İşte karşı olduğum zihniyet bu

28 Şubat 2011

ANALİZBaşbakan Erdoğan tesadüf sonucu doğum gününü de kutladığı Tüp Geçiş Temel Atma Töreni’nde çok ilginç bir konuşma yaptı.Öyle bir konuşmaydı ki, bir devletin temelini oluşturan, bilim, tarih ve en önemlisi demokrasi-hukuk kavramlarını ayaklar altına aldı. İleri demokrasi söylemlerinin neredeyse “sopayla” bellettirilmeye çalışıldığı günlerde, iktidarın gerçek zihniyetini açık ediyordu.İşte karşı olduğum zihniyet budur. Yoksa körü körüne muhalefet yapmıyorum.Öncelikle söylemeliyim ki Marmaray’dan sonra Tüp Geçit Projesi de İstanbul’un olduğu kadar Türkiye’nin önemli projelerinden biri. Dünya çapındaki bu projelerin hayata geçirilmesi çok önemli bir başarıdır. Her ne kadar projeler çok önceden düşünülmüş olsa da, gerçekleştirenin AKP iktidarı ve Başbakan Erdoğan olduğunu görmezden gelemez ve alkışlamadan da geçemeyiz.Buna karşın, bu projeleri bitirmek için Başbakan’ın söyledikleri de yürekler acısı.Cümlesini hiç bozmadan aynen sizlerle paylaşmak istiyorum;“Aslında Marmaray 2010’da bitirilecekti, bitebilirdi. Ne oldu da bitmedi söylemek zorundayım, çünkü bize gecikmek, ertelemek yakışmaz. Sürekli ‘yok arkeolojik, yok çömlek çıktı, yok bilmem ne çıktı’ bunlarla önümüze engeller konuldu. Aziz milletim bunlar insandan çok daha mı önemli? Her şey insan için diyen bir medeniyetin mensupları, ‘İnsanı yücelt ki devlet yücelsin’ diyen bir milletin evlatları olarak biz buralara takılıp kalmalı mıydık? Bariyerleri önümüze koydular, yok kuruluydu, yok yargısıydı ve en az 3 sene bizi bu noktada engellediler. Burada kaybımız sadece Marmaray’ın işletmeye açılması değil, maddi kaybı da var o da ciddi bir kayıp. 29 Ekim 2013. Bundan sonra inşallah engel mengel tanımıyoruz, bedeli ne olursa olsun.”Başbakan’ın bu sözlerini yüreğim burkularak izledim. Çünkü “çanak çömlek” dedikleri, bırakın İstanbul’u dünya tarihini değiştiren buluntulardır. İstanbul’da petrol bulunması kadar değerli ve önemlidir. Başbakan’ın çanak çömlek dedikleri, İstanbul’da bundan 8 bin yıl önce yerleşik yaşam olduğunun kanıtlar. Oysa, Yunanlılar, dünya medeniyetini kendilerine dayandırmak için İstanbul’un sıfırlı yıllar sırasında kendileri tarafından kurulduğunu iddia ettiler bugüne kadar. Dünya tarihi de Yunanlıların bu teorisine göre şekillendirildi. Marmaray kazıları sırasında bulunan çanak çömleklerin, Yunanlıların “İstanbul’u biz kurmuştuk” tezlerinden tam 6 bin yıl öncesine dayandığı anlaşıldı.Bu öylesine değerli bir tarihi bilgi ki, sonuçlarından elde edeceğimiz kazanç, bir gün Tüp Geçit gibi onlarcasını yapacak paranın bile çok üzerinde olacaktır.Başbakan İstanbul’un beklenmedik bir anda kazandığı olağanüstü önemi ve değeri nasıl görmezden gelebilir? Başbakan yargıdan ve kurullardan da yakınıyor. Doğrudur, demokrasilerde ve hukuk düzenlerinde işler biraz yavaş yürüyebilir. Hatta bu yüzden tepki de alabilir. Ancak unutulmamalı ki, bir işin kötü yapılması, yanlış yapılması geç yapılmasından daha iyi değildir.Özellikle “yargıyı tanımayacağız artık” söylemi bundan sonraki günlerin ipuçlarını da veriyor bizlere. Demek ki, Başbakan’a göre aslolan kendi fikirleri, görüşleri ve kendi kararları.Kısacası, hukuk, demokrasi, kurallar, yasalar Başbakan’ın zihniyetine göre şekillenir ve bunun aksi bir durum yaşanırsa ezip geçmek mübah sayılır.İşte başından beri eleştirdiğim karşı çıktığım zihniyet bu. Körü körüne bir muhalefet etmiyorum.*****ŞAŞIRDIMNe oluyorsunuz yahu!Pazartesileri yazdığım okur sohbetlerinin dünkü ana konusu anketlerle yönlendirme yapılıp yapılmadığıydı. Yazı beklediğimin çok üzerinde bir tepki aldı. Olumluları bir kenara bırakalım, olumsuzların beni çok şaşırttığını söylemeliyim.Çünkü garip biçimde ve adeta tek merkezden talimat almışçasına birçok okurum “Anketlerin doğru olduğunu, korkunun ecele faydası olmadığını, AKP’nin yüzde 50’leri de geçeceğini” söyledi.Öncelikle, yazılarımın AKP’liler tarafından da büyük ilgiyle okunduğunu biliyordum ama bu derece yoğunluk olduğunu tahmin etmiyordum, bu açıdan benim adıma çok sevindirici bir şey bu, itiraf etmeliyim.Ancak olumsuz yorumlar iki açıdan garip geldi.Birincisi: Madem AKP’liler yüzde 50’leri bulacaklarından bu kadar emin, o halde nedir bu öfkeli yorumlar? Endişelenmeye, hatta aksini söylemeye kalkanlara cevap vermeye bile gerek yok.İkincisi: Herkes uzman araştırmacı kesilmiş. Verilen sonuçların doğruluğundan o kadar eminler ki, hiçbir karşı görüşe ya da soruya tahammülleri yok.Bu nedenle toparlayarak tekrar sormak istiyorum:* Türkiye’de neden çok sayıda araştırma şirketi var?* Bunlar, bağımsız mı yoksa bazıları iç içe geçmiş şirketler mi?* Dünyada bu araştırmalar nasıl yapılıyor?* Dünyada araştırmalar nasıl denetleniyor, Türkiye’de bir denetim mekanizması var mı?* Kararsızlar neden dağıtılıyor? Sonuçlar neden sadece kesin fikir beyan edenlere göre yayınlanmıyor?Bunları kötü niyetle ya da belli bir amaçla sormuyorum. Ancak çağdaş ülkelerde bu kadar çok sayıda şirket kamuoyu araştırması yapmaz. Sayı çoğaldıkça “sonuçlar birbirine yakın çıksa bile” güvenilirlik oranı düşer.Tabii burada en hassas konulardan biri seçimlerde hile olup olmadığı yolundaki kuşkular. Özellikle AKP kendine “Neden birçok vatandaşın zihninde böyle bir kuşku oluştu?” diye sormalı ve herkesi rahatlatacak önlemleri açıklamalı.*****ÜZÜLDÜMNe yazılabilir?Erbakan’ı da kaybettik. Allah yakınlarına ve sevenlerine sabır versin.Necmettin Erbakan, politikaya yeni yeni ısınmaya çalıştığım ilk gençlik çağlarımdan beri hep var oldu. Meslek hayatımın tamamı da Erbakan’la geçti.Hiçbir görüşüne katılmadım, politikalarının hiçbirini desteklemedim, eylemlerinin ve kararlarının neredeyse tamamına karşı çıktım.Tamamen ayrı dünyaların insanıydık. O nedenle, ölümünden sonra ne diyeceğimi ne yazacağımı da bilemiyorum.Buna karşı şunu biliyorum; Erbakan’la bir gazeteci olarak hep düzgün, mesafeli, samimi ilişkimiz oldu. Tüm politikalarına karşı çıkmama rağmen bir kere bile incitici, üzücü, yaralayıcı yazı yazmadım, ekranlarda söylemedim.Erbakan’ı hep milli gördüm. Cumhuriyet değerlerine ve Atatürk’e olan duygularını tahmin ettiğim halde, tüm bunlarla barışık olduğunu ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne zarar vermeyi asla düşünmediğini gözlemledim.Dini duygularını ve politikalarını öne çıkarmasına rağmen milli olmaktan sapmadığını, Türk olmaktan hiç utanmadığını gördüm.Zaman zaman kendi kitlesini mutlu etmek için konuştuğunu fark etmekle birlikte her zaman namuslu ve dürüst davrandığını, samimiyeti elinden bırakmadığını, insanları tuzağa düşürmediğini, tezvirat yapmadığını, hiçbir çirkinliğe bulaşmadığını düşündüm.Türkiye önemli bir siyaset ve devlet adamını yitirmiştir. Nur içinde yatsın.*****AKP’nin seçim beyannamesi sır gibi saklanıyormuş. İlginç! Beyaz eşyanın, makarnanın, bulgurun, kömürün ve sobanın neresi sır, anlaşılır gibi değil! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Anket sonuçlarına o kadar da inanmayın

