Baykal’ın pes etme hakkı yok!

20 Aralık 2008

Dokunulmazlık zırhından soyunmamış bir yönetimde demokrasi ahlâkının çok sağlam olması gerekir.Çünkü orada arsızları, hırsızları kovalayacak savcıların, hakimlerin mahkemelerin eli kolu bağlanmıştır.Böyle bir durumda parlamentonun eksik bıraktığı denetim görevini halk adına başta medya, sonra üniversiteler barolar, sendikalar ve öteki kitle örgütleri üstlenmek zorundadır.Ama biliyoruz ki iktidar kitle örgütlerini susturan baskıyı kurmakta başarılı olmuştur. Medya alanında ise Başbakan kendi kartelini oluştururken bir yandan da bağımsız gazeteleri okumamaları için taraftarlarına çağrı yapmıştır.Kırk Haramiler döneminin çağdaş versiyonunu yaşıyoruz.Demokrasi, halkın ve devletin parasını harcayan iktidarlara daima hesap verebilir olma mecburiyetini yükler. Ama AKP iktidarı böyle bir sorumlulukla bağlarını her gün biraz daha koparıyor.“Bal tutan parmak yalar” diye eleştirdiğimiz, iğnelediğimiz iktidarlar bakanlar çok oldu geçmişte.Ama balı hiç bu kadar arısı ve peteği ile böyle toptan götüren azgınlığa tanık olmamıştık.Sormakla iş bitmiyorKanıta, mahkeme hükmüne bağlanmış suiistimaller, hırsızlıklar, iltimas ve yağma suçları var ortada.Yargının eli kolu bağlı muhalefetin verdiği soru önergelerine bile cevap vermeyen iktidar, medyanın sorularından ve her türlü dürüst, açık, bağımsız zeminden bucak bucak kaçıyor.Ama bıçak kemiğe dayanmıştır.İktidarın muhalefeti yok sayan tutumu hakaret boyutlarına ulaşmıştır.Başbakan, bütçe görüşmeleri gibi son derece saygıdeğer bir zemini dahi zedelemiştir.Ana muhalefet partisi lideri Baykal Başbakan’a pişkinlikle veya profesyonel siyasetçiliğin çirkin çalımları ile geçiştirilemeyecek, halk deyişi ile “4 tane okkalı soru” yöneltmiş, fakat hiç birine cevap alamamıştır.Lübnanlı Hariri ailesine Telekom satışından yüzmilyonlarca dolar menfaat sağlandığını iddia edip şu soruyu sormuştur:“Karşılığında Türkiye ya da Sayın Başbakan bir şey almış mıdır, almamış mıdır?” Başbakan bu ağır suçlamayı yutmuş, duymamış gibi davranmıştır.CHP lideri iktidarın Sabah-atv satışındaki kabul edilemez rolünü de meclis kürsüsüne getirmiştir:Cevap alana kadarBaşbakan’ın, Sabah’la atv’yi Çalık’a vermek için diğer talipleri caydıran baskılar yaptığını, TMSF Başkanı’nı “fiyatı yüksek oluşturdu” diye suçladığını, Çalık’a da “büyük bir medya grubunu iktidar yanlısı kartele devşirdiği için” devlet bankalarından 700 milyon dolar kredi verdirdiğini belirtmiştir.O 700 milyon dolar, krizde binlerce küçük işletmeye nefes aldırırdı bunu hatırlatarak vicdanlara seslenmiştir.Sonra Deniz Feneri etrafındaki büyük rezaletin Türkiye’deki bağlantılarına ne yaptığı, ona bağlı olarak RTÜK Başkanı’nın nasıl halâ o kamu görevinde tutulduğunu sormuştur.Çağdaş demokrasilerde bu rezaletlerin her biri ayrı ayrı hükümet devirecek sebeplerdir. Ama Başbakan hiç bir soruya cevap vermeyerek uyutma siyaseti yürütüyor.Yaptığı Baykal’a hakaret, halka saygısızlıktır. Baykal bu yok sayılma hakaretine şahsen katlanabilir ama muhalefet lideri olarak sabır göstermeye hakkı yoktur ve olamaz.Cevaplarını alana kadar bu soruları her gün aynı saatte düzenleyeceği basın toplantıları ile bıkmadan, usanmadan tekrar tekrar sorlamalıdır.Muhatabı utanmıyor diye pes etmemelidir!

