Avrupa Birliği’nin verdiği karne Türkiye’nin adaletten yana yine sınıfta kaldığını bildirecek.Silivri mahkemelerinde sanıkların yetersiz gerekçelerle tutuklulukları aşırı uzuyor ve AB ilerleme raporu bu durumu endişe verici buluyor.Türkiye geçen yıl AİHM’de en çok mahkûmiyet alan ülkedir; kötü şöhretini bu yıl da kaptıracak gibi görünmüyor.Bunca uyarıya, eleştiriye rağmen...AİHM kararları, içtihatları, milli hukukun üstünde bir geçerliliğe sahip. O kararlar tutukluluğun bir ceza tedbiri gibi uygulanmasını istemiyor.Geçen gün TBMM Başkanı Çiçek de söz dinlemeyen öğrencilerini paylayan öğretmen tonunda hatırlattı bu gerçeği.“Zorunlu olmadıkça tutuklama kararı vermemek lâzım” demekten Başbakan Yardımcısı Arınç’ın dilinde tüy bitti.İktidara destek veren solcu entelektüeller bile “askeri vesayet dönemlerinde de tutuklama ceza olarak kullanılırdı, şimdi de aynı” diye iktidarı ayıplıyor.Cumhurbaşkanı Gül’ün Meclis’te yaptığı konuşmayı da unutmayalım.Gül tutukluluğun cezaya dönüşmesinden doğacak adaletsizliğin vicdanları yaralayacağını, güven duygusunu yok edeceğini söylemedi mi?Adil yargılanma hakkı talep eden feryatlar “özellikle” özel yetkili mahkemelerin karar vericilerine ulaşamıyor. Tek tük istisnalar da ödül almıyor, bedel ödüyor.İşte son örnek: Balyoz davasının tutuklu 162 sanığından gelen tahliye talepleri bir kez daha toptan reddedildi.Mahkeme Başkanı Şeref Akçay’ın görüşü sanıkların tutuksuz yargılanmaları yönündeydi ama heyetin iki üye hâkimi “ret” dedi. İki birden fazla” olduğu için 162 tutuklunun hepsi içerde kaldı!Tutuksuz yargılanma beraat değildir.“Çıkmasınlar” diyenlerin gerekçesi ne?“Deliller henüz toplanmamış..”Başkan Akçay delil varsa 30 duruşma boyunca toplanması gerektiğini, tahliye taleplerine ret kararı verilirken dayanılan takdir hakkının keyfi kullanıldığını kaydediyor.Kararın Anayasa ve yasaları, ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile korunan adil yargılanma hakkını çiğnediğini söylüyor.Özetle “Suç işleyen varsa ceza alsın ama hepsi adil yargılansın” diyor. Sonuç?..Bazı meslektaşları mahkeme başkanı kıdemli hâkime psikolojik tecrit uyguluyor selâmı sabahı kesiyor.Toplum vicdanı kanıyor.Cumhurbaşkanı’ndan mahkeme başkanına kadar herkes çareyi gösteriyor ama adalet bir türlü gelemiyor.Ne güçlü iradedir bu? Kimdir, kimlerdir?Nereden yönetirler oyunu?Bu mutsuz eder!İstanbul Bomonti’deki Ermeni ilköğretim Okulu’nun kapısında “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazılı bir tabela...Amerikan Ermenisi, Fransız Ermenisi olduğu gibi Türk Ermenisi de var.Tamam ama okul kapısına tabela asarak bu gerçeği savunmayı ve ilköğretimden başlayan sistematik içinde yaygınlaştırmayı başaramayız.Önce şu soru:Yabancı dille eğitim veren öteki okulların, hatta Türk okullarının kapısında bulunmayan bu tabela Ermeni okulunun kapısına niçin asılıyor?Okul yönetiminin gönüllü bir kabulü olamayacağına göre bu bir dayatma mıdır, öyle ise zorlamanın kaynağı kimdir, hangi makamdır?“Türküm” diyen pek çok kimse bu tabelayı gördüğünde kendini mutlu hissetmiyordur.Azınlıklarına böyle eziyet ve hakaret eden bir millet değiliz çünkü biz.Devletimiz de milletimiz gibi saygılı, şefkatli ve anlayışlı olsun!