27 Şubat 2011

Sevgili okurlar; seçimlere şunun şurasında üç buçuk ay kaldı. Sandık ortaya konacak, berber fıkrasında olduğu gibi saç önümüze dökülecek ak mı kara mı herkes görecek. Sandıktan gerçekten demokrasi ve millet iradesi çıkması isteniyorsa, her vatandaşın sorumluluğunu bilerek sandığa gitmesi gerekiyor.Kütüğe bakınSandığa gidebilmeniz için önce seçmen kartınız olmalı. Referandumda birçok kişinin kütüklerde adının olmadığı bu nedenle oy kullanamadığı biliniyor. Demek ki sorumlu her vatandaşın elinde seçmen kartı olsa bile bağlı olduğu muhtarlığa giderek kütükte adının olup olmadığını kontrol etmesi şart.Partilere düşenVatandaş elbette sorumlu davranacaktır, ama özellikle muhalefet partilerine de pek çok görev düşüyor. Öncelikle her parti sandıklara mutlaka sahip çıkmak zorunda. Partiler sandık görevlilerini hemen belirlemeli, eğitimlerini tamamlamalı, seçim günü hiçbir aksaklığa meydan vermemelidir.Hileyi önlemekBilgisayarlı sistemin kullanıldığı 2007 seçimlerinden sonra ortaya atılan “hile” iddiaları hiçbir şekilde kanıtlanamadığı gibi partiler de üzerinde de durmak istemedi. Oysa bilgisayarlı sistemde hile yapılabilir ve partiler uyanık olmak zorunda. Bunun için yapılması gereken de sanıldığı kadar zor değil.Tutanaklar elde olmalıKimileri “Sandıkta ne olursa olsun bilgisayarla hile yapılıyor ” endişesi ile pesimist bir duyguya kapılıyor. Oysa bilgisayar her şey değil ve hilenin önüne geçilebilir. Yeter ki partiler eksiksiz çalışsın. Her sandığın resmi tutanağını alsınlar ve bunları tek merkezde toplamayı başarsınlar, gerisi kolay.Aritmetik toplamaBütün sandıklardan alınan resmi tutanaklar tek merkeze gönderilir ve bunlar aritmetik olarak toplanırsa, YSK’nın açıkladığı sonuçlarla karşılaştırmak kolay olacaktır. 2007 seçimlerinde yapılmayan bu. Hiçbir parti tek tek sandık sonuçlarını eline alıp toplamadı. Bu seçimde asla ihmal edilmemeli.Partilere sistem kurulmalıBunun da ötesinde partiler seçimde kullanılacak bilgisayar sisteminin benzerini kendi merkezlerine de kurmalı ve sonuçları aynı anda izlemelidir. YSK ’dan siyasi partilere kendi sistemini izleme izni de talep edilmelidir. Parti temsilcileri sonuçların nasıl geldiğini ve değerlendirildiğini gözleriyle görmelidir.Toplu dilekçeler hazırlanmalıSeçim kanunumuza göre seçim sonuçlarına toptan itiraz mümkün değil, ancak sandık bazında itiraz edilebiliyor. Bundan sonuç almak mümkün değildir. Çünkü muhtemelen sandık sonucu doğru çıkacaktır; eğer yapılıyorsa hile, birleştirme tutanaklarının YSK ’ya aktarılması sırasında olmaktadır. Bu nedenle her sandık için itiraz dilekçesi hazır tutulmalıdır.Parmak boyası konmalıAçıkçası uygulandığı sırada “çağ dışı” olarak nitelediğim parmak boyasının aslında kullanılması gerektiği anlaşıldı. Son seçimde ve referandumda mükerrer oy kullanıldığı iddiaları ayyuka çıkmıştı. Demek ki bunu önlemenin yollarından biri parmak boyasıymış. Partiler bu önlemin yeniden konmasını talep etmeli.Partiler ciddi olmalıBu tür uyarı ve önerileri, yazılarımı izleyenler uzunca bir süredir yazdığımı bilirler. Zaman zaman parti yöneticileriyle de konuşuyorum ve her seferinde de “Bu kez önlemlerimizi aldık. Sistemimizi kurduk” diyorlar. Her şeye rağmen ben yine tekrarlamak istedim bu önerileri, çünkü partilerin çok ciddi olduklarını sanmıyorum.Gelelim anketlereAnketlere bakılacak olursa AKP zaferini şimdiden ilan etmiş durumda. Araştırma şirketleri AKP’nin oy oranını yüzde 45 ve üstünde buluyorlar. Eğer anketler doğruysa diğer partilerin alacağı oyun o kadar önemi yok çünkü AKP ezici bir çoğunlukla iktidara geliyor demektir. Ancak bu anketler gerçekten doğru mu?Yönlendirme var mı?Şunu hemen belirteyim ki, AKP yüzde 45 üzerinde oy alamaz gibi bir iddiam yok. Devlet gücü kullanılarak halka bu kadar şey dağıtılırsa, oya dönme ihtimali de yüksektir. Ancak birbirinin türevi niteliğindeki araştırma şirketlerinin yönlendirme yaptığı ihtimalini de göz ardı edemeyiz.Çekingenlik yaratırNeredeyse her hafta başı yapılan araştırmalarda AKP’nin yüzde 50’yi zorladığı sonuçları açıklanırsa, bundan anketlere katılanların da etkilenmemesi mümkün değildir. İktidar partisinin bu kadar güçlü olduğunun söylenmesi kişilerin özgür iradelerine de yansır ve kişi oyunu öyle olmasa bile iktidar partisi lehine kullanacağını söyleyebilir.Denetim yapılmalıElbette tüm çağdaş demokratik ülkelerde seçim öncesi bu tür anketler yapılmaktadır. Buna karşı bu ülkelerde bizdeki kadar çok sayıda şirket bu çalışmayı yapıyor mu açıkçası onu bilmiyorum. Ama bu anketlerin de denetlendiği bir sistem oluşturulması gerekir herhalde. Denetim olmazsa canı isteyen istediği sonucu açıklayabilir.2 yılda ne değişti?Anketlerde AKP’nin oy oranını gördükçe, 2009’dan bu yana ne değiştiğini anlamakta güçlük çekiyorum. Yerel seçimlerde, iktidar partisi daha avantajlı olduğu halde, 2009 ’da AKP’nin oyu yüzde 38’e inmişti. Önemli bir değişiklik olmadığı halde yüzde 50’lere çıkması şaşırtıcı geliyor.Neler açıklanmalıBu konuda bir notum daha var. Anketlerde AKP’nin yüzde 50’lere varan oranı kararsızların dağıtılmasıyla bulunuyor. Oysa örneğin bazı araştırmalarda kararsızlar yüzde 30’ları aşıyor. Bu durumda kararsızların dağıtılması işlemi doğru olmayabilir. O halde en doğrusu “kesin fikir beyan edenlerin” oranını vermek; gerisini kararsız ve cevapsız olarak bırakmaktır.Bugün 28 ŞubatSevgili okurlar; bugün 28 Şubat ’ın yıldönümü. Günümüzün tatlısu demokratları, darbe karşıtlığı adı altında Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak için çırpınırken nedense 28 Şubat’a hiç değinmiyorlar. Her ne kadar 28 Şubat da darbe gibi anılsa da şu ana kadar bu dönemle ilgili hiçbir soruşturma açılmadı. Bu size de garip gelmiyor mu?Bugünlerin mimarı28 Şubat dönemine şiddetle karşı çıkmıştım. Bedelini de çok ağır ödedim, yeni yeni kendime geliyorum. Ama o zamanki 28 Şubatçıların birçoğunu bugün demokrasi havarisi kılığında gördükçe de içim acıyor, yüreğim yanıyor. Aslında bu, 28 Şubat ’ın bugünleri hazırlamak için düzenlenen bir tuzak olduğunun da kanıtı bir yerde.28 Şubat askeri değildiSöyleyince biraz garip geliyor ama, inanın 28 Şubat askeri bir operasyon değildi. Tamamen sivil bir operasyondu ve asker bilerek bilmeyerek bu oyuna alet oldu. Amerika ve NATO’nun Büyük Orta Doğu Projesinin uygulanabilmesi için Türkiye’de daha İslamcı bir yönetime ihtiyaç vardı. “şeriata karşı mücadele” adı altında İslamcı bir yapı iktidara getirildi.Merkez kaydırıldıOynanan oyun çok basitti. Türkiye’de merkez sağ yeni öğrenmeye başladığı global kapitalist ekonomiye kendini fazla kaptırıp, hırsla saldırınca bir taraftan hırsızlık ve yolsuzluk artmış diğer taraftan da Batı’nın talepleri göz ardı edilmeye başlanmıştı. Global kapitalizmin buna tahammülü yoktu, önlem olarak Türkiye ’de merkez kaydırıldı.Dinci siyasetin önü açıldıMerkez kaydırılınca, tıpkı bugün Arap ülkelerinde diktatörlere isyan eden halklar gibi Türk halkı da yolsuzluk ve hırsızlığa isyan ederek merkezdeki partileri tasfiye edip, dinci siyasete iktidar şansı tanıdı. İstenen buydu, daha önce yapılan anlaşmalarla bu yeni siyasetin Batı çıkarlarına asla karşı çıkmayacağının güvencesi alınmıştı.İstenen aynen gerçekleştiHatırlayın, AKP iktidara gelince, tıpkı 27 Mayıs ve 12 Eylül ’de olduğu gibi “NATO’ya bağlıyız” mesajı verir gibi “Piyasa ekonomisine müdahale edilmeyeceğini” ilan etti. Bunu kanıtlamak için de AB çalışmalarına hız verdi. Batı’nın desteğini aldığı gibi Türkiye’deki sermayenin de güvenini kazandı. İstenen başarılmıştı.Durum değişiyor2011 dünyası ise 2002 ’lerin dünyasından farklı. Arap coğrafyasındaki diktatörlükler yıkılıyor ve burada yeni bir dünya kuruluyor. Türkiye’nin yeni konumu da daha farklı olabilir. İktidar Arap dünyasına model olma iddiaları taşırken kendi durumu bozulabilir. Türkiye ’nin tekrar merkez sa ğ-sol bileşeninde yürümesi dünyanın da tercihi olabilir.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Türkçe’nin katledilmesine devam

