Katili fazla parlattık!

18 Ocak 2010

Ağca hangi melânetin cellâdıdır; yargımız bunu bile çözemedi.Ama cezasını çektiğine hükmetti ve onu dün sokağa bıraktı.Nasıl bir adalet bu?Gazeteci Abdi İpekçi’yi öldürmekten idam cezasına hüküm giyen Ağca’yı “Özal affı” kurtardı.Bu af 1991 yılına kadar işlenen suçlara verilen ölüm cezalarının uygulanmamasını, bu suçluların 10 yıl hapis yattıktan sonra tahliye edilmelerini öngörüyordu.Özal affı olmasa bu rezalet doğmayacak mıydı?Fark etmeyecekti, bu kez katilin imdadına “Rahşan Ecevit affı” yetişecekti.İsyan ettirici...Suikast girişiminde bulunduğu Papa’yı yaralamaktan ömür boyu hapis cezasına mahkûm olan Ağca İtalya’da 20 yıl yattıktan sonra, o da ancak Papa’nın özel affı sayesinde tahliye edilebilmişti.Ortada duran dengesizlik adaletsizliği insanı isyan ettiren bir tahrik biçiminde ortaya koyuyor. Çünkü sonuçta İtalya’da işlediği yaralama suçu nedeniyle Ağca’nın çektiği fiili ceza 20 yıl hapis iken Türkiye’deki idamlık terör cinayeti nedeniyle yattığı süre 10 yılda kalmıştır.Adaletin gerçekten devletin temeli sayıldığı çağdaş toplumlardan biri olabilseydik Mehmet Ali Ağca’nın cezaevinden ancak cenazesi çıkabilirdi!Onun nedamet getirdiğine dair en küçük bir işaret yokken tahliye edilmesi, ceza infaz sistemimizin, adaleti yerine getirmekten ve toplumu böyle tehlikeli suçlulara karşı korumaktan ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.Çocuklara yazıkİdam cezasını kaldırarak katilin canını bağışlayan devlet toplumu ondan gelmesi çok muhtemel tehlikelere karşı nasıl koruyacağını, hangi tedbirleri aldığını ve alacağını anlatarak halka güven vermek zorunda değil midir?Modern devlet bu mecburiyeti duyar ama Türkiye’de kimse böyle bir borcu kabul etmiş görünmüyor.Dün yapılan sağlık kontrolü ardından onun “askerliğe elverişli olmadığı” saptandı ve ordu kendini korudu.Ama çevresine ve kendine zarar verme riski yüksek bir ruh hastası olan Ağca’dan gelecek tehlikelere karşı toplum Allah’a emanettir.TV’lerin haber bültenlerinde en büyük payı dün Ağca aldı. Medyanın Ağca’yı izlerken sergilediği itiş kakış ve çirkin rekabet, kahraman yaratırken düştüğümüz değerler çelişkisinin esef verici görüntüleri idi aynı zamanda.Hikâye şuydu: Gazeteci Abdi İpekçi’yi öldüren, sonra Papa’yı öldürmek kastıyla ateş ederek yaralayan, yaralamaktan İtalya’da 20 yıl ama Türkiye’de öldürmekten 10 yıl yatan katil dün hapisten çıktı.Onu büyük bir gazeteci ordusu öyle bir karşıladı ki parlatılan yıldızı ile para basacaktır artık. Nitekim şimdiden bu belli olmuştur. Hapisten çıkıp Ankara’nın en pahalı oteline yerleşmiştir.Ağca odaklı dünkü yayınların özeti böyleydi.Çocuklarımıza geç kalmadan tabanca edinmelerini öneren bir şaşkınlık ve sorumsuzluk hali değil mi bu?

Devamını Oku

Mesajlar iyi ama...

