Türkiye kirlendi. Aklı başında insanlar “nasıl temizleneceğiz” sorusuna cevap aramalı...Çare diye getirilen reçeteler genellikle hukuk ve ahlâk dışı uygulamalara yasal kılıflar öneriyor. Deniz Baykal’ın tespiti yerindedir:İktidar yandaş medyadan sonra yandaş yargı hedefine yürümektedir.Bunun prototipi, devlet haysiyetinin ayaklar altına alındığı Habur çadır mahkemesinde yaratılmıştır.Adalete karşı işlenen cinayetin tanık ifadesi de Diyarbakır eski DEP milletvekili Hatip Dicle’den gelmiştir.Geçen hafta KCK davasının görüldüğü mahkemede Ahmet Türk’ün İçişleri Bakanı Atalay ile buluştuğunu söyleyen Hatip Dicle bakanın “Müsteşarımı Diyarbakır’a gönderdim, hâkim ve savcılar ayarlandı. Gelen PKK’lılar geldikleri gibi geçecekler” dediğini iddia etmişti.Bakan Atalay’ın yalanlaması inandırıcı olmamıştır. Çünkü rezalet, tüm utandırıcı eziklik ve teslimiyet sahneleri ile milletin hafızasında duruyor.Denetim çalışmıyorMeclisteki AKP grubu, yeminli bir örgüt gibi davrandığı için yasama organının hükümet üzerindeki denetimi yedi yıldır işleyemiyor.CHP’nin İçişleri Bakanı Atalay hakkında yarın vereceği gensoru önergesi, bu denetim aracından beklenen yararı elbette getirmeyecektir.AKP çoğunluğu yapılan büyük yanlışın sorumlusunu bedel ödemekten kurtaracaktır ama gensoru sayesinde en azından karşı karşıya bulunduğumuz tehlikenin vahametini anlamak isteyenlere bir ufuk açılacaktır. Çünkü endişe büyük:Hukuk devleti ilkelerini yerle bir etmek pahasına bağımsız yargıyı dolanarak Habur rezaletini tertip edebilen zihniyet, yargıyı kontrolü altına sokacak imkânı yasa ile elde edecek hale gelirse acaba daha neleri göze alabilir?Türkiye, yakın dönem gündemini oluşturan yargı reformunu ve Anayasa değişikliklerini bu soruyu göz önünde tutarak tartışmak zorundadır.Mecliste 600’den fazla dokunulmazlık dosyası birikti. Bu kadar töhmet altına girmiş bir meclisten yargının bağımsızlığına saygı bekleyemezsiniz.Zaten onlar da eninde sonunda çıkacakları mahkemelerin hâkimlerini seçmeye uğraşıyorlar!Yağmurdan kaçarkenSiyaset kurumu yeni bir başlangıcın kredisini almak istiyorsa atacağı ilk adım dokunulmazlıkları kaldırmak olmalıdır.Fakat AKP’nin kurucu önderlerinden Abdüllatif Şener’in dediklerine bakılırsa milletvekili dokunulmazlığı daraltılmayacağı gibi Cumhurbaşkanı’nın tartışmalı olan dokunulmazlık zırhı güçlendirilecektir.Şener, Başbakan’ın Gül’den sonra Cumhurbaşkanı olmayı hedef seçtiğini ama yürürlükteki anayasanın öngördüğü dokunulmazlığa güvenmeyeceğini söylüyor.“Oraya (Çankaya) gittiğinde meclis raflarında tozlanan dosyalar ve yeni açılacak dosyalar konusunda zora girmek istemeyebilir” diyerek anayasada Başbakan Erdoğan’ın kişisel ihtiyacına uygun bir değişikliğe gidileceğini tahmin ediyor.Siyaset sınıfı tarafından sürekli soyulduğu duygusu taşıyan bir ülkeyiz. Hiçbir siyasetçi, halka yeni dokunulmazlıklar kabul ettiremez.O nedenle Tayyip Erdoğan yedi buçuk yıl önce millete verdiği sözü tutup milletvekili dokunulmazlığını kaldırmalıdır;Cumhurbaşkanı dokunulmazlığını güçlendirme düşüncesi varsa onu da hemen unutmalıdır!
