sözünü ilk Erbakan telâffuz etmişti. Bu masum örtünün ardındaki niyet çabuk deşifre oldu.Çünkü önerilen şey “çok hukuklu bir düzen”in davetiyesi idi.AKP köklerine döndüğünü mü ilân etmek istiyor bu laiklik savunması ile?Eğer öyleyse bunu niçin yapıyor?Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin laiklik konusunda oluşturduğu içtihatlara taban tabana zıt bir tutum, olsa olsa ve ancak kapatma kararı verilmesini kolaylaştırır.AKP yolu kapadıŞu da unutulmasın:Kapatma kararının doğuracağı siyasal ve ekonomik sıkıntıları hesap ederek AKP’nin sadece Hazine yardımından yoksun bırakılarak cezalandırılmasını yeterli görebilecek üyeleri bu savunma korkutacaktır.Öyle ya, kapatma dışında verilecek bir karar, AKP’nin özürlü laiklik anlayışına katılmak, ona örtülü bir onay vermek olmayacak mıdır?Böyle bir tedbirsizliğin doğuracağı sakıncaları parti kurmaylarının gözden kaçırmış olabileceklerini düşünür müsünüz?Büyük bir ihtimalle kapatma kararı yönündeki iradenin Anayasa Mahkemesi’nde kolay ve çabuk oluşmasını istemişlerdir.Ama evdeki hesap çarşıya uymayabilir.Mahkeme Başkanı Kılıç, kararın temmuz sonunda çıkacağı iddiasını dün yalanladı.Mahkemeye takvim dayatmanın yararı yoktur. “Eylül sonundan önce beklemeyin” diyenler de var çünkü.Mahkemeyi hiç değilse karar sürecinde rahat bırakmak lâzım!

Devamını Oku

Savunma notu zayıf

17 Haziran 2008

AKP’nin savunması “Kaş yaparken göz çıkarmak” denilen sakarlığa az bulunur bir örnek olacak.Anayasa Mahkemesi’ne sunulan savunma, kibirli, kaba ve baskın bir hava taşıyor.Anayasa Mahkemesi AKP’nin eylemlerini anayasadaki laiklik normlarına bakarak değerlendirecektir, dolayısiyle iktidar partisinin bu normlarla çatışmadığına mahkemeyi inandırması gerekir değil mi?Evet ama AKP bu hedefi kaybetmemek mecburiyetini unutmuş, laikliği kendi anlayışına göre tarif etmenin çıkmaz sokaklarında adeta şu mesajı vermiştir:“Laikliğe aykırı eylem ve söylemlerde bulunduysam bunu suç işlemek kastıyla yapmadım. Ben laikliği böyle anlıyorum!” Kuşa benzetmekAKP önderleri iktidara geldikleri yıldan beri laikliğin yeniden tarif edilmesi gerektiğini söylüyorlar.Yaptıkları şey de Nasrettin Hoca’nın yolundan gitmektir:Hoca leyleğin önce gagasını, sonra ayaklarını kesip kısalttıktan sonra “Hah şimdi kuşa benzedin” demiş ya; AKP’nin Milli Görüş kökenli liderleri de laikliği tarif ederken Anayasa’nın 24’üncü maddesini kuşa çevirmenin çeşit çeşit cambazlıklarını deniyorlar.Maddenin din ve vicdan özgürlükleriyle ilgili ilk bölümünü laiklik diye tarif ediyorlar. Ama bağlı kalacaklarına namus yemini ettikleri anayasanın o maddesinin bir de son fıkrası var; laikliğin “olmazsa olmaz”larını sayıyor:Bunu da oku!“Kimse devletin sosyal ekonomik, siyasi veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” İcraatta ve tartışmaya girdiklerinde bu gerçeği hep unutturmaya çalışıyorlar.“Laiklik yaşam biçimi olamaz” diyen AKP önderleri, anayasanın koyduğu bu sınırların kurallara bağlı bir yaşam alanı ve ona bağlı bir yaşam biçimi öngördüğünü bilmiyorlar mı?Bu tehlikenin asıl farklılıklar laiklikle korunmadığı zaman kontroldan çıktığını, çıkacağını görmüyorlar mı?Haydi düne kadar bilmezlikten geliyorlardı, Anayasa Mahkemesi’nin üniversitedeki türban yasağını kaldırmak amaçlı değişikliği iptal kararı da gözlerini açmadı mı?Savunmada “Laikliğin bir yaşam biçimi olarak kabul edilmesi, toplumun farklı kesimlerine bu yaşam biçiminin dayatılması sonucunu verir” deniliyor. Buna da Sovyetler Birliği tecrübesi örnek gösteriliyor.Türkiye’de demokrasiyi imkânsız hale getiren, hatta dini bayramların tatil olmasını çok gören bir laiklik mi var? Allahtan korkmak lâzım!Türkiye’de halkın büyük kesimi “Keşke AKP yüksek mahkemeyi suçsuzluğuna ikna edebilse de kapatma kararı çıkmasa” dileğini paylaşıyor.Ama verilen savunmanın bu dileğe yardımcı olacağı çok şüpheli!