Devamını Oku

Acele ettiler!

20 Aralık 2008

Kimse inkâr etmiyor Osmanlı Ermenilerinin 1915’te zorunlu göçe tabi tutulmaları gerçekten “büyük felâket” doğurmuştur.Birinci Dünya Harbi’nde Osmanlı yedi ayrı cephede savaşıyor, özellikle Rus işgalinin yaşandığı Doğu’da cephe gerisi savunmasız kalmanın ağır bedellerini ödüyordu.Bağımsız bir devlet kurma hayaliyle Rus ordusunun yanında yer alan Ermeni isyancıların sabotaj ve katliamlarına çare üretememek Osmanlı idaresini Tehcir Kanunu’nu çıkarmaya mecbur etti.Yollara düşen yığınları koruyacak tedbirler alınamaması büyük kayıplar verilmesine sebep olmuştur. Ve bu olay yıllar ardından Türkiye’ye yönelik siyasi komplonun malzemesi olarak hortlatılmış, kayıp rakamları abartılarak ülkemiz yargısız infaz yoluyla soykırım suçlusu ilân edilmiştir.Halbuki savaş sonrası toplanan Paris Konferansı (1919) belgeleri arasında yer tutan raporlar Müslüman halktan 519 bin kişinin Ermeniler tarafından katledildiğine dair bilgiler yansıtıyor.Yani olay iki taraf için de “büyük felâket”tir. Bir taraf kendi bağımsızlığının hayali ile işgalci düşman safında isyan ederek katliam yapmış, diğer taraf da isyancıların yararlandığı düzeni bozmak için tehcir tedbirine başvurmuştur.Mantığını aramakO zaman soykırım iddiası söz konusu olmamıştır. Daha sonra cinayetler eşliğinde açılan fesat döneminde de bu suçlama kanıtlanamamıştır.Ermeniler tarafından öldürülen Müslüman halka ait 185 mezarda araştırmalar yapan bilim adamlarından Atatürk Üniversitesi Türk Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Erol Kürkçüoğlu’nun dikkate değer bir uyarısı var:“Tehcirden 3 yıl sonra Mondros, 5 yıl sonra Sevr anlaşmaları imzalandı. Bu anlaşmalar Osmanlı’nın yok edilme belgeleridir. Osmanlı bu anlaşmalardaki hiçbir maddenin değiştirilmesini sağlayamamıştır. Eğer 1915’te ve sonrasında Ermenilere yönelik katliamlar olsaydı mutlaka bu anlaşmalara iri harflerle yazılırdı.” Kürkçüoğlu’nun dediğinin mantığı var. Ama özür kampanyası başlatan akademisyen ve gazetecilerin gerekçesi ne? Gerekçe varsa hangi mantığa dayanıyor?Prof. Baskın Oran “Bizim derdimiz sabah kalkınca aynaya bakabilmek. 85 yıl geç kalmış bir işi artık başlatmak. Devletin Ermenistan’la nihayet normal ilişkiye geçme sürecine paralel olarak (...) bu vaziyeti sona erdirmek” diyor.Üstüne atladılarErmenistan’la normal bir ilişki sürecinin nihayet başlamış olduğunu görebilen özür öncüleri, pişmiş aşa su katma zararı doğurabilecek bir hamlenin sonuçlarını neden öngöremediler acaba?Normalleşme sürecine birkaç ay şans tanımaktan onları alıkoyan bir şey mi buldular? Mesela tarihin akışını değiştirecek değerde bir belge...Hayır, aynaya bakamıyorlarmış!Ermenilerden özür dileyen öncüler iyimser beklentiler uyandıran yeni sürece verdikleri zarardan ötürü bir özür metni daha hazırlasalar iyi olur.Çünkü yaptıkları eylem karşı tarafın beklentilerini yükseltirken Türk kamuoyunda da reaksiyon yaratmıştır.Amerika Ermeni Asamblesi İcra Direktörü Bryan Ardouny “Türkiye’de geri dönülmez bir eğilim başladı. Bu özür, bu yönde bir ilk adım ve Türkiye’nin kaçınılmaz olarak soykırım geçmişiyle yüzleşmesi sonucunu ortaya çıkaracak” diye demeç verdi.Maden bulmuş gibi atladılar üstüne.Yeni ABD Başkanı Obama’yı ikna etmek amacında kullanacakları en güçlü tanıklar da bu Türk aydınlar olacaktır!Talip oldukları rol bu muydu?

