Bedeli ne olacak?

4 Ocak 2013

Bölücü terörün son bulacağı umudunun insanları sevindirdiği hemen belli oluyor.Ama “bedeli ne olacak” sorusunun şu anda cevapsız durması, sabır gerektiren uzun bir yolculuğa hazır olmamız gerektiğini düşündürüyor.İmralı artık terör sorununa çözüm arayışının merkezi hâline gelecek, belli.Devletin MİT köprüsünü onarması ilâveten siyasi aktörlerin bir anda kapısını çalması, müebbet mahkûm Öcalan’ı çok sevindirmiştir.Ziyaretine giden Kürt siyasetçilere söyledikleri, aşırı sevincinin gerektireceği iskontoyu yapsak bile önemlidir:“Hedef, Kürt sorununun çözümü kapsamında silâha ihtiyaç duyulmayacak bir ortamın yaratılması. PKK’nın silâhsızlandırılması. Bu doğrultuda müzakerelere başlandı.”Öcalan “önümüzdeki aylarda önemli adımlar atılabilir” diyor.PKK sıfır olur mu?Süreç darbeler yemeye adaydır.PKK sadece siyasetin değil, her türlü karanlık ticaretin de örgütüdür.Haraç toplamaktan silâh, uyuşturucu ve insan kaçakçılığına kadar...Bu özelliği, örgütten geçinenler için PKK’yı vazgeçilmez yapıyor.Bölücü terör sorunu Türkiye’nin yumuşak karnıdır. Türkiye’nin siyasetine müdahale etmek isteyen ülkeler de PKK’yı kullanıyor.Kandil’deki elebaşı Karayılan silâh bırakmalarının değil, sınır dışına çıkmalarının istendiğini söyledi.PKK “silâhlı tehdit” olmaktan çıkınca sıfır olacağını biliyor çünkü.Türkiye iki senede üç önemli seçim yapacak. Halk bir uzlaşma durumunda şehitlerinden hangi yüzle helâllik isteyeceğini düşünecektir.Tabii bu hassasiyet de özellikle MHP tarafından kaşınacaktır.Bölünmek herkese tersİktidar partisi yöneticileri alenileşen diyalog köprüsünde ilerlerken şeffaf olacaklarını söylüyor.Gerçekçi değildir bu talep.Çünkü tüm ayrıntının milliyetçi duyarlılıkla tartışmaya açık olduğu bir zeminde ilerlemek zordur.O bakımdan hiç değilse CHP’nin sürece katkısı sağlanmalıdır.Ana muhalefet partisi daha önce böyle bir fedakârlığa hazır olduğunu ilân etmişti.Gizi paylaşmak sadece iktidara özgü bir zorluk olmayacaktır. Kürt örgütleri de kendi kanatlarında demokratik bir karar oluşturma mekanizması kurulup işlemesini bekleyecektir.Bu yüzden de çözüm zemini son derece kırılgan olacaktır.Kamuoyu araştırmalarının ortaya koyduğu bir açık gerçek var:Böyle “pazarlık” süreçlerinin ülkeyi ayrılığa, bölünmeye götüreceği endişesi halkı korkutuyor.O nedenle başarılı bir sona ulaşmanın şartı iki taraf için de aynıdır:Türkiye’yi bölmemek, böldürmemek.Türk’ü de Kürt’ü de bu garantinin koruması altında ilerlemek isteyecektir.

Devamını Oku

Bir sabah ansızın!

