Haydi görelim!

Haberin Devamı

Siyasetçilerimizin büyük sorunu samimiyet eksiğidir. Bu zaaf onları zararlı şeylerin hizmetkârı yapıyor.
Başbakan İzmir’de doğru şeyler söyledi. Özeti şu:
“Öğrenciler hazırlık kurslarına niçin giderler? Bu sistem nasıl oluşturulmuş? Kaldırmaya kalktığınız zaman hangi bariyerlerle karşı karşıya kalacaksınız? Milletçe buna karşı mücadeleyi vermemiz gerekiyor.
Birilerinin çıkarına ters düşebilir ama milletin menfaatine uygun düşecektir. Öğrenci fen lisesi, Anadolu lisesinden mezun oluyor, o bile hazırlık kursuna gidiyor. Bu bir garabet. Bundan ülkemin kurtulması lâzım. Milletçe kurtulmamız lâzım.”
AKP iktidara dün mü geldi?
Tayyip Erdoğan ve partisi beş buçuk yıldan beri bu garabetin muhafızlığını yapmıyor mu?
Doğru, hazırlık kursları hem ailelerin kanını emen, hem evlâtlarının beynini ezberle hoşafa çeviren bir vahşi soygundur.
Beş yılda beş bine yaklaştı dershanelerin sayısı. Büyük kentlerdeki en prestijli binalar hep dershane oldu.
Buralara bir milyona yakın genç devam ediyor, 52 bin öğretmen çalışıyor. Sektörde 7-8 milyar YTL’lik bir pazar oluştuğu belirtiliyor.
Bu kaynak daha akıllı kullanılmalı elbette. Çünkü ülke kalkınmasının talep ettiği alanlarda kaliteli insan gücü yetiştirmek ancak böyle mümkün olabilir.
Başbakan Erdoğan papağan üreten bu ilkel soygun düzenine son vermek için halktan nasıl bir yardım istiyor; açıkça söylemelidir.
Söyleyemez.
Çünkü vicdanı yukarıya aktardığım doğru şeyleri söylüyor ama iş icraata gelince eli kolu bağlanıyor.
Biraz yürek yeter..
Bugünlere askerle, yargıyla, üniversitelerle kavga ede ede geldi.
O yanlış kavgaları göze alabilen iktidar, şimdi bu haklı ve gecikmiş kavgadan yan çizmek için neden hayaletler üretiyor?
Bariyer varsa iktidarın siyasi borçları ile ilgilidir. Bu alanı öldürücü bir kene gibi tarikat bağlantılı organizasyonlar sömürüyor. Dershaneler, tarikatların en değerli, en verimli av sahalarıdır. Parayı da, müridi de buradan kazanıyorlar.
Dershane sömürüsüne son vermek için iktidarın yardıma ihtiyacı yok.
Sadece tarikatların suyunu kesmekten korkmayacak bir yürek lâzımdır. Gerisi lâf!

*****


Mucize değil...

Ünlü Times gazetesi Çek maçı için ilginç bir tespit yaptı:
“Uluslararası futbol tarihinin en büyük geriden gelişlerinden biri...”
Çünkü maçın bitmesine 15 dakika kala 2-0 gerideydik ve maçı 3-2 kazandık. Rüya gibi bir gece yaşadık.
Telegraph gazetesi de “Türkiye hayal edilebilecek en dramatik şekilde tarih yazdı” yorumunu yaptı.
Övgülerde cömert gibi davranırken bu başarıyı bize yakıştıramayan örtülü bir tavır var.
Başarı, onu normal şartlarda hak edecek yeteneğe sahip bulunmayan birileri tarafından kazanıldığı zaman mucize diye nitelenebilir.
Çek maçı mucize miydi? Hayır...
İsviçre’yi de benzer şekilde yendiğimize göre başka bir sebep aramalıyız.
Bizim takımı ipten döndüren ve zafere götüren şey oyuncuların yüksek yeteneklerine tam güven duymayan oyun düzenidir.
Yönetecilerimizin genel hastalığı bu.
Milli Takım iki maça da “önce yenilmeyelim” diye çıktı. Bu tedbir yanlış tertip ve korkak oyun getirdi.
Bizi “artık kaybedecek bir şeyimiz kalmadı” noktasına gelmek kurtardı.
O andaki “inceldiği yerden kopsun” hamlesi, aslında oyuncuların üzerindeki kısıtlamaları kaldırmış, zincirlerini kırmış ve galibiyetin yolu açılmıştır.
Bu takıma güvenmek lâzım.
Onları her maça yenmek için çıkarmak lâzım.

DİĞER YENİ YAZILAR