Başbakan isterse

25 Kasım 2010

Referandum kampanyasında halktan “Evet” oyu isteyen iktidar, daha çok özgürlük ve adalet sözü vermişti.Üç generalin öyküsü, talihsiz bir başlangıç oldu!Halktan onay alan anayasa paketi Yüksek Askeri Şûra kararlarına karşı yargı yolunu açtı biliyorsunuz. Ama ilk deneme duvara tosladı.Hak aramaya kalkan üç general açığa alındı...Balyoz iddianamesinde suçlandıkları gerekçesiyle Ağustos’ta terfi ettirilmeyen generaller, haklarını aramak için idari yargıya başvurdular.Askeri Yüksek İdare Mahkemesi yapılan işlemin haksızlığına hükmederek yürütmeyi durdurma kararı verdi. Başbakanlık ile Savunma ve İçişleri bakanlıkları bu kararı kaldırması için iki kez mahkemeye itirazda bulundular.5 Kasım’da verilen son ret kararı üzerine iki bakanlık adı geçen generallerin “açığa çıkarılmaları” yoluyla tasfiye edilmeleri tercihine yöneldi.Ama hedefteki askerler yine pes etmeyip hukuk içindeki mücadelelerini sürdürdüler.Artık durmak lâzımŞimdi son olarak açığa alınmalarına ilişkin kararın yürütmesini durdurmak amacıyla Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne gitmiş durumdalar.Herkesin merakı şu: Mahkeme generallerin talebini haklı bularak yürütmeyi durdurma kararı verecek olursa hükümet tarafı ne yapacak?Halk üstünde olumsuz duygular uyandıran bu kan davası görüntüsünü sürdürmekte iktidarın daha ne kadar ısrarcı olacağı, cevabı bilinmeyen bir soru olarak duruyor.CHP adına Akif Hamzaçebi dün iktidarın anayasa paketi ile taahhüt ettiği hakkı kullanan generallere yanlış yaptığını öne sürerek “yapılması gereken şeyin” yargı kararına uyarak üç generalin terfilerini vermek olduğunu belirtti.Aksi halde anayasa paketi bağlamında sarfedilen demokratikleşme, sivilleşme gibi sözlerin hiçbir değer taşımayacağını söyledi. Haklı...Yazık ki Cumhurbaşkanı Gül bu olaya şaşırtıcı denecek kadar dar bir açıdan bakıyor. Dün İsviçre’ye giderken yaptığı açıklama, ancak eskilerin “evlere şenlik” sözünü hak edecek tuhaflıktaydı:Abartmayın çocuklar!“Aslında bu hususu çok fazla abartmaya da gerek yok. Biliyorsunuz bu ülkede emniyet genel müdürleri bile aynı şekilde açığa alınmıştır!”Abdullah Gül medyaya bu sözlerle aslında “Konu asker diye meseleyi büyütmeyin” demeye getiriyor.Böyle bir meselede ölçü asker-polis dengesi kurmak mı, adaleti arayanların kökenine, mensubiyetine bakmadan salt haklı ile haksızı ayırmak mı olmalı?Askeri itibarsızlaştırmaya dönük bir kampanyanın uzun zamandır sürdüğünü ve bu durumun toplumda olumsuz duygular yarattığını Cumhurbaşkanı görmüyor mu?Cumhurbaşkanı’nın sistemimizde ayırıcı niteliği tarafsız olmasıdır. Tarafsızlığından soyunduğu zaman geriye salt siyasetçi kalıyor.Bu karmaşaya ancak bir devlet adamı çözüm bulabilir.İşine gelen durumlarda “Hukuka ve yargıya saygı gösterin” diyen Başbakan acaba burada da aynı standardı benimleyerek adamlarına “Yeter artık. Hukuku daha fazla zorlamayın” demez mi?Ortada intikamcı bir görüntü var ve hiç yakışmıyor!

Devamını Oku

Bu iş çok uzadı!