3 Ocak 2013

Asker vesayeti altına girmiş bir rejime Türk halkı bundan böyle geçit vermemelidir.Darbeler çağının temelli kapandığına bizi inandıracak kanıt, demokratik hukuk devletinin her adımda, her zeminde kendini duyurmasıdır.Ergenekon ve Balyoz davalarının sanıkları “darbe yapacaklar” diye yargılanıyor. 28 Şubat davası da darbe üstüne kurulu bir davadır ve aralarında üst düzey emekli askerlerin bulunduğu 62 kişi tutuklanarak hapse atılmıştır.Ama 28 Şubat bir darbe değildir.Dönemin sivil ve asker yöneticileri, içine girdiği kriz ortamından ülkeyi darbeye meydan vermeden kurtarmanın başarısını sağlamışlardır.Tarih, daha önce darbe sebebi olan sorunları, meşru kurumları ve usulleri işleterek aşma becerisi gösteren dönemin önderlerini eminim ki övecektir.MGK rejime yönelmiş tehlikeye karşı sorumluluğunu yerine getirmiştir.Öngörülen tedbirleri hayata geçirirken yaşanmış olan bazı ölçüsüzlükler elbette sorgulanmalı. Ama bir sınırı var:Çevik Bir ne yaptı?En yüksek devlet görevlerini icra etmiş insanların bunca yıl sonra rövanşist bir hınca kurban edilmeleri, yaşamına son verilen özel mahkemelere gönderilmeleri akla da vicdana da ters düşüyor.28 Şubat döneminin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı dün gözaltına alındı.Neden davet edilmek yerine sabah gün ışımadan kapısına polisler gönderildi?Psikolojik yöntemle diz çöktürme mi bu?Karadayı’nın gözaltına alınması kimse için sürpriz olmadı.Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Emekli Orgeneral Çevik Bir, irtica ile mücadeleye yönelik eylemlerin talimatını Başkan Karadayı’dan aldıklarını söylerken suç duyurusu yapıyor değildi.28 Şubat’ta irticaya karşı tedbirlerin emir komuta zinciri içinde alınan kararlar olduğunu başka türlü kanıtlayamaz.Yüce Divan yetkiliEmekli Orgeneral Karadayı tanıklığına başvurulacağını zaten tahmin ediyor ve davet bekliyordu.Savcı eğer sanıklar arasına koymaya karar verecek olursa Karadayı’nın emekli Genelkurmay Başkanı olarak Yüce Divan’da yargılanması gerekecektir.Bu konuda bir Anayasa hükmü vardır ve o değişikliği son pakette AKP iktidarı yapmıştır.Ama hâlâ hukuk ihlâlleri ile güven kaybına uğrayan özel mahkemelere kurban sipariş eden çevreler devrededir.Gerekçeleri de “Yüce Divan’da yargılanmak için, görevle ilişkili suç”un söz konusu olması gerekirmiş.“Darbe suçu” görevle ilgili suç değil midir?Görevi kötüye kullanmak, herhangi bir kişinin işleyebileceği bir suç mu?Darbeci varsa sistem onları bulup cezalandırmalıdır.Ama bunu hukuk devleti gibi yapmalıdır.Darbeciler gibi değil!