26 Şubat 2011

KOMİKGeçen hafta güzel Türkçemizin nasıl katledildiğini anlatan çok güzel bir şiirsel yazıya yer vermiştim. Ancak benim bir hatam oldu. Konuyla ilgili birkaç yazıyı yayınlamak üzere düzenlemiştim. Yanlışlıkla bu hafta yayınlayacağım yazının yazarı Nadiye Sarıtosun‘un adını geçen haftaki yazının altına koydum.Oysa geçen haftaki şiirsel yazı Yusuf Yanç‘a aitti. 12 yıl önce Türk Dil Kurumu Dergisi’nde yayınlanmıştı. Birçok okur bu hatamı görüp aradı ve düzeltti. En son Sayın Yanç’la da konuşup kendisinden özür diledim. Sizlerden de bu hatamı bağışlamanızı rica ederim.Şimdi sizlere bu hafta Nadiye Sarıtosun’un yazdığı bir yazıyı sunmak istiyorum. Okuyunca ne kadar çok yabancı kelimeyi peynir ekmek gibi günlük hayatımızda kullandığımızı görüp şaşıracaksınız: (Bu metinde yabancı sözcüklerin yazımı alındıkları yerlerden aynen aktarılmış, düzeltme yapılmamıştır.)Biletlerimizi çekettiriyor, opsiyon alıyor ya da okeylettiriyoruz. Fönlüyor, şutluyor, duş alıyor, çay alıyor, taksi alıyor, sahne alıyor, yemeğe çıkıyor, drink alırken fondip yapıyoruz.Babayyyy, okey okey ve wovv demeye bayılıyoruz. Resim çektirirken cheesss diyor, fast foodlarda besleniyor, Dürümtrak, Mantıhause, Aşroom, Dürümland’de yemek yiyoruz. Süper market ya da hiper marketlerden alışveriş ediyor, shoophing centerlerde vakit geçiriyor, Migros’tan közlematik ve lekematik alıyoruz.. Emlakçıda okazyonlu studyo daire ve evli arsa satılıyor ama çoğumuz rezidanslarda oturuyor. Southside, Sunhill, Dream Town adlı sitelerimizde my home, my dream tipi villaları morgıc sistemi ile almaya çalışıyoruz.Gazetelerde global sorunları okurken inleri ve outları öğreniyoruz. Full-time ya da part- time eleman arayan şirketlerin ilanlarını okuyoruz. Program menüsüne bakıp tivi’de mega showlar, mega fasıllar ve weekend’leri izliyoruz. Butik mağazalarında damping yapılıyor, saleden giyisilerin midılını, sımolını, larcını seçerken estetik güzellik peşinde koşuyoruz.Medeniyet uygarlığına ulaşırken bu nuans farklarını görebiliyor muyuz? Valla şahsen benim kendi fikrime göre bu konunun fizibilitesi şöyle:Üniversite kurulan yere kampus diyor, amfilerde ders anlatıyoruz. Entivi’den, Foks Tivi’den, İnter Star’dan, Show Tivi’den her gün döviz efektini ve maçın skorunu öğreniyoruz.Denizbilimine oşinografi, geçmişi özleme nostalji diyor, ankesörlü telefona jeton attırıp abonman sattırıyoruz. Anı olsun diye insanlara şilt veriyor, reklamlarda cıngıl çaldırıyor, oyunlarda efekt yaptırıp, rekorları egale ettiriyor, yapıları restore, hastaları rehabilite ettiriyoruz. The Marmaramız, The Bosphorusumuz Memo’s, Deniz’s adlı gece kulüplerimiz, Cafe Bellamız, Power Ef Em ve Süper Ef’mimiz var. Ama prezantbıl olmalı, ambiyansı yakalamalı, konsesusu sağlamalı, snopluk etmenin anlamı yok. Çünkü ABD İran karşısında start alıyor, sanatçı klip çekimi için start alıyor, sonra da sahne alacak, Enforme edilen bilgilerle donatılıyoruz. Spesifik konuları konjüktür içinde öğreniyoruz.“Okey okey, tamam tamam” diyoruz dimi (değil mi) “korkunç güzel bir olay” ve “sizi feci seviyorum” diyor telefondaki izleyici; sunucu da “Beklemede kalınız, size döneceğiz” diyor. Bekleme nasıl bir yer? Orada nasıl kalınırsa?Talk showcular, stantupçılar halkı talklatıyor. Birileri bunları asiste ediyor. Sitcomlarımızla kıkır kıkır gülüyoruz.Binlerce radyo yayını var ve bunların birinde genç bir ses yırtınıyor. “Hello Türkiye caanım benim” ve programı şöyle bitiriyor: “Don’t forget me Türkiye emi, ba bay. Ay lav yu Türkiyeee.”Keşke tüm bu yazdıklarım “reel bir şey” değil de “This is a gülmece” olsaydı. Ne diyelim güleriz ağlanacak halimize. Ne Mutlu Türküm diyene. *****ÇOK GÜLDÜMHaftanın keyifli fıkralarıYıldırım Tuna’dan bu hafta yine bol bol fıkra geldi. Sayfaya sığıdırabildiklerimi sizlerle paylaşıyorum. İyi pazarlar.Başka çareTarzan Ceyn’e “Beni seviyor musun?” diye sormuş. “Başka çare var mı?” demiş Ceyn sinirlenerek, “Bak etrafımıza.. Sağımda maymun, solumda orangutan.. Bu ormanda başka seçeneğim mi var? Sorduğu şeye bak tövbe tövbe! ”Paran içinAdam yaz mevsiminin en sıcak gününde duştan çıkıp “Hanım” demiş, “Böyle çırılçıplak bahçeye çıksam kim bilir komşular ne düşünürler?” Kadın “Ne düşünecekler ki?” demiş sinir içinde, “Seninle sırf paran için evlendiğimi düşüneceklerdir!”Fahiş farkHakim sanığa dönüp “Bu adama inek dediğiniz için 3000 lira ceza ödeyeceksiniz” demiş. “Ama hakim bey geçen sefer başka bir adama inek dediğim için 1000 lira ceza vermiştiniz” diye itiraz etmiş sanık, “Bu ne fahiş fark?” Hakim “Saçmalama” diye sinirlenmiş, “Son yıllarda etin kilosu kaç lira oldu yahu bir Angus memlekete kaça mal oluyor haberin var mı?”AyakkabıArkadaşım buluşacağımız köşeye sırtında nefis bir kaşmir palto, ayağında parça parça lastik ayakkabıları ile geldi. “Bu ne ya?” dedim, “Ayakkabıların, bu harika paltoya hiç uymamış.” Omuz silkerek “Ne yapayım” dedi “Restoranlarda hiç kimse ayakkabılarını çıkarıp vestiyere bırakmıyor ki.. ”MilletvekiliTrafik polisi kırmızı ışık yanarken geçen sürücüyü durdurup ceza yazmaya başlarken “Hop bakalım” demiş adam, “Ben milletvekiliyim!” Trafik polisi “Afedersiniz” diye cevap vermiş, “Mazeret kabul etmiyoruz.”SarışınSarışına “Afrika nerede?” diye sormuşlar. “Sanırım çok yakında olmalı” diye cevap vermiş sarışın, “Bizim şirkette çalışan bir zenci var, her gün işe bisikleti ile gidip geliyor.”Yatak odasıİki kadın öğle yemeğinde sohbet ederlerken konu ünlü bir film yapımcısına gelmiş. “Bence o herif sapık” demiş kadınlardan biri. “Aaa.. Nereden çıkardın?” diye sormuş diğeri. “Gazetedeki röportajını okumadın mı?” demiş ilk kadın, “Bir film sanatçısının baş rolü oynaması için tek yol rejisörün yatağından geçer demiş.” Diğeri “Sence doğru değil mi?” deyince ilki cevabı yapıştırmış: “Kızım herif iki film çekti, birisi Rin tin tin, diğeri Lassie.”RöntgenDoktora verecek paranız yoksa doğru havaalanına gidin.. X ray cihazında bedava röntgeniniz çekilir.. Eğer yetkililere “El Kaide üyesiyim” derseniz anında Kolonoskopi’ye de girersiniz!*****Gani Yıldız’dan* Ülkemizde faaliyet gösteren yirmi bankada, iki yüz binin üzerinde hesap sahibinin unutulmuş parası varmış. Bu devirde borç unutmak normal sayılır ama bankada para unutmak büyük başarı!* Benzinin litresi 4 TL civarında geziniyor. Böyle devam ederse, vatandaş benzin almaya bir don ve bidonla gidecek!* Ülkeyi ilgilendiren önemli yargılamalar yavaş ilerlerken, yandaş basının “ön yargılamaları” son hızla devam ediyor!* İslâmi şirketlere destek anlaşması TBMM’de jet hızıyla onaylanmış. Vekillerimizden aynı İslâmi hassasiyeti, aynı hızda olmasa bile dokunulmazlıkların gözden geçirilmesinde de görmek isteriz!* Türk Hava Kurumu’nun açıklamasına göre, 2025’e kadar üretilecek mekik sayesinde Türk insanı uzaya gidebilecekmiş. Tarihe bakılırsa, “İstikbal göklerde” değil, “Gökler istikbaldedir!”