Devamını Oku

Haydi görelim!

16 Haziran 2008

Siyasetçilerimizin büyük sorunu samimiyet eksiğidir. Bu zaaf onları zararlı şeylerin hizmetkârı yapıyor.Başbakan İzmir’de doğru şeyler söyledi. Özeti şu:“Öğrenciler hazırlık kurslarına niçin giderler? Bu sistem nasıl oluşturulmuş? Kaldırmaya kalktığınız zaman hangi bariyerlerle karşı karşıya kalacaksınız? Milletçe buna karşı mücadeleyi vermemiz gerekiyor.Birilerinin çıkarına ters düşebilir ama milletin menfaatine uygun düşecektir. Öğrenci fen lisesi, Anadolu lisesinden mezun oluyor, o bile hazırlık kursuna gidiyor. Bu bir garabet. Bundan ülkemin kurtulması lâzım. Milletçe kurtulmamız lâzım.” AKP iktidara dün mü geldi?Tayyip Erdoğan ve partisi beş buçuk yıldan beri bu garabetin muhafızlığını yapmıyor mu?Doğru, hazırlık kursları hem ailelerin kanını emen, hem evlâtlarının beynini ezberle hoşafa çeviren bir vahşi soygundur.Beş yılda beş bine yaklaştı dershanelerin sayısı. Büyük kentlerdeki en prestijli binalar hep dershane oldu.Buralara bir milyona yakın genç devam ediyor, 52 bin öğretmen çalışıyor. Sektörde 7-8 milyar YTL’lik bir pazar oluştuğu belirtiliyor.Bu kaynak daha akıllı kullanılmalı elbette. Çünkü ülke kalkınmasının talep ettiği alanlarda kaliteli insan gücü yetiştirmek ancak böyle mümkün olabilir.Başbakan Erdoğan papağan üreten bu ilkel soygun düzenine son vermek için halktan nasıl bir yardım istiyor; açıkça söylemelidir.Söyleyemez.Çünkü vicdanı yukarıya aktardığım doğru şeyleri söylüyor ama iş icraata gelince eli kolu bağlanıyor.Biraz yürek yeter..Bugünlere askerle, yargıyla, üniversitelerle kavga ede ede geldi.O yanlış kavgaları göze alabilen iktidar, şimdi bu haklı ve gecikmiş kavgadan yan çizmek için neden hayaletler üretiyor?Bariyer varsa iktidarın siyasi borçları ile ilgilidir. Bu alanı öldürücü bir kene gibi tarikat bağlantılı organizasyonlar sömürüyor. Dershaneler, tarikatların en değerli, en verimli av sahalarıdır. Parayı da, müridi de buradan kazanıyorlar.Dershane sömürüsüne son vermek için iktidarın yardıma ihtiyacı yok.Sadece tarikatların suyunu kesmekten korkmayacak bir yürek lâzımdır. Gerisi lâf!*****Mucize değil...Ünlü Times gazetesi Çek maçı için ilginç bir tespit yaptı:“Uluslararası futbol tarihinin en büyük geriden gelişlerinden biri...” Çünkü maçın bitmesine 15 dakika kala 2-0 gerideydik ve maçı 3-2 kazandık. Rüya gibi bir gece yaşadık.Telegraph gazetesi de “Türkiye hayal edilebilecek en dramatik şekilde tarih yazdı” yorumunu yaptı.Övgülerde cömert gibi davranırken bu başarıyı bize yakıştıramayan örtülü bir tavır var.Başarı, onu normal şartlarda hak edecek yeteneğe sahip bulunmayan birileri tarafından kazanıldığı zaman mucize diye nitelenebilir.Çek maçı mucize miydi? Hayır...İsviçre’yi de benzer şekilde yendiğimize göre başka bir sebep aramalıyız.Bizim takımı ipten döndüren ve zafere götüren şey oyuncuların yüksek yeteneklerine tam güven duymayan oyun düzenidir.Yönetecilerimizin genel hastalığı bu.Milli Takım iki maça da “önce yenilmeyelim” diye çıktı. Bu tedbir yanlış tertip ve korkak oyun getirdi.Bizi “artık kaybedecek bir şeyimiz kalmadı” noktasına gelmek kurtardı.O andaki “inceldiği yerden kopsun” hamlesi, aslında oyuncuların üzerindeki kısıtlamaları kaldırmış, zincirlerini kırmış ve galibiyetin yolu açılmıştır.Bu takıma güvenmek lâzım.Onları her maça yenmek için çıkarmak lâzım.