Siyasette rakibe baskın çıkma taktikleri ülkemizde marifet sayılıyor.Oysa unutuyoruz ki aşırılığa kaçan ayak oyunları kişileri ve kurumları kendi kuyusunu kazmanın yanlışına çok sık düşürüyor.Siyasette en kolay kaybedilen ve en zor yerine konulan değer güven duygusudur.İktidar partisinin seçmen katında sahip olduğu yüksek oranlı güveni tedbirsizce sarfettiği, dikkatli gözlerden kaçmıyor.Evet, gündem yaratmak beceri işidir ama unutmamak lâzım; inandırıcılık zafiyeti başladığı andan itibaren rüzgâr döner.Halk söylenenlere şüphe ile bakmaya başlar.MİT ile PKK arasındaki görüşmenin ses kaydı, Başbakan’ı ve onun şahsında AKP iktidarını zor durumda bıraktı.Oysa iktidar ilk günden başlayarak bu görüşmelerin gerekliliğini savunabilirdi. Bunu yapacak yerde suçluluk telâşı diye tarif edilebilecek bir havaya girdi.Ve pek çok olayda yapıldığı gibi “cambaza bak” taktiğine başvuruldu.Yargı işareti alıncaCumhurbaşkanı Gül, Almanya’ya yaptığı resmi ziyarete eşlik eden gazetecilere “Keçi mi yedi?” sözleriyle tarihe geçecek bir suç duyurusunda bulundu.Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatına mal olan helikopter kazasının planlı bir suikast olabileceği konusunda güçlü bir şüphe, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından ifade edildi.Uyuklayan Yazıcıoğlu soruşturması bir anda uyandı, otuz ay sonra 4’ü muvazzaf asker 7 kişi tutuklandı.Bu olay gündem değiştirmeye yetmedi ki Başbakan, saldıran muhalefeti kendini savunmak mecburiyetine düşüren yeni bir hamleyi devreye soktu.Alman vakıflarının CHP ve BDP’li belediyeler yoluyla PKK’ya maddi destek verdiğini iddia etti. Ortalık yeniden karıştı.Muhalefet, Başbakan Erdoğan’ı iddiasını ispata çağırırken adı daha önce de benzer suçlamalara hedef olmuş Konrad Adenauer Vakfı yalanlama yaptı:“Söz konusu partilere tek kuruş para yardımı yapmadık, hiçbir projelerini finanse etmedik. Kendileri ile hiçbir ilişkimiz olmadı. Başbakan bu açıklamaları neye dayanarak yaptı anlayamadık, çok şaşkınız!”Yeni fırtına bekleyinGül’ün açıklamasından sonra yargıda yaşanan hareketlenmenin bir eşini, belki fazlasını şimdi Başbakan’ın iddiaları sebebiyle tekrar yaşayabiliriz!Başbakan “Ana muhalefet lideri kendi belediyelerini araştırsın” dedi ama herkes tahmin edebilir ki yargı durumdan vazife çıkaracak ve yeni bir soruşturma fırtınası ortalığı kasıp kavuracaktır.Ama inandırıcılık sorunu yaşanacaktır.CHP liderine Başbakan niye zahmet yüklüyor? Suçladığına göre elinde belge olması gerekir.Yoksa yaptığına dedikodu denir!İşte, gündemi değiştirme oyunu amacına ulaşmamıştır. Görüşmenin yapıldığı, hem de katılımcılardan birinin “Başbakan özel temsilcisi” olduğu ortaya çıkmıştır.İktidar her icraatını cesaretle savunabilmeli savunamayacağı adımları atmamalıdır.Yeni Anayasa, terör sorununa çözüm amacında Meclis’teki tüm partileri işbirliği yapmaya zorlayacaktır.PKK ile görüşmeler kesildiği noktadan tekrar başlayacaksa -ki Başbakan’ın sözleri onu gösteriyor- bu yeni başlangıç, PKK’ye silâh bıraktıracak şartları hedef almalıdır.Başlangıç en azından ateşkesi garanti etmelidir.Cambazların dikkat dağıttığı bir karmaşaya hiç ihtiyacımız yok.Pazarlığı yapılan hakların dürüstçe tartışıldığı bir berraklık istiyoruz ülkeyi yönetenlerden!
Yeni Anayasayı yapacak olan komisyon, ilk bakışta ideal demokratik normlara sahip olacak görünüyor.Başbakan’ın garantisi var. Her siyasi parti, meclisteki sandalye sayısı kaç olursa olsun eşit sayıda üye verecekler komisyona.“Bizim için farketmez“ diyor Başbakan. Neden farketmez; bir sonraki cümlesi açıklıyor:“Sonunda tabii ki kararı parlamento verecektir!”Yani uzlaşma ikliminde aylar süren çabalarla oluşturulacak mutabakat metinleri, Meclis’e geldiğinde buldozer etkisindeki sayısal çoğunluğun altında ezilip değişme tehlikesine açık olacak.Anayasa toplumsal sözleşme niteliğine ve gücüne sahip olmalı.Bu kaliteyi tutturmanın ilk şartı, yeni Anayasa’nın uzlaşı komisyonunda oluşmuş metinlerin ağırlık taşımasıdır.Mecliste iktidar çoğunluğunun sayı gücüne dayanarak yapacağı eklere ve değişikliklere şans verilmemesidir.Meclisteki oylamaların gizliliği bir tedbirdir ama garantisi yoktur. Toplum yeni Anayasayı komisyon aşamasında irdeleme şansını mutlaka kullanabilmelidir.Hatta Oslo zabıtları ile kamuoyunun haberdar olduğu MİT-PKK görüşmelerinde verildiği öne sürülen tavizleri tartışarak işe başlamak belki en iyisi.O müzakereler sonunda bölgesel özerklik, anadilde eğitim, vatandaşlık tanımı ve Öcalan’a ev hapsi gibi taleplerin Başbakan tarafından onaylanmamakla beraber “özel temsilcisi” tarafından kabul edildiği söylentileri sürüyor çünkü.Bu iddialar aydınlanmadan sağlıklı bir başlangıç yapılamaz.Anayasa ile verilecek yeni haklar, eşitlikçi ve demokratik bir toplumun inşasına hizmet etmeli, hiç bir kazanım ortak kabul iradesi dışında bir zorlamanın veya hilenin ürünü olmamalıdır.Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ ilginç bir tesbit yaptı geçen gün. PKK’nın, konjonktürel şartlardan hep istifade eden bir terör örgütü olduğunu söyledi. Doğrudur..Eğer iktidar Başbakan’ın dediği gibi siyasetle müzakere, terörle mücadele ilkesine bağlanabilirse bu tehlikeli gidiş tersine çevrilebilir.Ve yeni Anayasa sağlıklı bir ortamda dünyaya gelir!Allah’a emanet!TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in dileği gerçekleşmedi.Meclis yeni yasama yılının ilk birleşiminde eksiksiz toplanamadı. Sekiz milletvekilini hapisten kurtaramadı. Çiçek üç hafta önce gerekeni fazlasıyla söylemişti:“Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler var. Anayasa gereğince de bu sözleşmeler iç hukukumuzun üstündedir. Tutukluluk bir tedbirdir, mahkûmiyet değil. Yalnız Türk ceza hukukunu değil, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeleri de göz önüne alın!”Mesaj adresine gidememiş veya gitse de dikkate alınmamış. Çünkü tutuklu milletvekilleri arasında üç yıldır hapiste olanlar bile mevcut.İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan önceki gün bir yazılı açıklama yaptı.Maltepe Belediye Başkanı’nı, ifadesini almak için davetiye ile çağıracağı savcılığa zorla getirten savcının suç işlediğini öne sürdü. Kazan’a göre savcı, “apaçık bir yasa hükmünü ihlâl etmişti.Yargılama kuralları toplumun güvencesidir. Bu güvence bir belediye başkanını bile koru-muyorsa sıradan insanları ve hele de muhalif olanları hangi güç koruyacak bu ülkede?Seçilmişlerin dahi güven içinde olmadıkları rejimlerde dua etmeyi hiç ihmal etmemek lâzım.Allah hepimizi korusun!
Türkiye’nin en önemli problemi, ülke ve millet bütünlüğünü tehdit eden etnik terördür.Milletin temsilcileri yeni bir yasama yılına başlarken tüm enerjilerini bu tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla kullanmak zorunda olduklarını kuşkusuz biliyorlardır.Mecliste yeni bir ilişki anlayışı geliştirmek gerekecek. Sürekli eleştiri ve hakaret içerikli suçlamalar, yalnızca kavganın büyümesine ve çözüm hedefinden uzaklaşılmasına sebep oluyor.Bütün işaretler terörün her gün biraz daha kontrolden çıktığını gösteriyor.Başbakan Erdoğan önceki gün terörle mücadelenin yalnız iktidarın görevi olmadığını öne sürdü. “Bunlara karşı kalkıp sizler de bir direniş ortaya koyacaksınız” çağrısına adres olarak “Müslüman Kürt kökenli kardeşleri”ni seçti.Rastlantı mı?Rastlantı mı bilmiyorum; eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ da M. Ali Birand’a verdiği mülâkatta benzer bir öneri getiriyor, şunu diyordu:“Kürtler PKK’ya tavır almalı. Özellikle terörün yoğun olduğu bölgedeki toplumun demokratik bir tavır almaları lâzım.”Gerçekçi olmak ve tehlikeli anlamlar yüklemeye müsait önerilerden sakınmak gerek. Terörle mücadelede düşülebilecek en tehlikeli yanlış ve en büyük günah Kürt vatandaşların bir kesimini terör yapan kesimine karşı direnmeye çağırmaktır.Devletin kendi memurunu bile koruyamadığı bir ortamda, yoksul ve garip vatandaş silâhlı eşkıyaya karşı neye güvenerek direnebilir?Başbakan terör vahşeti yüzünden ciğeri yanarken maksadını aşmış olmalı...Anayasa fırsat...CHP lideri dün tekrar altını çizdi:“Ülkeyi sıfır terörle devralıp terör batağına sürükleyen, mevcut iktidardır. Bunu unutmayın!”Muhalefet elbette düşündüğünü söyleyecek. Ama ağır bedeller ödemek pahasına da olsa, yeni bir şans kazanılmışsa bunu da görmek ve yararlanmak gerekiyor.Başbakan “siyasetle müzakere, terörle mücadele” noktasına geldiklerini belirtirken “terörle müzakere” hatasına düşmenin pişmanlığını kendi üslubunca belli etmiştir.Yeni bir başlangıç, geçmişteki olumlu kazanımları çapaklarından temizlemenin imkânını yaratacaktır.Parlamentoyu oluşturan partilerin yeni anayasa yapmak iradesinde buluşmaları, sadece demokrasimizi geliştirmek için değil, bölücü terörün bahanelerini ortadan kaldırmak için de şans olacaktır.İktidar grubu ile CHP ve MHP grupları, bugün yemin ederek BDP grubunu kuracak olan milletvekillerine, güzel şeyler vaat eden bir dönemin umudunu vermelidirler.Bölücü terör dönemi en büyük tahribatı ilişkilerde yarattı. Karşılıklı güven duygusu paramparça oldu.Biliyorum, siyasetçi kolay değişmez. Geçmiş yılların hayal kırıklıklarını tekrar yaşama riskimiz küçük değil.Ama acaba Anayasa yapmak, onu yaparken bölücü terörü bitirmek mecburiyeti bir fark yaratır mı?Sekiz milletvekilini dört aydır hapisten kurtaramayan bu Meclis inşallah şaşırtır bizi!
Zaman değişti; hukuk devleti olmak demokratik rejim sayılmaya yetmiyor artık. Rejim ille de hukukun üstünlüğüne dayanacak...Türkiye’nin yaşadığı en önemli sorun işte burada. Yasama ve yürütme, mecliste ezici çoğunluğa sahip AKP’nin kontrolündedir.Parlamenter düzenlerin pek çoğunda aynı sorun yaşanıyor.Ama hiçbirinde yargı erki bizdeki gibi siyasi iktidarın işgal alanı ve infaz aleti değil.“Nereye gidiyoruz?” diye kaygılananlara sabır öneriyorum. Çünkü adalet kaybolduğu zaman çabuk fark edilir.Yargı düzenini değiştiren 12 Eylül referandumu üstünden sadece bir yıl geçti ama doğru bir yargı düzeni kurulmadığı inancını toplumda uyandıran sebepler çoktan bini aştı!Ve Deniz Feneri soruşturması en önde geleni en göze batanı...Biliyorsunuz HSYK, soruşturmayı yürüten üç savcıyı bu görevden almış, üstüne üstlük “evrakta sahtecilik” suçundan yargılanmalarına vize vermiştir.İktidarı destekleyen hukukçular bile bu işlemin haksızlık olduğunu ve AKP’ye yakın kişilerin sanık oldukları Deniz Feneri davasında görevlerini gerektiği şekilde yapan savcılardan intikam alındığını, onlara uygulanan muamele bağlamında tüm yargı mensuplarına gözdağı verildiğini düşünüyorlar.Sâri hastalık gibi...Bu savcılardan Mehmet Tamöz, yazılı bir açıklama yaparak Adalet Bakanı ile HSYK Başkanvekili’nin tüm gerçeği bildikleri halde medyaya farklı açıklamalar yaptıklarını öne sürdü. Savcı Tamöz şöyle devam etti:“Emekliliğimi hak etmiş olsaydım meslekten ayrılmayı dahi düşünebilirdim. İnsanlar susuyor. ‘Kral çıplak’ diyemiyorlar!”Deniz Feneri’nin iktidar yakını sanıkları tutuklanana kadar bu üç savcıdan niçin kimse şikâyetçi olmamıştı da tutuklamalardan sonra oldu?Bu sorunun cevabı projektör gibi her şeyi aydınlatıyor.Açığa çıkan vahim gerçeği görmek ve yeni Anayasa yaparken düzeltme şansını adalet adına kullanmak lâzım.Çünkü yargıya yönelen baskının etkileri bulaşıcı hastalık gibidir. Bütün sistemi sarabilir.İstanbul’da Darülaceze’nin avukatlarından biri, kurumda büyük yolsuzluklar yaşandığı konusunda suç duyurusunda bulundu ve savcıya 52 belge verdi.Savcı dosyayı işlem yapmadan İçişleri Bakanlığı’na havale etti.Avukat “Arama yaptırın, deliller yok edilebilir” diye uyardığı halde savcı “gerek olmadığı” görüşünde ısrar etti.Şikâyetçi avukat sonunda arama kararını mahkemeden çıkarabildi. Ama 1 Haziran’dan bu yana üç ayı aşkın zaman geçti.Deliller karartılmış olabilir. Olsun..Bundan dolayı kimse hesap sormaz.Ama suçlanan kurumun sorumluları iktidar yakını insanlarsa?.. Maazallah!Adalet dağıtanların korkmaya başladığı bir toplum haline aman düşmeyelim!..*****Bakan Eker’e selâm...Geçen gün Niğde’de bir temel atma töreni yapıldı.Onur konuğu Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’di.Davul zurna sustuktan sonra kürsüden bir anons yapıldı:Zaman darlığı sebebiyle tören programı kısa tutulacaktı.Saygı duruşundan ve İstiklâl Marşı’ndan vazgeçilmişti!Bakan derhal duruma müdahale etti ve saygı görevi yerine getirildi.Bakan Eker’i övgü ile selâmlıyoruz.Ama düşünmesini de istiyoruz:O kendini bilmezler bu küstahlığın ve zavallı inkârcılığın cesaretini nerelerden alıyorlar?Acaba iktidarın bu tür hasta tiplerden hoşlandığına dair bir algının mevcudiyeti teşvik edici olabilir mi?Bizce araştırmaya değer!
Mizgin Doru’nun PKK kurşunu ile ölürken dünyaya getirdiği bebek de bırakıp gitti bizi.Böylelikle bölücü örgüt kötü şöhretine, doğmamış bebek öldürmenin vahşet ve günahını da eklemiş oldu.Lice’ye bağlı iki köyde üç öğretmen gece PKK’lı teröristler tarafından kaçırıldı. Bölgede kaçırılan öğretmenlerin sayısı bir haftada 9’a yükseldi.Yeni anayasaya bağlanmış umutlara zarar değil mi bu?“Burada egemen değilsin” demek devleti tahrik değil mi?Ne zaman umut doğsa PKK “patron benim” iddiasını Kaleş mermisi ile barış hayali kuranların kafasına çakıyor.Son zamanlarda “Türkiye’nin kendi Vietnam’ına saplanma riski” bulunduğuna dair söylemler tekrarlanmaya başladı.Bu uyarı mı, yoksa tehdit mi?PKK gücünü vahşetten alıyor. Pazarlıkta ipi mümkün olan en yüksek noktaya çıkarmak isteyecektir.Çünkü önümüz kış. Örgüt inlerine çekilmek zorunda.O yüzden bahara kadar unutulmayacak eylemler eşliğinde perdeyi kapatmaya çalışacaklarını öngörerek uyanık olmak gerekiyor.Öcalan, hayalini kurduğu özerkliği ve öteki hakları siyaset yoluyla kabul ettiremeyeceğinin farkında olduğu için terörü savaş boyutlarına yükseltmeye uğraşıyor.O bakımdan demokratikleşme adımları sanıldığı gibi terör cephesinde tatmine bağlı bir sakinleşme yaratmayacaktır. Hatta belki şiddetin daha yaygın ve vahşi hal almasına yol açacaktır.Başbakan’ın “siyasetle müzakere, terörle mücadele” diyerek formüle ettiği politika doğru bir yöntemdir.Ama hakkıyla uygulanırsa..Bunun için de terörle mücadelede daha sonuç alıcı bir gücü acilen kazanmak lâzım.Aksi halde siyaset yoluyla sağlanan hakların terör sayesinde kabul ettirildiği inancı uyanır ki bu felâket olur.Uzun süren, acılı ve acıklı bir yenilgi doğurur.***Acele adaletCezaevinde 25 muharip amiral, sayıları 70’i bulan albaylar, fırkateyn, hücumbot, denizaltı komutanları, SAT komandoları...Bu askerler, Deniz Kuvvetleri Günü nedeniyle yazıp imzaladıkları bir mektubu eşlerinin oluşturduğu “Vardiya Bizde Platformu” aracılığıyla kamuoyuna ilettiler.Sahte delillerle Hasdal’da, Silivri’de, özetle kendi ülkelerinde tutsak edildiklerini yazdılar.Osmanlı donanması tarihte dört kez baskına uğramış, düşman tarafından yakılmıştır.Hapisteki denizciler bugünkü düşmanın gemileri yakarak değil ülkenin en iyi denizcilerini tasfiye ederek hedefe yürüdüklerini duyurmaya çalıştılar.Acaba bu sesleniş mahkeme üstünde adaleti hızlandırma dürtüsü yaratır mı? Keşke yaratsa. Çünkü akıl ve vicdan hepsinin birden suçlu olduklarını kabul etmez.Yapılmamış bir darbenin hesabını vermeye mahkûm edilmiş başka bir ordu var mıdır dünyada acaba?
Toplumları güven duygusu içinde bir arada tutan şey adalet inancıdır.“Her şeyin sonunda adil bir mahkemenin bulunabileceği inancı, toplumda en büyük güven duygusunu sağlar...”Montesquieu’nün bu sözü üstünden iki yüz elli yıldan fazla zaman geçti. Ve o hep haklı çıktı.“Adil mahkeme inancı sarsılırsa ne olur?” Genç bir Yargıtay Hâkimi olan Celâl Çelik iki gün önce görevinden ve yargıçlık mesleğinden istifa ederken cevabını verdi.Kararı, kutsal bir dava uğruna göze alınabilecek fedakârlığın azamisidir.Çünkü emeklilik hakkını kazanmış da gidiyor değildir. Bu hakkı kazanması için 10 yıl daha çalışması gerekiyordu.“İki kızım var, ekonomik olarak ayrılmanın zorluklarını bilerek istifayı göze aldım” dedi.Toplumu uyandırmak için kendini yaktığını anlatmaya çalıştı adeta. Şunu dedi:“Türk yargısı bitmiştir bile diyebiliriz!”HSYK’nın yapısı değiştikten sonra yaşanan olumsuzlukları “yargıçlar ve savcılar yönünden biat, bedelli ikbal beklentileri, blok oy uygulamaları, koltuk ve yaranma hesapları midelerimizi kaldırmıştır” diye anlatan Çelik bir “adalet travması”ndan söz etti.“Deniz Feneri soruşturmasının, görevli üç savcısından alınmasındaki fahiş taraflı tasarruflar” bu travmayı yaratmıştır.Acaba toplum bu tasarrufu göze alanları pişman edecek mi?Savcıları sindirme hareketinin iktidara yönelik suçlamaları, toplum katında daha inanılır kıldığını hayat ispat edecek mi?Bunun için özgür basın gerekiyor.Çelik basın toplantısında medya alanına ilişkin gözlemlerini dramatik ifadelerle anlattı. Muhalif yazarların ve gazetecilerin “adeta avlanarak zindanlarda çürütülmesinin yargıç olarak vicdanında eziklik yarattığını” belirtti.Sansür ve otosansür malülü bir medya AKP iktidarının en büyük günahıdır.Yabancılar bize buradan vuruyor.İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman dün Türkiye’yi kötülemeye çalışırken 57 gazetecinin hapiste olduğunu söylüyor, bu rakamın İran’da bile 34’te kaldığını belirtiyordu.Adalet ve özgürlük... Bu değerleri tehlikeden kurtarmak amacıyla genç bir yargıcın gösterdiği fedakârlık, gözdağı siyasetinin hüküm sürdüğü ülkemizde başlı başına kahramanlıktır.İktidar Celâl Çelik’e kulak vermelidir.Çünkü onun şahsında adalet imdat çağrısı yapıyor!Ölüm ve hayat...Bunlar kendilerine “gerilla” dedirtmek istiyorlar ama işledikleri suçlar onları alçaktan da alçak seri katil yapıyor.Son olarak Batman’da görüldüler.Polisten kaçarken otomobilden etrafa kurşun yağdırıyorlardı.Hamile eşi ve dört küçük kızı ile köyden dönen Talat Doğru’nun otomobili katillerin ateşi altında kaldı.Anne ve bir kızı öldü, ötekiler yaralı kurtuldu. Doktorlar 32 yaşındaki annenin cansız bedeninden 8 aylık bir erkek çocuğu çıkardı.Hayat ne kadar acımasız!Ama bir o kadar da sürprizlerle dolu, cömert..En dayanılmaz kederlerin içine bile bir teselli ve ölümün arasına yeni bir hayat koyabiliyor.Bebek katili PKK sonunda hamile kadın katili de oldu.Doğmamış çocuklara kurşun sıkmanın çirkinliği, kendilerini korkutucu yapıyor sanıyorlar.Ama masumlara yönelik kötülüklerini anne karnındaki bebeklere kadar indiren bu katil sürüsü artık insanları eskisi kadar korkutmuyor. Sadece daha çok nefret topluyorlar.PKK bıçağı kendi karnına saplıyor.Sonu gelen caniler genellikle böyle yapar!
Siyasetçi takımının terör sorununu rekabet konusu olmaktan çıkarmaları gerekiyor artık.PKK terörünün ne kadar vahşi ve ahlâksız boyutlar kazandığını görüyoruz...Bütün meclis üyeleri ülkenin ve milletin birliği ve bütünlüğü üstüne yemin etmiştir. Kimse bölünmeyi ve terörü savunamaz.Ama olan bitene ve meclisteki ilişkilere bakınca şüpheye düşüyor insan.İktidar “devlet” postuna sarınıp PKK ile görüşüyor fakat her şeyi muhalefetten habersiz yürütüyor.CHP lideri Kılıçdaroğlu son görüşmemizde ana muhalefet olarak iktidara yardımcı olmaya hazır bir istek ve kararlılık sergiliyordu.Başbakan’ın bu yaklaşıma ulu orta cevabı “artık bu tür şeylerden bıktık” demek oldu.Oysa unutmamak lâzım; AKP’nin seçimde aldığı yüzde 50 ne kadar milli irade ise muhalefetin paylaştığı geri kalan yüzde 50 de o kadar milli iradedir.Ve saygı görmeye lâyıktır.Diyarbakır Milletvekili Şerafettin Elçi’nin Taraf’ta Neşe Düzel’e yaptığı açıklama, abartılı iktidar iddiasından beslenen egoizmin başımıza açtığı belâyı ortaya koyuyor.Elçi’ye göre MİT, Öcalan ve Kandil arasındaki müzakereler, özyönetim, ana dilde eğitim, Kürt kimliğine anayasada güvence getirilmesi ve Öcalan’ın ev hapsine çıkarılması konularında sağlanan mutabakatı bir protokole kadar ilerletmiştir.Mutabakat metni önce İmralı’nın, sonra MİT yardımı ile ulaştırıldığı Kandil’in onayını almıştı ama son onay beklendiği gibi Başbakan Erdoğan’dan gelmemiştir.Elçi süreci şöyle özetliyor:“Seçimden üç beş gün önceydi bu protokol aşaması. Seçimin çatışmasız bir ortamda geçmesinde etkili ve yararlı oldu. PKK çevresi bunu bir oyalama taktiği olarak algıladı. Hükümetin amacının PKK’yı imha etmek olduğu kanaatine vardı.”Terör örgütü ile müzakere yapmanın sorumluluğuna ana muhalefet de ortak edilseydi belki iktidar huzurlu bir seçim ortamının avantajını kullanamayacaktı ama kırmızı çizgiyi aşan vaatleri geri almak ve teröre benzin sıkmak durumuna da düşmeyecekti.Terör iklimini bir kez daha yaşayacağımız anlaşılıyor.İktidar hiç değilse bu defa meclisin gücünü inkâr ederek ve muhalefetin katkısını geri çevirerek başarı kazanacağını düşünmesin.Çünkü bu inadın maliyeti her gün biraz daha “geri dönülmez” oluyor!Azınlık meselesiDün internette yine Atatürk gezindi. Kürt açılımına gönderme yapan bir anekdotla..Başbakan İnönü akşam saatlerinde Florya Köşkü’ne gitmiş.Atatürk- Hayırdır İsmet, habersiz geldin?İnönü- Paşam, azınlıklar meselesi. Meclis’e getiriyoruz da...Atatürk- Geç oldu. Yarın erken gel konuşalım.İnönü’yü gönderdikten sonra Gazi görevlilere talimat vermiş:- Sadece lâleler kalsın, bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın.İsmet İnönü sabah gelmiş ki, bahçe tarumar. Huzura girer girmez sormuş:- Paşam bahçeye ne oldu?Atatürk- Azınlıkları söküp attım!İnönü “anladım” dercesine başını öne eğmiş.Atatürk- Ben “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü boş yere söylemedim. Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evlâdı. Ben hayatta olduğum sürece böyle bilinsin. Ve sakın azınlıklarla ilgili bir kanun çıkarılmasın!Böyle bir olayı bilmiyordum.Turgut Özakman’ı arayıp sordum.“Bir şehir efsanesi olmalı” dedi o da..Bizce fark etmez. Önemli olan doğru tercihin toplumda sahip bulmasıdır ki bulmuş.Ayrıca da kahramanına çok yakışmış!