16 Ocak 2010

Başbakan dün yenilenen Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ni açarken herhalde mutlu anlarından birini yaşamıştır.İki yıl önce endişe taşıyanlar vardı; onlar da sanıyorum korkuları gerçekleşmediği için mutlu olmuşlardır.Başbakan Erdoğan törende şöyle dedi:“Biz burada inşaata ilk kazmayı vurduğumuzda bana da belediye başkanıma da kazmayı vurdular. Buraya cami inşa edeceğimizi bile iddia edenler oldu..” Hakkında şüphe besleyenlerin yanıldıklarını kanıtlamak bir siyasi lider için başarıdır, mutluluktur. Bunun zevkini çıkarmak da hakkıdır.Ama devlet adamı kalitesi kazanmış siyasetçi tedbirli olur. Güvensizlik yaratan şüphelerin sebeplerini arar bulur ve gereğini yerine getirir.Başbakan Erdoğan dün sanki böyle bir arayışı gerçekleştirmiş de elde ettiği bulgularına dayanarak geniş bir kesimin duymak istediği şeyleri söylemiştir. Mesela şu sözler önemli:“Milletin sahiplendiği bir değer olarak, yaşam tarzı olarak benimsediği her şeyi, her hükümet sahiplenmek, ona saygı duymak durumundadır.” “Hiç kimsenin yaşam tarzına herhangi bir kastımız, kısıtlamamız olamaz.” Önemli bir güvenceİktidarlara düşen görevin farklı yaşam tarzlarını korumak ve geliştirmek olduğunu, bunu vicdani, hukuki ve demokratik bir mecburiyet saydığını belirten Başbakan son meclis grubunda da üstlerine düşen başka bir şüphenin gölgesini kaldırmaya çalışmıştı.AKP’nin kadrolaşma konusundaki ihtirasını, seçimi kaybettiğinde iktidarı güzellikle terketmeyeceğine yoran çevrelerin savını çürüten sözler söylemişti:“Biz seçimle geldik. Aynı şekilde vakti zamanı geldiğinde, milletimiz emaneti bizden aldığında ‘baş göz’ der hemen yerimize döneriz!” Yenilenen Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nden söyledikleri, Tayyip Erdoğan’ın muhaliflerinden hakkaniyet adına bir jest beklediğini düşündürüyor.Çok çaba gerekiyorDemek istediği şudur:“Bakın hakkımda yanıldınız. Bir özür borcunuz doğdu. Kanaat notumuzun artırmak zorundasınız.” Evet bunu isteme hakkını kendinde bulabilir ama iki konuşma ile ikna olmadılar diye muhaliflerini suçlayamaz.Çünkü sonuçta Erdoğan “demokrasi bizim için araçtır” diyerek siyaset sahnesine çıkmış, tek başına iktidar yaptığı partisini “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olmaktan kapatılma cezasının eşiğine getirmiş bir liderdir.Bir kaç sözüne ve icraatına bakarak gölgelerinden kurtulamaz.Çabalarının sürmesi, iyi örneklerini çoğalması gerekiyor.Olumlu puan saydığımız konuşmalarını bile söylevlerini hazırlayan ekip yazdı, o da kürsünün iki yanına konulmuş camlardan okudu.Çizdiği demokrat lider imajının gerçek olmasını dileriz ama kontrolünü kaybettiği ve içinden geçenleri olduğu gibi söylediği anlarda ne yapacağını görmeden bir hüküm vermek istemeyiz...Şüphe baca isi gibidir; kolay çıkmıyor!

Devamını Oku

Böyle hak olmaz!

