ANALİZKılıçdaroğlu yönetimindeki CHP iktidara mı yürümek istiyor yoksa AKP’nin gerçekten yüzde 50’leri bile aşarak tek başına ezici biçimde iktidara gelmesini mi? Bir parti, zaten 8 yıl doğru dürüst muhalefet yapamamakla suçlanırken, şimdi seçime sadece üç ay kala nasıl bu kadar hata yapabilir, başına gelenleri nasıl bu kadar kötü yönetir ve gün geçtikçe kamuoyundaki itibar ve güvenini sarsabilir anlamak mümkün değil. AKP iktidarından mutlu olmayan, bu iktidarın Türkiye’yi Cumhuriyet değerlerinden saptırarak dönüştüreceğinden endişeli olan milyonlarca kişi CHP’ye bir umut olarak bakmak istiyor ama umutsuzluktan kurtulamıyor. CHP yönetimi ise bu gerçeği asla göremediği gibi kendi iç çekişmeleri nedeniyle sürekli patinaj yaparak geri kayıyor. Seçildiği gün toplumda büyük heyecan yaratan Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, ne yazık ki geçen günlerde arkasına aldığı rüzgârı iyi değerlendiremedi. Partisine hâkim olamadığı gibi iplerin başkalarının eline geçmesini de engelleyemedi. Her zaman söylediğimi tekrarlamak istiyorum. Siyasi partiler içinde örgütü en kötü parti CHP’dir. Bu partinin örgütü var bile diyemezsiniz. Yıllardır hiçbir başarısı olmayan adamlar, parti binalarında oturur, bölgecilik, hemşehricilik, etnik kardeşlik bağlarıyla sadece kendi saltanatlarının sürmesini amaçlayan işler yaparlar. Ülkenin çıkarı, iktidara gelmek umurlarında bile değildir. Kemal Kılıçdaroğlu kılıcını çekip bu garabeti bir türlü ortadan kaldıramadığı gibi, esiri de oldu. İşte görüyorsunuz, bir kadın koca partiyi dağıttı, itibarını, güvenirliliğini sattı. Ne Genel Başkan, ne eskisi, ne yardımcıları durumu yönetebildi. Şu anda CHP’de kimsenin çalışmadığı gün gibi ortada. Varsa yoksa milletvekili listelerinde yer kapma çabası. Genel Merkez binası arı kovanı gibiymiş, gelenlerin yüzde 99’u adaylık kulisi yapıyor. CHP Genel Başkanı’na, milyonlarca kişinin umudu adına şunu önermek istiyorum; * Çevreniz sarılı, siz işlerin iyi gittiğini sanıyorsunuz, ama öyle değil, hemen yanıbaşınızdaki birkaç kişiden hemen kurtulun. Korkmayın zaten size umut bağlayan milyonların da onları sevdiği söylenemez, bir oy kaybı yaşamazsınız, tam tersine oyunuz artar. * Örgüt dediğiniz garabeti hiç vakit kaybetmeden tamamen feshediniz. Üyelikleri sıfırlayınız ve yeni baştan ama güvendiğiniz bir kadroyla kurunuz. * Asla korkmayın, sizi iktidara o örgüt değil, yüreği Türkiye için çarpan milyonlarca kişi taşıyacaktır. Onlara güvenin, isterse parti binalarınız bile kapalı olsun, fark etmeyecektir. * Unutmayın ki; sizi gaza getirip yüzde 40 oy hedefi açıklattılar, bunun altında kaldığınız an hemen yanıbaşınızdaki kişiler zaten sizi o an boğacaktır. * Bunları başaramasanız bile hiç olmazsa milletvekili listelerini kendiniz yapınız, güvendiğiniz kişilerin hesaplarını biliniz, onlar sizi yanıltacaktır. * Ve son olarak, eğer hâlâ korku içindeyseniz lütfen Genel Başkanlığı hemen bırakınız. Milyonlar sizi umut olarak görmek istiyor, elinizde tarihi bir fırsat var, başaramadığınız zaman zaten siyasetin çöplüğüne ağzı kapatılmamış poşet gibi atılacaksınız. *****MERAK ETTİKLERİMGünde 300 kişiyle görüşünce ne oluyor?CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, Baykal’la ilgili taciz iddialarına karşı adeta “çıplak” yakalanınca çareyi topu taca atmakta buldu anlaşılan. Diyor ki “Ben günde 300 kişiyle görüşüyorum. Bu kişiyle de görüşmüş olabilirim.” Yanisi şu ki, Gürsel Tekin insanlarla “laf olsun” diye görüşüyor. Günde 300 kişiyle görüşmek marifet değil ki, önemli olan bu görüşmelerden bir fayda sağlayabilmek. Demek ki Gürsel Tekin kimseyi dinlemiyor aslında, aklı başka yerde görüşüyor, görüştükleri de “Derdimi anlattım, inşallah iyi şeyler olacak” diyerek sevinçle evine dönüyor. Ana muhalefetteki kalitenin seviyesine bakar mısınız? *****BUNU YAZMAK GEREKHalk TV rezaleti Şu işe bakın, iktidar partisi neredeyse bütün medyayı esir almışken, ana muhalefet partisi kendi yararına yayın yapabilecek bir televizyona bile destek olamıyor. Halk TV ne zamandan beri yayında. Üstelik Digiturk gibi üyeliği pahalı bir sistemin de içindeydi. Ama CHP yönetimi bu televizyonu iyi kullanmak yerine satmaya kalktı. Onu da yüzüne gözüne bulaştırdı, rezil oldu. Neden biliyor musunuz? Çünkü CHP yönetiminin vizyonu yok, becerisi