Devamını Oku

Nişan da verin!

15 Haziran 2008

Yaşlı ve hasta hükümlülerin cezalarını kaldırmak Cumhurbaşkanı’nın elindedir.Anayasa bu yetkiyi ona veriyor.RP kapatıldığı zaman Hazine’ye iade edilmesi gereken devlet yardımı buharlaştırıldığı için Erbakan biliyorsunuz mahkûm oldu.Geçen gün avukatları af yetkisini onun için kullansın diye Cumhurbaşkanı’na başvuruda bulundular.Yani Gül isterse bugün “hocası”nın cezasını kaldırabilir.Ama bunu yapmıyor.Kendisine ait yetkiyi kullanmak için kamuoyu önünde yoğun siyasi baskıya hedef olduğunu herkesin görmesini bekliyor.AKP, MHP ve DTP af girişimine destek vermişlerdir. Mesela MHP’li Faruk Bal affın isabetli bir karar olacağını söylemiş, DTP’li Hasip Kaplan kayıp trilyonu Erbakan’ın kendisinin yemediğini hatırlatarak “Geçmişte mesai yaptığı arkadaşlarının vicdanının sızlaması lâzım” demiştir.Zaten büyük zorluk buradan geliyor.Abdullah Gül aynı davanın sanığı idi. Hoca yasaklı olduğu için yargılanırken Gül’ü milletvekilliği dokunulmazlığı korudu ve sonuçta Türkiye’ye özgü yeni bir garabet doğdu:Kayıp Trilyon Davası’nın iki sanığından biri hüküm giydi, öbürü kurtuldu.Kurtulan ötekini affetmek için kamuoyunun oluşmasını bekliyor!Eski Yargıtay C. Başsavcısı Kanadoğlu cumhurbaşkanlığı görevinden kaynaklanmayan bir suç olduğu için Abdullah Gül’ün “Kayıp Trilyon”dan yargılanması gerektiğini savundu bir TV programında.Pişmiş aşa soğuk su katmıştır ama aslında hukuku, adaleti hatırlamamız için iyi bir fırsat yaratmıştır.Yaşlı ve hasta Erbakan’a acımak lâzımsa çırakları “Hoca”nın cezasını hapiste değil evinde tamamlamasını sağlamışlardır.Daha ne?Parası çalınan millete acımayacak ama yazlığında dinlenen mahkûma acıyacaksınız.Oldu olacak üstüne bir de devlet liyakat nişanı verin bari!Erbakan devletin merhametinden yararlanmıştır. Daha fazlası şüphe çekebilir.“Siyasetçiler ileride başlarına gelebilecek benzer durumlara karşı Erbakan’ın şahsında bir emsal uygulama ile kendilerine sığınak inşa ediyorlar” diyenler çıkabilir.Ama bu işlerin tedbiri olmaz. Tek tedbir devletin parasına el uzatmamaktır!*****Günah günü ÖSS günlerini, en büyük günahların işlendiği günler olarak algılarım.Gençleri eleyen seçimin adaletsizliği “mağdur”ların çaresizliği yüreğimi ezer. Siyasetin her zaafını bağışlayabiliriz ama eğitime gelince buna hakkımız olmamalı.Dün 1,5 milyon çocuğumuz sınava girdi. Bunlardan sadece 150 bini “üniversitede okuyorum” diyebileceği bir yere girecek.Öbürleri ya açık öğretimle oyalanacak ya da kaderin hiç cömert davranmadığı bir boşlukta çıkış yolu arayacak.Geçen gün Ankara Ticaret Odası 20-24 yaş grubunda 510 bin yüksekokul mezunu genç bulunduğunu, her 100 gençten 21’inin iş aradığını, önemli bir çoğunluğun da ümit kestiği için artık iş aramaktan vazgeçtiğini açıklıyordu.ATO’nun açıklamasında teknik liselerin çoğaltılması isteniyor ve “Hedef üniversite açıp diplomalı işsiz yaratmak değil, ihtiyaç duyulan mesleklerde eğitim verecek üniversite açmak olmalı” deniyordu.Bunu iktidar yapacak. Peki iktidar ne kafada? Onun cevabını da dün Eğitim İş Genel Başkanı Adıbelli verdi:“AKP iktidarında eğitimde özelleştirme ve dinselleştirme hareketi artarak devam etmektedir. Eğitim sistemimiz çağdaşlıktan ve ulusal nitelikten uzaklaştırılmış, okullar tarikat yuvalarına dönüştürülmeye çalışılmıştır.” Gördüğünüz gibi türban karambolunda eğitimin başına çoktan çorap örülmüş!