Devamını Oku

Kemal Bey, bu skandala nasıl sessiz kalırsınız?

25 Şubat 2011

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu sakin üslubuyla elbette büyük sempati kazandığı gibi partisinin oy oranını da artırıyor. Ancak öyle anlar geliyor ki “Burada da mı sakinlik, burada da mı çelebilik” demekten alamıyor kendini insan.Geçen akşam Kılıçdaroğlu CNN’deydi. Gazeteci arkadaşlarımızın sorularını cevapladı. Arkadaşlarımızın ara sıra bir bürokratı sorgulayan politbüro üyeleri tavrına bile sakince karşılıklar verdi. Örneğin “Siz bu üslupla bu soruları Başbakan’a yöneltebilir misiniz?” diye sormadı, herhalde nezaketinden.Daha önce söylemiş miydi, hatırlamıyorum, öyle bir ifşaatta bulundu ki, ağzım açık kaldı. “Referandumda oy kullanamadınız, neden?” sorusuna dürüstçe “Hata bizim, bakmamız lazımdı” dedi ama inanılmaz bir de bilgi verdi.Kılıçdaroğlu’nun söylediğine göre polis muhtarlığa gidip belirtilen adreste oturmadığını saptadıktan sonra Seçim Kurulu’na başvurup seçmen kartını iptal ettirmiş.Ve Kemal Kılıçdaroğlu bunu adi bir vaka gibi anlatıyor! Çok merak ediyorum, polis bugüne kadar kaç adrese bakıp da “Daha önce bu adreste oturan kişi taşınmış, bu durumda seçmen kartının da iptal edilmesi gerek diyerek Seçim Kurulu’na başvurmuş acaba?”Kılıçdaroğlu ve parti yöneticilerinin aklına bunu sormak gelmiyor mu? Bırakın sormayı, nasıl olur da yeri göğü inletmezler. O dönemin İstanbul Emniyet Müdürü’nün istifasını istemez, İçişleri Bakanı hakkında gensoru vermezler?Diyelim ki polisin böyle bir yetkisi var ve bu yöntemle birçok kişinin seçmenliğini düşürdü. Peki ana muhalefet partisi Genel Başkanı’na durumu bildirmek en azından siyasi nezaket gereği değil midir? Bunun kasıtlı yapıldığı ortada değil mi?Kılıçdaroğlu ve ekibi nasıl bu kadar sessiz ve sakin kalabilir. Bir siyasi parti genel başkanına bu tezgâh hazırlanıyorsa normal vatandaşa neler yapılabileceğini de düşünmüyorlar mı?Kılıçdaroğlu bu kadar basit bir muhalefeti yapmazken, gazeteci arkadaşlarımızın “Neden sadece hükümeti eleştiriyorsunuz, iyi işleri neden övmüyorsunuz?” gibi absürd sorularına bile cevap yetiştirmeye çalışıyor. Aklına “Siz iyileri anlatıyorsunuz zaten bırakın ben de muhalefet yapayım” diyemiyor.Artık biraz durup düşünmenin ve muhalefet yapmaya da başlamanın zamanı gelmedi mi? Şunun şurasında seçime 3.5 ay kaldı, hatırlatayım dedim.*****Dünyanın en yüksek seçim barajı da bir “ucube” olarak değerlendirilip yıkılma emri verilse demokrasimiz için ne güzel olur! (Gani Yıldız)*****İstanbul Samatya’yı yeniden keşfediyorSamatya, sahilyolundaki İstanbul’un en eski semtlerinden biri. 6-7 Eylül olaylar ına kadar Türk, Rum, Ermeni ve Yahudilerin iç içe barış ve sevgiyle yaşadığı yer olan Samatya daha sonraları eski cazibesini kaybetti.Ancak buna rağmen Samatya’nın kültürü, gelenekleri, özellikle damak tadına hitap eden meyhaneleri, balık lokantaları yaşamaya devam etti.Semt çarpık kentleşmenin kültürü ve tarihi ezen baskısına fazla direnemedi ama yine de ayakta kaldı.İşte o Samatya şimdi yeniden canlanıyor. Eski Turizm Bakanı ve Turizm Araştırmaları Derneği Başkanı Bahattin Yücel ’in hayata geçirmeye çalıştığı proje ile Samatya yepyeni bir görünüm ve kimlik kazanıyor.Fatih Belediyesi tarafından düzenlenen Samatya Meydanı ’nın çevresindeki tüm lokantalar “Dirilen Samatya” projesine uygun biçimde yeniden düzenlendi. Düzenlemeler için lokanta sahiplerine Mey İçki Grubu da sponsor olmuş.Samatya’nın yeni halini görmek için ben de gittim. Hem de birkaç kere. Her seferinde ayrı bir lokantada ayrı lezzetlere ortak oldum, geçmişten günümüze yaşayan çok kültürlü mutfak örneklerinden tattım.Sohbetlerde Cem Yılmaz ’ın, Uğur Dündar ’ın, Fatma Girik ’in, Aydın Boysan’ın, cilt uzmanı Agop Kotogyan’ın, komedyen Yalçın Özden ve tasarımcı Sevan Bıçakçı’nın Samatyalı olduklarını ve ilgilerini hâlâ sürdürdüklerini öğrendim.Samatya Osmanlı’nın önemli konuklarını karşıladığı, muzaffer ordusunun kente giriş yaptığı Altın Kapı’nın da olduğu yer. Küçücük bir alanda o kadar çok kilise ve cami var ki, öğrenince çok şaşırdım, üstelik hepsi de tarihi olarak çok değerli ve önemli.İstanbul’da nostaljiyi ça ğdaş anlayışla yaşamak, geleneksel balık ve et keyfimizin tadını çıkarmak ve yeni bir yer keşfetmenin keyfine varmak isteyenlere mutlaka tavsiye ederim.Gördüğüm tek olumsuzluk, Samatya’nın en eski kebapçılarından Develi’nin , Samatya Meydanı ’nın sahibi gibi davranması, “Benim müşterim sosyetik yürütemem” diyerek meydana araç sokması ve bu güzel projeye biraz soğuk bakması. Ama sanıyorum Samatya yeniden ünlendikçe Develi de durumun farkına varacaktır.*****Cumhuriyet tarihinin en büyük tahliyesiLibya’da yaşayan Türklerin deniz ve hava yoluyla Türkiye’ye taşınmasındaki organizasyon başarısı alkışı hak ediyor. Ama zaten Türkiye gibi bir ülkenin bunu başarmaması da mümkün değildir.Buna karşın özellikle medyanın olayı biraz abarttığı ve galiba “hükümete de bir parça yaranmak için” ileri gittiğini görmemek de olmaz.Gazete ve televizyonlar “Cumhuriyet tarihinin en büyük tahliyesi” diyorlar günlerdir. İyi de “ikinci büyük tahliye” hangisi acaba?Sonuçta 25 bin Türk’ü taşıyoruz. Bu ülke yakın geçmişte Saddam’dan kaçan 500 bin Kürt’ü kucaklamış, onları yedirip içirip yatırmıştı. Ardından on binlerce Bulgaristanlı Türk, Türkiye’ye akın etmişti, onların da hiçbir şikâyeti olmamıştı.Merak ettiğim bir nokta daha var. Mısır’a anında çağrı yapan Başbakan Libya konusunda sessiz kalınca eleştirilmişti. Hükümet yetkilileri Başbakan’ı korumak için “Libya’da 25 bin Türk var, Mısır’da 3 bin vardı” dediler. Bu durumda dış politikamız, bir ülkedeki Türk sayısının can güvenliğine göre mi yönleniyor? Ve merak ettiğim bir şey daha var: Libya’da Türklerden başka yabancı yok mu? Onlar tahliye edilmiyor mu? Yoksa sadece Türklerin mi can güvenliği tehdit altında?*****Öldürüyorsun bizi Uğur DündarDaha önce yazdım, dayanamıyorum bir daha yazacağım. Uğur Dündar her gece Star TV Ana Haber’de hepimizi çok üzüyor, öldürüyor mecazi olarak.Vatandaşa sorular soruyor, aldığımız cevaplar yürekler acısı. Günlerdir Kuzey Afrika’da başlayıp yayılan halk hareketlerini konuşuyoruz. Televizyonlarda neredeyse başka haber yok.Ama Uğur Dündar’ın ekibi sokağa çıkıp vatandaşa sormaya başlıyor “Libya nerede, hangi kıtada?” diye, bilen kimse çıkmıyor.Libya’yı Amerika’ya götüren mi, Hazar kıyısında diyen mi, Doğu Anadolu’da olduğunu söyleyen mi, ne ararsanız var.Millet olarak en büyük komplekslerimizden biri, örneğin Amerikalıların Türkiye’nin yerini haritada gösterememesidir.Onların nerede olduğumuzu bilmemelerine kızarız da, günlerdir ekranlardan inmeyen Libya’nın nerede olduğunu bilmeyen kendi vatandaşımıza bir şey demeyiz.Asıl üzücü olan, bu seçmenle bir seçime gidiyoruz. Bu kişiler oy verecekler, sonra da buna “milli irade” denilecek “halk en iyisini bilir” edebiyatı yapılacak, “halkın dediği doğrudur” bahanesinin arkasına sığınılacak.