16 Ocak 2010

Televizyonda İçişleri Bakanı’nı dinlerken yaptığı açıklamaya bir anlam verememiştim.Hatta şakalaştık arkadaşlarla:- Bakan Kürtçe konuşuyor galiba; ben bir şey anlamadım.- Merak etme, Kürtçe bilenler de anlamamış!İçişleri Bakanı Beşir Atalay “Demokratik Açılım”ın kararlılıkla devam edeceğini söylerken insan hakları bağlamında oluşturulacak yeni kurum ve kurulları sayıp döküyor ama bilinenlere hiçbir yenilik eklemiyordu.O zaman söyledikleri ne anlama geliyor, kime ne mesaj veriyordu?Şu sözler önemli:“Türkiye artan gücünü terör desteklerini bitirmek için kullandı, kullanıyor. Gerçekten olumlu sonuçlar alıyoruz. Türkiye bu terörü artık taşımayacak.” Atalay’ın kullandığı şifreler, Habur’daki tiyatrodan ve Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir’in devlete yönelttiği galiz küfürden sonra kendini belli eden politika değişikliğini doğrulamaktadır bizce.Bu değişiklik İmralı’daki terörist başını, oradan yönettiği PKK’yı ve hatta terör örgütünün siyasi kanadı olan partiyi muhatap almak şöyle dursun, yok sayan ve hatta onu aşağılayan bir siyaseti inşa edecek gibi görünüyor.Çünkü bu şekilde demokratik haklarla terörün bahaneleri yok edilirken bir yandan da “teröristle pazarlık” yapılıyor şüphesinin doğuracağı siyasi faturalar püskürtülecektir.Teröre son vermek Ayrıca “Kürt Açılımı” perdesi açıldığı günden bu yana bölücü örgütü tatmin edecek bir uzlaşmayı sağlamaya anayasanın da, toplumsal gerçeklerin de izin vermeyeceğini bilen biliyordu.Tek devlet, tek millet idealine sadakat sınırları içinde kalacak hakların terör örgütüne silâh bıraktırmayacağı baştan belliydi.İktidar nihayet bu gerçeği görmüş olabilir mi?İçişleri Bakanı Atalay’ın sözleri bu işareti veriyor. Ama dikkat!..İktidar böyle bir durumda terör örgütünü azdıracağını hesap ederek yeni bazı tedbirler almaya hazır olmalıdır.Birinci tedbir, şiddete inanmayan Kürt vatandaşları parti kurmaya özendirmek için seçim barajını makul sınıra çekmek;İkinci tedbir de savaşan bir ordunun ihtiyacı olan morali askere verecek basireti göstermek, saygı ve güven duygusunu ayağa kaldırmaktır.Kürt Açılımı duvara dayandı. Sürecin tek yararı terörün bir süre durması oldu.Ama yaratılan beklentinin karşılanmasına imkân olmadığı ve bu sükûnetin kalıcı olmayacağı belliydi.Böyle devlet olmazZaten uyuşturucu kaçakçılığı yapan PKK’nın bu kanlı ve çok kârlı ticaretten vazgeçerek kendisini tasfiye edeceğini beklemek saflık olurdu.İrlanda’daki terörün tasfiye yönteminin PKK için de uygulanabileceği hayaline kapılanlar, bizdeki örgütün mafya karakterinden gelen farklılığını gözden kaçırıyor.Öcalan’ın avukatları aracılığıyla yaptığı duyurulardan sonuncusu dün geldi.Yakında askeri operasyonların artacağını söyleyen Öcalan, nefes alma ve uykusuzluk sorunu çektiğini, sağlığının iyi olmadığını, yanına konulan hükümlülerle birlikte eylem yapacaklarını duyurdu.Dünyanın hangi demokrasisi, kırk bin ölümün müsebbibi olan bir teröristin ortalığı ateşe vermek için sempatizanlarına düzenli olarak mesajlar, talimatlar iletmesine izin vermiş veya veriyor?Daha önce “nefes alamıyorum” sözünden sonra kentleri yangın yerine çeviren ve çocukları kalkan olarak kullanan vicdansızlığın bütün suçunu Öcalan’a mı yükleneceğiz?İmralı emirnamelerinin yayınlanmasına göz yumanlara kimse hesap sormayacak mı?

Devamını Oku

Sebebi görelim!

14 Ocak 2010

03Türkiye ile İsrail’in yaşadığı “alçak koltuk krizi”ni kim galip kim mağlup hesabı yapmadan değerlendirmek gerekiyor.Çünkü bu tecrübeden iki tarafın da yararlanacağı sonuçlar çıkarmak mümkündür.Krizi boks maçı gibi değerlendirmeye kalkmak iki tarafı da sonsuz kayıplara mahkûm eder.Yaşanan kriz bir sebep değil sonuçtur.İki ülkenin siyasetçileri, ilişkileri zehirleyen sebepleri doğru teşhis edemezse, ileride doğacak yeni krizleri İsrail Cumhurbaşkanı Peres’in devlet adamlığı bile halledemez.İki ülkenin başkentleri dünya medyasını iyi izledi mi?Birçok saygın ve etkili yayın kuruluşu Türkiye’yi İsrail’in Orta Doğu’daki en önemli müttefiki ve ender dostlarından biri olarak tarif etti.İsrail medyası da bölgedeki 22 ülkenin ikisi hariç tümüyle kavgalı olduklarını belirterek “Böyle dış politika olmaz” eleştirisi yapıyor.Şimon Perez’in zoru ile Türkiye’yi tatmin eden bir özrün gerçekleşmesi, ilişkilerin ufkunu garantili olarak açacak değildir.İnsanlık vicdanını Gazze’de kanatan haksızlıklar karşısında İsrail Türkiye’den “dost ve müttefik” olmanın hatırına ve yeni bir kriz yaşamamak adına susup oturmasını isteyemez, istememelidir.Uluslar arasındaki ortaklıklar onlara iyi şeyler yaptırmalıdır.Beşeri vicdan Gazze’de kanarken Türkiye susup oturduğu zaman, İsrail bu dostluğun kendisini yücelttiğini ve bir şey kazandırdığını düşünmemelidir.İsrail’in orantısız güç kullanmasından Obama yönetiminin bile şikâyetçi olduğunu ve bu nedenle Türkiye’den yükselen itirazları el altından cesaretlendirdiğini duymayan kaldı mı?İsrail’in itibarlı Haaretz gazetesi dün “Türk halkı elçilerine hakaret edilmesini kabul edecek bir toplum değil” diye yazdı.Bu doğru ama dostlarının özrünü kabul etmeyecek kadar çiğ bir toplum da değiliz biz.O nedenle geçmişe değil önümüze bakmalıyız.Türkiye’nin dostça uyarılarından etkilenerek gerçekleştireceği insancıl ve adaletli bir politika değişikliği, İsrail’i Türk halkının gözünde eskisinden daha da değerli bir yere yükseltir.Allah benzetmesin!Los Angeles Times gazetesi, yedi büyüklüğündeki depremin yıktığı Haiti başkenti ile benzerlik kuracağı bir kent ararken bula bula İstanbul’u bulmuş!Haiti’deki deprem yapıların yüzde 80’ini yerle bir etti. Kızılhaç’ın tahminine göre can kaybı 50 bine ulaşabilir.Deprem Mühendisliği Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Farzat Naeim Türkiye’deki gözlemleri ışığında ibret verici bir paralellik kurmuş verdiği demeçte:“Haiti de İstanbul’a benziyor. Buraya gelenler önce birkaç ağacı keser üzerine bir baraka kurar, ardından bir yapı inşa edip üzerine kat çıkmaya başlar. Bir yıl sonra tavan betonunu atar, ikinci katı çıkar, ardından üçüncü kat.. Aileleri büyüdükçe evleri de büyür!” Haiti’deki meşum bilançonun sebebi de bizdeki gibi çarpık yapılaşma ve inşaatlardaki çürük malzeme.İstanbul yeni bir depremi bekliyor.Peki tedbir?Prof. Işıkara dün cesaret ve ümit verici şeyler söylemedi bana. Okullar için gayret varmış fakat sağlık kurumları için söylenecek söz: Allah’a emanet!İstanbul’daki 1,5 milyon yapıdan üçte birinin depremde yıkılacağını öne süren teknik raporlar raflarda tozlanıp duruyor.Haiti depremi bu raporları hatırlatmış olmalı ki TBMM, depreme hazırlık durumumuzu tartışmak üzere bir meclis araştırması yapılmasına karar verdi.Karar bütün partilerin oybirliği ile alındı..İktidar bu alanda yedi yıldır uyuyor. İnşallah uykusunu almıştır!

Devamını Oku

Yargının onuru

13 Ocak 2010

Mahkeme duvarlarında yazan “Adalet mülkün temelidir” sözünün değerini yaşayarak öğrendik.Adaleti baskı altına alınmış bir toplum huzur ve güven hasreti içinde tedirgin ve mutsuz oluyor.Bunu biliyoruz çünkü kendimiz böyle bir cenderenin mağduruyuz.Demokrasinin arızaya geçtiği dönemlerde yargıya bakmak lâzım; yargı ayakta durmaya devam ediyorsa ümit var demektir.İki gün önce Yargıtay Başkanı Gerçeker siyasi iktidarın yargı üzerinde kurduğu vesayete itiraz eden cesur bir çıkış yaptı.Yargıtay’daki boş hâkim kadrolarına yapılacak seçimi kilitleme amaçlı iktidar baskısını ve telefon dinlemeler konusundaki yanlışları eleştirirken “Yangın büyüyor, ateş bacayı sardı” diye bağırdı.Adaletle ilgili sorunun vahameti yüksek yargıdan yansıyan alârma siyasi iktidarın ve güdümündeki yasamanın kulak asmamasından kaynaklanıyor.Bağımsızlığını umutsuzca savunmaya çalışan yargıdan başka kurum kalmadı Türkiye’de.Hesap sorulacakToplumun aklı olan üniversiteler özgür ve yaratıcı düşünceler üretmekten uzaklaştı.Toplumun vicdanı olan medya ve sivil toplum örgütleri, devlet terörü estiren araçlarla susturulmuş durumdalar.Yöneticilere toplum adına kimse gerçek soruları soramıyor.Ama bu korkuları yenebileceğimiz günlerin vaadini taşıyan bir aydınlık için adalet varlığını duyurabiliyorsa ümit de var olacaktır.O ümidi canlandıran haber dün Danıştay’dan geldi.Hâkim ve savcıların telefonlarının dinlenmesini sağlayan yönetmeliğin yürütmesini durduran Danıştay 5. Dairesi dinlemeyi yapan Adalet Bakanlığı müfettişlerinin de soruşturulmasına karar verdi.Yürütmesi durdurulan o yönetmelikle Adalet Bakanlığı müfettişlerinin talebi üzerine 65 hâkim ve savcının telefonları dinlenmiş, teknik takip bağlamında ortam dinlemesine hedef seçilmişlerdi.Ve onların hiçbiri suçlanamadı, hepsi “temiz” çıktı.Bakan da ödesin.. Elbette bu hâkim ve savcıları izleten müfettişler hesap vermelidir.“Hangi kuvvetli şüpheye dayandıkları” konusunda, izleme kararını çıkaran mahkemelerin hâkimlerine de hesap sorulmalıdır.Demokrasilerde devlet vatandaşına pusu kurmaz. Halbuki bu uygulamada hâkimler ve savcılar pusuya düşürülmek istenmiştir.Müfettişler keşke “emir kulu” olmasalar ama acı gerçek tersini söylüyor. Ve bu durum, ortaya bir siyasi sorumlu çıkarıyor.Azmettirici olan siyasi iktidardır; tümü masum 65 hâkim ve savcıyı töhmet altına sokup konuşmalarını dinleten ve bu pusudan elde edeceğini umduğu delillerle yargıyı ele geçirme planları yapan irade adına hiç değilse Adalet Bakanı bedel ödemek sorumluluğu altında değil mi?Öyledir elbet... Batı’da böyle şey olmaz. Olursa hükümet istifa etmek zorunda kalır. Ama bizde sorumlu bakan bile, bırakın çekilmeyi özür dileme zahmetine dahi girmeyecektir.Danıştay’ın kararı, yargının onurunu koruma kararlılığını yansıtıyor.Haksızlığın, tertip ve tuzakların üremesine yarayan karanlığın hesabını bozuyor.Bundan mutlu olmalıyız.

Devamını Oku

Aptalca bir oyun!

12 Ocak 2010

Başbakan Erdoğan’ın “one minute” bombası birinci yıldönümünde ödülünü aldı.“Müslümanların ve Filistin insanının savunucusu” olduğu gerekçesiyle Tayyip Erdoğan’ın Kral Faysal Ödülü’ne lâyık görüldüğü açıklandı.İki gün önce Lübnan Başbakanı Hariri’nin ziyareti nedeniyle düzenledikleri ortak basın toplantısında Başbakanımız acaba bu önemli ödülle ilgili kararın kesinleştiğini biliyor muydu?Yani İsrail’in Gazze’ye yönelik son hava operasyonunu kamuoyuna açık şekilde hedef almasının jüriyi etkilemeye dönük bir amacı var mıydı?Doğru yol değil...Onu bilemeyiz ama şu kesin: Erdoğan’ın sözleri ödülü ne kadar hak ettiğini kanıtlamakla beraber bize İsrail’le gitgide tırmanan ve kontrolden çıkması halinde maliyeti ağırlaşacak bir krize mal olmuştur.Başbakan’ın İsrail’le ilişkilerini Müslümanları koruyan bir önderlik rolü içinde devamlı kamuoyuna açık bir şov biçiminde yürütmeye başlaması, doğru bir siyaset değildir.Bu siyaset iç politika menfaatlerine uygun düşebilir ama hesaba katılması gerekir ki aynı siyasi fırsat düşkünlüğü karşı tarafta da tezahür edebilir. Hem de fazlasıyla...Nitekim bunun aptalca bir örneğine tanık olduk.İsrail’i bugün küçük dinci partilerin dışardan desteklediği üç partili bir koalisyon yönetiyor. Dışişleri Bakanlığı koltuğunda ırkçı diyebileceğimiz aşırılıkta bir siyasetçi olan Lieberman oturuyor.İki taraf da riskliErdoğan’ın sözlerini “küstahça azarlamalar” diye niteleyen Lieberman belli ki ilişkilerin kötüye gidişinden hoşnut olmayan, hatta tamir etmek için çaba harcayan ortaklarından habersiz bir misilleme operasyonu düzenlemiştir.Türk Büyükelçisi Oğuz Çelikkol bakanlığa çağırılmış Dışişleri Bakan Yardımcısı Dani Ayalon tarafından uzun süre kapı önünde bekletilerek ve içeri alındığında da alçak bir yere oturtularak aşağılanmıştır.Onun şahsında bu hakaret elbette Türkiye Cumhuriyeti’ne yöneliktir.Buradaki tek teselli Lieberman patentli bu küstahlığın İsrail devletine ve halkına mal edilemeyeceği gerçeğidir.Zaten İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın pazar gününe planlanmış Türkiye ziyaretini, radikal sağcılardan gelen sabotaj girişimlerine rağmen gerçekleştirmesi yapılan nezaketsizliğe fiili bir özür yerine geçecektir.Yaşanan son tecrübe iki ülkeye de ders olmalıdır.Çünkü üst üste gelen küçük krizler, milliyetçi öfke ve alınganlıkların iki tarafta da tehlikesi yüksek riskler yaratmaya müsait olduğunu düşündürüyor.Siyasetçiler iki halk arasındaki temiz tarihe zarar verme hakkını kendilerinde görmemelidir.İki ülkenin geçmişi, bir dayanışma ve yardımlaşma tarihidir.Türkiye ile İsrail’in başka ülkelerle çok kavgaları oldu ama birbiri ile hiç kavgası olmadı.Ulusal çıkarlarımız bu geleneğin bozulmamasını emrediyor.

Devamını Oku

Türkiye nereye?