24 Kasım 2010

Siyasi rant alanlarında bu iktidarın gözünü budaktan sakınmayan bir alışkanlığı var.Dün İçişleri ve Savunma bakanları sürpriz bir şekilde üç generali görevlerinden aldılar. Muhalefetin “sivil darbe” diye adlandırdığı olay Türkiye’de ilk kez yaşanıyordu.Generaller “Balyoz Darbe Planı” kapsamında yöneltilen suçlamalar gerekçe gösterilerek açığa alındılar.Generallerin üçü de suçlamayı reddediyor. İkisi, Balyoz’a zemin teşkil eden seminere katılmadıklarını kanıtlayabiliyorlar.Görevleri başında oldukları halde suçlanan 22 general bulunmasına rağmen açığa alınma tedbiri niçin sadece bu üçüne uygulanıyor?Bu sorunun cevabı bizi iktidar ile asker arasında nerede duracağı belli olmayan bir inatlaşmaya götürüyor:Ağustos’taki Yüksek Askeri Şûra’da (YAŞ) bu üç general terfi edemedikleri için Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne (AYİM) başvurdular. Şûra iktidarın itirazına rağmen bu generalleri, terfi etseler hangi görevlere atanacaklarsa o kadrolara vekâleten gönderdi.Generallerin istediği yürütmeyi durdurma kararını mahkeme 1 Ekim’de verdi. Kararın 60 gün içinde, yani Aralık ayı başında hayata geçirilmesi gerekecekti.Resepsiyon cevabıBelli ki bu mesele hükümet içinde ele alınmış ve iktidarın isteğine ters yönde gelişen süreç radikal bir kararla kesilmiştir.Terfilerin önünü açan idari mahkeme kararına karşı yapılan bu hamle yasalara uygun olsa bile hukuka uygun mu?Tepkiler de zaten bu noktada haklılık kazanıyor. Dün CHP adına Kemal Anadol olayı şöyle özetledi:“Üç general YAŞ kararları nedeniyle AYİM’e gittiler. Mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi. Yani hak aradıkları için açığa alındılar!”YAŞ kararlarını yargı denetimine açmak AKP iktidarının övündüğü bir icraattır.Şimdi haliyle soruyorlar:“Bu hakkı sadece irticai faaliyetten dolayı tardedilen subaylar için mi getirdiniz?”Görevden alma kararlarını iki bakanın aynı zamanda oluşturması, kurumsal nitelik kazanmış bir inatlaşmanın varlığını düşündürüyor.1 Ekim’de çıkan mahkeme kararının önünü kesmek için hükümet niçin 60 günün dolmasına bir hafta kalana kadar bekledi?Bu soruya cevap arayanlar, Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna katılmayan komutanlara iktidarın bu şekilde tepkisini belli ettiği yorumları ile de karşılaşıyorlar.Jestle değil konuşarakTürkiye’de bir asker-sivil çatışması var mı?Dün vardı ama artık geride kalmıştır.Kabul etmek gerekir ki bu süreç demokratikleşme adına AKP iktidarına içeride ve dışarıda destek sağlamıştır.Ama yeter; çünkü ilişkiler artık daha çağdaş bir zemine oturmuştur. AKP liderliği ordunun itibarına zarar veren eylem ve işlemlerin iktidara kazanç getirmeye devam edeceğini sanmamalıdır.Ordusu ile çekişme halini sonlandıramamış sekiz yıllık bir iktidar olmaz.AKP yönetimi bu durumun siyasi rant sağlamaya devam edeceğini sanmamalıdır. Ordu, devletin, milletin ordusudur. Tektir, yedeği bulunmuyor.Herhangi bir niyeti veya hoşnutsuzluğu iletmenin yolu itibar kırıcı hareketler yapmak kitlesel gözaltına alma kararları çıkarmak veya açığa almak değil, konuşmaktır.Kimse askerin kaybedeceği itibarın iktidara ekleneceğini sanmasın.Anayasa’nın kendisine “devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetme” görevi verdiğini Cumhurbaşkanı Gül bir an önce hatırlamalıdır.