Devamını Oku

PKK’ya silâh bıraktırma yılı

2 Ocak 2013

Terör durmalı. “Ne pahasına olursa olsun” diyemeyiz ama bunun için bir bedel ödemeye kendimizi hazırlayalım.Siyasetin penceresi yeni yılın ilk gününden İmralı’ya açıldı.Sanki olmayana ergi yöntemi ile olumsuz seçenekler teker teker elendi ve sona Öcalan’la müzakere kaldı.Buna müzakere mi, yoksa mütareke mi demek gerekir?Soruyu soranlar haksız sayılmaz ama “Daha kaç yıl kanlar içinde debelenmeyi terörle mücadele sanarak kendimizi kandıracağız” diyenlere de cevap bulmak zorundayız.Devlet yorulmuştur. MİT’in İmralı’da Öcalan ile müzakereye girmesi, sabotaja uğrayan Oslo sürecinin yeniden işler hâle getirileceğini gösteriyor.İktidara yakın medyadaki uzlaşıların Oslo metnine benzerliği bu tahminlere gerçeklik kazandırıyor.Oslo’dan çıktık yolaAltyapı büyük ölçüde hazırlanmıştır.Yerel yönetimleri güçlendirecek yasa çıktı; ana dille savunma hakkı Meclis’te ve seçilmiş vali projesi sırasını bekliyor; şiddete bulaşmamış tutukluları kurtaracak dördüncü yargı paketi geldi, geliyor; yeni anayasada vatandaşlık tanımının etnik vurgudan arındırılması konusunda uzlaşma sağlanacak gibi görünüyor.Bu ve benzeri tavizler, adı konulmamış bir federasyon mu getirecektir?Bilmiyoruz. Çünkü Öcalan’ın uzlaşma karşılığında elde edeceği düşünülen kontrollü özgürlüğü nasıl kullanacağını görmeden bu soruyu cevaplayamayız.İktidara bağlı medyaya göre Öcalan PKK’nın silâh bırakmasını sağlayacak tek isim durumundadır.Bu güven oyunu Öcalan, cezaevindeki açlık grevlerini durdurma başarısı göstermesi sayesinde elde etmiştir.Fakat Oslo sürecini sabote eden eylemler, PKK’ya bağlı mutabakatların ne kadar güvenilmez olduğunu öğretmiştir.Yedi başlı ejderhaMasanın öbür tarafındaki patron Öcalan olur mu?Sadece kamuoyundan gelecek tepkiler değil, bu sürecin bir kopuşa ilerlediğinden endişe eden Kürt vatandaşların muhalefeti değil, örgüt içinde silâh bırakmak istemeyen gruplar da sorun çıkaracaktır.PKK yalnız siyasi amaçlı bir terör örgütü değildir. Aynı zamanda pespaye yollardan kazanç üreten bir mafya örgütüdür.Yedi başlı canavarla savaşın zorluğunu yaşayacağımız kesindir.İktidar muhalefetin anlayış göstermesini ve yardımcı olmasını bekliyor.Ama bu desteği hak etmesi gerekecektir.Önümüzde üç seçim var. PKK’ya silâh bıraktırma sürecinin içereceği af, seçim yatırımı olarak istismar edilmemelidir.Hiçbir şehit ailesi “Çocuklarımız boşuna öldü” dememelidir.2013 yılının birinci gündemi terör örgütüne silâh bıraktırma hedefidir.Bu niyet ve bu çabalar umarız 13’ün kötü şöhretinden etkilenmez!

Devamını Oku

Cumhurbaşkanı’nı Meclis seçsin

1 Ocak 2013

Keşke sözü, pişmanlıkların parantezini açar. Pişmanlıkların en pahalısına da siyasetçiler düşer.Koç Üniversitesi’nden Prof. Ali Çarkoğlu’nun arkadaşımız Mine Şenocaklı’ya verdiği mülâkatı okurken bunu düşündüm.Prof. Çarkoğlu, Cumhurbaşkanı’nın doğrudan halk tarafından seçilmesinden vazgeçilmesini, Cumhurbaşkanı seçimini yine Meclis’in yapmasını öneriyor.2013 yılında iktidarın atacağı “en hayırlı adım”ın bu olacağını söylüyor.Gerçekten de Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi, bir sürü problem üretmiştir.Kürt sorununun çözümü anayasa yazma sürecinde aranacaktır. Türkiye yeni anayasasını bu yıl yapıp bitirmeli.Ama Cumhurbaşkanı seçimi ve ona bağlı başkanlık rejimi tartışmaları çözüm yolunu tıkamaktadır.“Madem ki Cumhurbaşkanı’nı halk seçecek, o hâlde sistemin adını koyalım ve bunu başkanlık rejimine geçerek yapalım.”Başkanlık taraftarlarının dayandığı gerekçelerden biri işte budur.Ucube model olur...Madem ki Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi sizi başkanlık sistemine mecbur ediyor; Cumhurbaşkanı’nı Meclis’e seçtirirsiniz, bütün dertler biter!Çünkü öyle bir durumda başkanlık sistemi ile ilgili baskıların ve tartışmaların önemi kalmayacak, siyaset asıl işlerine geri dönecektir.Prof. Çarkoğlu “Başkanlık rejimi Türkiye için daha iyi olacak sözü, siyaset bilimine aykırı bir iddiadır” diyor.Çünkü kuvvetler ayrılığından her fırsatta şikâyet eden Tayyip Erdoğan’ın oluşturacağı başkanlık rejimi, çok sevdiği bir niteleme ile “ucube” olacaktır.Erdoğan ve kurmayları, daha güçlü yürütme istiyor.Yargı ve yasamayı daha etkin kontrol edeceği bir düzen kurmayı hayal ediyor.Oysa Ali Çarkoğlu, kuvvetler ayrılığı prensibini, başkanlık sisteminin en güçlü halkası olarak görüyor.Yine Meclis seçsinAmerika’daki sistem gücünü kurumların ve seçilmişlerin bağımsızlığından alıyor.Başbakan, bütçesini reddetme yetkisine ve o yetkiyi kullanma bağımsızlığına sahip milletvekilleri ister mi etrafında?İstemez.Çünkü O nereye cami yapılacağı kararını vermekten TV’lerdeki dizi filmlere ayar vermeye kadar her alanı kontrol etmekten vazgeçmiyor.Prof. Çarkoğlu değil başkanlık, halk tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanı’nın bile bugünkü parlamenter sistem içinde yeri bulunmadığını söylüyor.“Kuvvetler ayrılığı, işimizi engelliyor” diye yakınan Başbakan’ın yarın başkan olduğunda neler yapacağını tahmin etmek zor olmasa gerektir.Başbakan zaten şu anda başkanların bile kullanamadığı yetkileri kullanıyor.Daha ne istiyor; açık açık söylesin.Ama “olmayacak dua” gibi duran bilim kökenli uyarıları önce okusun, sonra söylesin!