yok, yeteneği yok. Bulunması gereken sadece biraz finans desteğiydi. Türkiye’nin tanıdığı sevdiği bir isme hatırı sayılır bir maaş ödeyeceksiniz, ekibini kurması için yine hatırı sayılır bir bütçe vereceksiniz ve sonra da işi teslim edeceksiniz. Ama hayır, olmaz. Çünkü kanalın başında güçlü bir yönetici bulunursa yayınlara müdahale edemez, ekranı oyuncak gibi kullanamazsınız. CHP’de bir tek sağduyulu yönetici olsa Halk TV’yi üstelik yasalara da uygun biçimde çok iyi kullanabilir, bu kanalı Türkiye’nin en izlenen kanallarından biri yapabilirdi. Bunun yerine ne yaptılar? Yeteneklerinden asla şüphe etmediğim Ankaralı bazı gazeteci arkadaşlarımızı “boğaz tokluğuna” çalıştırdılar, yayın bağımsızlığı tanımadılar, kendi propagandalarını yapmak ve egolarını tatmin etmek için kötü, kalitesiz, asla izlenemez yayınlar yaptırdılar. Sonra da “kimdir, nedir, ne amaçlamaktadır” diye bakmadan bazı gazetecilerle kapı arkalarında pazarlığa oturdular. Sonucu biliyorsunuz. Yazık değil mi onca çalışana, yazık değil mi üç kuruşa sömürülen emeklere ve yazık değil mi koca partiye. *****CANIMI SIKAN ŞEYLERİstanbul İl Başkanlığı rezaletiNe garip değil mi? İstanbul’a İl Başkanı atayacaksınız, ama iki ay bile dolmadan o kişi istifa edecek, Genel Merkez’i suçlayacak, Genel Merkez de bu kişiyi aşağılayacak. CHP olunca artık insan şaşırmıyor bile. Dün CHP’lilerle konuşmaya çalıştım. İl Başkanlığı’nı bırakan Nebil İlsever’in yakınları “55 günde Genel Başkan’la konuşamadı, telefonlarına çıkılmadı. Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin bir gün bile İl Merkezi’ne uğramadı” dediler. Operasyonu yaptığı bilinen Gürsel Tekin’e yakın olanlar ise “İl Başkanı kendi başına iş yapmaya kalktı. Dengeleri bozdu, garip ilişkilere girdi” diyorlar. Nereden bakarsanız bakın hoş değil. İşte Genel Başkan’ın bu durumu görmesi ve iyi analiz etmesi gerekir. Çünkü sorun seçime hazırlanmak değil, kimilerinin “Kendi adamlarını partinin önemli yerlerine ve milletvekili listelerine yerleştirme” çabasıdır. *****Mustafa Balbay, “CHP bir siyaset kazanı. Ben de o kazanın içinde yoğrulmaktan mutluluk duyacağım” demiş. Mustafa Balbay yoğrulmanın yanında yanmayı da göze almalı, zira o kazan sürekli kaynıyor. (Gani Yıldız)
Ergenekon’la birlikte “hep olmamış” olayları öğrendik, hep “yapılamayanları” tartıştık. Tam üç yıldır bu oyun böyle sürüp gidiyor.Deniyor ki “Darbe yapacaklardı.” Kim yapacaktı? 2004’teki komutanların bir kısmı, gazeteciler, bazı rektörler, akademisyenler, bilim adamları, sendikacılar.Peki darbe olmuş mu? Bırakın olmasını bir kalkışma, bir hareketlenme yaşanmış mı? Hayır.Üstelik “asıl darbeci” olarak gösterilenlerin hepsi emekli olmuş, kendi köşelerine çekilmiş. Birkaçı ise demokratik yollardan, ama sivil toplum örgütleri içinde ama bir siyasi partide ama bir dernekte ve medyada savundukları görüşler doğrultusunda çalışmışlar.Ama tam üç yıldır “dehşetengiz” bilgilerle donatılıyoruz. Cami bombalamadan, Yunanistan’la savaş çıkarmaya, yeni idari yapı hazırlamaktan, kimi suikastlara, komplolar düzenlemekten muhtıra vermeye neler anlatıldı bizlere.Ortada ve akıllarda kalan tek gerçek ise “bunların hiçbirinin gerçekleşmediği” ve hatta “neredeyse tamamının sadece düşünüldüğü.”Ve bütün bunları, artık ne kadarı hukuki ne kadar yasa dışı, bilmediğimiz telefon konuşmalarının, ortam dinlemelerinin ya da bizzat izlemelerin fütursuzca medyaya servis edilmesi sayesinde öğrendik.Bu dinlemelerin ortaya saçılmasıyla, nice insanın itibarı zedelendi, suçlu gibi algılanmasının yolu açıldı, onurları ayaklar altına alındı, kimileri utancından canına bile kıydı.Köşelerinde ve çıktıkları ekranlarda ahlâktan, namustan, vicdandan söz edenler, kişiler hakkında doğruluğu kesinleşmemiş, incelenmemiş, araştırılmamış bilgileri ballandıra ballandıra anlatmaktan çekinmediler.Bunun son kurbanlarından biri de CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal. OdaTV operasyonunda tutuklanan bir kadın gazetecinin, başından geçtiğini söylediği tatsız bir olayı, kendi müdürüne telefonla aktarmasını, yani aslında sadece birkaç kişi arasında kalan bir olayı tüm kamuoyuna duyurmaktan çekinmedi bazıları.Ne Baykal’ın onuru ve itibarı, ne olayda adı geçen kadın gazetecinin iffet ve namusu önemliydi bunların gözünde. Çünkü, iktidara payanda olabilmek için ar, hayâ, ahlâk, namus ve vicdan fakirliği çeken bu kesim “hedefe giden her yol mübahtır” kuralına aynen uydu.Güya demokratik bir tavırla “şantajı ortaya çıkardıklarını” söyleyip ekliyorlar “Baykal ucuz kurtuldu.” Oysa Baykal’a asıl şantaj şimdi yapılmış oldu. Baykal’ın onuru şimdi zedelendi.*****Mecburen yazdığım bir yazıBeni yıllardır izleyen okurlar ve ekrandaki izleyiciler, kişisel tartışmalara girmediğimi, özellikle aynı meslekten kişilerle bire bir polemik yapmadığımı bilirler. Ben gazeteciyim, yazarım, ülkemdeki siyasi, ekonomik sosyal gelişmeleri izler, hataları saptar, eleştirilerimi yapar, beğendiklerimi de yazmaktan çekinmem.Kişisel tartışmalara girmek, didişmek, hele hele son yıllarda çok moda olan “aşağılama, hakaret, küçük düşürme” gibi eylemlere asla bulaşmam.Ancak tabii ki bu, hakkımda yazılan hiçbir şeye cevap vermeyeceğim anlamına da gelmiyor, ki zaman zaman kamuoyunda yanlış bir izlenim oluşmaması için bu tür yazılar yazdım.Bugün de “mecburi” bir yazı yazmak durumundayım. Akşam Gazetesi’nin yazarlarından Oray Eğin, dün yazısında benim de adımı geçirmiş. İlk bakışta beni öven hatta göklere çıkaran bir ifade kullandığını sanabilirsiniz.Ancak, ne yazık ki bu deyimi kullanmak zorundayım, “ruhu kötü olanlar, överken bile aşağılamaktan, karalamaktan, bir tür hıncı çıkarmaktan” garip bir haz duyarlar.Bu yazar benim 28 Şubat’ta ‘dik duran’ nadir kişilerden olduğumu söylüyor. Ama diyor ki “Kim düşünürdü o yıllarda Aspava diye havadan sudan konular yazan, Tansu Çiller hayranlığı ile kendinden söz ettiren Can Ataklı’nın böyle dirençli olacağını.”Bu yazara şunu söylemek isterim: ‘Bak güzel kardeşim, sağa sola bulaşarak, iri iri konuşarak, insanlar hakkında kendince tanımlamalar yaparak meslekte bir yerlere tutunmak isteyebilirsin. Ama şunu bil ki, havadan sudan yazdığımı söylediğin dönemde F-16 jetlerinin neden bu kadar sık düştüğünü, neden İstanbul’un sosyetik semtlerinden şehit cenazesi kalkmadığını, Milli Güvenlik Kurulu’nun neden var olduğunu, Doğu’daki jandarma zulmünün neden sürdüğünü, kendi ülkemde neden bazı yerlere gitmemize izin verilmediğini, kendi dilini konuşmak isteyenlere neden yasak konduğunu, kendine derin devlet süsü veren çetelerin nasıl korunduğunu sorguluyor ve yazıyordum. Bilemiyorum sen o tarihlerde okuma yazmayı sökmüş müydün? Ama istersen şimdi göndereyim o yıllardaki yazılarımı. Çok yararlanırsın.’Ve bu yazara bir cümle daha ileteceğim: “Kapısından bile geçmediğim Genç Parti’den bakan olabilmek için Uzan’ın yalakalığını yaptığımı bile yazacak kadar kendini küçültmüştün. Ciddiye alıp cevap bile vermedim. Olabilir, gençtir, algılama sorunu vardır diye düşünmüştüm. Ama geçmişten bugüne, meslek hayatıma, yazılarıma, bu yazıların içeriğine dil uzatmaya kalkarsan bunu affetmem. Şimdi komplekse kapılıp sakın cevap yetiştirmeye kalkma. Zaten versen de ben sürdürmem. Ben başkalarına benzemem; şantaja, çirkinliğe, çirkefliğe pabuç bırakmam. Kendine gel, otur oturduğun yerde.”*****Bu komedi bitsin artıkSeçimlere üç ay kala hükümetin üç önemli bakanı değişiyor ve yerine “tarafsız” isimler getiriliyor. Aslında artık çok geride kalmış bir anlayışın ürünü bu. Seçim günü en çok iş bu üç bakanlığa düşüyor. Yasa koyucular bu bakanlıkların tarafsız kişiler tarafından yönetilmesi halinde kuşkuların azalacağını hatta seçimleri etkilemenin önüne geçilebileceğini düşünmüş.Yani bir iyi niyet söz konusu. Tabii bu kanun haberleşmenin, ulaşımın zor olduğu dönemler göz önüne alınarak çıkarılmış. Bugün için çok da geçerli değil.Ayrıca bu üç bakan değişiyor da ne oluyor? Her zaman olduğu gibi yine bakanların müsteşarları getiriliyor görev başına. Yani tam bir komedi aslında. Yıllarca aynı bakanla çalışmış bir müsteşar sırf yasa öyle diyor diye seçime üç ay kala bakanlık koltuğuna oturuyor.Bana göre, müsteşarın o koltukta oturması gerçek bakanın oturmasından daha kötü. Çünkü bakan en azından siyasi geleceğini düşünerek üstüne bir leke getirmek istemeyebilir. Ama onun adına müşteşar çok daha atak ve taraflı olabilir.Sonuçta, artık çağın gerisinde kalmış olan ve uygulamasıyla da komik duruma düşen “seçime üç ay kala üç bakan değişir” yasası kalkmalı. Nasıl olsa neyin ne olduğunu herkes biliyor, kandırmanın âlemi yok.*****CHP iktidarında sabah kapıyı polis yerine sütçü çalacak bile olsa, şimdilerde sütten ağzı yananların kapıyı “üfleyerek” açacağı kesin! (Gani Yıldız)