Devamını Oku

CHP’de ön seçim kavga çıkarır

23 Şubat 2011

ANALİZTuhaf bir ülkeyiz, “muhalefete muhalefet” gibi bir garabeti icat eden medyamızın seçkin isimleri uzun bir süredir CHP’nin seçimlerde adaylarını nasıl belirleyeceğini sorguluyor.Kimse “AKP adaylarını nasıl belirleyecek?” diye bir soru soramıyor. Ki zaten bu kimsenin haddi olmadığı gibi buna cesaret edecek babayiğit de zor bulunur.Eh iktidara bir şey söylemek yürek istiyorsa, ne yaparsınız ki muhalefetle, muhalefetin de CHP tarafıyla idare edecek herkes. Nitekim öyle oluyor.Aslına bakarsanız ben de CHP’nin adaylarını nasıl belirleyeceğini merak ediyorum. Çünkü CHP’den başka hiçbir partide böyle bir sorun yok. Bir tek CHP, daha Genel Başkanı’ndan başlayarak bu konuda kafa karıştırıcı açıklamalar yapıyor.Kılıçdaroğlu’nun konuştuğu gazetecilerden öğrendiğimiz kadarıyla “Hem ondan hem ondan” olacakmış. Yani biraz genel merkez yoklaması, biraz ön seçim. Ama işin aslı, sanıyorum tamamını genel merkez halledecektir.Bana göre de işin doğrusu budur. 12 Haziran seçimlerinde CHP tüm adaylarını tek elden belirlemelidir. Ön seçim yapması halinde partinin çok karışacağını, küskünlüklerin, kırgınlıkların ve hatta ihanetlerin yaşanacağını söylemek yanlış olmaz.Tabii bunu söylerken, genel merkez belirlemesinin “son kez yapılacağının” açıklanmasının gerekli olduğunu da söylemeliyim. Bu seçimler için genel merkez yoklaması, ama bundan sonraki seçimlerde adayların tamamına yakınının ön seçimle belirlenmesi esas olmalıdır.Peki neden şimdi ön seçim olmamalı? Çok basit; CHP örgütü, çok abartılan, sanki iyi iş yapıyormuş gibi gösterilen, oysa içi tamamen boşalmış, birkaç idealist hariç kimsenin çalışmadığı, herkesin birbirinin gözünü oymaya çalıştığı, al gülüm ver gülüm hesaplarının yapıldığı bir gayya kuyusu.Sorarsanız CHP’liler en çok örgütleriyle övünürler. Görünüşte böyledir tabii, en eski partidir bir kere, her ilde örgütü vardır, sağlam bir tabanı da barındırır. Peki işlev? Sıfıra yakın.Bu nedenle, birincisi CHP örgütünü baştan aşağı yenilemeli.Ama bir komplekse kapılmadan, hatır gönül işine girmeden, senden benden, Deniz’ci Önder’ci ayrımı yapmadan.Ardından parti üyeliği yeniden ele alınmalı, üye kayıtları yenilenmeli, yeni üyeler kaydedilmeli. Bundan sonraki seçimlerde aday belirlemek için yapılacak ön seçimlere sadece belli vaatlerle kotarılmış delegeler değil, üyelerin tümü katılmalı. Bu seçimler de hâkim denetimi altında gerçekleştirilmeli.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERCHP’ye başvur, sonra otur bekleGerek okur mesajlarından, gerek gelen mektuplardan gerekse yüz yüze yaptığım görüşmelerden anladığım şu ki CHP’nin “halkla ilişkiler” kavramından zerre haberi yok.Dünkü yazımda Tuncay Özkan adına Kılıçdaroğlu’na sunulmak istenen bir mektubun 8 aydır beklediğini yazmıştım. Ancak şurası kesin ki, CHP’nin kapısında bekleyen mektuplar, başvurular veya randevu talepleri sadece Tuncay Özkan‘la sınırlı değil. Pek çok vatandaştan benzer tepkiler alıyorum.Örneğin en büyük şikâyet “Biz size hemen döneceğiz” denilen iletişim hattından geliyor. Buraya mesaj bırakanların büyük çoğunluğu bir cevap alamamaktan ya da “Teşekkür ederiz, sizi arayacağız” mesajı aldıktan sonra bir daha ilişki kuramamaktan yakınıyor.Çok büyük oranda bir şikâyet de partiye üye olmak isteyenlere çıkarılan zorluklar. “Bizi adeta kapıdan kovuyorlar, üye yapmıyorlar, bir kişi bile ilgilenmiyor” diyenlerin sayısı o kadar çok ki anlatamam.AKP’li herhangi bir belediyeye küçük bir iş için gidenler bile odasının kapısı açık olan Başkan’a uğrama şansı bulduklarını belirtirken CHP’li belediyelerden de çok şikâyet geliyor. Bırakın Başkan’a bir merhaba demeyi basit işlerinin bile yokuşa sürüldüğünü söyleyen vatandaşlar da azımsanmayacak sayıda.CHP’nin acilen bu soruna el atması gerek. Mutlaka bir halkla ilişkiler birimi kurulmalı, gelen her mesaj mutlaka değerlendirilmeli ve tatmin edici cevaplar verilmeli, gerekli görülenler de yöneticilere mutlaka aktarılmalı.Şurada tek başıma ben bile günde 200’e yakın mesaja cevap verirken koca parti bunu nasıl beceremez?*****YENİ ÖĞRENDİMBurcu Esmersoy’dan yakıt tasarrufu önerileriEkranlardan tanıdığınız Burcu Esmersoy’dan bir mektup aldım. Yakıt tasarrufu ile ilgili yazdığım yazının okurlar tarafından uygulanmasının bende yarattığı memnuniyeti anlattığım yazıma atıfta bulunarak “bir petrol şirketi adına yakıt tasarrufu kampanyasında görev alacağını” söyleyen Burcu Esmersoy bazı tasarruf önlemlerini de sıralamış.Herkesin işine yarayacağını düşünerek bu önerileri sizlerle paylaşmak istedim.* Sabit hızı tercih edin. Sabit hızdan 12 kilometre hızlı gitmek yakıt tüketimini yüzde 23’e yakın artırır.* Tıkanmış hava filtresi yakıt tüketimini yüzde 10 artırır.* Aracınızı gereksiz yüklerden arındırın, yüzde 5 tasarruf edin.* Klimayı sürekli açık tutmayın. Yüzde 8 fazla yakıt gerektirir.* Lastiklerinizin havasını konrtol edin, yüzde 3 tasarrnuf edersiniz.* Hızlı giderken camı aralamak bile yakıt tüketimini artırır.*****ÇOK GÜLDÜMMusa Ağacık’tan incilerMusa Ağacık Türk medyasının en renkli isimlerinden biri. Ne yazık ki şu sıralar mesleğini dilediği gibi yapamıyor. Eksikliğini hissediyoruz elbette.Ağacık yaptığı çok ilginç esprilerle, kendine özgü deyimleriyle ve siyasilere sorduğu sorularla bambaşka bir kişilik.Geçenlerde Beyoğlu’nda rastladım Musa Ağacık’a. Oturup birer çay içtik, dertleştik. Sıkıntılı elbette Musa, ama isyan da etmiyor “Her karanlığın bir de sabahı vardır” diyor.Laf arasında birbirinden ilginç o kadar deyim söyledi ki, “Dur bir dakika şunları not alayım” dedim. İşte Musa Ağacık’ın bir çay içimi sohbette kullandığı “kendine özgü” deyimlerinden birkaçı;AkpokrasiAkpokratlarDemokratörDemokratörlükDemokratörkörlükHay bin yaşa emi Musa Ağacık..*****Zamanında bedevi çadırında ağırladığı liderlere kök söktüren Kaddafi’nin bu gidişle yeni mekânı “oksijen çadırı” olacak! (Gani Yıldız)*****Öğünmek ayıptır, ben öğünmedim demek de. (Rüştü Alçı)

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu’na 8 aydır ulaşmayan mektup