Devamını Oku

Temizlik zamanı

31 Aralık 2012

Dün gece geçtiğimiz kapının, barışa ve adalete kavuşmuş bir ülkeye açılmış olmasını diliyoruz.Takvimler mucizevi değişikliklerin gücüne sahip değildir.Ama insan fikrini değiştirebilen tek yaratık olduğu için öteki canlılardan üstündür.Ve insanların köklü tutum değişikliklerini unutulmayacak günlere rast getirmekten hoşlandığı da bilinen bir alışkanlıktır.Başbakan’ın siyaseti kutuplaştıran ve muhalif sesleri korkutarak susturan siyaset üslubu, uzun zamandan beri yaygınlaşan eleştirilere hedef oluyordu.Siyasetçiler içeriden gelen şikâyet ve eleştirileri sadece azarlamak, daha ileri gidenleri cezalandırmak suretiyle karşılar.Dışarıdan gelen değerlendirmelerin dikkate alınması ihtimali daha yüksektir.Zehirli bir şüpheNew York Times internet sitesi ve gazetenin küresel yayını olan International Herald Tribune tarafından yayınlanan bir Türkiye makalesi, “tam zamanına denk gelen bir dost uyarısı” sıfatını hak ediyor.Gazeteci yazar David Rohde dikkate değer bir tespit yapmış:“Türkiye, Orta Doğu’ya liderlik yapmak yerine Başbakan Erdoğan yeni bir hoşgörüsüzlük standardı tesis ediyor!”Liderlik, iyi örnek yaratma şartına bağlı bir roldür.Yazara göre Türkiye, dünya sahnesinde eşsiz ve kıskanılacak bir konum kazandığı hâlde bu avantajını hoşgörüsüzlüğe kurban etmektedir.On binden çok Kürt’ün tutuklu olduğunu, tutuklu gazeteci sayısı olarak Türkiye’nin birinci sırada yer aldığını, Başbakan’ın TV dizilerine müdahale edip yapımcılarını tehdit ettiğini hatırlattıktan sonra rahatsız edici bir şüphe açıklıyor:“Türkiye sanki yanlış yöne gidiyor!”Başbakan Erdoğan’a bağlı sakıncalı tabloyu Amerikalı yazar yine de “ümitsiz vaka” olarak nitelemiyor.Başbakan şüphelensinÇare Erdoğan’ın tonunu ve taktiklerini sürdürmekte inat etmemesi ve sosyal konularda “nifak tohumları atmak” yerine Kürt sorununu çözme vaadine yoğunlaşmasıdır.Eleştirel tespitler, ODTÜ olayını izleyen polemiklerle örtüşüyor.Çünkü Başbakan öğrencilerin molotofkokteyli, taş ve sapanla demir bilyeler atarak polise saldırdığını günlerce tekrarladı.Öğrencilere molotofkokteyli yapmayı öğrettikleri gerekçesiyle yine günlerce hocaları “yazıklar olsun” diye kınadığını dinledik.Bu iddialarn hiçbiri doğrulanmadı, kanıtlanmadı.Tersine yöneticiler ve birçok siyasetçi iddiaların iftira olduğunu, bir tek molotof-kokteyli bile atılmadığını öne sürdüler.Olaylarda bir polisin dahi yaralanmamış olması, Başbakan’ın yanıltıldığı şüphelerini akla getiriyor.Başbakan kendisini besleyen haber kaynaklarının niyetini ve yeteneğini merak etmelidir.Yeni yıl bunun için iyi bir bahane...

Devamını Oku

Güle güle ihtiyar!

29 Aralık 2012

Koca bir yıl rüzgâr gibi geçti. Gazeteler bir haftadır 2012’nin bilânçosu yapıyor.Geçmişe tarafsız gözle bakmak herkes için iyidir.Siyasetçiler için daha da iyidir.Çünkü yanlışları tasnif etmek tarihin tekrarından ve kötülüklerin pençesine düşmekten insanları korur.Sonuna geldiğimiz yıl, ekonomi yönetimi bakımından başarılı geçti.Bazıları bunu kabullenmekte zorluk çekse de yabancılar, istikrar olduğu için Türkiye’de gelecek gördükleri için paralarını ülkemize getiriyorlar.Ekonomisi güçlenen ülkeler, siyasi alanda da güçlenir.Maalesef bu avantajı çok abarttığımız için değerlendiremedik.Güney komşularımızla ilişkilerimiz adeta düşmanlaşma yönünde gelişiyor.Tarafsızlığın sorun çözen dinamiği feda edilmiştir.Önümüzdeki dönemde Batılı güçlerin yönlendirmelerine daha şüpheci bakmakta yarar vardır.Adalet ve intikamİçeriye bakınca... 2012 askeri darbelerden hesap sorulan bir yıl oldu.Ama adil yargılanma hakkının sürekli ihlâl edilmesi Silivri yargılamalarının adalete değil intikam duygularını tatmine hizmet ettiği inancını doğurmuştur.2013 yılında Türkiye, hedefine koyduğu sivil anayasayı yapmalıdır.Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışamıyor. Başbakan bu duruma “Yazıklar olsun“ diyor.Anayasa çalışmalarını hızlandırmak uğruna çoğunlukçu ve dayatmacı bir yöntemle işi bitirme tehdidi savuruyor.Başbakan son TV mülakatında “Niye yürütmeye (hükümet) bu kadar takılıyorsunuz. Önce gelin yasama ve yargı işini halledelim“ dedi.Sorunun Başkanlık sistemine geçiş zorlaması olduğunu iyi biliyor çünkü.Düşündüğü çözüm 2007 yılında Prof. Ergun Özbudun’a hazırlatılan taslağın zemininde ilerlemektir.İyi ama Başbakan Erdoğan başkanlık sistemi istemiyor muydu?Evet istiyor. Ama buna rağmen o taslağı Meclis’e sunacağıdan bahsediyor.Böyle bir tercih AKP’nin başkanlık sisteminden vazgeçtiği anlamına gelir.Çünkü taslak ilişkileri parlamenter rejimi temel alarak düzenliyor.AB’den kopmayalımBaşbakan dediğini yaparsa sorun kendiliğinden çözüm yoluna girecektir.Çünkü bu tercih, Başkanlık sistemine geçiş iddiasını terk etmek demektir.Ve komisyonu çalıştırmayan arızanın ortadan kalkması demektir.Ulusal uzlaşmaya dayalı bir Anayasa yapma şansı artacak demektir.İnsan hakları sicilimizi düzeltmek iktidarın boynunun borcudur.Türkiye’yi “Gazeteci hapishanesi“ kötü şöhretinden kurtarmak bu yılın öncelikli hedefi olmalı.Silivri 2013’te tarihe gömülmelidir.Yaşama sebebi intikam almak olan mahkeme olmaz. Kamuoyunda Silivri sadece bu çağrışımı yapıyor.Suçlu varsa cezasını çeksin.Kimse merhamet dilenmiyor.İstenen salt adalettir.2013 AB’ye üyelik yolunda sağlam adımların atıldığı, kaybedilen zamanın kazanıldığı bir yıl olmalı.Çağdaş uygarlıkla buluşana kadar hak ve özgüklerimizi Avrupa Birliği garanti edecektir.Yeni yılın hepinize sağlık, barış, bereket getirmesini diliyoruz.

Devamını Oku

Adalet diliyoruz

29 Aralık 2012

Balyoz davasının 365 sanığı adına beş generalin imzasını taşıyan bir mektup aldım.“Asrın İftirası, Balyoz Davası mağdurları adına” imzalarını koyan komutanlar Orgeneral Bilgin Balanlı, Korgeneral Rıdvan Ulugüler, Koramiral C. Can Erenoğlu, Tümgeneral Halil Helvacıoğlu, Tümgeneral Gürbüz Kaya...Hadımköy Askeri Ceza ve Tutukevi’nde çürümeye bırakılan askerler, mahkemeye dinletemedikleri seslerini kamuoyuna duyurmaya uğraşıyorlar.Hak ve adalet için pek çok hamasi söz söylenmiştir.Ama Balyoz davasının sanıklarına reva görülen yargılama ihlâlleri ve ağır hapis cezaları, o fazilet yansıtan sözlerin ışığından sanki hiç nasip almamış.“Bir masum içeride kalacağına yüz suçlu dışarıda olsun.”Balyoz Davası, bu anlayışın tam zıddını temsil ediyor.Tutuklu komutanlar, mahkemenin usul hatalarını bilinçli olarak yaptığını öne sürüyor.Mesela bilirkişi talebi reddedilmiş olmasaydı, suçlamaların sahte delillere dayandığı anlaşılacaktı.Bilirkişiler “Delil olarak kullanılması mümkün değildir” diye yazmak mecburiyetinde kalacaklardı.Mahkeme, sanıklarca çağırılması istenen tanıkların birini bile dinlememiştir.Aynı şekilde delilleri değerlendirme safhası atlanmış, savcı esas hakkındaki mütâlaasını avukatların olmadığı bir duruşmada okumuştur.Mektupta “Bu basit bir usul hatası değildir, bilinçli bir hukuk ihlâlidir” diye yazıyor.2003 yılındaki seminerde hiçbir zaman darbe planı tartışılmadığı, Balyoz’un sonradan komplo çetesi tarafından üretilen düzmece dijital verilerle yaratıldığı belirtiliyor.Komutanlar dikkate değer bir tespit yapıyorlar:“Balyoz davasında hiç olmazsa bir itirafçı çıkmaz mı?Çıkmaz çünkü, işlenmeyen bir suçun itirafçısı olamaz!”Mektup Balyoz’un, eşi görülmemiş bir milli güvenlik zafiyeti yarattığını belirtiyor ve bu komployu kimlerin hazırladıkları sorusunun cevaplanmasını talep ediyor.Balyoz’a bakan özel yetkili mahkemenin hâkim ve savcılarının bu gerçekleri neden görmediğini sorarken, adaletin temyiz mahkemesinde tecelli edeceği ümidini gizleyemiyor.Biz de adalet diliyoruz onlara!Adaletin bu mu?Adalet kanayan yaramız gibi...Gazeteci Soner Yalçın’ın tahliyesi hepimizi sevindirdi ama davanın öteki iki tutuklu sanığı niçin bırakılmadı?Soner Yalçın’ın Üçüncü Yargı Paketi ile gelen kolaylıklar çerçevesinde tahliye edildiği belirtildi.1. O paket temmuz ayında çıkmıştı; getirdiği imkânı kullanmak niçin altı ay gecikti?2. Yalçın Küçük ile Hanefi Avcı niçin aynı haktan yararlandırılmadı?3. Soner Yalçın örgüt yöneticisi olmakla, Hanefi Avcı örgüte yardım ve yataklıkla suçlanıyor; yöneticiyi bırakan mahkeme, yardım ve yataklıkla suçlanan Avcı’dan niçin özgürlüğü esirgedi?4. Bir sonraki duruşmanın üç ay sonraya atılması makul mü?“Kör tuttuğunu seviyor” sözü hiç adalet çağrıştırıyor mu?