Ters gibi gelecek ama Nedim Şener’le Ahmet Şık’ın tutuklanmaları, tutuklanmamalarından daha hayırlı sonuçlar verecektir.Çünkü bu tutuklamalar, özellikle AKP ve yandaşı medya ile maskelilerin de büyük bir açmaza düştüklerini gösterdi bizlere.Şu anda ne yapacaklarını bilemez halde, başı kesilmiş tavuk gibi oradan oraya koşuşturuyor ve “dehşetengiz sırlar” aramakla meşgul oluyorlar. Bu kez servis yapılacak malzeme de bulunamadığı için durum daha da karışık. Birbirini tutmayan sözde açıklamalar, ifşaatlar, şüphe yaratıcı ifadeler birbirini takip ediyor.Oyunu görelim; Nedim Şener ve Ahmet Şık gözaltına alındığında Hasan Cemal bile, Fehmi Koru bile, Akif Beki bile, Ahmet Altan bile ve tanıdığımız başkaları bile “Bu kadar da olmaz” dediler.Nedeni basitti; bu iki isim öncelikle muhalif değil, zaman zaman Ergenekon’la ilgili yandaşlardan bile ileri yazılar yazmışlar, araştırmalara imza atmışlar. Bu nedenle “Ergenekoncu olmaları ihtimali” neredeyse yok, öyle olduğu gibi kamuoyunda inandırıcı etki yaratması da zor.Öyle sanıyorum ki, yandaşlar ve maskeliler, bu iki kişinin gözaltına alınmasını “bir yol kazası” olarak değerlendirdiler, sıra mahkemeye gelince serbest bırakılacaklarını düşündüler.Fırsatı iyi değerlendirerek bu iki ismin yanında yer aldılar.Eğer mahkeme serbest bırakma kararı verseydi, siz kopacak gümbürtüyü görecektiniz. Bir kere bugüne kadar tutuklanan herkesin “Ergenekoncu olduğu” tescil edilecekti. Yandaşlar ve maskeliler, artık savunmakta zorluk çektikleri yargıyı aklama fırsatı bulacak ve “İşte gördünüz, yargı talimatla iş yapıyor diyordunuz ama suçluyla suçsuzu ayırmayı biliyorlar” diyeceklerdi.Oysa tutuklama bu oyunu bozdu. Şimdi kimi yandaşlar ve maskeliler Şener ve Şık’a verdikleri destek nedeniyle kendi taraftarları tarafından eleştiriliyor. Kimileri neredeyse dışlanma aşamasına bile geldi.Ancak bütün bunlar oynanan oyunun görülmemesini sağlayamıyor. Bu kez sıkıntı daha önceki gibi belge bilgi sızdırılamaması nedeniyle yaşanıyor.Belli ki bugüne kadar belge sızdıranlar, ifadeleri el altından medyaya verenler, “skandal” niteliğinde bir şey bulamıyorlar.Bu kez de başka bir oyun sahneleniyor. “Kim olduğu bilinmeyen” yazarların yazılarından “Müthiş ilişkiler ağının ortaya çıkacağını, Nedim Şener’in ipliğinin yakında pazara çıkacağını” okuyoruz.Elbette tutuklanmak çok kötü bir şey. Ama bu kez tutuklamalar, gazetecilerin canını yaksa bile üç yıldır oynanan oyunun bozulacağının sinyallerini verdiği için en azından bana teselli gibi geliyor.*****Hep hukukidirHep aklıma takılan, aslında tepki gösterdiğim ama elimden bir şey gelmediği için sadece kendi kendimi yediğim bir şey var.Ne mi? Size ya da başkasına yönelik bir yaptırım uygulanır. Aslında bunun neden olduğunu bilirsiniz. Ancak itiraz ettiğiniz an önünüze ya bir yasa ya bir tüzük ya da yönetmelik konur.Yani yapılan aslında güya hakka hukuka uygundur. Siz size yapılanın ne anlama geldiğini bilirsiniz ama üçüncü şahıslar bu gerçeği bilmedikleri için yaptırımın hukuka uygunluğuna bakar ve sizi haksız görür.Örneğin bir kuruma vergi denetimi yapılır. Siz bunun asıl amacının sizi yıpratmak, zora sokmak olduğunu bilirsiniz ama size derler ki “Ne yani bir ayrıcalığınız mı var, vergi denetimi herkese yapılıyor.” Mecburen susar oturur ve başınıza gelecekleri beklersiniz.Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan‘ı cezaevinde ayrı yerlere taşımışlar, üstelik tecrit hücrelerine atmışlar.Siz bunun neden yapıldığını biliyorsunuz. Ama Cezaevi Müdürü önünüze yasa, tüzük ve kuralları koyuyor.Hesapta her şey hukuka ve hakka uygun.Size de sinirden kendi kendinizi yemek kalıyor.*****Yaratılan ortam sebebiyle Türkiye için “üzerinde korkunun eksik olmadığı imparatorluk” diyebiliriz. (Gani Yıldız)*****BİLEK GÜREŞİ GİBİYandaşların ve maskelilerin son operasyon nedeniyle telaşa kapılmalarını anladım da, Cumhurbaşkanı’nın neden konuya girdiğini anlamakta zorluk çekiyorum.Gazeteciler olarak Cumhurbaşkanı’nın “kaygılıyım” şeklinde açıklama yapmasından çok memnun olabiliriz.Ama şu gerçeği de göz ardı edemeyiz ki; Cumhurbaşkanı’nın konuşması yargıya direkt müdahaledir.Ne diyor Cumhurbaşkanı, “Savcılar daha dikkatli olmalı.” Bu, yargıya müdahale değil midir? Ama devletin en tepesinden gelince sadece olumlu anlamda sesler duyduk.Buna karşılık Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, soruşturma başladığından bu yana ilk kez yazılı açıklama yaptı ve son operasyon konusundaki eleştirilere gözdağı veren bir üslup kullandı.Savcı Öz’ün açıklamasının muhataplarından birinin de Cumhurbaşkanı olduğunu herhalde aklı başında herkes anlamıştır.Burada garip olan yargı ile (bir bölümü tabii) Cumhurbaşkanı arasında bir bilek güreşinin başlayıp başlamadığıdır.Bu da Ergenekon operasyonunun, giderek iktidardan daha bağımsız yürütülmekte olduğu ve sonuçta AKP hükümetini de zora sokabileceği görüşünü doğrular.*****Gazetecilik dışı işlerNedim Şener ve Ahmet Şık’ın da tutuklandığı son Ergenekon operasyonu büyük şüphe yarattı ve kamuoyunda da tepki gördü ya, ortaya yeni bir kavram atıldı hemen.Efendim neymiş, bu kişiler gazetecilik işleri nedeniyle tutuklanmamış, gazetecilik dışı faaliyetleri varmış.Ancak sızan sorgulama bilgilerine bakıyoruz, bu arkadaşlarımıza hep gazetecilikle ilgili sorular sorulmuş.Ne gömülü silah var, ne silahlı bir eyleme estek, ne darbe şakşakçılığı ne de karanlık bir eylem.“Şununla neden görüştün?” veya “Falancayı nereden tanıyorsun?” gibi sorular sorulmuş. Sonra da yorumlar yapılmış; “Falanı tanıyorsan demek ki örgütsel bir bağın var” veya “Gizliliğe önem verdiğine göre demek ki saklamak zorunda olduğun bir şeyler yapıyorsun” gibi yorumlar.İşin can acıtan tarafı, kendilerine gazeteci süsü veren ve ne yazık ki aynı mesleği yaptığımızı iddia eden bazıları da “gazetecilik dışı işler” kavramı üzerine balıklama atlamış durumdalar.İki gündür akla hayale sığmaz, absürd iddialar ve suçlamalar birbirini izliyor.Ne yazık ki elimizden fazla bir şey gelmiyor. Çünkü güya yandaş medya var diyoruz ama geri kalanlardaki yandaş işgali nedeniyle bize fazla söz düşmüyor ki.*****Başbakan, “Helga hızlı trene binecek, Ayşem niçin binmesin?” diyor. Peki gazeteci Hans özgürce yazıyor, Ahmet niçin yazamasın? (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; geçen haftayı gazetecilere yönelik baskı yöntemlerinin yenilerini yaşayarak geçirdik. Ancak bu kez beklenenden farklı olarak tepkiler yükseldi. Özellikle yurt dışından gelen eleştiriler iktidarı da sıkıştırdı. Ancak Erdoğan’ın şimdilik bu tepkilere fazla aldırmadığını görüyoruz. Hatta tam tersine, “yargıyı yüreklendirdiği” gerçeği daha baskın çıkıyor.Sadece gözaltılar değilGazetecilere yönelik baskılar sadece evlerin basılması, gözaltına alınmalar ve tutuklamalarla sınırlı değil. Aynı anda köşeleri elinden alınan, haftalık yazı sayısı azaltılan, işten çıkartılan veya ekranlardan uzaklaştırılan gazetecilerin de sayısı az değil. İşte bunlara karşı ilk kez daha toplu ve yüksek sesli bir tepki gösterdi gazeteciler. Çeşitli illerdeki gazeteci gösterileri kamuoyunun da çok ilgisini çekti.Tutuklamalar yapıldıİç ve dış tepkilere bir de Cumhurbaşkanı’nın tepkisi eklenince özellikle Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın “tahliye edilecekleri” tahmin edilmişti. Ancak savcılık tutuklama istedi, mahkeme de buna uydu. Son tutuklamalar artık işin bir “darbe soruşturmasından da öte” hale geldiğini gösteriyor. İktidar kendisine en küçük eleştiride bulunanların bile peşine düşmüş durumda ki bunun sonu hiç de iyi değil.Cumhurbaşkanı’nın tavrıCumhurbaşkanı Abdullah Gül de son tutuklamalar hakkında kaygılı olduğunu söyledi. Kulağa hoş geliyor tabii, ki bu sözler herhalde çok yankı yapacaktır. Ancak Cumhurbaşkanı yargıyla ilgili düzenlemeleri hiç incelemeden anında imzalarken de kaygı duymalıydı. “Yetmez ama evet” derken bu kaygıyı neden duymadı acaba? Bugünkü kaygıların o günlerdeki kaygısızlıklardan kaynaklandığını düşünmüyor mu?Yandaşlar da şaşkınBunun en önemli kanıtlarından biri yandaş medyanın da şaşkınlık içinde olması. Kastettiğim, kimilerinin riyakârlık yaparak Nedim Şener’le Ahmet Şık’ı diğerlerinden ayırma çabaları değil, açıkçası malzeme bulamıyorlar. Dün yandaşların yazdıklarına ve söylediklerine baktım, bu iki kişi hakkında dişe dokunur ve “skandal” bulamamışlardı. Demek ki “haber kaynakları da” bir şey bulamamış.Servis eksikliğiBu da son operasyonda bir servis eksikliğini ya da gerçekten “hiçbir şey bulunamadığını” gösteriyor. Nitekim gazetelere yansıyanlara göre iki gazeteciye sorulan sorular evlere şenlik. Örneğin “Neden cep telefonu ile konuşmak istemiyorsunuz?” diye sorulduktan sonra “Demek ki gizleyeceğiniz bir şey var” yorumunda bulunulmuş. Ya da “Falanca ile neden üstü kapalı konuştunuz” diye sorulmuş.Korku imparatorluğuNasıl anlatsak ki, dinlemeler, izlemeler ve kayıtlar nedeniyle herkes korkuyor. Artık insanlar eşlerine “akşam eve gelirken bir şey istiyor musun?” diye bile sormaya çekiniyor, çünkü “Bir şey derken neyi kastettiniz, bir şey kod adı mı?” türü sorularla karşılaşılıyor. Savcılar bu tür sorgular yaparken insanların korkudan ne hale geldiğini fark edemiyor mu? Yoksa zaten amaca ulaşılmış olmanın keyfi mi yaşanıyor?Aydınlar bildirisiGazetecilere uygulanan son baskı operasyonundan sonra yaşadığımız en komik girişim ise kendilerine “aydın” diyenlerin bir araya gelerek güya bir protesto bildirisi yazmaları oldu. Yarıdan fazlası bugüne kadar yapılan hukuksuzlukları, baskı ve yıldırmaları avuçları patlayana kadar destekleyen bu güya aydınlar son durumu protesto ediyorlarmış. Belli ki işlerin kötüye gittiğini gördüler, çark etmenin yolunu arıyorlar. Eğer medya ve kamuoyu bunu da yerse helal olsun.Ne işleri varBu sözde aydınların arasında iki de “taze” CHP’li var. Bu bildiriyle onların da niteliklerinin ortaya çıktığını fark etmemek mümkün değil. Bugüne kadar Türkiye’ye fenalık edenlere payandalık yaparak CHP içinde gerçek bulunma nedenlerini de ortaya çıkardılar bana göre. Türkiye’yi gerçekten seven, gerçek vatansever, gerçekten demokrasi ve hukuka saygılı olanların bu çirkinliği göreceklerini tahmin ediyorum.Artık Beyaz TV’de değilimBu arada yeri gelmişken kendimle de ilgili bir bilgi vereyim. Cuma gecesi beni Beyaz TV’deki Dinamit programında görmeyenler şaşırmıştır. Çünkü artık o programı bitirdik. Seçimlere çok az bir zaman kaldı. Kanal’ın sahipleri aktif AKP’li. “Tarafsız” görünme ihtiyaçları artık sona erdi. Herhalde seçime 3 ay kala bir riske girmek istemeyeceklerdi. Tam tahmin ettiğim dönemde benimle artık çalışmayacaklarını söylediler.Bu bir sansür mü?Tabii aylardır ekranda özgürce konuşan, kimi saçmalıklar nedeniyle kavgacı bir görünüme bile razı gelmek durumunda kalan bir gazetecinin ekrandan uzaklaştırılması sansür olarak görülebilir. Ben açıkçası böyle düşünmüyorum. Beyaz TV birkaç program dışında zaten tamamen iktidar propagandası yapıyor. Bunu seçim yaklaştıkça artırması normaldir. Garip olan bugüne kadar bana dilediğimi söyleme hakkı vermeleriydi.Uygulama şık olmadıSadece şunu söylemek isterim. Elbette bir misyon yüklenmiş yayın organları amaçlarına ulaşmak için kendi görüşlerine göre davranacaktır. Ama programı tek yanlı bir propagandaya dönüştürürken benim artık olmadığımı da izleyicilerine söylemeliydiler. Bunu güç ve iktidarı ele geçirmelerine rağmen görgü ve nezaket konusunda yeterli düzeye çıkmamış olmalarına bağlıyorum.Gürsel Tekin vakasıBu konuda son olarak CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’in tavrına değinmek istiyorum. Gürsel Tekin benim artık olmadığım son programa telefonla bağlanarak CHP ile ilgili eleştirilere cevap vermeye kalktı. Tek satır cevap veremediği gibi bir de üstüne “Zaten haftalardır CHP’yi kesip biçiyorsunuz” dedi. Ama her nedense aklına “Can Ataklı neden orada yok?” demek gelmedi.Büyük tepki çektiÖğrendiğime göre o gece Beyaz TV’ye gelen çok sayıda mesaj benim neden olmadığımı soruyordu. Daha sonra bu mesajların çoğunu bana da gönderenler “Bir cevap verilmedi, Gürsel Tekin sorar zannettik o da soramadı” diye tepki gösterdiler. Ayrıca yandaş kanal da olsa, bir gazeteci daha susturulmuş oldu, bunu da mı görmez bu CHP? Gürsel Tekin’in pek özenli bir siyasetçi olduğunu sanmıyorum, ama bana ağır gelen, programda CHP’nin kesip biçilmesini söylemesi oldu. Daha ne yapılmalı?Elbette CHP’ye yönelik benim de eleştirilerim var. Ama en azından o programda bugüne kadar CHP’ye yöneltilen haksız suçlamalara, kendimi riske atarak karşı çıktım hep. CHP’lilerin bile savunmakta zorlandıkları konularda yalanları, iftiraları, çarpıtmaları durdurmaya çalıştım. Ama CHP’nin dünyadan haberi olmayan Genel Başkan Yardımcısı telefonda aklına eseni söyleyip çekti gitti. Ne ayıp.Durumu çok zorBu arada, nedense herkesin bildiği ama yazmadığı bir konuyu da gündeme getireyim. Gürsel Tekin bir yolsuzluk davası nedeniyle hapse mahkûm oldu. Davası Yargıtay’da temyiz bekliyor. Ve Yargıtay nedense bir karar vermiyor. Seçimlerden önce hapis cezası onaylanırsa CHP yönetiminin düşeceği durumu tahmin edebiliyor musunuz? Ama buna rağmen Kılıçdaroğlu bu kişiyi yanında tutmakta ısrar ediyor.Hepinize iyi haftalar dilerim.
Yıldırım Tuna’dan bu hafta yine çok sayıda fıkra geldi. Sayfaya sığdırabildiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Uzatın ayağınızı rahat koltuğunuzda ve keyifli dakikalara başlayın. ŞarkılarArkadaşım kendisinin devam ettiği Türk Sanat Müziği korosuna benim de gitmem için ısrar edip duruyordu. “Yahu kaçırma” dedi, “Her gece bol bol rakıyla envai çeşit mezeleri götürüp duruyoruz.” Ben de “Peki ne zaman şarkı söylüyorsunuz ki?” diye sordum. “Arkadaşlarla akşam eve dönerken, kaldırımda sallana sallana” dedi. Fark - Optimist ile Pesimist arasında ne fark vardır?- Optimist uçağı icat eder, Pesimist ise paraşütü.AkrepYazlığımızdaki banyoda tıraş olurken küçük kızım yanıma gelip “Baba” dedi, “Kuyruğunda dokuz boğumu, ucunda iğnesi olan kıvrık kuyruklu siyah bir hayvan..” Saçlarını okşayarak “Akrep” dedim, “Bilmece mi çözüyorsun bir tanem?” Kızım “Hayır baba” dedi, minik parmağıyla işaret ederek, “Şu anda bacağından yukarı tırmanıyor.”Kim o manyakPatron bürodan çıkmadan önce sekreterine “Benimle görüşmek için bekleyen var mı?” diye sormuş. “Bir kişi var efendim” diye cevap vermiş sekreteri. “Konu nedir?” diye sormuş patron. “Maaşına zam yapmanızı istiyor efendim” demiş sekreter. “Boş ver.. Çıktı de.. Atlat..” Sekreter, “Atlatılacak biri değil, son derece sinirli ve azimli biri. Sizin de burada olduğunuzu biliyor efendim” deyince patron “Aa?.. Kimmiş o manyak?” diye şaşırınca sekreter cevaplamış: “O manyak benim efendim.”KahvaltıEvin hanımı işe yeni başlayan hizmetçiye yapacağı işleri tek tek anlattıktan sonra “Kahvaltımız sabah saat tam 7 dedir” diye tembih etmiş. “Çok teşekkürler efendim” diye cevap vermiş hizmetçi, “Ben kalkamazsam ne olur siz beni beklemeden başlayın.”VidanjörAdam su yutup boğulunca tesadüfen kıyıda bulunan belediyenin vidanjörünün emici borusunu ağzına sokup başlamışlar adamın içindeki suyu boşaltmaya. Deniz yıldızları, midyeler, yosunlar rıhtımın üzerine gürül gürül boşalmaya başlamış. Hayli vakit geçip gelen deniz suyu ve malzemeler kesilmeyince “Heyyy” diye bağırmış oradakilerden biri, “Herifin kıçını denizden çekin yoksa vidanjörün motoru yanacak.”ZararDelikanlı ünlü bir holdingin sahibini “Bu adam benim 10 milyon dolar sahibi olmamı engelledi” diye mahkemeye vermiş. “Peki, ne yaptı sana?” diye sormuş hakim. “Kızını istedim vermedi efendim.”Aman haSavaş sırasında tepenin üzerindeki bir noktadan düşman askeri sürekli ateş edip durunca tim komutanı çavuşuna bir işaret çakıp “Şuraya birkaç kişi gönderip o silahı susturuver” demiş. “Aman komutanım sakın” diye atılmış çavuş, “Herif bir haftadır ateş edip duruyor, devamlı karavana. Şimdi biz onu halledersek yerine mazallah nişancı birini gönderirler yanarız.” *****Bir zamanlar bir ülkede “Yerli Malı Haftası” varmışİstanbul Teknik Üniversitesi Dil ve İnkılap Tarihi Bölümü emekli öğretim görevlisi Nadiye Sarıtosun’un Türkçe” ile ilgili yazılarından birini daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Zorunlu olarak biraz kısalttım. Gelin birlikte okuyalım ve haklı mı haksız mı karar verelim: Türk işçisinin emeği ile üretilen Türk sabununa “caprice” adını koyup bununla da yetinmeyerek “strawberry glycerine soap.. Made in Turkey by Komili” diyebiliyorsak; tümü Türk işçisinin emeği, alınteri halılarımızı “violet, gabbe, Nepal, standart gabbe, avangart, lost” diye adlandırıyorsak; yerli malı yurdun malı, her Türk bunu kullanmalı.Bu arada “Türkmen, Yörük, Uşak, İzmir Yörük” diye ünlenen kilim adlarımız çok “banal” kaçıyor, tez elden bu adlar değiştirilmeli. Acıkınca “simitland, mantı house, dürümtrak, dürümbüs, aşroom, Tas’s, Memo’s” gibi yerlerde “fast food ya da light” yiyeceklerle karnımızı doyuruyoruz. Mega kentlerimizde “ekmek shop’lar” açılıyor. Shoping Center’lardan shoping yapıyor, Tower’larda yaşıyor, “Sun Hill” sitesinde “Dream House” tipi villalarda oturuyoruz. “Globalleşirken, ambiyansı yakalayıp, konsensusu sağlayarak bu konjüktürde spesifik kriterleri, eldeki datalarla mas edip” okeyliyoruz.