23 Şubat 2011

Pazartesi günkü partilerin seçimde güçbirliği yapmaları gerektiğine ilişkin yazım hayli yankı yarattı. Tabii DSP Genel Başkanı Masum Türker’in dile getirdiği bu güçbirliği konusunda olumlu olduğu kadar pek çok olumsuz görüş de var. Olumsuz bakanlar “Birbirine benzemeyenlerin bir araya gelmesi olanaksız” savından yola çıkıyor öncelikle. Ardından “listelerin hazırlanması sırasında kavga çıkar” deniyor. Yine de güçbirliği fikrini yabana atmamak gerek. Çünkü bu sonuçta bir partide birleşmek değil bir listede birleşmektir. İkisi farklı.Dün Yeni Parti İstanbul İl Başkanı Bihin Edige ziyaretime geldi. Güçbirliği konusunu uzun süredir savunduklarını belirten Edige “Başkanımız Tuncay Özkan bütün desteğin CHP’ye verilmesi gerektiğini söylüyor. Bizler de Yeni Parti’den sadece Tuncay Özkan’ın CHP sırasından aday gösterilmesini bekliyoruz” dedi.Edige Tuncay Özkan’ın bu destek vaadini belirten görüşlerini bir mektupla CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na göndermek istediğini belirterek “Ancak tam 8 aydır Kemal Bey’i ziyaret edip de bu mektubu veremedik. Üç kere randevu verdiler, üçünü de iptal ettiler” dedi. Mektubun 8 aydır kapalı olarak Yeni Parti Genel Merkezi’nde saklandığını söyleyen Edige “Bu bizi çok şaşırtıyor, CHP mutlaka olumlu yanıt vermek zorunda değil, ama bu yapılan siyasi nezakete de uymuyor” dedi.Bihin Edige’den, eğer arzu ederlerse söz konusu mektubu kendi köşemde yayınlayabileceğimi söyledim. Tuncay Özkan kişiye özel mektubun yayınlanmasında sakınca görmezse 8 aydır bekleyen mektubu “açık biçimde CHP’ye iletilmesi için” bana gönderecekler.***Dönüp bunun hesabı sorulmalıGazetelerin dünkü birinci sayfalarında önemli bir ekonomi haberi manşetlere taşınmıştı. Yeni Rakı’nın “Amerikalı” sahibi Mey İçki 2.1 milyar dolara yani 3.3 milyar Türk Lirası’na İngilizler’e satıldı.Yeni Rakı’yı alan İngiliz Diageo dünyanın en çok satılan viskilerinin de sahibi. Mey Grubu ise Amerikan Texas Pasific Group adlı bir fonun yatırımıydı.Böylelikle “özelleştirme” yoluyla tekel olmaktan çıkarılıp satılan Yeni Rakı 7 yıl sonra neredeyse 10 kat değerlenmiş oldu.İşte “dönüp hesabını soralım” dediğim bu.Özal döneminden beri “özelleştirme hep sihirli değnek gibi” sunuldu kamuoyuna. Devletin içki, sigara, ayakkabı, demir çelik, un, yağ, şeker üretmesinin yanlış olduğu, limanlara, havaalanlarına, havayollarına sahip olmasının artık çağa uymadığı, telekomünikasyonun hiçbir yerde devletin elinde olmadığı anlatıldı ve halkın önemli bir bölümü de buna inandı.Tabii hemen söyleyeyim, özelleştirmeye hiç karşı çıkmadım. Sadece bazı ana konularda devletin gücünün olması gerektiğini, ayrıca satışların da dünya fiyatlarına göre yapılmasının ülke çıkarına uygun olacağını söyledim.Şimdi gelelim Yeni Rakı’nın özelleştirilmesine. Bu satış 2004 yılında yapıldı. Limak- Özaltın-Nurol ortaklığı 292 milyon dolar ödeyerek Tekel’in alkollü içkiler bölümünü satın aldı. Tekel’i alan grup birkaç kapak ve şişe değişikliği dışında kayda değer hiçbir yatırım yapmadı ve aradan tam iki yıl geçtikten sonra, 292 milyon dolara aldığı Yeni Rakı’yı Amerikan Texas Pasific Group’a 810 milyon dolara devretti.Böylelikle özelleştirmeye giren bu grup tam 518 milyon dolar kâr elde ederek içki sektöründen çıktı.Rakı’nın yeni sahibi Amerikalılar, Mey Grup adı altında içki sektörüne önemli yatırımlar yaptılar, rakının kalitesini artırdılar, büyük promosyon ve reklam kampanyalarıyla hem yurt içi hem de yurt dışı satışları önemli ölçüde artırdılar. Ve fon elindeki ürünü 7 yıl sonra 1.3 milyar dolar kâr ederek sattı.Elbette sevindirici bir gelişmedir bu ama herhalde “Siz bugün değeri 2,1 milyar dolara çıkan bir ürünü nasıl olur da 290 milyon gibi bir rakama satarsınız?” diye de hesap sormak zorundayız. Eğer satış zamanında direkt Amerikalılara yapılsaydı belki bunu soramazdık. Çünkü Amerikan şirketi “Bir enkaz aldım, ama iyi yatırım yapıp pazar payını artırınca bu değere ulaştırdım” diyebilirdi.Burada rahatsızlık veren özeleştirmenin “aracılı” satılmış gibi olmasıdır. En azından devlet Yeni Rakı’yı 810 milyona satabilirmiş. Peki araya bu satıştan 518 milyon dolar kâr eden ortaklık nasıl ve neden girdi? Biri bunun hesabını vermeli.*****Tamamı Türk ekipYeni Rakı’yı “ikinci el özelleştirmeden” alan Amerikan fonunun şirketi Mey Grup, tamamı Türklerden oluşan bir ekiple Yeni Rakı’yı 3.3 milyar TL’lik bir değere kavuşturdu.Amerikan şirketi, adı üstünde sadece bir fon. Yani yatırımcı. O kadar. Uzmanlık konusunu ise Türkiye’deki profesyonellere bırakmıştı. Mey Grup’un başındaki Galip Yorgancıoğlu, genç ve kaliteli ekibiyle 7 yılda başta rakı olmak üzere içki sektöründe adeta bir devrim yaptı.Devletin iyi yönetemediği fabrikalar elden geçirilirken, yeni teknoloji yatırımları yapıldı.Ama en önemlisi ürün kalitesi konusundaki çalışmalar oldu bana göre. Elbette “milli içkimiz” olan rakının müşterisi zaten hazırdı ama, Mey Grup’un ürün yaratma ve kalite kontrol ekipleri rakıya yeni bir anlam yüklemeyi başardılar. Şimdi rakıseverler eskiye oranla çok daha kaliteli ve iyi rakı içebiliyor; üstelik hem keselerine hem ağız tadlarına göre pek çok seçenekten yararlanabiliyor.Amerikan şirketi 7 yılda 2 milyar dolar üstünde kâr sağladıysa, bunu Türk ekibin başı Galip Yorgancıoğlu ve arkadaşlarına borçludur.*****Bizim görmediğimiz İngilizlerin gördüğü nedir?Yeni Rakı’nın İngiliz firması tarafından 2.2 milyar dolara alınması ekonomik olarak çok olumlu bir gelişme ama, siyasi tarafından bakınca çok şaşırtıcı.Yeni Rakı’yı satın alan bir dünya devi ama, Yeni Rakı henüz dünya çapında bir içki değil. Hatta bölgesel bile değil, neredeyse tamamen Türkiye’ye özgü. Batılılar anasonlu içkileri pek sevmiyor, Orta Doğu’da boğma denilen incir rakısı tercih ediliyor, Yunanistan’ın ise kendine özgü Uzo’su var.AKP iktidarı ise içkiye karşı eylem ve söylemi ile biliniyor, üstelik alınan son kararlarla içki satışında önemli zorluklar çıktı ortaya. Özellikle daha çağdaş kesimler yaşam biçimine müdahale olduğu konusunda endişeli.Buna rağmen bir İngiliz firması 2.1 milyar dolarlık bir yatırım yapıyor içkiye.Demek ki, bizim buradaki endişelerimiz, Avrupa’daki yatırımcılar arasında aynı karşılığı bulmuyor. Ya bizim bilmediğimiz bir şeyi biliyorlar ya da biz yanlış bakıyoruz.Koskoca bir dünya devi “bazı garantiler” almadan 2.1 milyar doları riske atmaz herhalde. Acaba iktidar Türk halkına söylemediği şeyleri yabancılarla mı paylaşıyor da, onlar büyük bir cesaretle Türkiye içki pazarına bu rahatlıkla girebiliyor?*****Fakir parayı harcarken, zengin kazanırken mutlu olur. (Rüştü Alçı)***Uyarıcı tesadüf: Partilerin seçimde güç birliği yapmaması durumunda, ülkenin kaderini belirleyecek yeni anayasanın, kimin anayasası olacağı “ittif-AK” kelimesinde gizli. (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Araplar bizim 1950’lerimizi yaşıyor