Devamını Oku

Gençleri sayın

27 Aralık 2012

Eleştirinin her türünü düşmanlık olarak gören bir iktidar demokrasiden yana özürlüdür.Kötüleyenlerden kendini korumak için onlar genellikle korkutma silâhına başvururlar.Çoğu zaman ülkemizde de örneklerini gördüğümüz gibi korku susturucu etki yapar ama bir yerde işlemez, iflâs eder.ODTÜ’deki protestoya yönelik müdahalenin uğradığı akıbet budur!Polisin ODTÜ’de uyguladığı bastırma yöntemi, “ibret yaratırsak önünü keseriz” aklını verenler yüzünden başarısızlığa uğramıştır.Eylemci gruplar içinde şiddet kullanarak sindirilmesi en zor kitle gençlerdir. Onlara “delikanlı” demenin sebebini, anlamını hatırdan çıkarmamak lâzım.Protestocu gençlere boyun eğmiş görünmemek için onları suçlamak, hele tehdit etmek yatıştırıcı değil inadına tırmandırıcı etki yapar.Başbakan dün hâlâ asabi baba konumundaydı.Ama nasihat vermek için çocuklarını muhatap almadı, suçlayan ifadelerle hocaları hedef aldı.ODTÜ’deki eylemin bir numaralı sorumlusu olarak yönetimi ve öğretim üyelerini suçladı:“Bu okulun yönetimi, akademisyenleri bu öğrencilere bu işi mi öğrettiler?”Öğretim elemanlarını anarşi kışkırtıcısı olarak suçlamanın ölçüsüzlüğü yatıştırıcı olamaz; ancak tahrik edici olur.Bu tavrın doğurduğu adaletsizlik ve içerdiği riskler dün Cumhurbaşkanı katında fark edilmiş olmalı ki Abdullah Gül şöyle bir uyarıda bulundu:“Bilim insanlarımızı kısır tartışmaların dışında tutmak lâzım.. Onların da kendilerini bu tartışmaların dışında tutmaları gerekir.”Zirvedeki iki kişinin sorunlar karşısındaki duruşları birbirine yüz seksen derece zıt.Çözümü biri ikna çabasında, diğeri korkutucu devlet zoru ile boyun eğdirmekte arıyor.Başbakan hiçbir eleştiri veya protesto eylemini şahsına yönelmiş bir hakaret gibi algılamamalıdır.Hakaret ve şiddet olmadan herkes dilediğini söylemelidir.Gerçekten ileri demokrasilerin başbakanları böyle olur.Padişahlara özgü kibir demokrasiye yakışmaz.Başbakan hocaları azarlayacak yerde gençleri muhatap almalı, onları ikna etmeye uğraşmalıdır.Namus borcuOdatv davasının dünkü duruşmasından bir tahliye daha çıktı.Soner Yalçın’a geçmiş olsun!Araştırmacı yazar Soner Yalçın zalim bir kötülüğün ihaneti ile karşı karşıya bulunduğumuzu, Başbakan Erdoğan’ın da bu uğursuz komplonun yeni hedefi olarak seçildiğini öne sürdü dünkü duruşmada.Komplo sonucu atıldığı cezaevinde yaşamını yitiren MİT elemanı Kâşif Kozinoğlu ile “bir kitap yazdı” diye hayatı zindan edilen Emniyet Müdürü Hanefi Avcı için MİT ve Polis teşkilâtını göreve çağırdı.MİT ve Polis için iki ihtimal var olacaktır.Bu örgütler ya kötülüğü ortaya çıkarıp namus borçlarını ödeyecekler veya ihanetin işbirlikçileri olarak tarihe geçecekler.Soner Yalçın’ın özgürlüğü, kötülükle savaşın şansını artırır!

Devamını Oku