12 Ocak 2010

Düne kadar iktidarın olumsuz icraatları “hayırlara vesile olacak” yalanları ile örtüldü.Haksızlık ve suç oluşturan günahlar, ihlâller, Türkiye’yi birinci sınıf demokrasi yapacak değişim yolculuğunun bedeli denilerek yüceltildi.Ne zaman ki iktidar yandaşı yazar korosu içinde yer alan bir kadın sosyolog uyanıp aydın sorumluluğu ile görevini yaptı, tehlikeyi duyurdu, kıyamet koptu!VATAN değerli bir tartışmaya sütunlarını açmıştır. İki uç bulunuyor ve bunlar salt masumlar ve günahkârlar olarak saflaşmış değiller.Ortada bir yerde buluşmak şansı varsa bu fırsatı değerlendirmek gerekiyor.İktidar ve yandaşlarının darbe korkusu hayatı kendilerine de, millete de zehir ediyor. “Askeri vesayet” diye tutturmalarının nedeni darbe heveslilerine Anayasa Mahkemesi’nin cesaret vereceği endişesidir.Laikliğe karşı eylemlerin odağı olmaktan sabıkalanan AKP’nin bu kuruntuyu aşmasına herkesin yardımcı olması lâzım.Genelkurmay Başkanı darbe fikrinin ve darbeci zihniyetin TSK içinde asla barınamayacağını defalarca tekrarlamıştır. Daha ne yapsın asker; Kur’an’a el basarak yemin mi etsin?Bu yolun sonu yok...AKP’ye güven duygusunu en kısa zamanda kazandırmak önem taşıyor. Aksi takdirde korktuğu herkese ve her şeye devlet gücünü de kötüye kullanarak saldıracaktır.Bir azınlığı hariç tutarsak, kimse TSK içinde var olduğu iddia edilen cuntaların ortaya çıkarılmasına, askerlerin siyasal karar süreçlerindeki rolünün sınırlandırılmasına itiraz etmiyor.Asıl korkutan sebep, iktidarın yanlışları ile bu sürece zarar vereceği ihtimalidir. Başbakan’ın “silâhşor” gibi gördüğü türden yazarlar bu tehlikeyi önleyemez.Telefonlar dinleniyor.İdeolojik işgale programlanmış zihniyet işi Yargıtay’daki hâkim seçiminde kontenjan talep edecek sınıra götürüyor.Siyasi hesaplar Ergenekon davasını AİHM’nin delik deşik edeceği belli olan hukuksuzluklar içine sürüklüyor.Bağımsız medyayı hedef alan tertip ve tuzaklar ile zaptetme niyetleri ve hamleleri basın özgürlüğü alanını teröre devrediyor.Türkiye’nin içine girdiği değişimin yol arızaları sayılarak hoşgörülebilir mi bütün bunlar?Riski aşmanın yolu varBu ihlâller ülkeyi demokrasiye değil cehenneme götürür.Tarihi vebali de kendilerine liberal aydın adını takan egoistlerin olur.Aydın olmanın şartı, her türlü totaliter rejim çeşidinin muhalifi olmak ve bu erdemi yüksek sesle yaşamaktır.Türkiye şu anda maalesef, baskıcı bir tek parti, tek adam rejimine doğru ilerliyor.İktidar bu tehlikeyi görenlerin uyarılarını dinlemez. Çünkü onların değişime verdikleri desteğin şartı vardır: Demokrasiye demokrasiyi çiğneyen yol ve yöntemlerle gidilemez.“Demokrasiye iyi gelecek zehir” halkına tuzak kuran yalancıların hilesidir.Darbe kuruntularını körükleyen meslektaşlarımız, telefonları dinlemeye alınan 56 hâkim ve savcının tümünün “temiz” çıktığına dair haber üstünde düşünsünler.Yasa, dinleme için “kuvvetli şüphe” şartı koşuyor.56’da SIFIR hezimet değil midir?Bu hezimet, değişim sürecini dinamitleyecek önemde bir riskin var olduğunu ve ortadan kaldırılması gerektiğini anlatmıyor mu?Bu risk kuruntu mu, yoksa sivil dikta hedefine yönelik komplo mu?Münazara takımları gibi tartışacak yerde sorulara aynı kaderin ortakları olarak cevap aramalıyız..

Devamını Oku

Olmadı hakim bey!