21 Şubat 2011

ANALİZKuzey Afrika’daki Arap ülkelerinde başlayan ve “domino etkisiyle” Orta Doğu ve Arap Yarımadası’na da sıçrayan halk hareketleri, liderleri devire devire yoluna devam ediyor.Önce Tunus Devlet Başkanı gitti. Mübarek dayanamadı. Kaddafi’nin dayanması mümkün değil. Ama o henüz gerçeği göremediği için halkını vurarak tepkileri düşüreceğini sanıyor.Tunus ve Mısır başkanları hiç olmazsa çekip gittiler, belki peşlerine düşen bile olmayacak. Kaddafi ise tarihe kanlı bir katil olarak geçecek, haberi yok.Yemen her an yıkılabilir, Körfez ülkelerinde şeyhlikler bitmese bile genel durum değişecek. Ürdün’de kral yerinde kalır ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.Bütün bunlar bittikten sonra sırada Suriye ve İran’ın olduğunu da söylemek kehanet sayılmaz.Yakın çevremizde yaşananlar elbette Türkiye’de ilgiyle izlendiği gibi heyecan da yaratıyor. Kimileri Arap ülkelerine demokrasi gelmekte olduğunu ileri sürerken, halk hareketlerinin Türkiye’yi de mutlaka etkileyeceğini söyleyenler, belki daha doğrusu bunu temenni edenler var.Olaylar başladığı sırada “bunların Türkiye’ye sirayet etmeyeceğini” yazmıştım hatırlarsanız. O sırada bu ülkelerde neler olacağını tam kestiremiyorduk ama yine de Türkiye’ye sıçramasının mümkün olmadığını görüyordum.Şimdi gelişmeler daha netlik kazanıyor.Görünen şudur: Arap ülkeleri Türkiye’nin 1950’ye giden yıllarını yaşıyor.Manzara çok farklı değil. Bizde o tarihlerde Milli Şef vardı. Seçim yapılıyordu ama, aslında iktidar kimin seçilmesini istiyorsa zaten onu aday gösteriyordu.Savaş yıllarının getirdiği sıkıntılar nedeniyle otoriter bir rejim uygulanıyordu. Halk sıkıntı çekiyor ancak elinden bir şey gelmiyordu.Demokrasi ve hukuk istiyordu halk ama bunun nasıl olacağını da bilmiyordu açıkçası. 600 yıl kul olarak yaşayan halkın Cumhuriyet’le birlikte “vatandaşlığa” kavuşmasını hazmetmesi kolay olmadı tabii ki.Burada imdada Batı yetişti. “Eğer Batı içinde yer almak istiyorsan demokrasiyi kurman gerek” dedi. Bunun şartları hazırlandı ve Türkiye demokratik yapıya büyük gürültüler, halk ayaklanmaları, çatışmalar olmadan geçti.Türkiye demokrasiye çok hızlı geçti, hemen hazmedemedi, bunun üzerine 27 Mayıs 1960’ta bir uluslararası dizayn operasyonu yapıldı. Demokrasi ve hukuk anayasal kurallarla tanıştı.Sonra kendi başımıza yürümeye başladık, bugünlere geldik.Bu açıdan bakınca Arap ülkeleri henüz yolun başında. Örneğin Mısır, Türkiye’deki 27 Mayıs’ı yaşıyor gibi. “Ne amaç la olursa olsun her türlü darbeye karşıyız” diyen bizim sözde aydınlarımız ve AKP yandaşlarımız bile Mısır’da devrim olduğunu yazıyorlar.Oysa yapılan askeri bir darbedir. Sadece görünürdeki diktatör gitmiştir. Ancak göreceksiniz, yerine yenisi gelmeyecek, tıpkı bizim 27 Mayıs’ta yaşadığımız gibi “demokrasiyi ve hukuku yücelten, çok partili demokrasinin ve özgürlüklerin önünü açan” bir anayasa hazırlanacaktır.Diğer Arap ülkelerinde de bu olacaktır. Asıl demokrasi savaşı ise ondan sonra başlayacaktır.Bu nedenle kimse Arap ülkeleriyle Türkiye’yi karşılaştırmaya kalkmasın. Kendimiz beğenmesek de demokrasi, hukuk, özgürlükler, insan hakları açısından bu ülkelerin fersah fersah önündeyiz.Buna rağmen Başbakan’ın ısrarla geçmişi anlatmasını, bundan nemalanmaya çalışmasını da anlamakta zorluk çekiyorum.Yandaşları ve maskeliler “Türkiye’nin kendisiyle hesaplaşması gerektiğini” ileri sürüyorlar. Oysa Arap ülkelerindeki gelişmelere bizim 60 yıl öncesinde yaşadıklarımıza olan benzerlikleriyle baktığımızda, Türkiye’nin bu hesaplaşmayı çoktan yaptığını söyleyebilirim.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERCHP kafa karışıklığını gidermeliBaşbakan’ın “Bunlar Sivas’ın doğusuna gidemez” sözleri artık iyice tarihe karıştı. Önce Baykal Ağrı’ya gitti. Herhalde AKP’liler Başbakan’ın sözünü doğru çıkarmak gerektiğini düşündüler ki, yumurta ve taş eylemi yaptılar.Güya soruşturmalar açıldı ama şu ana kadar elde somut bir şey yok. Yapan yine yaptığı ile kaldı.Ardından yeni Genel Başkan başta Diyarbakır olmak üzere yine Sivas’ın doğusuna geçti. Gerçi biraz mahcup biçimde dolaştı Kılıçdaroğlu ama Başbakan’ın o tahrik de kokan silahı elinden alınmış oldu.CHP’liler hafta sonu yine Van’daydılar. Kılıçdaroğlu yine mahcuptu, “Buraya miting yapmaya gelmedik” dedi önce. Sonra sadece bölge halkının sorunlarını dinleyeceklerini belirtti.Kapalı salonda yapılan toplantıdan sonra da izlenimlerini, düşüncelerini anlattı Kılıçaroğlu.Belli ki CHP’nin kafası Güneydoğu ve Kürt konusunda hayli karışık. Ne yapacağını, ne diyeceğini pek bilemiyor. Herhalde “Bu bölgeden CHP’ye oy çıkmaz, bunu bilin” diyorlar kimi uzmanlar.Böyle olunca da CHP’den Kürt sorunu ile ilgili net bir fikir çıkmıyor ortaya. Hep ikircikli, hep çelişkili, hep zihinleri bulandırıcı.Örneğin ana dilde eğitim konusu. CHP ne yapmaya çalışıyor anlamak mümkün değil.Kılıçdaroğlu’na göre “ana dilde eğitim olabilir” ama her nedense “henüz erken”miş.“Olabilir ama erken” ne demek acaba? Güneydoğu’da ne zaman “ana dilde eğitim” yapılabilir?Özerklik aldığında mı yoksa Türkiye’den ayrılıp kendi devletini kurduğunda mı?*****MERAK ETTİKLERİMİkincilik de nereden çıktı?İktidara karşı muhalif durduğumdan olacak, siyaseti at yarışı ya da maç gibi görenler, kendilerine ne kadar güvendiklerini göstermek için olacak her seferinde “Var mısın iddiaya?” diye sıkıştırmaya çalışırlar beni.Çünkü örneğin “Haziran seçimlerini AKP o kadar çantada keklik görmesin” dediğimde karşımdaki hemen atılıyor “Var mısın iddiaya?”Ne diyeyim, “iyi de güzel kardeşim, şans oyunu mu oynuyoruz burada, görüş ve analiz yapmaya çalışıyoruz, niye işi sulandırıyorsunuz” cevabıyla bu garip “iddialaşmadan” sıyrılmaya çalışırım.Ancak anladığım kadarıyla “iddialaşma” büyük kitlelerde etkili oluyor. Bir tür meydan okuma, cesaret olarak algılanıyor.Hele Başbakan “var mısın iddiaya” dediğinde kitleler bundan hoşlanıyor.Erdoğan, pazar günü bu faktörü oya tahvil etmek için olacak durup dururken “İkinci olursam giderim, peki sen de gidecek misin?” diye sordu.İsim vermedi ama hedef CHP tabii ki. Kılıçdaroğlu’nu halk önünde sıkıştırmak istiyor, “ikinci olursan gider misin?” diyor.Ama garip olan Erdoğan’ın “ikincilikten” söz etmesi. İkide bir araştırma sonuçları açıklıyor Başbakan ve hedefi iyice büyüttü, yüzde 50’leri bile telaffuz ediyor.CHP ve diğer muhalefetin buna pek itirazı yok gibi. En azından AKP’nin birinci parti çıkacağından adeta eminler de, amacın AKP’yi tek başına iktidar yapmamak olduğu ortada.Böyle bir aşamada sırf halka şirin gözükmek adına iddialaşmak ve “ikincilikten” söz etmek siyasi akılla ne kadar bağdaşır bilemiyorum.Başbakan’ın örneğin “ıslıklı eylemlerden” rahatsız olduğu anlaşılıyor, çok iddialı görünmesine rağmen içinde bir endişe taşıdığını da düşünmek yanlış olmaz.Başbakan ve AKP’liler “yüzde 50’den söz ederken kendileri de inanmıyor mu” yoksa. Bazı araştırmacıların kamuoyuna açıklayamadığı ama özel sohbetlerde söylediği “kararsızların oranı çok yüksek, AKP yüzde 32’lerde” sonucu acaba doğru mu?