Devamını Oku

Bu da geçecek

14 Haziran 2008

Fitne ve fesadın siyaseti bu kadar zehirlediği bir dönem hiç olmadı.Siyasi itiş kakış eskiden partiler arasında kalırdı.İhtirasın hiçbir derecesi yargı gibi, silâhlı kuvvetler gibi yedeği olmayan kurumları kırıp dökmezdi.Bu gelenek yıkıldı.Laik rejime muhalefet hep vardı fakat güçleri mızıkçılık çıkarmaya yetiyordu. Şimdi güçlendiler. Fedai misyonu yürüten gazeteleri var ve gözü kara köşeler, ahlâk kurallarını paspasa çeviren iddialar, iftiralar üretiyor.İşte Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’nin Kara Kuvvetleri Komutanı’na ziyareti, AKP’nin kapatılma davası ile ilişkilendirilerek “Yargının asker tarafından yönlendirildiği”ne kanıt gösterilebilmiştir.Mikrop bombasıHaberi veren gazete, yalanlama karşısında dün geri adım atmadı. Deyim yerindeyse Genelkurmay’ın içine bir biyolojik bomba attı:“Kaynağımız Genelkurmay’ın içinden” dedi.Bir karargâhta “casus var” şüphesi uyandırmak, “gazeteci kaynağını açıklamak zorunda değildir” ilkesinin sağladığı imtiyaza yaslanarak birçok askeri huzursuz etmek, acaba demokratik hak mıdır yoksa suiistimal mi?Genelkurmay Başkanlığı dün “bu maksatlı haber ve yorumları yapanların yargıya hesap” vereceklerini belirten bir açıklama yayınladı.Bir gün önce de bir dinci gazete CHP lideri Baykal’ın Danıştay Başkanı Mustafa Birden’in odasında Yargıtay C. Başsavcısı Yalçınkaya ile görüştüğünü iddia eden bir haber yayınlamıştı.Bu haber de tüm taraflarca yalanlandı.İntikam meleğiYargıyı ve askeri yıpratmak için başvurulan yöntemler ve üretilen haberler halkın zekâsını adeta alaya alıyor.İki önemli kurumun önemli mensupları bir “gizli buluşma” gerçekleştirecek olsalar, bunu askeri karargâhta mı yaparlar?Bu sırada neden güvenlik kameraları karartılır? Dışarıya canlı yayın mı yapılıyor, yoksa dışardan bir irade, karargâha kimin geldiğini, kimin gittiğini mi denetliyor?Amaç, mahkeme üstündeki baskıyı arttırarak sürdürmektir.Türban değişikliğini iptal eden yüksek mahkeme halâ yetkisini aşmakla suçlanıyor.Amaç “Neden böyle?” sorusuna “Çünkü askerin baskısı var” cevabını halkın zihnine kazımaktır.Bu şekilde tahrik edilen halka daha sonra, AKP’nin yerine kurulacak parti “intikam meleği” olarak adres gösterilecektir.Oysa şu gerçeğin halka belletilmesi lâzım:Meclis elbette anayasayı değiştirebilir. Tek şart ilk dört maddeye dokunmamaktır.Anayasa Mahkemesi meclisin yaptığı değişikliği sadece şekil yönünden denetleyebiliyor. Doğru ama önüne gelen değişikliğin anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri ile çelişen yanı var mı; ona bakarak işe başlıyor.Bu da şekil denetimidir.Bunu yapamazsa laik rejimin hiçbir güvencesi kalmayacaktır.Fitne fesat üretenler bu güvence kalmasın istiyor. Halk uyanana kadar tahrikler sürecektir.Hukuk devletini savunanların milli iradeye karşı olmakla suçlandıkları tuhaf bir toplum olduk. Ama bu da geçecek...

Devamını Oku