Devamını Oku

e-devlet, ya Allah

19 Aralık 2008

Güvenilir bir araştırma, insana kuşatılmışlık duygusu veren tüyler ürpertici bir Türkiye fotoğrafı koydu önümüze..Prof. Dr. Binnaz Toprak koordinatörlüğünde yürütülen “mahalle baskısı” odaklı çalışma aslında demokrasimizin çoğulcu ve hoşgörülü bir toplum hedefine ilerleyişini kolaylaştıracak yol ve yöntemleri aramak için yapılmış.Ama daha ilk anda “Acaba iş işten geçti mi?” şüphesini uyandırıyor.Araştırma “Ne yapmalı?” sorusuna cevap ararken “Her kesime eşit mesafede duran şeffaf bir yönetim” öneriyor. Ama nasıl olacak?Rapor, görüşme yapılan vatandaşların “ayrımcılık, dışlama ve hak ihlâlleriyle en çok kamu kurumlarında karşılaşıyoruz” dediklerini, iktidar yanlısı bürokratların güç gösterilerine tanıklık ettiklerine dair şikâyetlerini yoğun olarak yansıtıyor.Araştırmaya göre Doğu bölgelerinde muhafazakârlık tabanda yoğunlaşmakta baskıyı mahalle sürekli üretmekte, Batı kentlerinde ise bu gelişmeyi, belediyelerin uygulamaları sağlamaktadır.Kadınlara, farklı kimliklere ve içki içenlerle içkili mekânlara yönelik önyargılı yaklaşımlara karşı rapor, bir seferberlik öneriyor.Okullar kaybedildiTabii seferberliğin en önemli ayağı eğitim alanında olacak.Ama okullarla ilgili bulguları okuduğunuz zaman o değerli aletin çoktan kaybedilmiş olduğunu görüyorsunuz.Milli Eğitim’in Fethullah Gülen karşısında çaresizliği şöyle kayda geçmiş:“Cemaate ait dershane, yurt ve ‘ışık evleri’nin ilkokuldan başlayarak tüm eğitim kademelerindeki öğrencileri kendi dünya görüşü doğrultusunda şekillendirmesinin hiçbir denetime tabi tutulmaması kabul edilebilir değildir.” Maalesef şu gerçeği de görüyorsunuz:Türkiye’nin eğitim politikasını düzeltmeye karar verseniz bile, bu pişmanlığı eyleme dönüştürmeniz artık kolay olamayacaktır.Çünkü okulların yönetici koltuklarına din öğretmenleri oturtulmuş, Konya’da bir öğretmenin dediğine göre liselerin tamamında ve ilkokulların çoğunda öğretmenler için mescit açılmıştır.Anadolu’da cuma namazı vakti hastanelerde ameliyat bile yapılamadığına dair bilgiler aktarılmıştır.Sistematik ısrarcılıkKadrolaşma AKP’nin ilk iktidar döneminde büyük ölçüde tamamlanmıştır.Tehlike kanıksandığı, tedirginlik yaratan gürültü dönemi artık kapandığı için şimdi siyasal İslâm ideolojisinin yerleşme süreci “sessiz ve derinden” hızlanmıştır.Devlet bürokrasisi birinci dönem Başbakan Müsteşarı yapılan Ömer Dinçer’e teslim edilmişti.Bilindiği gibi Dinçer, “cumhuriyetin laiklik dahil tüm temel ilkelerinin yerini daha Müslüman bir yapıya devretmesi zamanının geldiğini” savunan bir kişi olarak AKP adına bürokrasiyi örgütlemişti.Parti Ömer Dinçer’i “dokunulmazlığa ihtiyacı olabilir” tedbirliliği ile son seçimde milletvekili yaptı.Ama Dinçer’in hayalindeki düzeni açıklayan o ünlü tebliği bir direktif gibi AKP’nin icraatına pusula görevi yapıyor:“İktidara gelmek yolun sonu değildir, yeni bir başlangıçtır... İktidara gelince de Müslümanın kavgası devam eder!” Aklı başında bilinen insanlar birbirlerini yerken cumhuriyetin kurumları birer birer düşüyor. Siyasal İslâm, hayatı değiştiriyor.Bu kesimin sistematik ısrarcılığı karşısındakileri yoruyor, etkisizleştiriyor.Duydunuz mu?. Kamu hizmetlerinin elektronik ortamda sunulacağı e-devlet internet hizmetini dün Başbakan “Ya Allah Bismillah” diye açtı.Maşallah.. Hayırlı olur inşallah!