Genelkurmay Başkanı Başbuğ’a o sözü yakıştıramadım.Diyor ki “Sabrımız taşarsa biz de bildiklerimizi halkla paylaşacağız. Elimizde çok bilgi var, bunları açıklamak zorunda kalacağız..” Aklıma eski zaman savaşları geldi. Bilirsiniz, savundukları kale düştüğü an onu kendileri ve içeri doluşmuş düşmanla birlikte havaya uçururlardı.Komutan kime gözdağı veriyor bilemiyorum ama yaptığı uyarının bir yarar getirmesi beklenemez.TSK’ya karşı psikolojik harp yürüten odakları durduracak bilgiler ve belgeler var da bunlar şimdiye kadar açıklanmadıysa nedenini herkes merak edecektir.Açıklanması sakıncalı bilgileri açıklamak göze alınıyorsa, o zaman da kaleyi havaya uçuracak kadar vahim bir noktaya mı gelindi; bu sorulacaktır.Başbakan dün Katar’a giderken bu konuda bir soruya muhatap oldu.Muhalefet askerin feryatlarına kulak verilmesi çağrısı yaparken Başbakan yine şaşırtıcı bir değerlendirmede bulundu.Yaptığı uyarı nedeniyle Orgeneral Başbuğ’u aramak gereğini duymadığını belirtirken sebebini şöyle açıkladı:“Hayır (aramadım) ben (o açıklamayı) sizin önemsediğiniz kadar önemsemiyorum da onun için. Benim de moralim zaman zaman bozuluyor biliyorsunuz. Bazen şirazesinden çıktığı da oluyor!” Şirazesinden, yani rayından, yolundan çıkma haline aktüel bir örnek gerekirse Başbakan’ın bu sözleri yeter de artar.Genelkurmay Başkanı “Benim ordumun moralinin bozuk olması yalnız benim meselem değildir ülkenin meseledir” demişken Başbakan arkasına bakmadan bir dış geziye gidebilmiştir.Ve giderken “Ben sizin kadar önemsemiyorum” diyebilmiştir.Yeni bir aşamaya geldi bu iş:Genelkurmay Başkanı, saldırıları göğüslemekte iktidardan yardım görmeyecekleri bilinci içinde hareket etmeye askeri hazırlamalı, demokrasiye bağlılığı konusunda şüphe uyandıracak, hele istismar konusu yapılabilecek beyanlardan sakınmalıdır.Sabrının tükendiğini sık tekrarlayan bir silâhlı güç, düşmanı mutlu eder, motive eder çünkü! ***** Ayarlanmış mahkeme... Diyarbakır eski milletvekili Hatip Dicle korkunç bir açıklamada bulundu.KCK davasının görüldüğü mahkemede Ahmet Türk’ün 15 Ekim’de İçişleri Bakanı Atalay ile görüştüğünü söyleyip, o görüşmede bakanın “Müsteşarımı Diyarbakır’a gönderdim. Hakim ve savcılar ayarlandı. Gelen PKK’lılar geldikleri gibi geçecekler” dediğini iddia etti.Kürt açılımını, yargı bağımsızlığını katleden bu tecavüz başarısızlığa uğratmıştır.Ve olay yargı bağımsızlığının önemini de kör gözlere sokmuştur.Habur operasyonunda göze alınan skandal, iktidarın yargıyı ne hale sokmaya çalıştığını tehlike çanları çalarak gösteriyor.AKP’nin yargı reformuna karşı herkes uyanık olmalı!
Başbakan’ı konu alan haberler arasında bir gezinti yaptığı zaman insan endişeye düşüyor.Tayyip Erdoğan’a peygamber benzetmesi yapan eski AKP Aydın İl Başkanı neden kendi eliyle partideki üyeliğine son verdi?Aksi halde kovulacaktı.Bu benzetme aylar önce yapılmıştı ama hiç kimse ona “Ne yaptın sen?” diye bir soru sormamıştı.MHP’li Osman Durmuş olayı meclis kürsüsüne taşımasaydı yine arayan olmayacak, üyeliği de sürüyor olacaktı.Çünkü peygamber benzetmesinin ilhamını “sümme hâşâ” ama Başbakanımızın oldu bitti yaratma cesaretiyle, demokratik bir toplumda kabul edilemeyecek yetkiler kullanmasından aldığı ortadadır.Mesela dün Cuma namazı için Eyüp Sultan Camii’ne gitti.Cumalarda korumalar güvenlik tedbirleri alırken ibadethane ortamına uygun düşmeyen sertliklere başvurabiliyorlar.Dünkü itiş kakışta camiye giremeyen bir vatandaş tepki göstererek “Sen benim namazıma nasıl karışıyorsun; padişah mısın?” diye bağırdı.Ve tabii anında ağzı kapatıldı.Korumalar bilmeli ki, vatandaşın ağzı kapatıldığı zaman Başbakan korunmuş olmuyor.Gazete köşelerinde çıkan “tek adam” ve “diktatör” eleştirilerine köpüren Başbakan vatandaşın “padişah” benzetmesi yapmaya başladığını duysa fena mı olurdu? Çünkü Başbakan bu gidişin kabul gördüğünü sandığı için namaz vaktinin bile kendisine uydurulacağını düşünmeye başlıyor.İşin kötüsü haklı da çıkıyor.Çünkü dün imam efendi Başbakan’ı beklemek için ezanı 15 dakika geç okutmuştur.Partinin valileriİktidar, Tayyip Erdoğan’ın “tek adam” iddiasına kadrolaşma yoluyla devlet katında geniş bir alan açmıştır.Eskiden bürokratlar devleti temsil ederdi şimdi partizanlık daha kazançlı hale gelmiştir.Mesela yerel seçimde beyaz eşya dağıtımındaki cevvaliyeti ile iktidarın gözüne giren Tunceli Valisi “seçimin düzenine ve dürüstlüğüne karşı suç” işlediği için Yargıtay 8. Dairesi tarafından 7,5 ay hapis cezasına çarptırıldı.Sonra ceza ertelendi.Ama vali bey şu anda Giresun’dadır. Yani sicili mani olmamıştır yükselmesine. Yargı ibret yaratmadığı zaman ihtiraslı insanları tutamazsınız.İşte bugünkü manşetimize çıkan Elâzığ Valisi Muammer Erol...Vali bey bir toplantıda ılımlı İslâm ideolojisine yatkınlığını gösteren bir konuşma yapmış, Başkan Clinton karşısında ezik duran rahmetli Ecevit’i eleştirdikten sonra “Ben ‘one minute’ diyen bir Başbakan istiyorum” diyerek yatırım fırsatını en iyi şekilde değerlendirmiştir!AKP kalırsa önü açıktır evvel Allah...İzin istendiyse fenaVATAN’ın dünkü manşeti, Başbakan’ın yeğeni Mehmet Erdoğan’ın, İstanbul’da 50 kilo esrarla yakalanan bir suç örgütünün üyesi olarak tutuklandığını haber veriyordu.Olay Başbakan’a duyurulmuş, o da “Gereği neyse o yapılsın” demiş..Şimdi buna sevinelim mi?Gücünü suç işleyen bir yakınını korumak için kullanmayan bir Başbakan iyidir tabii ama yeğeni esrar işiyle uğraşmayan bir Başbakan daha iyidir. Yanlış mı?Burada asıl olayı haber verip “Ne yapalım?” diye sorduğu anlaşılan ilgilinin durumunu tartışmak gerekir.Eğer asayiş sorumluları, talimat almak amacıyla Başbakan’ı aramışlarsa bu onların “gereğini yapmama” ihtimaline açık bir bekleyiş içinde olduklarını gösterir.Kanunsuz emrini dahi yerine getirecek bir kadrolaşma oluşturduğunu düşünmek Başbakan’ı mutlu etmemelidir!
Türkiye’de devletin tepe kadroları köklü, ideolojik bir değişim geçirdi.Yargı ve Silâhlı Kuvvetler, direnen son kalelerdir.Onlar da bildiğiniz gibi uzun zamandır kuşatma ve yoğun ateş altındalar.Siyaset gündeminin büyük ölçüde anayasa değişikliklerine ve içeriği belirsiz açılımlara kilitlenmek istenmesi bundandır.Bütün kamuoyu araştırmaları, halkın bir numaralı sorununun işsizlik ve yoksulluk olduğunu ortaya koyuyor.Peki bu sorunu, AKP çoğunluğunun mecliste seçeceği hakimlerle oy dengesini istediği yönde değiştireceği Anayasa Mahkemesi ve sürekli hakaretamiz suçlamalarla bunaltılan ve güven duygusunu kayben bir ordu mu çözecektir?Devlet ve millet düşmanları ülkenin bağımsızlığı ve özgürlüğü için vazgeçilmez olan TSK’ya her gün en akıl almaz iftiralarla komplolar kuruyorlar.Cumhuriyet tarihimizin hiç bir döneminde toplum bu yoğunluk ve insafsızlıkta bir fitne fesat kasırgası altında yaşamamıştır.Böyle dönemlerde ihtiyaç duyulan ilk şey, milleti ortak bilinçle bütünleştirecek güçlü bir hükümet, güçlü bir liderliktir.Kâğıt üstünde iki sigortaya da sahibiz. Güçlü bir iktidar ve gücünü kabul ettirmiş lider vardır ama...Mağdurluk sömürüsüTalihsizlik şu ki, belli odakların yarattıkları zararlardan iktidarın kendine siyasi menfaat çıkarma hesabı güttüğü hissediliyor.Bu yüzden de devlet ve toplum, en çok ihtiyacını duyduğu dönemde bu güvenceden mahrum kalıyor.Siyasi gerginliğin iç karartan atmosferi sadece devlete ve millete tuzak kuran şer odaklarının hevesini arttırıyor. Kötüye gidişin durdurulması, mağdurluk istismarından siyasi rant üretme alışkanlığına iktidarın artık bir son vermesi ve kurumlara sahip çıkması ile mümkündür.Oysa AKP iktidarı gücünü her fırsatta yargıyı kötülemek yolunda kullanırken TSK’yı en azından kurum olarak savunup kollamak için kullanmamaktadır.Oysa iktidar sorumluluğu tam tersine davranmayı gerektiriyor.AKP bunu ne zaman yapacak?Kimse iktidardan suç işleyen askeri personeli korusun, adaletten kaçırsın istemiyor. Ama “Taarruz ederken Allah Allah diyen bir ordu hiç camiye bomba koyar mı?” tepkisini Genelkurmay Başkanı’ndan önce Başbakan’ın göstermesi daha yakışık almaz mıydı?Daha ilerisi uçurumDün Yargıtay Başkanı Gerçeker “Siyasi gerginlik tüm kurumları etkiliyor. Kutuplaşma var” dedi.Genelkurmay Başkanı Başbuğ da Haber Türk’e verdiği mülâkatta “Askerin morali sadece benim sorunum değildir. Morali bozuk bir ordu ülkenin sorunudur” dedi. Ve Deniz Kuvvetleri eski ve yeni komutanlarına suikast iddialarına hedef olan, subay intiharları ile gündemden düşmeyen Deniz Kuvvetleri’nin kalbi Gölcük’e gitti.İzmir’de yaşanan son intihar, Albay Berk Erden’in teslim olduğu elim çaresizlik, TSK’ya yönelmiş alçaklığın sınır tanımazlığını kanıtlıyor.Uzak yakın tüm sorumlular, bu intiharı hazırlayan iftira düzeneğinin faillerini en kısa zamanda ortaya çıkarmak için ellerinden geleni yapmalı, iktidar da bunu onlardan gerçekten ama gerçekten istemelidir.Askerin moraline ve itibarına yönelen saldıranları ve onlara cesaret verenleri halkın onayladığını kimse zannetmesin.AKP iktidarı frene basmakta ve sahiplenme sorumluluğuna uyanmakta daha fazla gecikmemelidir!
Abdullah Gül’ün “tarafsız Cumhurbaşkanı gibi” konuşma hevesi başını ağrıtacak görünüyor.Gül Hindistan yolunda “Bu meclise yeni bir anayasa yapmak yakışırdı ama çeşitli sebeplerden dolayı bu fırsat kaçırıldı” dedi.Bu yorum kaynayabilirdi belki ama muhalefetin değerlendirmeyi iktidar kaynaklı bir başarısızlık itirafı olarak kullanması AKP cephesinde hazımsızlık yarattı.Gül iki gün sonra meclisteki kavga gürültü üstüne konuşmak zorunda kaldı. Ve işte o sözler, sanki AKP içinde yaşayan gizli bir rekabetin gün yüzüne çıkmasına yardımcı oldu.Çünkü Cumhurbaşkanı Gül, gerginliği üreten sebepleri gidermekte herkese görev düştüğünü söylediği gazetecilere “Polemiklere yer vermeyin mesela” derken, kafasında şekillenen çözümü şöyle açıyordu:“Siyasilerin birbirleri hakkında sarf ettiği kötü sözleri bir hafta yazmazsanız pek çok şey değişir!” Önce meclisin yeni anayasa yapabilme gücünü değerlendirememe başarısızlığını saptayan sözler...Sonra siyasi gerilimi tırmandıran ağız dalaşında sorumluluğu Başbakan Erdoğan’ı ayırmadan, kayırmadan üç lidere eşit olarak bölüştürmek...Söyletene bakBaşbakan, eşi görülmedik büyüklükteki medya desteğine rağmen şikâyetçidir. Bütün dikkat ona odaklansın ister. O kadar ki mesela Ankara’da Elmadağ yolunun açılış törenini canlı yayınlamayan TV kanallarını kendini tutamayıp eleştirmiştir.Şimdi kendi eliyle Çankaya’ya çıkardığı “kardeşi” ona sansür uygulamaları için medyaya akıl vermektedir!.AKP medyasının aklına kurt düşmüştür: Abdullah Gül ne yapmak istiyor?İkinci kez seçilmenin yatırımını mı yapıyor?Gül eğer AKP tabanı dışındaki kitlelere mesaj vermeye heves ediyorsa bu hesabın onu “evdeki bulgurdan” edeceğini düşünemiyor mu?İktidar yanlısı medyanın özgürlüğü, AKP’nin menfaatleriyle sınırlandırılmıştır.O bakımdan Cumhurbaşkanı Gül’ün yeni anayasa ve liderler arasındaki ağız dalaşı konusundaki yorumlarına yönelik tepki ve eleştirileri, sayısının az olduğuna bakmadan önemli saymak gerekir.Kanal 24 Genel Yayın Yönetmeni Akif Beki’nin CNNTürk’e yaptığı açıklama “söyleyene değil söyletene bak” dedirtecek anlamlar içeriyor olabilir.Gül yalnız değilBaşbakan Erdoğan’ın uzun zaman basın danışmanlığını yapan Akif Beki’nin mensubiyet bağları Cumhurbaşkanı Gül’ü tehdit kokan ifadelerle uyarmasına izin vermeyeceğine göre aşağıdaki sözlerini bir yerden taşımış olması ihtimali oldukça yüksektir:“Cumhurbaşkanı, partilere eşit mesafede durma meselesini, haklı haksız ayırt etmeyen bir tutuma dönüştürmüş görünüyor ve bunun çok olumlu algılanacağı kanaatinde değilim. Bu durumun siyasetteki karşılığını göreceğiz ama bunun kamuoyunda çok da makul ve makbul bulunacağını düşünmüyorum.” Ankara’da oluşan hoşnutsuzluğun Hindistan’a süratle yansıtıldığı ve raporun Cumhurbaşkanı Gül’ü de hemen etkilediği görülüyor.Gül Hindistan’da yanındaki gazetecilere anayasa ile ilgili sözlerinin yanlış anlaşıldığını ve “Bir üzüntü belirtisi olarak ‘fırsat kaçırıldı’ dediğini” belirterek yapılan değerlendirmeleri çirkin bulduğunu söyledi.Özet... Cumhurbaşkanı seçimi resmen değilse de fiilen başlamıştır.Gül’ün tarafsız görünme hevesine yönelen uyarı, Başbakan’ın da Çankaya’ya talip olacağının yeni bir işaretidir!
Nükleer karşıtı pankart açan bir çevreci bile Başbakan’ı sinirlendiriyor.Erdoğan dünkü meclis grup toplantısında bir Greenpeace üyesinin eylemine kızdığı için konuşmasına yine gergin başladı.“Açın kapıları gitsinler” diye bağırdı görevlilere.Oysa “Bırakın gelsinler” dese kaybetmez, kazanırdı.Bizim partiler çok kapalı. Birbirlerinin nefesini solumaktan sağlıkları bozulmuştur.Kapıları, pencereleri açmalılar ki içeri en azından temiz hava girsin. Belki demokrasi de o sırada oradan geçiyordur hoş bir buluşma olur.Haksız ve kışkırtıcı bile olsa muhalefetin hiç bir eleştirisi iktidarlara siyaset zeminini zehirleme hakkını tanıyamaz.Yani öfke, Başbakan’ın dediği gibi bir hitabet sanatı değildir siyasi liderlere musallat olmuşsa ciddi bir sağlık sorunudur.MHP lideri Bahçeli dün Başbakan’ın gergin halleri ile ilgili neden konusunda dikkate değer bir iddiada bulundu.Yüce Divan baskısıDevlet Bahçeli “Başbakan’ın öfkesine, kulaklarına kadar kızarmasına neden olan gerekçe ne eşi Hanımefendinin yaşadıklarıdır ne de kendi partililerinin peygamber yakıştırmasıdır” diye başladıktan sonra asıl sebebin yargıya hesap verme korkusu olduğunu söyledi.Gerçekten de MHP uzun zamandan beri AKP önderlerini seçimden sonra hesap vermek üzere Yüce Divan’a göndereceklerini tekrarlıyor.CHP lideri Baykal da son konuşmalarında aynı vaadi sahiplenerek sıklıkla tekrarlamaya başlamıştır.Yolsuzlukların hesabını soran ve işi Yüce Divan’a kadar götüreceği taahhüdünü döne döne tekrarlayan muhalefet stratejisinin halkı git gide daha çok etkilemeye başladığını iktidar sorumluları bilmelidirler.Baykal dün “Hukukun arkasına dolanabilmek için anayasa değişikliği istediklerini biliyoruz. Mecliste 550 milletvekili var 608 tane fezleke var. Yargı harekete geçemiyor çünkü dokunulmazlık var” dedi.Hakimini kendin seçMeclis tarafından seçilecek üyelerle Anayasa Mahkemesi’ndeki hakim sayısını arttırma isteğini iktidar hangi makul ve meşru gerekçe ile açıklayacaktır?Bahanesine kimi inandıracaktır?Tabii ki “hesap verme korkusuna kapılanlar seçimden sonra çıkacakları mahkemenin hakimlerini kendileri seçmeye çalışıyor” diyenlere inanacaktır herkes.Siyasi gerilimden muhalefet sorumlu tutulamaz. İktidar her suçlamayı ciddiye almak zorunda değildir. Akıl, izan ve vicdan var.Başbakan “öfke sanatı” yapıyorsa onu bilemeyiz, ama gerçekten öfke duyuyorsa o zaman sebeplerini ortadan kaldırmaya bakmalıdır. “Cambaza bak” yöntemi ile dikkatleri çerez konulara çevirmek kurtuluş değildir.Başbakana önerebileceğimiz kurtuluş dokunulmazlıkları kaldıran tek maddelik bir değişikliği meclise sevketmek ve hemen geçirmektir.Korkunun ecele yararı yok!
Hakaret şüphesi doğmaması için “fail”leri değiştirerek yazıyorum:“Filler tepişir, çimenler ezilir.” Tepişenleri file benzetmek yerinde midir, bilmiyorum ama üniversite adayı öğrencilerin çimene benzedikleri şüphe götürmüyor.Bu yıl üniversite sınavına girecek olanlar, dün bir kez daha karanlık bir tünelin içine itildiler.Biliyorsunuz Danıştay 8. Dairesi, üniversiteye giriş sınavında farklı katsayı uygulamasını kaldıran 21 Temmuz 2009 tarihli YÖK kararının oybirliği ile yürütmesini durdurmuştu.Danıştay, bu karar üzerine YÖK’ün farklı katsayı uygulaması öngören 17 Aralık 2009 tarihli kararına da geçit vermedi.Bu kararın yürütmesini de oybirliği ile durdurdu.Çünkü yüksek mahkeme YÖK’ün mahkeme kararına saygı gösteren bir çözüm aramak yerine kurnazlık ve hile yoluna başvurduğuna hükmetmiştir.Ortada bu hükme gerekçe olacak itiraf vardır çünkü.İtiraf ve hüküm...Ve o itiraf, unutulması mümkün olmayan bir “şaşkın ördek hikâyesi”dir:Danıştay’ın birinci durdurma kararından sonra YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan düzenlediği basın toplantısında “Bunu baştan biliyorduk, her şeye hazırlandık” demiş, alternatif planlara sahip bulunduklarını belirterek “gerekirse hukukun etrafını dolanırız” diyecek kadar kontrolünü kaybetmişti.“Şecaat arzederken merd-i kıpti, sirkatin söyler”miş...Hayırlı saydığı bir amaç için uygunsuz yollara başvurmayı yücelten şaşkınlık ancak bu kadar güzel anlatılır!Ama “Allah ayağına dolaştırdı” diye de bir söz var. Danıştay YÖK’ün ne tuzak kurduğunu, hangi hileye başvurduğunu, birinci ağızdan öğrenmiş ve imam hatip mezunlarını kayırmak uğruna göze alınan manevraya geçit vermemiştir.Kafalar ve program karmakarışık hale gelmiştir.Ümit var mı?Uygar bir toplumda YÖK Başkanı çoktan değişirdi. Bizdeki siyasi misyon taşıdığı için yerinden oynamayacaktır. Peki bu azaptan gençleri ve ailelerini kurtarmanın adaletli ve garantili bir yolu yok mu?Var elbette.. Bunun yolu liseyi bitirenleri olgunluk sınavından geçirmek ve üniversitelere serbest başvuru uygulamasını başlatmaktır.Rektörleri üniversitelerinde aldıkları oya değil de, “türban bildirisi”ne imza koyup koymadıklarına bakarak seçen bir irade işbaşında iken kayırma çabaları çok daha geniş bir hareket alanı ele geçirmez mi?Böyle bir tehlike doğabilir tabii. Ama buna rağmen üniversiteler arası rekabetin önem kazanacağı bir düzen adaletini üretecektir.Çünkü üniversiteler arasındaki yarışta üniversitelerin kalite farkını, öğrencilerinin kaliteleri belirleyecektir.Şimdiki açmaza çare arayanlara gelince..Onlara düşen acil görev üniversite dünyamızı “hukukun etrafından dolanma”yı marifet sayan zihniyetin elinden kurtarmaktır.Yazık ki o da hayal. Çünkü bu YÖK, bu iktidarın seçimidir!
Farkında mısınız; fikir alanı çoraklaşıyor, içeriği boşaldığı için sözler yavanlaşıyor.Yumruk vurarak, kafa atarak ve birbirlerine küfür ederek dilayog kuran milletvekillerini yadırgamamak lâzım.Kavga nedenleri, incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerdir. Bir bardak suda fırtına koparmak sözü durumu iyi anlatıyor.Millet Meclisi’nin yay gibi gerilip dinamit gibi patlamasının sebebi budur.İşsizlik, yolsuzluk, yoksulluk, yargı bağımsızlığına ve basın özgürlüğüne baskı gibi devasa sorunlar öylece beklerken meclisin ve ülkenin gündemi, abartılmış korku senaryoları ve “ilerde lâzım olur” diye saklanmış belgelerle ve intikamcı tahrikler eşliğinde ifşa edilen “acı anılar”la meşgul ediliyor.“AKP’nin pili bitti. Çünkü hayır üretemiyor artık sadece çatışma üretiyor” diye düşünenler haksız değildir.Ama iktidar bu tıkanıklığın suçunu kendinde aramalıdır.Medya, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları ülkenin aklı ve vicdanıdır.Her gölgede düşmanlık ve tehdit vehmeden AKP önderleri, korkuya kapılmış güç sahiplerinin yanlışına sürükleniyor. Devletin gücünü kötüye kullanmak toplumun yaratıcı yeteneklerini dumura uğratıyor.Ve tabii kuzuların sessizliğinde de değerli şeyler değil, ayrık otları ürüyor.Şükür namazı mı?Başbakan iki yıldır sakladığı bir “ideolojik hamle malzemesi”ni tedavüle sürmüş, muhalefet de Emine Erdoğan’ın GATA’daki türban sıkıntısını, Tayyip Erdoğan için yapılmış peygamber benzetmesi ile birleştirince kızılca kıyamet kopmuştur.Bu ilkel tartışma ve sömürü bir türlü bitirilemiyor. Kolay kolay da bitmez.Çünkü rakiplere zarar vermenin iki taraf için de en kolay ve etkili yolu budur.İşte dünkü gazetelerde Trabzon’un Of ilçesi Belediye Başkanı AKP’li Oktay Saral’ın Müslümanları Başbakan Erdoğan için hergün iki rekât “şükür namazı” kılmaya çağırdığı haberi yer alıyordu.Dinle oynamanın sonu yok.Erdoğan için peygamber benzetmesi yaptığı için değil, aylar sonra partiye ve lidere zarar veren bir eleştiriye zemin yarattığı için AKP’nin Aydın eski il başkanı partiden atıldı.Ama tedbir etkili olmamış; Of’lu başkanı bir de mahkemeye mi vermek gerekecek?Bu ilkel ve acıklı olayların asıl müsebbibi siyasete fikir ve ilham üretecek kaynakları kurutup susturan iktidardır.Işıklar neden söndü?Dünyanın en ıssız üniversiteleri bugün Türkiye’de. Neden?..Gül 2007 Ağustosu’nda Cumhurbaşkanı oldu. O günden bu yana 14 üniversiteye üniversitelerindeki seçimi kazanan adayları değil kaybeden adayları rektör atadı.Sanki türban konusunda yaratılacak bir oldu-bittiye fedailer seçiliyor!Çünkü bu adaylar, üniversitede türbanın serbest bırakılmasını savunan “türban bildirisi”ne imza koyan hocalardır.Tabii ki bu zihniyetin egemenliğine giren üniversiteler kendilerinden bekleneni yapıyor ve hiç bir ülke sorunu hakkında eleştiri ve öneri ortaya koymuyor.Yalnız üniversite mi kaybediyor?Hayır, üniversitenin temsil ettiği evrensel bilgi ve deneyime sırtını dönen iktidar, kendi ışığını da söndürüyor.Artık ülkemizde çağdaş tarifine uyan üniversitenin varlığından söz edilemez.Fransız düşünür Descartes “Düşünüyorum, öyleyse varım” demişti.Üniversitelerimiz de itiraf edebilirler artık:Düşünemiyorum, öyleyse yokum!