Devamını Oku

Seçimde güç birliği için yepyeni bir öneri

20 Şubat 2011

Sevgili okurlar, geçen hafta yazdığım partiler arasında işbirliği yapılmasına ilişkin yazım gördüğüm kadarıyla hayli ilgi çekti. Sonuçta aklın yolu bir. İktidar tüm devlet olanaklarını kullanarak ve başka duygu sömürüsü olmak üzere her türlü popülizmi uyguluyor ve buna karşı büyük bir kitlenin eli kolu bağlı, bu nedenle güç birliği yapmaktan daha akılcı bir çıkış yolu yok.Buluşma noktalarıGeçen haftaki yazımdan çıkan sonuç, AKP iktidarından hoşnut olmayanların, kendilerine en yakın gördükleri partilerde bütünleşmesiydi. Bu da doğal olarak CHP ya da MHP olarak görünüyor. Nitekim ben de yazımda “kendini sağda görenler MHP’ye, solda görenler de CHP’ye yönelebilir” demiştim. Ancak elbette Türkiye’nin seçenekleri sadece bunlar değil. İki muhalefet olur mu?Hafta sonu DSP Genel Başkanı Masum Türker’le konuştum. Türker “Seçimlerde güç birliği yapılması gerek tabii ki ama sadece CHP ve MHP’yi adres olarak göstermek, AKP’nin tek başına iktidarını perçinlemekten başka bir işe yaramaz” dedi. Türker’e göre eğer bir üçüncü parti daha barajı aşmazsa AKP tek başına iktidar olur, bu nedenle mutlaka bir üçüncü ortaya çıkmalı.DSP faktörüMasum Türker bu konuda DSP’nin buluşma noktası olabileceğini düşünüyor. “Bugün CHP’ye de MHP’ye oy vermek istemeyen, ama AKP iktidarından rahatsız olan geniş bir kitle var. Bu kitle yüzde 20’lere yaklaşıyor. İşte asıl görülmesi gereken gerçek budur” diyen Masum Türker DSP olarak bu kitlenin güç birliği yapması için ellerinden geleni yapacağını anlattı.Hedef CHP oyları değilMasum Türker üstüne basarak diyor ki “Bizim gözümüz CHP oylarında değil, CHP oylarını bölmeyi de düşünmüyoruz ama siyasette pek çok çok yol var ve biz şimdilik küçük gibi görünen siyasi partileri bir araya getirebileceğimize inanıyoruz.” Bu mümkün olabilir mi? Zihnimde bir netlik oluşmasa da makul şartlarda oluşacak bir güçbirliğinin varlık gösterebileceğini düşünüyorum.Yüzde 10 ayıbıDemokrasimizin en büyük ayıplarından biri seçimlerde uygulanan yüzde 10 barajı. Mantıken “istikrar sağladığı” gerçeği var tabii, ama bu aynı zamanda demokrasinin temeli olan çeşitliliği engelliyor. Çok büyük oy almayacak olsa da mutlaka temsil edilmesi gereken siyasetler var Türkiye’de. Ama onlara gönül verneler yüzde 10 yüzünden ya oy kullanmıyor ya başka yere gidiyor.Güç birliği cesaretiOysa, temel değerlerde buluşulduktan sonra sağlanacak bu güç birliği oy oranları çok yüksek olmayan ama varlıkları bilinen siyasetlerin çoğunu Meclis’e taşıyabilir. DSP’nin oyu şu anda yüzde 2-3 gibi görünebilir. Aynı şekilde Saadet Partisi, ANAP, DYP, İşçi Partisi aynı çatı altında güç birliğine giderse bir sinerji yaratılacağı da kesindir.Hiç de az değilAslına bakarsanız toplumda taban bulan siyasetler sadece bu kadar değil. Abdüllatif Şener’in Türkiye Partisi, Saadettin Tantan’ın Yurt Partisi, Osman Pamukoğlu’nun Hak ve Eşitlikler Partisi hatta Mümtaz Soysal’ın partisi belki tek başlarına oy yüzdelerine bile giremeyebilirler, buna karşın bir bütünleşme ile barajı aşacak ve herbiri Meclis’te temsil edilebilecek duruma gelebilirler.Balbay, Özkan faktörüTabii unutulmaması gereken iki isim de halen hangi nedenle olduğunu bilmediğimiz şekilde hapiste tutulan gazeteci Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan. CHP’nin bu iki isme pek sıcak bakmadığı kesin. Balbay ve Özkan’ın bağımsız aday olmaları söz konusu. Ancak bu iki ismin güçbirliğine katılmaları halinde hatırı sayılır oy alabileceklerini düşünüyorum.Bağımsızlık iyi değilMeclis’e bağımsız olarak girmesi kesin olan BDP için bir şey söylemek mümkün değil. Bu parti kendini ancak bu yolla gösterebilir. Buna karşı Balbay ve Özkan bağımsız olarak seçilebileek olsalar bile oyları sadece bir bölgeden alacakları için Türkiye’nin diğer taraflarından gelecek oylar ziyan olacaktır. Oysa güçbirliği içinde olurlarsa Türkiye’nin her yerinden oy gelebilir.Türker: Biz hazırızİşte bu faktörler ortaya konunca 4 ay sonraki genel seçimlerde, oy oranları düşük partilerin güçbirliğine gitmeleri aynı zamanda “akıl yolu” olarak da tanımlanabilir. Masum Türker “Eğer DP Cindoruk başkanlığında devam edebilseydi, buluşma yeri olarak bu partiyi gösterebilirdik, oysa şimdi durum değişti, en mantıklı buluşma noktası DSP’dir” dedi.Neden DSPMasum Türker buluşma noktasının DSP olmasının çok akılcı ve mantıklı nedenleri olduğunu anlatıyor. Örneğin DSP’nin 81 ilde teşkilatı var. Bu da güçbirliğinde bulunacak parti ve grupların teşkilatlarının olmadığı yerlerde de seçime katılabilecekleri demek. DSP’nin kayıtlı 420 bin üyesi var ki, diğer katılımcılarla birlikte sandık hakimiyeti kurulabilir.Güçbirliği olmazsa..Masum Türker’e göre güçbirliği sağlanamaz ve meydan sadece iki muhalefet partisine kalırsa AKP seçimi açık ara kazanır. Çünkü güç birliğine katılmayan partilere gönül verenlerin çoğu son anda oylarını iktidardan yana kullanır. Bu da Türkiye’nin AKP’den bir daha kurtulamayacağı anlamına gelir. Türker “Bu güçbirliği CHP ve MHP’ye yarayacaktır. Onlara da daha gönül rahatlığı ile gidecektir oylar” diyor.Nasıl olmalı?Bazı fikirler kulağa hoş gelebilir de uygulaması zor olabilir. Bunu da sordum Türker’e. “Evet zorluklar var, ama geçen hafta yazdığın yazıda kimse komplekse girmemeli diyordun, işte temel felsefe bu olmalı. Hepimiz bir araya geliriz, çatı DSP olur, herkes nerede güçlüyse belirleriz, adayları ona göre belirleriz. Sana üç sana beş adaylık gibi pazarlıklara da girmeyiz” dedi.Komplekse gerek yokTürker’e göre, güçbirliği ideolojik temelde olmayacağı için seçimden sonra herkes kendi yoluna gidecektir. Amaç barajı aşmak, AKP’yi iktidardan indirmek, yeni Anayasa’yı sadece AKP zihniyetine teslim etmemek olduğuna göre kimsenin de komplekse girmesine gerek yok. Bu güç birliği aynı zamanda son yıllarda iyice tıkanan siyasetin ve demokrasinin de önünü açacaktır.Propaganda olanağıMasum Türker DSP’nin Meclis’te 6 milletvekili olduğunu, 40’ın üzerinde belediye başkanlıkları bulunduğunu belirterek “Ama en önemlisi seçimde kullanabileceğimiz paramız var. Ben çok tasarruflu davranarak seçim için para sakladım, bu güçbirliği için de büyük avantaj olacaktır” diyor. Bu unsur Türker’e göre DSP’nin güçbirliğinin merkezi olması için yeterli neden.Medyaya sitemDSP Başkanı medyanın de seçimlere korku ve baskı altında gittiğini ileri sürerek “Bunları ne zamandır anlatıyorum, kimse yazmıyor. Oysa beni bir kere ekrana çıkarsalar, net biçimde güçbirliğini anlatabilsem, Türkiye’de siyasetin gidişi değişir” dedi. Türker Uğur Dündar’a, Ali Kırca’ya, Fatih Altaylı’ya, Yiğit Bulut’a, Abbas Güçlü’ye, Mehmet Ali Birand’a “Ben bir kere tek başıma ekrana çıkarın” çağrısı da yaptı.Türkiye kaynıyorSevgili okurlar, geçen haftayı çok hareketli geçirdik. Öyle görünüyor ki bu hafta ve önümüzdeki haftalar da çok hareketli ve heyecanlı geçecek. Siyaset giderek ısınacak, çevre ülkelerdeki gelişmelerin etkileri mutlaka Türkiye’de de olumlu olumsuz yansımalar yapacaktır. Bu koşullarda gidilen seçimlerde herkesin hesabını iyi yapması gerekir. Türkiye’nin geleceği adına artık kimsenin hata yapma lüksü yoktur.Ön seçim konusuBu pazartesi son olarak geçen hafta içinde yazacağımı belirttiğim CHP’de ön seçim konusuna tekrar değinmek istiyorum. Üst üste o kadar çok ve sıcak olay yaşadık ki ön seçim konusuna hiç giremedim. Ama gelen mesajlardan anladığım kadarıyla ön seçim konusu CHP içinde çok önemli ve hararetli tartışmalar çıkacak. Bu hafta içinde konuyu mutlaka yazacağımHepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku