Başbakan, eşinin GATA’ya kabul edilmediği tartışmalarına son noktayı koymalı artık.Çünkü bundan sonraki zorlamalar istismara girecektir.Genelkurmay Başkanı’nın özür yerine geçecek ifadeleri, bu olayın tekrar yaşanmayacağını garanti ediyor.Emine Erdoğan’ın türbanı nedeniyle GATA’ya hasta ziyaretine gitmesinin engellenmesi konusunda Orgeneral Başbuğ’un yaptığı değerlendirme, istismar avcıları dışında herkesi tatmin edecek içeriktedir:“Bu özel bir durum. Gerçekten insani boyut içeriyor. Keşke o olay yaşanmasaydı... İnsani boyuttan bakarsak bu olayı bugün savunmamız mümkün değil..” Cumhurbaşkanı Gül de dün benzer bir değerlendirme yaptı. “Bu konular hep geçmişte kalmış konulardır. Bildiğim kadarıyla da şu anda herkese hastaneler zaten açıktır” dedi.Din istismarından beslenen bazı çevreler ulaşılan aşamayı memnuniyetle karşılayacak yerde siyasi çatışmayı körükleyecek bir bahane olarak kullanıyorlar.AKP’nin üst yönetimi de onlara ilham ve malzeme veriyor.Başbakan Erdoğan dün partisinin kadın kolları toplantısında öfkeli suçlamalarla türban tartışmasına “gaz” vermiş, Başbakan Yardımcısı Arınç da Orgeneral Başbuğ’un açıklamasını alaycı bir ifadeyle tatmin edici bulmadığını anlatmaya çalışmıştır.Neden böyle yapıyorlar?Çünkü AKP’nin seçimde kullanacağı iki önemli savunma silâhını feda etmek istemiyorlar.Belli ki darbe korkusu ve türban sömürüsü, iktidar partisinin “mağduriyet” inşa ederken kullanacağı iki ana malzeme olacaktır.Eskisi kadar işe yarar mı?Yaramayacaktır; çünkü seçimler yaklaştıkça işsizliğin ve yoksulluğun dayanılmaz acıları, yolsuzluk suçlamalarının zehir etkisini arttıracaktır.Deniz Feneri dolandırıcılığı milletin vicdanını kanatıyor, iktidarın medyayı korkutarak susturması öfkeyi tahrik ediyor.Dün muhalefetten yetim hakkı ile zenginleşen eş, dost, akraba imaları geldiği için Başbakan savunma yapmaya çalıştı ama inandırıcı olamadı.Ona yolsuzluk soruluyor, o ekonomide ne başarılar elde etmişler, onu anlatıyor.Yolsuzluk iddialarına verilecek en inandırıcı cevap, ilk iş olarak milletvekili dokunulmazlığını kaldırmaktır.Yolsuzluklar, türbanın örteceği boyutları çoktan geçmiştir çünkü!Önemli ilerlemeLaiklik ilkesinin Anayasa’ya girişinin dün yıldönümü idi.Bu nedenle Başbakan Erdoğan imzasıyla bir açıklama yayınlandı.Mesajda “Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyetimizin birbirini tamamlayan temel niteliklerinden biri de laiklik ilkesidir” deniliyor.Doğru ama eksik kalan bir tesbittir.Çünkü laiklik ilkesi öteki ilkelerin de temelidir. Laik rejime sahip olmayan Müslüman toplumların demokrasiye ve hukuk devletine de sahip olamamaları bu gerçeği öğretiyor.Mesaj şöyle bir çağrı da yapıyor:“Laikliği ayrıştırıcı değil birleştirici bir ilke olarak yaşatıp gelecek nesillere taşımak, bizi millet olarak bekleyen çok önemli bir sorumluluğumuzdur.” Erdoğan’ın AKP’yi kurmadan önce “İnsan hem laik hem Müslüman olamaz” dediğini hatırlayacak olursak, böyle bir metnin altına imzasını koymasını ilerleme sayıp memnunlukla karşılamamız gerekir.Ama insan hep daha iyisini istiyor.Dileğim bu resmi beyanın, Başbakan’ın samimi inancı haline geldiğinden emin olduğumuz günü milletçe görmektir!
Neden korktuklarını bilmeyenler, şimdi sanıyorum neden sevindiklerinin cevabını veremiyorlardır.Sivil asayiş güçlerinin yetersiz kaldığı durumlarda askerin müdahalesine olanak tanıyan EMASYA Protokolü dün yürürlükten kalktı.Bu protokolün darbelere zemin hazırladığı saplantısına kendilerini kaptıranlar acaba iptal kararından sonra huzura kavuşacaklar mı?Buna inanmak zor. Çünkü şu sorular sorulacaktır:EMASYA sebebiyle şimdiye kadar hangi kamu zararı doğdu?EMASYA’nın gölgesi, hangi darbe planına zemin hazırladı?Bu soruların cevapları protokolün aksayan yerleri varsa onların düzeltilmesini haklı gösterebilir ama tümden iptalini, hayır!Ülkenin yönetimi bir süreden beri demagoji fırtınasına tutulmuştur; EMASYA’yı da o fırtına süpürüp götürmüş görünüyor.Oysa iptal kararını vermeden önce kaynağına gidip bu protokolü doğuran sebepleri araştırmak gerekirdi.Bu yapılsa eminim Sivas’ta yaşanan 1993 Madımak katliamı karşımıza çıkardı.Bir “adam” olsaydıMadımak trajedisi, vicdan taşıyan bütün insanlar için utançtır!2 Temmuz 1993 günü Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’a giden yazarlar, ozanlar, aydınlar Madımak Oteli’ni kuşatan kışkırtılmış, yoldan, akıldan çıkartılmış 20 bin kişilik bir kalabalığın saldırısına uğramıştı.Bütün dünyanın gözü önünde yakıldı, boğuldu o insanlar.Ankara’daki ve Sivas’taki sivil yöneticiler dirayet ve basiret sahibi olsalar 37 hayat sönmez, Türkiye bu utancın kuyusuna düşmezdi.Otelin perdeleri tutuşturulmaya başlandığında askeri birlik oraya ulaşmıştı ama müdahale emrini verecek sivil yönetici olmadığı için “insanlık yangını”nı oraya sevkedilen askeri birlik, “en büyük asker bizim asker” diye tempo tutan azgın kalabalığın tezahüratı arasında çaresizce izledi.Tekrar düşünmeliGenelkurmay Başkanı Başbuğ dün Hürriyet’e verdiği mülakatta terörle mücadeleye evet ama toplumsal olaylara müdahaleye askerin istekli olmadığını, olmayacağını söylüyordu.Madımak’ın meşum hatırası zaten bunu doğruluyor.Bu sebeple olayın EMASYA’yı yaratan ihtiyaçta belirleyici rol oynadığı kimsenin meçhulü olmamalı.Dikkat!.. Her gölgede darbe tehdidi vehmeden kompleksli ruhları tatmin edelim derken ölçüyü kaçırmamakta, iç güvenliği kuruntulara kurban etmemekte büyük yarar vardır.Genelkurmay Başkanı “EMASYA protokolüne gerek yok, kalkabilir. Zaten kanunda yetki var” dedi.Kanun daha önce de vardı ve Madımak tecrübesi ona rağmen yaşandı.EMASYA protokolünün 13 yıldır beyhude yere yürürlükte kaldığına iyisi mi biz inanmayalım...Buna MGK’nın ilk toplantısında ülkenin güvenliğinden sorumlu sivil ve asker yöneticiler karar versin ki ülke ucuz şovların ceremesini çekmesin!
Üyelerini halkın değil parti liderlerinin seçtiği bir meclisten ne bekleyebiliriz?Cevabını küfürlerle, yumruklarla aldık...Çalışma Bakanı hakkında verilen gensorunun görüşüldüğü meclis birleşimi dünkü gazetelerin sayfalarını ve TV kanallarının haber programlarını doldurmuştu.Bu elem verici görüntüler, çok daha farklı sorunlar ve çaresizlikler yüzünden yaşama sevincini yitirmiş olan genç toplumumuz için daha koyu bir karamsarlığın ve kavgalı bir geleceğin habercisi oldu.Gensoru, meclisin en önemli denetim aracıdır. Salı günü Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’e atfedilen yetersizlikler ve yanlışlar nedeniyle sözde hesap sorulacaktı.Mesela bakan Tekel işçilerini kaderine terk ettiği, asgari ücretin “sefalet ücreti” olarak belirlenmesine seyirci kaldığı, İşsizlik Sigorta Fonu’nun amacı dışında kullanılmasına göz yumduğu iddiasıyla suçlanıyordu.Ama işsizliğin sosyal patlama alârmı verdiği bir ortamda tartışılması çok gerekli ve yararlı olacak tüm bu sorunlar gürültüye gitti.Daha doğrusu Emine Hanım’ın baş örtüsü ile Tayyip Erdoğan hakkında yapılan peygamber benzetmesinin sebep olduğu gürültüye kurban gitti!Bir kıvılcım yettiTuhaf olan şu ki, gensorudan murat edilen faydayı israf eden hareket, gensoru önergesini veren MHP’nin bir üyesinden, eski bakan Osman Durmuş’tan geldi.Durmuş iki yıl önce tiyatro sanatçısı Nejat Uygur’u ziyaret etmek isteyen Emine Erdoğan’ın baş örtüsü nedeniyle hastaneye alınmayacağını hasta yakınlarına bildiren GATA’taki doktorlara hitaben alaycı bir ifade kullandı:“Siz peygamber kabul edilen bir Başbakan’ın eşini nasıl almazsınız? Sizi gidi beyaz yakalılar sizi” dedi.Ve kıyamet koptu...Osman Durmuş’un yaptığı gereksiz ve kendi partisine de zarar veren bir kışkırtmaydı. Peygamber benzetmesi ile ilgili densizliği bir yıl önce bir AKP’li yapmış olsa bile bunu meclis zeminine taşımak hangi kamu yararını sağlayacaktı?Sonra... MHP’li Durmuş, baş örtülü ziyaretçileri hastaneye almamanın doğru bir karar olduğunu mu savunuyor?Eğer öyleyse partisinin liderine, yetkili kurullarına bir danışsın bakalım!Keşke beklemeseydiMeclisteki fayları derinleştiren kavgalı tartışma “neresinden tutsanız elinizde kalıyor” dedirten bir perişanlık zinciri oluşturuyor.Başbakan “eşime dil uzatıldı” diyor.İki yıl önceki GATA olayını pazar günü TV’de açıklayarak pası kendisi vermiştir.İnsanları şüpheye düşürmüştür bu şekilde. AKP laiklikten mahkûm olduğunda Anayasa Mahkemesi Başkanı “Bu karar iktidara ciddi bir ihtardır” demişti. Parti o günden sonra türban sömürüsünden uzak durdu ve millet bu konuda huzur buldu.Acaba seçim gelirken, türban kozunu yeniden piyasaya sürme hamlesi mi yapılıyor? Dileriz öyle bir hesap yoktur.Ama Başbakan, bağrına taş basacak yerde niçin baş örtülü ziyaretçi yasağının yanlışlığını Genelkurmay Başkanı’na anlatmadı da meçhul bir görevlinin gönderdiği haberi “yasak emri” gibi kabullenip içine attı?Doğruyu yapsa, kazanacağı rahatlama büyük ihtimalle TSK’ya bugün beslediği duygularda bile olumlu değişimler yaratabilirdi.Mesela dün şunu dedi:“Bunlar darbe planı mıdır, değil midir? Değerlendirmelere baktığımızda bunun izlerini gerçekten alıyoruz. Temennimiz odur ki böyle bir yanlış yapılmamış olsun!” Yazımı hep iyi dileklerle bitirmek istiyorum ama şunu da iyi biliyorum:Halkın seçtiği bir meclis gelene kadar hepsi boş lâf, boş hayal!
Mecliste parti gruplarının toplandığı gündü dün. Genel başkanlar yıldırımlar yağdırdı yine.Liderler haftada bir kendi milletvekilleri ve taraftarları önünde mutlaka konuşuyorlar. Bu şekilde iman tazeliyorlar!Sorunları çözen ortak zeminler mi inşa ediliyor bu sayede? Hayır, siyasi kavgalara yeni mevziler kazılıyor.VATAN’da iki gün eski Yargıtay Başkanı Prof. Sami Selçuk’la yapılan bir mülâkat yayınlandı. Türk halkının dönem dönem uyanan özlemlerini hukukçu derinliği ile yorumlayıp çoğu isabetli tespitler yapıyor Sami Selçuk.Dediklerinin bir kısmı gerçekleşmiş olsa dünkü grup toplantılarının kürsüsüne çıkan liderler farklı olur muydu bilemem ama konuşulan konular mutlaka farklı olurdu.Ve milletvekillerinin tabandan getirdikleri sorunlara çözüm arayan tartışmalar yapılırdı.Prof. Selçuk gerçekleşme ümidini şu an için sıfıra yakın gördüğümüz bir çağrı yapıyor:“Ey sayın genel başkanlar; gelin demokrasinin olmazsa olmaz kuralları içinde uzlaşın. Demokrasinin gereklerine göre anayasayı yapın, tüm bu olumsuzlukları ortadan kaldırın.” Tanınmış hukukçunun hedefe yürümek için belirttiği ön şart, seslerini korkusuzca duyurabilen, dokunulmazlığa değil bağımsızlığa sahip milletvekilleri...Kıblesi millet olmalıEvet “Bu anayasa toptan değiştirilmeli. Yoksa kaldığı sürece her lider diktatör, her iktidar otoriter olabilir.” Doğru ama kim yapacak değişikliği?Bu meclis yapamaz çünkü kıblesi millete değil doğrudan lidere dönük milletvekillerinin oluşturduğu mecliste sadece çatışma ürüyor.Böyle bir ortamda da anayasa profesörü Serap Yazıcı’nın dediği gibi “Değil anayasa kira kontratı bile yapılamaz!” Türkiye’nin demokrasiden gelmediği için demokrasi üretmeyecek olan siyasi sistemini düzeltmesi gerekiyor.Prof. Selçuk bunun için “mümkünse hemen bu gece yüzde 10’luk seçim barajı kalkmalı ve yüzde 3 seviyesine inmeli, önseçim ve tercihli oy sistemleri hayata geçirilmelidir” diyor.Türkiye’nin muhtaç olduğu güvenceyi liderinden korkmadan vicdanını dinleyecek parlamenterler sağlayabilir. Bugünün çarpık temsil sistemi her türlü kötülüğün ve tehlikenin kaynağını oluşturuyor.Üç erk tekele gidiyorSami Selçuk da kabul ediyor:“Bütün erkleri yürütme erki kuşatmıştır, kimse kendini aldatmasın!” Başbakan sayılara bakarak bu gücü demokrasiden aldıklarını savunuyor ama kendini kandırıyor.Denetimden yoksun sayısal üstünlüğün kışkırttığı ihtiras, iktidarları yanlışa, suça sürüklüyor. Mesela Prof. Selçuk, iktidarın Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun üye sayılarının artırılarak bu üyelerin bir kısmını meclise seçtirmek istediğini hatırlatarak uyarıyor:“Bu ağır bir yanılgı olur. Meclise halk iradesi yansımıyor. Genel başkanlar kimi işaret ederse o seçilir. Böyle bir HSYK ve Anayasa Mahkemesi de asla bağımsız olmaz.” Diktaya özenen iktidarların aklına gelen ilk çözüm, askere Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi veren TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35’inci maddesini kaldırmayı düşünmek oluyor.Prof. Selçuk farklı bir saptama yapmış “35’inci madde doğru yorumlanırsa darbeleri engeller” demiştir.Darbenin hukuki kılıfı olmaz.Darbe korkusunun zehir etkisine tek gerçek panzehir daha çok demokrasidir.Liderin değil halkın seçtiği bir parlamentodan başlayarak; haydi...