Devamını Oku

Zırh ve utanç!

17 Aralık 2008

Rüşvet yiyen siyasetçi ve bürokratlar için ülkemiz benzersiz bir cennet...Neden böyledir dünkü VATAN’ın manşeti, sorunun cevabını veriyordu.Uluslararası ihalelerin dev Alman şirketi Siemens’in 1,4 milyar dolar rüşvet dağıttığı neredeyse kesinleşmiştir.Alman ve Amerikan yargısının hükmettiği 1,6 milyar dolarlık cezayı şirket yöneticilerinin “rezalet kapanıyor” diye bayram sevinci ile karşılamaları, Siemens hesabına itiraf sayılır.Rüşvet dağıtılan ülkeler arasında Türkiye’nin de adı geçti. Ama niye Nijerya kadar bile olamadık?Türkiye’de yaprak kıpırdamıyor.Bu rezaletin deşilmesi görevi yine bağımsız medyaya düşecek. Deniz Feneri dosyasının Almanya’dan getirtilmesi konusunda görülen isteksizlik, Siemens rüşvetini kovalamak konusundaki çabaların ne kadar ısrarlı bir devamlılık taşıması gerektiğini açıklıyor.Azeri doğalgazının nakli ile ilgili bir ihaleyi kazanan işadamı Rubil Gökdemir’in mahkemede verdiği ifade ortada:Gökdemir BOTAŞ’ın kendisine Siemens gaz türbini kullanması için baskı yaptığını, bunu kabul etmediği için ihalelere artık alınmadığını, birçok ihale şartnamesinin Siemens ürünlerini mecbur tutacak biçimde hazırlandığını, şirketin Ankara’da 57 milyon euro rüşvet dağıttığını öne sürdü.Rüşvet çantacısı kişinin Ankara’da bir bakanla bir ihale öncesi buluşup yemek yediğine dair haberlerini de medya sayesinde bütün dünya duydu.Ama bizim politikacılar milleti utandıran bu rezalete kör ve sağır duruyorlar.Dışarıda yargı hükmüne bağlanmış hırsızlık bizim meclisimizde acaba niye bir soru önergesine bile konu olmuyor?Çünkü bizde rüşvet çok örgütlü..Yiyenler 40 Haramiler örneği. Hepsi birbirini tanır, açıklarını bilir. Biri yakasını kaptırırsa o hepsini yakabilir!Bu sigorta uzun bir aradan sonra Şaban Dişli örneğinde arıza yaptı.Dişli de koruyucu sigortayı şu uyarı ile tekrar devreye soktu:“Bu hesabı tek başına ödemem. Alman usulü ödeyeceğiz!” Artık Dişli’ye kimse ilişemez!Meclisin engerek görmüş tavşan gibi donup kalmasını anlıyoruz ve utanıyoruz. Ama yargı neden harekete geçmiyor?Yunan savcılar, rüşvet dağıttığını itiraf eden Siemens yöneticilerini sorgulamak üzere Almanya’ya gittiler...Bizimkiler niçin oturuyor?Saygı çağrısıİstanbul Üniversitesi’ne eşi türbanlı bir rektör getirmek siyasal İslâmcıların rüyası olabilir.Ama yeni rektör adaylarını belirlemek için yapılan seçimden böyle bir sonuç üretmek herhalde ahlâkî bir hareket olmayacaktır.YÖK belirlenen 6 adayı 3’e indirerek Köşk’e sunacak, yeni rektörü onlar arasından Cumhurbaşkanı seçecektir.Birinci sırada 483 oy alan Prof. Ali Akyüz var.Onu 467 oyla Prof. Yunus Söylet ve 365 oyla Prof. Melih Boydak izliyor.Oy dağılımı, demokratik bir seçim yaşandığını gösteriyor. Üniversitenin iradesine saygı Prof. Akyüz’ün rektör yapılmasını gerektiriyor.Ama çoğumuz biliyoruz ki iktidar YÖK’ten sonra İstanbul Üniversitesi’nde bayrak gösterme iddiasının sihrine kapılarak eşi türban takan bir aday aramış ve aynı zamanda Başbakan’ın aile doktoru olan Prof. Yunus Söylet’i bu yarışa sokmuştur.Eğer Cumhurbaşkanı birinci dururken ikinci sıradaki adayı seçecek olursa, bu seçimdeki kıstasın sadece türban olduğu ortaya çıkacaktır.Böyle bir seçim, karşı tarafta olanlara bölünmenin bedelini acı bir şekilde ödetir belki ama şu gerçeği de öğretir:Bundan sonra herkes hayatını tarafsızlığına asla güvenilemeyecek bir Cumhurbaşkanı’nın varlığını esas alarak düzenlesin!

Devamını Oku

Mızrak gibi sorular teğet geçti...

16 Aralık 2008

Baykal’ı dinlerken milletvekili dokunulmazlığının en önemli ülke meselesi olduğundan bir kez daha emin oldum.Yasama dokunulmazlığını siyasetçiler için suç işleme imtiyazına dönüştüren düzen hukuk dışıdır, ahlâk dışıdır.Dün bütçe görüşmelerinde Baykal’ın dediği gibi bağımsız gazeteciler Başbakan’a sorulacak soruları soramıyor. Başbakan, sadece kendi belirlediği soruları soracak gazetecilerin karşısına çıkıyor.Sonuçta ne oluyor?Ülkede siyasetten üreyen yolsuzluklar ve iktidar eylemlerinden yükselen pis kokular, gelecek korkusu yaratacak boyutlara ulaşıyor.Sahte mahkemeNeden? Çünkü suç isnat edilen siyasetçiye yargı hesap soramıyor. Bu bağışıklık başka yolsuzlukları tetikliyor.Hem devlet ve millet soyuluyor hem de adalete siyasete ve sisteme olan güven yok oluyor.Parlamento, yargının yetkilerini kötü biçimde kullanarak suç ortaklarını koruyan bir sahte mahkeme görüntüsüne giriyor.Baykal dün farklı bir lider tipi çizdi. Mesajlarının ağırlığını sesinin tonu ile değil konuşmasının içeriği ile sağlamaya özen gösterdi. Eleştirileri mızrak gibiydi ama “hükümetimiz” diye hitap ettiği muhatabını sonunda sevgi ile selâmlayarak indi kürsüden.Son döneme damgasını vuran şaibeli işler halkta cüzdanının cebinden çalındığı duygusunu uyandıracak kadar kabalaşmıştır.Suçlar, hakaret sayılacak kadar meydan okuma tavrı içinde işlenmiştir.Dün Deniz Baykal Başbakan’a bunların hesabını sorarak görevini yaptı ama ne işe yarayacak?Cevapsız sorularTelekom Lübnanlı Hariri ailesine satıldıktan hemen sonra iktidar Kurumlar Vergisi’nde indirim yaparak bu şirkete yıllık 300 milyon YTL dolayında bir kaynak sağladı.Baykal “Bunun karşılığında Türkiye veya Başbakan bir şey aldı mı, almadı mı?” diye sordu.AKP’nin medya tekeli oluşturmak amacıyla Sabah-atv satışına müdahil olması da gündeme geldi.İktidar, Başbakan’ın damadının şirketine kamu bankalarından 750 milyon dolar kredi sağlamıştı. Baykal iktidarın şimdi kriz nedeniyle bu paranın üçte birini KOBİ’lere dağıtacağını söyleyerek övündüğünü anlattı.Deniz Feneri dolandırıcılığı ile beraber asla peşi bırakılmaması gereken dosyalardır bunlar. Ve toplum önünde münazara ile değil ancak yargı huzurunda temizlenecek hesaplardır.Bu hedefe ulaşabilmenin yolu dokunulmazlıkların kaldırılmasına AKP’yi razı etmekten geçiyor.Aksi halde iktidar suçlandığı yolsuzlukları susarak unutturmaya çalışacak, erzak ve kömür takviyeli pişkinlikle halkı uyutacak, bütün bu sorular teğet geçecektir.Başbakan dün, Baykal’ın sorularından kaçarken, Arap gazetecinin pabucunu savuşturan Başkan Bush’u hatırlatıyordu.Sivil toplum, üniversiteleri de dahil dokunulmazlık kangrenine karşı birleşmelidir.Onurumuzla oynandığını fark etmemiz için daha ne tür bir hakarete uğramamız gerekiyor?

Devamını Oku

Büyük Felâket

15 Aralık 2008

Ermeni soykırımı iddialarına bizim taraftan destek sağlayan bazı eylemler her yıl bu zamanlarda bir şekilde tekrarlanır.Soykırım iddiasını, Nisan ayındaki yıldönümü öncesi Amerikan Kongresi’nden geçirmek isteyen Ermeni diasporasının bu çabalardan yararlandığını da hepimiz biliriz.Başlatılan “bireysel özür dileme” kampanyası böyle bir amaca hizmet kastı güdüyor olabilir mi?İmza sahipleri arasında vicdanlarına ve akıllarına saygı duyduğum kişiler var. En azından onlar Türkiye’ye diz çöktürmeye çalışan bir komploya yardım amacıyla hareket etmiş olamazlar.İmzaya açılan metinde şöyle deniyor:“1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” Bu metni imzalamanın sağlayacağı rahatlığın bedeli hayli ağır olacaktır. Diaspora “Türk aydınlarının korkudan soykırımı telâffuz edemediklerini ama gereken itirafı yeterli açıklıkta yaptıklarını” iddia edecektir.İmza koymayı düşünenler daha önce “yeni bir belge mi buldunuz?” diye hareketin öncülerine sormalıdırlar.“Aydın vicdanı” adaletsizliğe alet olamaz. ABD’de yeni bir yönetim işbaşına gelirken bu özür kampanyasını başlatmak, daha derin vicdan azaplarına sebep olabilir çünkü.Amerikalı tarihçi Justin McCarthy’nin, sık sık yaptığı bir hatırlatma vardır:“Sizi baskı altında tutanlar ‘özür dileyin kapansın bu tarihi yara’ diyeceklerdir. Sakın oyuna gelmeyin. Rahatınız için bencillik ederseniz atalarınıza iftira etmiş olursunuz. Çünkü onlar böyle bir suç işlemediler!” İnsanın vicdanı ancak özgürse rahatlar.Bizim aydınlar acaba bu konuda Amerikalı profesör kadar özgür mü?Modern takunyaTHY Genel Müdürü Kotil’in Atatürk Havalimanı VIP Salonu’nda plastik terlikle çekilmiş fotoğrafını gördük dünkü gazetelerde.Bu sayede hacca gittiğini öğrendik.Allah kabul etsin!Ama biz millet olarak terlikle uçaktan inip makam otosuna giden bir THY Genel Müdürü’nü nasıl kabul edeceğiz?Allah bunun için de bize yardım etsin!Bu pejmürdeliğin hac sevabını artıracağını kimse söyleyemez.Temel Kotil’i ne dürttü o zaman?AKP ile beraber bürokrasi koltukları politik hale geldi. Kotil, takunyanın yeni versiyonu olan plastik terliğin kendisini THY’nin başına getiren iradenin gözünde onu yücelteceğini düşünmüş olabilir.Eğer AKP’yi iktidar yapan çoğunluğun da aynı şekilde düşündüğünü tahmin ederek terlik giydiyse bu kötülüktür.Daha kötüsü, tahmininin doğru çıkmasıdır.Çıkacak da galiba.. O ihtimal sadaka ekonomisiyle oyları rehin alınan yığınlara paralel olarak her gün artıyor!Halk cezayı kesti!Adalet Bakanı Şahin Deniz Feneri davası ile ilgili dosyanın Alman mahkemesinden hâlâ gelmediğini söyledi dün.Hiç fark etmez kamu vicdanı hükmünü verdi bile.Geçen yıl 101.707 kişi kurban bağışını Deniz Feneri’ne yaparken sayı bu yıl 25 bine inmiş... Yargıda jüri sistemi olsa ne olacaktı, belli!“Temiz Siyaset” özleminin toplumda yakıcı bir özlem haline gelmekte olduğunu AKP önderleri görmüyor mu? Basiretin bağlanması böyle bir şey herhalde.Bakanlık, dosyayı büyükelçiliğimiz aracılığı ile alıp kurye ile yarın Türkiye’ye getirmelidir.Bu oyalama taktikleri AKP’yi sanık sandalyesine oturtuyor!

Devamını Oku

Çankaya son durak olmalı

13 Aralık 2008

Şartlar Abdullah Gül’ü bir kesimin “Benim Cumhurbaşkanım değil” diye reddetmesine sebep olmuştu.Bu durum “Hepimizin Cumhurbaşkanı” olmak istiyorsa, önüne çıkacak fırsatları iyi değerlendirmesi mecburiyetini ona yüklüyordu.İlk büyük fırsat, Kamu İhale Kanunu ile önüne geldi.Kaleciyi de geçip topla gol çizgisinin üstünde buluşan santrfor gibiydi.Veto edip bir anda bütün milletin gönlünü kazanabilirdi.Ama bunu yapmadı, daha zor olanı yaptı, topu dışarı attı.Ancak rakip takımın menfaat karşılığı elde ettiği şikeciler göze alırdı böyle bir hareketi. Gül de siyasi anlamda aynı vebali üstüne almış oldu!Siyasi tercihleri nedeniyle Abdullah Gül’ü kendi cumhurbaşkanı saymayan yığınlara şimdi bir de ahlâki kaliteleri nedeniyle ondan uzaklaşan kitleler eklenecektir.Çünkü Cumhurbaşkanı Gül’ün Kamu İhale Kanunu’ndaki değişiklikleri onaylarken sığınabileceği yasal ve ahlâki mazeretleri bulunmamaktadır.İktidar bu kanunu “Kırk Haramiler”ine yeni alanlar açmak amacıyla değiştirmiş daha doğrusu delik deşik etmiştir.Ali Dibolar’a gün doğduDevlet her yıl yüz milyar doları aşan değerde mal ve hizmet satın alıyor.İktidar, şeffaf, denetlenebilir ve yolsuzluğa açık olmayan AB normlarını adeta dürüst insanlara, ulusal ve evrensel hukuka meydan okuyarak öyle bir değiştirdi ki, bu cüreti tarif edecek kelimeler, insanı hakaret davasının sanığı yapabilir onları siz bulun ve boşluğu doldurun...Kanunla getirilen istisnalar iktidarı ve belediyeleri, her ihaleyi diledikleri kişi ve firmalara kimseye hesap vermeden yönlendirme yetkisi tanıdığı için bundan böyle hırsızlıklara, yolsuzluklara devlet ve millet olarak kaptıracağımız paralar daha büyük olacaktır.Hepimiz bundan emin olabiliriz!Bu gerçeği AB raporları defalarca vurgulayıp uyardı, Kamu İhale Kurumu’nun eski Başkanı Akkaynak “Genişletilen istisnalarla yeni Ali Dibolar’a fırsat yaratıldı” diye avaz avaz bağırdı.Ama Gül kulak asmadı bu uyarılara.“Bir kez daha görüşün” diye kanunu meclise geri göndermedi.Tersine, bayram tatilinde kaynayıp gitsin diye 5 Aralık’ta imzayı attı. Ve bu başlangıçla işlenecek yolsuzluk suçlarının manevi sorumluluğunu üstüne almış oldu.Partili Cumhurbaşkanı... Yeni Anayasa değişikliği yapılırken “Cumhurbaşkanları görevlerini tamamladıktan sonra siyasete dönemez ve kamu görevi üstlenemez” diye bir madde eklensin.Abdullah Gül’ün hayalinde Erdoğan’la yer değiştirmek var.Bu durumda Anayasa’nın öngördüğü “tarafsız cumhurbaşkanı”nı artık rüyamızda bile göremeyiz.Gül, İhale Kanunu değişikliğinde yaptığı gibi her kritik aşamada AKP’nin Çankaya’daki noteri gibi davranacaktır.Öyle davranmazsa Başbakan koltuğuna oturamayacağını ve Çankaya’yı devredeceği Tayyip Erdoğan’dan kendisi gibi taraflı bir cumhurbaşkanı gibi davranmasını isteyemeyeceğini bilecektir.Evet evet Cumhurbaşkanlığı siyasetçinin mutlaka son durağı olmalı!

Devamını Oku

Durun, düşünün!

12 Aralık 2008

Bugünkü manşetimiz “Var mı artıran?” diye soruyor. Cevabı hazır: Dün vardı, yarın daha çok olacak!Demokrasiyi akıl ve ahlâk dışı paylaşımların yarışına dayalı bir yönetim biçimi olarak algılayan toplumlar yalnız borçlarını büyütmüyorlar, geleceklerini de yiyorlar.Çocuklarına daha zor bir yaşam hazırlıyorlar.İnsanlara 30’lu yaşlarda emeklilik hakkı tanıyarak devletin mali sağlığını bozan, tarımsal destek politikalarında rakip partilerin arkasına düşmemek için “Kim ne veriyorsa benden 5 fazlası” diye oy isteyen siyasetçileri seçmemeyi becerebilsek bugün bambaşka bir ülkede yaşıyor olurduk.Peki ders aldık mı? Hayır..Çünkü her yanlış bir kötülük doğurduğu gibi her yeni kötülük de yeni bir yanlışın sebebini inşa etti ve ediyor.Şimdiden aklımızı kurcalayan soru, bir yıl bile geçmeden kahırlı pişmanlıkların gerekçesi olabilir.Çünkü AKP önderleri “İstihdam yaratmak için değerlendireceğimiz kamu kaynaklarını oy avlamak için sadaka olarak dağıtarak doğru bir iş mi yaptık?” diye soracaklardır birbirlerine.Kandır - kazan oyunuSeçim kazanmak uğruna akıl ve ahlâk dışı işler yapılıyor.O kadar ki dün haberini verdiğimiz Sosyal Yardımlar Tasarısı taslağının, Mart’taki yerel seçimler gözetilerek alelacele hazırlanmış olduğu daha ilk günden ortaya çıktı.Mesela tasarıda açıkça tarif edilmiş ki muhtaç bir aileye ödenecek aylık “geçim yardımı” yoksulluk sınırını belirleyen harcama tutarının 2 katı olacak.Bu da 4 kişilik bir aile için 1.400 YTL civarında bir para oluyor.Ancak başka bir madde şu düzenlemeyi getiriyor: “Geçim yardımı, çocuk ve yaşlılık yardımlarının aylık toplamı, asgari ücretin yüzde 50’sinden fazla olamaz...” Ne anlatıyor bu madde?Asgari ücretin yarısı olan 251.5 YTL üstündeki hak edişlerin ödenmeyeceğini! Tasarıyı hazırlayanlar aceleyle hata mı ettiler, yoksa av için kurdukları tuzakların bu şekilde daha çekici, daha aldatıcı olacağını düşünerek kasıtla mı hareket ettiler?Artık günahları boyunlarına...Rest çeken parti CHPMeclisteki müzakeresi sırasında tasarı çok değişecektir. Ama değişim makulü aramakta değil, yoksulların oylarını daha garantili hale getirecek aşırılıklarda gerçekleşecektir.Çünkü artık muhalefet partileri de “yaptığınız suçtur, ayıptır, günahtır” uyarılarının işe yaramadığını gördükleri, sorumlu davranmanın yenilgiden başka bir şey getirmediğini fark ettikleri için onlar da ihtiras tramvayına binmişlerdir!CHP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Murat Karayalçın dün Ayaş ilçesinde bombayı patlattı:“Ankara’da 90 bin aile yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bunlara aylık 600 YTL yardımda bulunacağız!” Bazı toplumlar doğrular arasında, bazıları doğrularla yanlışlar arasında seçim yapıyor.Biz ise gitgide yanlışlar arasındaki seçimlere mahkûm oluyoruz...AKP türbanı mı savunuyordu, CHP çıktı çarşafla rest çekti!İktidar fakir ailelere 251,5 YTL aylık yardım mı vaat ediyor CHP “Al benden 600” diye meydan okuyor.“Kim ne veriyorsa benden beş fazlası” sözünü hatırlayarak geçmişte daha kötü günler geçirdiğimizi düşünmeyin.Çünkü bu doğru değil.O söz tarım ürünlerine yönelik destek fiyatlarıyla ilgiliydi. Yani para bir şey üretene veriliyordu. Şimdi çalışmayana veriyoruz.Ve iktidarı ile, muhalefeti ile uyum içinde, sermayemizi daha hızlı yemek için yarışıyoruz!

Devamını Oku