Devamını Oku

Mecburi istikamet

23 Kasım 2010

CHP’nin olağanüstü kurultaya gitme mecburiyetini dayatan sebepler taşma noktasına geldi.Ankara’daki arkadaşımız Bilâl Çetin olağanüstü kurultayın 18-19 Aralık’ta toplanacağı konusunda yaygın bir beklenti oluştuğunu bildiriyor.Durumu Genel Sekreter Süheyl Batum’a sorduğumda aldığım cevap şu oldu:“Henüz bir karar alınmadı. Konu MYK’da konuşulmadı ama hepimiz görüyoruz ki bir parti böyle gitmez. Kişisel görüşümü söyleyeyim; Kurultay gereklidir ve 18-19 Aralık da uygun bir tarih.”Seçime altı ay kala CHP’yi “meydan savaşı” gibi bir hesaplaşmaya sürükleyen sebepler aslında Baykal’ın gidip Kılıçdaroğlu’nun geldiği günden beri vardı. Ama kimse böyle bir sorumluluğu göze alamıyordu.Bayramda Paris’teki Sosyalist Enternasyonal toplantısından gelen bir haber zincirleme reaksiyonu tetikleyen başlangıç oldu.BDP Genel Başkanı Demirtaş, CHP’nin seçimde ancak kendilerinin de içinde yer alacağı bir sol cephe oluşturarak AKP’yi geçebileceğini söyledi.CHP lideri Kılıçdaroğlu hemen “Biz iktidarı olmayı hedefliyoruz, işbirliği aramıyoruz” dedi ama kim dinler?İçeriden, dışarıdanSiyaset alanı bir anda kan kokusu almış köpek balıklarının üşüştüğü denize dönüştü. İktidar sözcüleri, CHP’yi değil BDP ile doğrudan PKK ile ilişki içine sokan imalar desteğinde cepheden saldırıya geçti.Başbakan Erdoğan onca yalanlamaya rağmen dünkü grup konuşmasında hâlâ CHP ile BDP arasında var olduğunu iddia ettiği aşktan bahsediyor, referandum sırasında oluşan platonik aşkın ittifaka dönüşmekte olduğunu söylüyordu.Sadece AKP olsa sorun kurultaysız belki yine aşılırdı. Ama asıl yıkıcı kara propaganda partinin içinden üredi, körüklendi.Deniz Baykal bir yandan, Önder Sav ve arkadaşları öbür yandan “CHP elden gidiyor” şüphesini üstelik daha etkili kanallardan parti tabanına pompalamakta yarıştılar.Baykal, bir ittifakın söz konusu olmadığını bile bile Karadeniz’den iki gün üst üste yeni CHP’nin terör şantajına boyun eğme suçuna ortak olduğunu ima eden konuşmalar yaptı.Değiştirerek ve dönüştürerek CHP’ye ve Türkiye’ye iyilik yapılamayacağını avaz avaz bağırdı.Kurultay temizlerGenel Sekreter Batum, Baykal’ın kendisini hayal kırıklığına uğrattığını anlatıyordu.“Eski genel başkan sıfatıyla telefon açabilir istediği soruyu sorar, eleştirisi varsa söylerdi. İddianın gerçek olmadığını öğrenmek de onu kamuoyuna yanlış şeyler söylemekten korurdu. Ama bunu yapmadı...” Prof. Batum’a göre bu siyaset anlayışı zarar vermiştir partiye.“Birçok partili arayıp üzüntüsünü bildirdi. Bir kadın üyemizin sözleri kulağımda çınlıyor: ‘CHP PKK’yı desteklemeye mi başlayacak? Yapmayın ne olur’ diye yalvardı telefonda.”Kılıçdaroğlu ve arkadaşları, önemli bir şey yokmuş gibi davranmanın artık mümkün olmadığını düşünüyor.Batum “Aksi halde ümidini CHP’ye bağlamış olan yığınlarda kuşku uyanmaya inanç kaybolmaya başlar“ dedi.Bu teşhis yerindedir.Tarihi önemi olan bir seçime CHP bu kadar dağınık gidemez.Kemal Kılıçdaroğlu, arkasında güven duyacağı bir kadro oluşturmaya mecburdur.Amacına ulaşan bir kurultay seçime ilerlerken partiye yeni ruh, güven ve heyecan verebilir.Bir bardak suda çıkarılan fırtına beklenmedik sonuçlar yaratabilir.