Balyoz adı takılan plan tatbikatı senaryosu temelinde oluşan soruları mutlaka cevaplamak gerekiyor.Çünkü kafa karışıklığı yaratma görevi üstlenmiş bir karargâh gerçekten varsa onu deşifre etmek ancak böyle mümkün olabilir.Aksi halde kuruntular denizinde yüzen bir toplum olarak güven duygumuzu tümüyle kaybedeceğiz.Bildiğiniz gibi 2003 yılında 1. Ordu karargâhında bir plan semineri yapılmış, o seminerde tartışılan şeyin gerçekte bir darbe planı olduğu iddia edilmişti.Dönemin ordu komutanı olan Emekli Orgeneral Çetin Doğan, seminerde tartışılan senaryonun cami bombalama ve kendi uçağını düşürme gibi önermeler içermediğini günlerden beri söylüyor; son olarak pazar günü Star TV’deki “Her Açıdan”da bu iddiaları yine lânetleyerek reddetti.“Cami bombalamayı tatbikat planlarına koymayız. Biz bunu yapacak hainlerin üstüne gideriz” dedi.Ve gerçeklerin açığa çıkmasına yardımcı olacak katkıyı vermesi için dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü açıklama yapmaya davet etti.Çünkü bu seminerler yukarıdan gelen emirle hazırlanıyor ve gözlemci generallerin kaleme aldıkları sonuç raporları Genelkurmay Başkanı’nın bilgisine sunuluyor.Böyle şey unutulmazEmekli Orgeneral Çetin Doğan’ın çağrısına Özkök, Star yazarı Şamil Tayyar üstünden bir cevap verdi.Ama cevabı pek aydınlatıcı olmadı.Hatta Hilmi Özkök, cami bombalama ve kendi uçağımızı düşürme gibi konularda konuşmalar yapılıp yapılmadığı konusunda “Sonuç raporunda bunların yer aldığını sanmıyorum” demek suretiyle kesinliği tam olmayan bir ifade kullandı.Hilmi Özkök, bulanık havanın dağılmasını sağlayacak güç elindeyken acaba bu imkânı niçin kullanmadı?Semineri Genelkurmay temsilcisi olarak izleyen generallerin sundukları raporda gerçekten “Bu seminerde bir darbe de tartışıldı, bir darbe planlaması yapıldı” tespiti mevcut olsa Hilmi Özkök böyle bir kaydı unutmuş olabilir mi?Suçlamaların hedefindeki Emekli Orgeneral Doğan, sıradan bir raporu unutsa bile böyle önemli bir ihbarı bir Genelkurmay Başkanı’nın asla unutmayacağını, mutlaka hatırlayacağını söylüyor.Fakat Hilmi Özkök “Seminerin yapılmasını ben emrettim” dediği halde, suçlamaları geçersiz kılacak adımı atmıyor. Gerekçesi de şu:“Söz konusu olayların benim görev zamanımda vuku bulmuş olması nedeniyle söyleyeceklerim savcıları çok etkileyecektir. Soruşturma safhasının gizliliği de ihlâl edilmiş olacaktır.” Dar alanda paslaşmaEğer bir haksızlık doğacak ve TSK’nın zarar göreceği bir iftira halkı zehirleyecekse, emekli Genelkurmay Başkanı olarak Hilmi Özkök’ün “soruşturmanın gizliliği batsın” deyip gerçekleri hemen açıklaması gerekir.Ama görüyoruz ki Özkök bunu yapmıyor.Tartışmadan siyasi rant üretmeye çalışan politikacılar gibi konuşuyor.Mesela Başbakan pazar günü “komutanlarla paslaştıklarını” söyledi.Ne demek bu?Devlet kurumları arasındaki iletişimin gelenekleşmiş bir üslubu, geleneği vardır. Başbakan paslaşmadan ne anlıyor?Bu bir oyun mu? Kim kime gol atıyor?İktidar yöneticileri, komutanlarla aynı takımın oyuncuları olduklarını nihayet fark ettilerse bu ilerlemedir.Ama yarın fikir değiştireceklerse bu “paslaşma” olayının komutanların görevlerini zorlaştıran bir ifşaat yerine geçeceğinden korkmak gerekir.Röveşata atmak siyasetçi olduğu için Başbakan’da çok ters durmuyor ama askere hiç yakışmıyor!
Demokrasi denge rejimidir. Güçlü bir iktidar bu dengeyi kurup korumaya tek başına yetmiyor.Hatta bizdeki örneğe bakınca problem olabildiği dahi görülüyor.Hep düşünmüşümdür: AKP’nin iktidara tutunma azmi, onu cumhuriyetin kurucu değerlerini, siyaset ahlâkını ve hukuku çiğneme çizgisine sürüklüyor olmasaydı Türkiye nerede olurdu?Önemli bir kesimin gözünde “şüpheli ve tehlikeli” görülmesine yol açan sebeplerin ortadan kalkması herhalde AKP’yi yeni bir “altın çağ” yaratan parti konumuna yükseltirdi.Ama hayır; AKP laikliğe dönük husumeti ve devlet kadrolarını işgale yönelik doymaz iştahını, teşhirci bir inatla taşımaktan sanki haz duyuyor.İkinci iktidar döneminin sonuna doğru bu gidişin demokrasimizi rayından çıkaracağı şimdiden belli oluyor. Ve iktidar alternatifi olma kalitelerine sahip bir muhalefet dengeyi sağlamak için hayati derecede önem kazanıyor.CHP’nin yükselen yıldızı Kemal Kılıçdaroğlu dün ümit veren sözler söyledi. Mesajları cesur özeleştiriler yanında köklü bir yenilenme ve gençleşme müjdesi de getiriyordu.Tekel’le uyanan ruhCHP’nin kurultayı Mayıs’ta...Partinin önümüzdeki seçimde başarı elde edip etmeyeceğini bu Kurultay’da oluşacak kararlar ve kadrolar belirleyecek.Sol eğer gerçekten “insanlığın her türden sömürüye, eşitsizliğe, zorbalığa, kirlenme ve yozlaşmaya, egoizme ve ikiyüzlülüğe verdiği cevap” ise Türkiye’nin artık bir sol iktidara kavuşması zamanının geldiğine herkesten önce CHP’lilerin inanması gerekir.Ve bunun gerektirdiği özveriye kendilerini hazır hale getirirler.Kılıçdaroğlu “Sol sokağı göremedi. Sıcak evlerimizde oturduk, rahata alıştık” dedi dün.Bu uyuşmanın neler kaybettirdiğini Tekel işçilerinin direnişi ispatlıyor. Haksızlıklara duyulan öfke, tek kıvılcımın harlı ateşe çevireceği bir toplum tabanı yarattı. Emekçilerin sınıf bilinci ile yarattıkları enerji, geleceğini yeniden tanzim ederken CHP’ye ilham verebilir mi? Vermeli.Kılıçdaroğlu heyecan öneriyor. Heyecanın kaynağı gençliktir, genç fikirlerdir.“Partinin üyeleri militanlaşmalı. Militanlaşma da gençlikle yakalanır” dedi; doğru...Değişmeye mahkûm...Değişimin yolunu yöntemini merak edenler eğer 70’li yılları yaşamışlarsa Karaoğlan dönemini hatırlasınlar.Yaşları daha genç olanlar da AKP’nin modelini örnek alsınlar.Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi iktidarı eleştirmek muhalefet olmaya yetse de iktidar alternatifi olmaya yetmiyor. Bunun için iktidar partisinin dayattığı gündeme teslim olmamak, kendi gündeminizi yaratmanız gerekiyor.O gündemde projeler olmalı. Projeler bu toplumun kangren yaralarına, işsizliğe, yoksulluğa, yolsuzluğa, zorbalığa, yabancılaşmaya çareler üretmeli, kitlelere hem umut, hem heyecan vermeli.O heyecan sadece yığınları büyütmeyecek, iktidarı da suni gündemler yaratarak halkı oyalamanın günahlarına karşı uyaracaktır.Tabii en başta seçim ortamındaki rekabet dengesizliği bu şekilde kalkacaktır. Muhalefetin de her sandık çevresinde seçmenleri oy vermeden önce en az iki kez ziyaret eden heyetlerini bu heyecan oluşturacaktır.Seçim günü her sandığı namusu gibi koruyan, o sorumluluğu bir sigara içimlik zaman için dahi olsa ara vermeden taşıyan parti görevlilerine CHP belki bu Kurultay’da dirilecek “devrimci ruhu” sayesinde kavuşacaktır.Bu seçimde ana muhalefet değişecektir.CHP ya iktidar olacaktır ya da hiç!
Liderlerin konuşmalarını yazanlar ile onları bilgilendiren kaynaklar genellikle aynı kişiler değildir.O yüzden siyasi liderler sık sık çelişkiye, yanılgıya düşerler.Son ibretlik tecrübeyi, direnişteki Tekel işçilerinin sorunlarını görüşmek üzere Türk İş yöneticileriyle yaptıkları toplantıda Başbakan Erdoğan’ın yaşadığını görüyoruz.Sendikacılar Başbakan’la buluştuklarında ona bir bilgi notu sunuyorlar.Tekel işçileri, kabule zorlandıkları yeni statülerinde daha az ücret alacaklar, ihbar ve kıdem tazminatı haklarını kaybedecekler, toplum sözleşme hakları ellerinden uçarken, emeklilikleri bile ulaşılması olanaksız hale gelecektir.Bunları duyduğu zaman Başbakan kulaklarına inanamıyor ve şöyle tepki gösteriyor:“Nasıl yani; tazminat hakları yok ne demek?” Yanında oturan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e dönerek “Doğru mu?” diye soran ve maalesef doğru olduğunu anlayan Başbakan “Bunları bana niye düzgün anlatmıyorsunuz?” diye çıkışıyor.Bu toplantıda direnişi sonlandıran uzlaşma sağlanmadı ama Başbakan’ın yeni tanıştığı gerçeklerin ışığında hiç değilse umut kapısı aralandı.Bilginin ve birbirini anlamanın sihirli anahtarı kendini yeniden ispatladı.“Darbe tehlikesi yok” Başbakan bu tecrübeyi değerlendirmelidir.İktidarın şu anda TSK ve yargıya yönelik yoğun bir boyun eğdirme kampanyası sürüyor.Eğer Tayyip Erdoğan bu kavgayı, demokrasi dışı yapıları düzeltmek, gayrımeşru eylemlerin önünü kesmek için yaptığını düşünüyorsa, kendisine verilen bilgilerin doğruluğundan emin olmalıdır.Tekel işçilerinin direnişine iyi gözle bakmamasının, dün anlaşılmıştır ki sebebi bilgi eksiğidir.O nedenle özellikle TSK ile ilgili konularda yorum yaparken ve karar oluştururken, doğru bilgilerle hareket ettiği konusunda şüphesi olmamalıdır.İlerde bir gün hiçbir çalışma arkadaşına “Bunları bana niye düzgün anlatmıyorsunuz?” diye çıkışmak mecburiyetinde kalmamalıdır.Demokrasilerde ana muhalefetin eleştirilerine kulaklarını tıkayan bir iktidar olamaz. Deniz Baykal önemli şeyler söylüyor:“Şu anda Türkiye’de bir darbe tehlikesi yoktur. Geçmişte yaşanan darbeler herkes için yeterince uyarıcı olmuştur. Ama darbe lafından geçilmiyor.” Cunta ve fitne hücresiGerçekten de gezdirilen darbe planları, komutanları çoktan emekli olmuş dönemlere dayanıyor. Hiçbiri gerçekleşmemiş.Bugünkü komuta heyeti de her söyleminde ve her eyleminde demokrasiye bağlılığını gösteriyor.Buna rağmen asker rahat bırakılmıyor. Yargı süreci bile tahrik kampanyalarının tecavüzüne uğruyor.Baykal’a göre darbe tehlikesi yoktur. “Ne TSK, ne muhalefet darbecidir ama iktidar komplocudur; pusu kurmaktadır!” Bu korkuları uyandıran iktidar siyasi rant peşindedir! Yenir yutulur suçlamalar değil bu söylenenler. Başbakan bu suçlamaları hiç söylenmemiş sayamaz. Ülkenin, rejimin ve kendi partisinin selâmeti, ona bu suçlamaların nedenini bizzat sahibinden, yani ana muhalefet liderinden sorup öğrenme mecburiyeti yüklüyor.Yargılamanın bile sonuçlanmadığı bir aşamada kim haklı, kim haksız emin olamaz.Tekel işçileri direnişi konusunda bilgi eksiğinden kaynaklanan yanılgısının darbe iddialarında kendini tekrarlamadığını kim garanti edebilir?Disiplinli ordular içinde bile cunta oluşabiliyorsa partilere de fitne hücresi haydi haydi sızabilir!
Türkiye geleceğe yoğunlaşmaktan, plan yapmaktan, güzel hayaller kurmaktan uzaklaştı.AKP iktidarının özellikle son dönemlerinde geçmişimize dönük bir kavga, hatta bir intikam tutkusudur almış başını gidiyor.Bu devlet, cumhuriyet ne kadar sağlam kurulmuş ki bunca hor görme, bunca düşmanlık ona diz çöktürtemiyor.Çünkü kurucu atalarımız bugünün yönetenlerinden çok ama çok farklıydı. Onlar “On yılda on beş milyon genç” yaratan mucizenin kahramanlarıydılar.Bütün tutkuları gençlerini çağdaş medeniyetin seçkin üyeleri olarak yetiştirerek devleti ve milleti yüceltmekti.Yirminci Yüzyılın iki cehennem ateşi arasında hiçbiri tehlikeleri abartarak, halka korkular salarak iktidarlarının sorgulanmasını önleme kurnazlığı peşine düşmedi.Nereden nereye?Londra’daki bir akademisyen dostumdan aldığım aşağıdaki elektronik posta mesajı, Türk siyasetini 90 yıl ara ile temsil eden kuşaklar arasındaki ibret verici farkı ortaya koyması bakımından bana çekici geldi.Hem şimdikilere ilham verir belki diye, hem özlem ve sevgimizin merkezinde duran o asil ruhları minnet ve rahmetle selâmlamaya vesile olur diye paylaşmak istedim.Sözü burada, hatırasını saygı ile andığımız rahmetliye bırakıyorum:İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralar okul duvarında bir ilân gördüm..“Avrupa’ya talebe yollanacaktır.” Allah Allah dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa’ya talebe... Lüks gibi gelen bir şey.Ama bir şansımı denemek istedim.150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk “Berlin Üniversitesi’ne gitsin” diye yazmış.Vakit geldi Sirkeci Garı’ndayım; ama kafam çok karışık. Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı?Tam gitmemeye karar verdiğim bir sırada bir posta müvezzii ismimi çağırdı: “Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.” Mustafa Kemal farkıTelgrafı aldım ve açtım. Aynen şunlar yazıyordu:“Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.” İmza Mustafa Kemal...Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. “Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme” dedim.Düşünün, 1923’te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm.Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum.Kürsü Başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.Ben kim miyim?Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ım.