9 Ocak 2010

Askeri kötülemeye yarayacak malzemenin bini bir para ama Deniz Feneri’ni ara ki bulasın!TSK’ya yönelik psikolojik savaşa katılmak isteyenler, adeta özel merkezlerde üretilip servise sunulan bilgi ve belgeler içinde yüzerken Deniz Feneri’nin ışığını arayanlar, dalgalı bir denizde mide bulantısı çekiyorlar.Oysa bu olay, Almanya tarihinin en büyük yardım skandalıdır.Din iman sömürüsü ile gurbetteki merhametli Türk vatandaşlarının 40 milyon Euro’dan fazla paraları çalınmıştır.Suçun Almanya ayağındaki sanıklar, itirafçılık yaparak hapis cezalarında indirim sağlamışlardır ama Türkiye ayağındaki elebaşlarını da mahkemeye açıklamak zorunda kalmışlardır.Franfurt mahkemesi tarafından belirlenen “asıl failler”in adları Türk adaletine aylar önce bildirildiği halde soruşturma kör topal ilerliyor.Resmi makamlardan bilgi sızmadığı gibi “gizlilik kararı” ile merak edenlere gözdağı da veriliyor.Bu hassasiyetin sebebi, Frankfurt Eyalet Mahkemesi’nde ikinci davayı açan savcının kara para aklamak ve dolandırıcılık yapmakla suçladığı kişilerin AKP’ye yakın simalar olması mıdır?Her yer karanlık...İddianamede adları geçen Kanal 7 yöneticileri Zekeriya Karaman, İsmail Karahan, Hasan Kapıyoldaş ve RTÜK eski Başkanı Zahid Akman hakkında ne işlem yapıldığını bilmiyoruz.Bunu milletin vekilleri de bilmiyor. Meclisteki soru önergeleri bile iktidarı konuşturmuyor.“Bu oyalama siyaseti, suçlanan kişiler önümüzdeki seçimlerde milletvekili yapılarak dokunulmaz hale getirilene kadar sürecek” diyenler bakalım haklı çıkacak mı?Ankara Başsavcılığı’nın talebiyle İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin yaptıkları inceleme Deniz Feneri’nin Türkiye’deki faaliyetlerinin de yığınla kanunsuzluk içerdiğini ortaya koydu.Rapor 21 ayda toplanan 50 milyon liranın 18 milyon lirasının yurt dışına aktarılmış olduğunu belirtiyor.Bu para hangi amaçla ve ne şekilde kullanılmış?.. Müfettişlere göre bunu ortaya çıkarmanın imkânı bulunmuyor.Deniz Feneri olayında dolandıranlar Türk dolandırılanlar Türk.Ama Alman yargısı, Türk işçilerinin hukukunu, Türk devletinden daha hassasiyetle korumaya çalıştı.Bu nedenle de dolandırıcılık olayı büyük ölçüde gün ışığına çıkarıldı.Misilleme kime yarar?Uluslararası bir geleneği işletmenin suçlulara yarar sağlaması ihtimali belirmiştir:Birinci davada mahkûm olanların ifadesine başvurmak için Frankfurt’a giden Türk savcılara Alman makamları izin vermemişler. Sebep?..Çünkü efendim Türkiye’ye gelen Alman savcılara da bizimkiler aynı şeyi yapmışlar!Misilleme denilen uluslararası tedbir uygulaması, yaygın olarak kullanılıyor olabilir. Ama bunun şartı vardır:Tedbir, hukuka, adalate, ahlâka, kamu yararına hizmet etmeli, zarar vermemelidir.Alman yargısı Deniz Feneri’nin içine girdi içerde olmaması gereken kişi ve kurumların uygunsuzluğu gördü, üstelik bunların iktidar tarafından himaye edilmek istendiğini de baştan beri biliyor.Bu durumda, uyguladığı misillemenin adaletin tecellisine değil, sadece suçlulara ve onları koruyanlara yarayacağını anlamıyor olabilir mi?Alman Adalet Bakanlığı, Alman hakimlerin Türkiye’ye kadar uzanmış iyi şöhretine gölge düşürmesin!

Devamını Oku