Devamını Oku

Enerji israfı!

22 Kasım 2010

Gururlanmak ve övünmek, milletçe doyamadığımız ve en çok tükettiğimiz manevi gıdadır.Bazen öyle uçuyoruz ki alay konusu durumlara düşüyoruz. Mesela Lizbon’da tatlıya bağlanan Füze Savunma Sistemi...Türkiye, radarlar için ideal konumda olan bu nedenle de vazgeçilmez sayılan ülkedir.Topraklarımızı sistem için değerli kılan en önemli sebep, potansiyel saldırının İran’dan bekleniyor olmasıdır.AKP iktidarı, adının “oyun bozan”a çıkması pahasına füze kalkanı ile ilgili anlaşmaya hedefin İran olduğuna dair bir kayıt koydurmayacağını ilân etti.Cumhurbaşkanı Gül “Kimde balistik füze varsa, onlara karşı bir savunma sistemi geliştiriliyor. Dolayısiyle İran demek yanlış. Bunu kesinlikle kabullenmeyiz” diye konuştu.Peki bu zahmet işe yaradı mı?Metne muhtemel saldırgan olarak İran yazılmadı ama herkes şimdi tedbirin Marslılara karşı alındığını mı zannediyor?İran Türkiye’ye teşekkür mü etti?Hayır; İran Savunma Bakanı Ahmed Vahidi, NATO’nun İran’a karşı bir askeri kuşak oluşturmaya çalıştığını belirterek bu çabanın başarısızlığa mahkûm olacağını söyledi. Ve Türkiye’nin gayretleri boşa gitti.Hedef tabii ki askeri nükleer güç olmaya çalışan İran’ın kontrol edilmesidir.Bu, herkesten önce Türkiye’nin menfaatidir.Sistem, İran ile İsrail’i de koruyacaktır.İran bir adım atarken bin defa düşünecek İsrail de baskına uğrama riskine karşı ön tedbir olarak İran’daki hedeflere hava saldırısı düzenleme ihtiyacına sürüklenmeyecektir.O nedenle “düğmeye kim basacak” tartışmaları ile zaman kaybedilmemelidir.Çünkü bu bir savunma sistemidir. Saldıran olmazsa düğmeye basan da olmayacaktır. NATO kontrolü kabul edilebilir çözümdür.İktidar hesabına sahte başarılar üretmeye uğraşanlar önce “İncirlik Üssü’ndeki düğme bizde mi?” diye bir sorsunlar!O zaman belki enerjilerini daha hayırlı işler için kullanabilirler. Mesela;Projenin savunma kapasitesi bütün Türkiye’yi içine alıyor mu?Türkiye’ye atılan bir füzenin, radar tarafından tespit edilip Romanya’dan gönderilecek önleyici füze ile havada imha edilmesine yetecek zaman var mı?Zaman yoksa, düğme bizde olsa ne yazar!İktidar bu meselede seçimi düşünerek değil uzun vadeli ulusal çıkarlarımızı hesap ederek davranmalıdır.Cüretinin dış adresiİmralı mahkûmunun hukuka ve kamu vicdanına meydan okuyan tavırları Kürt sorununun çözümüne yardımcı mı oluyor?Hayır... İnsanlık onuru taşıyan herkeste isyan duygusu yaratıyor.Bu iyi bilinsin!Öcalan, “Silâhlı mücadele miadını doldurmuştur” diyen Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’i ölümde tehdit edecek kadar ileri gitmiştir.Çözüm çabalarında muhatap rolüne uyan herkesi korkutarak devre dışa bırakan Öcalan’a terörü övme cesaretini kim veriyor?Öcalan avukatları aracılığıyla Baydemir’i tehdit ederken ona koltuğunda oturmasını PKK’ya borçlu olduğunu söylemiş, ya çekip gitmesini, oturacaksa da kendisine biat etmesini istemiştir.Şu sözleri cüretinin adresini veriyor:“Kandil bile tek başına yetkili değil. Amerika’sı Avrupa’sı bile artık bu konuda beni tek etkili yetkili kişi olarak görürken bunların yaptıkları açıklamalara bakın..”Terörün ömrünü doldurduğunu söyleyen bir seçilmişin hedef gösterildiği bir ortam çözümün yaklaştığına dair umutları silip süpürüyor.Çünkü kimse bu halka, Öcalan’ın taraf olacağı bir barışı kabul ettiremez!

Devamını Oku

Baykal yine bildiğiniz gibi

20 Kasım 2010

Deniz Baykal gibi bir rakibi Tanrı’nın lütfu sayan Tayyip Erdoğan ne kadar şükretse azdır...Baksanıza CHP’nin başından gitti ama “hizmet”lerine devam ediyor.Bu defa yerini alan Kılıçdaroğlu’na muhalefet bayrağı açarak iktidar partisinin ekmeğine yağ sürüyor.Aslında parti içi muhalefet de gereklidir; zaman gelir, ayrışma bile zarardan çok yarar getirir.Ama şartları oluşmuşsa...CHP bölünebilecek kadar büyük, Türkiye’nin sorunları da o bölünmeden zarar görmeyecek kadar küçük olsaydı keşke.. Fakat değildir.Doğru tercihler kullanamazsak demokrasiyi 2015 seçimine sağlam taşıyacağımız şüphelidir!CHP’nin dünkü görüntüsü Türk halkına karşı büyük ayıptır.Partinin “İktidara Talip Genel Başkanı” Kılıçdaroğlu Diyarbakır’da iken “Muhalefete Razı Genel Başkanı Adayı” Baykal Trabzon’daydı.Ve Kılıçdaroğlu, Baykal’ın eleştirilerini cevaplamak zorunda kalıyordu.Baykal, sözlerinin yarattığı etkinin cazibesinden geldiğini sanıyorsa yanılıyor. Bölücü alet olarak kullanıldığını göremiyorsa yazıktır!Dün Trabzon’da uzatılan mikrofonları yine “Yeni CHP”nin siyaset denemelerine yönelik istek ve cesareti kırmak için kullandı.Sorunları çözme amaçlı işbirliği niyetlerini, yeni yönetimin “iktidar olmak için kestirme yollar aramak” diye niteledi.Çarşaflı kadınlara altı oklu rozet takma cesareti sadece Baykal’ın başında olduğu CHP’ye özgü bir ayrıcalık mıdır?Baykal’ın kuruntu konusu yaptığı tavizleri Kılıçdaroğlu verecek olsa bile öyle bir CHP’yi bu halk iktidara getirir mi?Deniz Baykal muhalefeti sokağa indirmeden önce parti merkezinin, meclisteki grup salonunun duvarları arasındaki olanakları sonuna kadar kullanmalıdır.Kılıçdaroğlu’nun niyetlerini kendi ağzından dinlememiştir, endişelerini onun yüzüne söylememiştir. Önce bunları yapması gerekmez mi?Baykal, uğradığı alçakça komplonun hıncını böyle çıkaramaz. CHP’den alacağı yok, borcu var!Aile Sigortası devrim olurCHP’nin seçimdeki en etkili silahı herhalde “Aile Sigortası” olacak. Projeyi tanıtan ve işleyişi basitçe anlatan broşürlerin hazır edilmesi, CHP’deki yeni yönetimin bu imkânı iyi kullanacağını gösteriyor.CHP iktidara gelirse sadaka dağıtan devleti sosyal devlet niteliğine yükseltecek.Yani yiyecek torbası ve kömür çuvalı dağıtmayacak halka. Yeterli geliri olmayan ailelere asgari ücretten eksik kalan parayı, nakit olarak banka hesaplarına yatıracak.“Bu kadar parayı nereden bulup dağıtacaklar?” diyen sorularla seçmenin aklını karıştıracaklardır.CHP kadroları, Türkiye’de sosyal devlet sorumluluğunu yerine getirmeye yetecek kaynağın var olduğunu, AKP’nin de zaten kendi parasını değil, bunu kullandığını ama kötü kullandığını bıkmadan usanmadan anlatmalıdır.Şu anda gıda torbaları ile kömür çuvallarına ödenen paraları, bunları satın almak, bölüp paketlemek, yandaş satıcıların ve aracıların ceplerini doldurmak için harcanan milyonları alt alta yazıp topladığınız zaman problemin yarısı çözülüyor. Diğer yarısı da, bu fonları sadaka gibi değil sosyal devlet olarak değerlendirdiğiniz, yani maaş gibi dağıtmaya başladığınız zaman çözülecektir.Makarna, bulgur takılı oltalarla oy avlama devri kapansın artık!

Devamını Oku

Meclisi halkın seçtiği günlere...

19 Kasım 2010

Parlamentosu sorunlu olduğu halde iyi işleyen bir demokrasi ve mutlu ettiği bir toplum yoktur.Meclisimizin durumu, boynu eğri diye horlanan devenin “nerem doğru ki?” cevabını hatırlatıyor.Öncelikle güçler ayrılığı ilkesini hiçbir şekilde yaşatamamasından ileri gelen bir özrü var bizim meclisin.AB ile OECD ortak girişimi olan bir proje kapsamında yapılan değerlendirme, “ağır hasta” raporu yerine geçecek vahamettedir.Türkiye’ye özgü farklılıkları belirten rapor, işe alma ve terfilerde bir türlü vazgeçilemeyen partizanlıkla ve bürokrasinin siyasallaşarak yozlaşması tespiti ile başlıyor.Ardından lider sultası... Parti disiplini bizde “körü körüne bağlılık”tır. “Sultan”a kulluk etmeyenlerin ikinci kez aday gösterilme şansı yoktur.Topal sistem...Böyle bir meclis bağımsız olabilir, iktidarı korkmadan denetleyebilir mi?Parlamentolar, alt komisyonlar eliyle uzman görüşlerden yararlanma pratiğine dayanır. Oysa rapor bizdeki komisyon başkanlığı makamlarının iktidar işgaline tabi olduğunu, sistemin bu önemli ayağının topal olduğunu belirliyor.Yargıyı bile kendi adamları ile işgal etmekten sakınmayan bir zihniyetin meclis komisyonlarını muhalefetle paylaşmaya razı olmasını kim bekleyebilir?Gerçekçi olalım; ideal bir parlamento, uzun yıllar boyu sadece hayallerimizi süslemeye devam edecektir!Hangi hakla?Sonuçta raporu yazan uzmanlar “Türkiye’de demokrasi yok. Türk parlamentosu, demokratik bir ülkeye yakışmıyor” dememişler ama nezaket içinde kalarak anlayana fazlasıyla söylemişler.Zaten hayat da bu gerçeği sık sık hatırlatıyor.Yazdığı kitapla kahramanca bir cesaret göstererek devletteki yozlaşmaya büyüteç tutan polis müdürü Hanefi Avcı aylardan beri Silivri’de yatıyor.Avcı, uğradığı haksızlıkları anlatan bir sayfalık mektubunu milletvekillerine ulaştıramadı.Avcı’nın mektubunu cezaevindeki komisyon incelemiş, sakınca görmemişti ama TBMM’deki görevliler, aynı kurye şirketi ile geri gönderdiler.Meclis Başkanı Şahin, mektupların ne hakla geri gönderildiğine ilişkin soruya bakalım ne cevap verecek?Asla inandırıcı olamaz. Çünkü Hanefi Avcı mektubunda, “hayatı terörle mücadele içinde geçmiş 34 yıllık bir polis müdürünü bir anda sol terör örgütlerine yardım eden bir kişiye dönüştürebilen bir hukuk sisteminin adil olamayacağı”nı söylüyor. Sonra da çaresiz, adeta dua ediyor:“Özgürlüklerin teminatı ve masumiyetin güvencesi olması gereken adalet organları korkularımızın kaynağı haline gelmemelidir!”Bu dileğe “amin” derim ama fazla ümide kapılmam.Milletvekillerini halkın doğrudan seçtiği günler gelene kadar demokrasi, özgürlük ve adalet, özlemimiz olarak kalacaktır!

Devamını Oku

Bu nasıl sevmek?

18 Kasım 2010

Çocuklarla suç ilişkisini araştıran bir rapor, kötü bir geleceğe sürüklendiğimizi gösteriyor!Hayatboyu Eğitim ve Gelişim Derneği’nin raporuna göre 12 ile 17 yaşları arasında 7 milyon 623 bin çocuğumuz var.Son üç yılda mağdur ve şüpheli sıfatıyla yargı dosyalarına adı giren çocukların sayısı 1 milyon 124 bin. Yani 7 çocuğumuzdan biri ya mağdur ya şüphelidir. 400 bin çocuk da halen yargılanmaktadır.Aile kurumunda değişim ve çözülme var. Bu yüzden ihtiyaçları olan sevgiyi veremediğimiz çocuklar, kamu ve toplumsal duyarlılık bakımından da yoksul ve yoksun durumdalar.Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir tane olsun kadrolu sosyolog bulunmadığını işitmek Türkiye gerçeklerini bilen hiç kimseyi şaşırtmaz.Ne de olsa Başbakan’ının “Allah ne verdiyse çoğalın” dediği ve herkese en az 3 çocuk yapmalarını tavsiye ettiği bir ülkede yaşıyoruz.Çocukların suç oranındaki korkutucu artış, daha sorumlu ve daha akılcı davranmak için son şansımızı da kaybetmek üzere olduğumuzun alârmı sayılmalıdır.AB’de çocuk suçları yıllık yüzde 13-16 bandında yükselirken Türkiye’deki artış yüzde 35-40 oluyor. Çocukları sevmenin ölçüsü sorumluluktur. Çocuklara özel bayram kutlamak yeterli olmuyor.Çok çocuk istemek, çocukları çok sevmek anlamına da gelmiyor.Çocukların sayısını değil, yetiştirilen insanın kalitesini yükseltmek gerekiyor. “Çoğalın” diyen zihniyet haklı olsaydı Afrika dünyaya egemen olurdu.Neden böyleyiz diye sormayın. Başbakan hatırlarsanız 23 Nisan’da yerini devrettiği küçüğe “Başbakan koltuğuna oturdun, istediğini asar istediğini kesersin” demişti.Dün Asaf Savaş Akat BM’nin Beşeri Gelişme Raporu’nu irdelerken Türkiye’nin çelişkisine dikkatleri çekiyordu.Türkiye iktisadi gelişmede 57’nci sıraya yükselmişken beşeri gelişmişlik endeksinde 83’üncü kalmış. Yani zenginleşmiş ama kazancını yaşam kalitesini yükseltmeye, eğitime ve sağlığa harcamamış. Hovardalar gibi, kumarbazlar gibi...Başbakan koltuğunun asma kesme yeri olmadığını bilmem ki hayat başka nasıl öğretir insana?Sahte bayramlaşma...Eskiden saygın ve örnek insanlara “mebus gibi adam” derlerdi.Milletvekillerinin itibarı o kadar yüksekti.Bir de şimdikilere bakın; büyük çoğunluğu yalnız kendilerine değil tüm siyasetçilere zarar veriyor.Çoğunun halkın gözündeki konumu, yolsuzluklara bulaştıkları için dokunulmazlıklarının kalkmasını istemeyen, bu sayede adaletten kaçan insanlardır.Yazık ki yine pek çoğu, bu durumu değiştirmek yolunda hiçbir gayret göstermiyor.Yaşanan bir olay, partiler arasındaki bayram ziyaretlerinin bile samimiyetten ne kadar uzak olduğuna ibretli bir örnek sergiliyor.CHP heyetinin veda edip ayrılmasından sonra AKP’li ev sahiplerinin, önlerindeki mikrofonun açık olduğunu fark etmeyerek sarf ettikleri sözler utanç verici, ümit kırıcıdır.AKP’li Özdalga, partidaşı Aksoy’a, ağırladıkları CHP’lileri iyi tanıdığını belirterek şunları söylüyor:“Kafaları böyle bunların.. Bunlar zaten oruç bile tutmazlar. Şimdi türban sorununu biz çözeriz diye ortaya çıkıyorlar...”Partilerimizin birbirleriyle düzgün ilişkiler geliştirmelerini hayal ederken kendimizi kandırıyoruz. Beşeri ilişki kurma özürlüsü bu kalitesizlik, parlamenter rejimin talep ettiği kalitede siyasal ilişki kurabilir mi?Kuramaz.Bayramlaşmaları bile böyle sahte olur!

Devamını Oku

Olmaz savcı bey!

17 Kasım 2010

Türkiye’yi korku imparatorluğu haline getiren sebeplerin kaynağında tele kulak vardır.Tele kulak, çağın özgürlük anlayışına kaba bir meydan okumadır ve bizde devlet kurumlarının eli bu tecavüz suçuna girdiği için “devlet terörü” söz konusudur.Arkadaşımız Kemal Göktaş’ın verdiği haber, iletişim özgürlüğüne yapılan tecavüzlerin biz önü alınacak diye beklerken daha vahim boyutlara ulaşmakta olduğunu ortaya koyuyor.Yargıtay ve Danıştay santrallerinin dinlendiği iddiasıyla yürütülen savcılık soruşturmasında sürpriz bir biçimde takipsizlik kararı verildi. Oysa elde edilen bilgiler, yalnız iki yüksek yargı kurumunun değil, Başbakanlık, Genelkurmay ve Milli Savunma Bakanlığı’nın da haberleşmelerini bu dinlenen santraller üstünden yaptıkları gerçeğini ortaya çıkardı.Bu tespit, teknik olarak en az 6 milyon kişinin dinlenmiş olabileceği ihtimalini akla getiriyor.“En az” diyorum çünkü dinlenen 6 milyon aboneyi aradıkları için tele kulağa takılan vatandaşlar bu hesaba dahil bulunmuyor.Soruşturma sırasında Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB), santraller üstünden dinleme yapılmasına ilişkin talebi “hukuka aykırılık ve teknik imkânsızlık” nedeniyle geri çevirdiklerini bildirmiş. Fakat bu bilgi doğru çıkmamış.Çünkü santralleri üreten firma yetkililerinin, dinlemeyi gerçekleştirecek teknik desteği ve eğitimi TİB’e verdiklerine dair açıklamaları olmuş..Bu durum TİB’e sorulmuş tabii. Onlar da “adli dinleme” taleplerinin cevaplanmadığını, dinleme tedbirinin yalnız istihbari amaçla uygulandığını öne sürmüşler.Tuhaf olan, savcılığın bu yetersiz savunmayı yeterli görerek takipsizlik kararı vermesidir.Oysa “tele kulak” denilen bu devlet terörüne karşı anayasal özgürlüklerimizi savunmak için yargıdan başka sığınağımız yoktur. Savcılık bu kadar kolay ikna olmamalıdır.Kim bilir kaç bin masum vatandaşın hayatını karartacak komploların istihbarat malzemesi, birer fitne bombası yapılmak üzere fesat merkezlerindeki arşivlere girmiştir?Bir o kadar vahim tehlike de şudur: Bu bilgilerin, iletişim şirketlerine ortak yabancılar eliyle yabancı hükümetlerin eline geçmesi de mümkün.Takipsizlik kararı ile örtülmeyecek kadar hayati bir sorun var önümüzde.Çünkü sadece bireysel özgürlükler değil devlet güvenliği de tehdit altındadır!Kim, niye tedirginmiş?Baykal kendisini CHP’nin başından süpüren sebebin bir aşağılık komplo olduğunu sanıyor.Hayır değil, o sadece bir araçtır, bahanedir. Asıl sebep CHP’nin iktidar alternatifi olarak büyümesini sağlayacak değişiminin o varken gerçekleşmeyeceği yargısıdır.Fakat anlaşılıyor ki Deniz Baykal bunun farkında değil ve değişime direnmekten dönmemeye kararlı!Antalya’da gazetecilerin sorularını cevaplarken CHP’deki yenileşme tartışmalarının tedirginlik yarattığını söylemiş.Hazır ölçmeye başlamışken ilk fırsatta koltuğu tekrar kapmanın içten pazarlığı ile seçim sürecinde yeni yönetime muhalefet yapacağından korkanların tedirginliğini de eli değmişken ölçseydi bari.Belki o zaman gerçeği görür, uzatılan her mikrofona konuşmazdı.

Devamını Oku