Örneğin mesela, yan profilden resim çektiriyor, çocukları okul mektebine gönderiyor, her zaman full dolu oluyor, kuvvet gücümüzü gösterip her şeyi açık seçik net bir biçimde anlatıyor, imkansızlıklara olanak sağlıyor, nüans farklarını irdeliyor, geçmişe özleme “nostalji” diyor, hastaları rehabilite, yapıları restore ettiriyoruz. Hastalarımızı cankurtarana değil, “ambulance”ye bindiriyoruz. Kafalarımız çok karışık çooook. Anlayamıyoruz, “oha falan” oluyoruz, “kal geliyor” ya da “daral” geliyor, tüm bunlar bizi ajite ediyor, irite ediyor.Çünkü Türkçe’yi, Türk kültürünü ve değerlerimizi Türklere öldürttürüyoruz.Gani Yıldız’dan * En yoksul yüzde 20 ile en zengin yüzde 20 arasındaki gelir farkı 8.5 katmış. Ne tesadüf! AKP de tam 8.5 yıldır tek başına iktidarda.* Tutuklama ve gözaltılardan sonra Kılıçdaroğlu, seçim beyannamesindeki Aile Sigortası’nın yanına “Gazeteci Tazminatı”nı eklese iyi olur.* Yoksulluk sınırında yaşayan insanımızın sayısı 12 milyon. Nedense yoksullukla sınır kapımızı kapatıp vatandaşlarımızı yurdun içine bir türlü sokamıyoruz.* Nüfusun yüzde 43.9’u yeni giysi alamıyormuş. Böylece sosyal adaletsizliğe çözüm üretemeyen iktidarın, “Kimsenin giyim kuşamına karışmıyoruz” sözü doğrulanmış oldu.* Ülkemizde fikir özgürlüğü, fikrin iktidara özgülüğüyle bağlantılı. Fikrinizi, fikriniz ancak iktidarınkiyle örtüştüğü zaman özgürce ifade edebilirsiniz.* Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği, Meclis’te 275 kadın görmek istiyormuş. Umarız Meclis’teki kadın sayısının artması, toplumsal bir yara haline gelen kadına şiddeti fiilen Meclis’e taşımaz.
ANALİZGazetecilere yönelik baskıların protesto edildiği gösterideydim dün öğle üzeri. Gerçi gazeteciden çok vatandaş üstelik çoğu kadın olan vatandaş vardı gösteride ama olsun, sonuçta tepki tepkidir. Bir nebze olsun kulaklara gider belki.Gerçi bu sesi duyması gereken en önemli isim Başbakan Erdoğan “medyayı sorumlu davranmaya çağırdı” o da ayrı konu ama, belli ki bu sesi duymuş. Belki faydası olur.Açıkçası içim ezilerek katıldım gösteriye. Asıl kalabalığı oluşturan vatandaşların yoğun tepkisini gözledim. En çok “Neden gazetelerin yöneticileri ve herkesin tanıdığı, severek okuduğu yazarların büyük çoğunluğu burada yok” sorusuyla karşılaştım. Birkaç yazar gördüm, bu nedenle kim vardı kim yoktu bilemiyorum, ama bu kadar tepki geldiğine göre demek ki vatandaş aradığı isimleri orada görememiş.Protesto gösterisini bir kenarda tutayım ve geleyim asıl konuya.Doğal olarak dün birçok gazetenin manşetinde gazeteci operasyonu vardı. Televizyonlar zaten gün boyu yayın yaptı.Gözlediğim kadarıyla ortak kanaat “bu işin artık suyunun çıktığı” yönünde. Neden? Çünkü Nedim Şener ve Ahmet Şık adlı iki gazeteci de gözaltına alındı. Peki bu iki kişinin özelliği ne?Gazete manşetlerine ve yazarların ortak görüşüne göre bu iki isim aslında Ergenekon’la mücadele eden, basın özgürlüğü şampiyonu, bol ödüllü iki gazeteci.Bu iki isim Ergenekon’la mücadele ettiklerine göre Ergenekon nedeniyle gözaltına alınamaz, suçlanamaz. Eğer onlar suçlanırsa “basın özgürlüğü” zedelenir, medyaya baskı olduğu gerçeği ortaya çıkar.Demek ki bugüne kadar tutuklanan, işlerinden edilen, aşağılanan, itibarsızlaştırılan, her türlü iftiraya muhatap olan diğer gazeteciler, akademisyenler, bilim adamları, işçiler, genç askerler suçlu. Onlar Ergenekoncu, darbeci, statükocu, postalcı.Bu iki isimse Ergenekon’la mücadele ediyordu, o halde bu bir rezalettir.Ama İklim Bayraktar, Müyesser Yıldız, Doğan Yurdakul, Mümtaz İdil, Coşkun Musluk, Eren Sabit Çakır Ergenekoncudur, çünkü onlara bu sıfat yakışır, çünkü onlar Odatv’de çalışıyor.Bir de neymiş, yandaş kalemler bile “Bu kadarı olmaz” diyormuş. Tuzak bu tuzak, anlamıyor musunuz. İki kişi üzerinden yazıp diğer herkesi “Ergenekoncu olarak tescil ediyorlar.” Öyle kurnaz ki bunlar...Bizim halimiz “Sarı Öküz” hikâyesine benziyor. Hani aslanlar sürüye musallat olunca “Sarı Öküz’ü verin kurtulun” demişler ve sürü ortak kararla Sarı Öküz’ü aslanlara yem olarak vermiş. Sonra Kara Öküz, sonra Paçalı Öküz, sonra Yamalı Öküz, derken neredeyse bütün öküzler birer birer yem olmuş aslanlara. Ancak o zaman akıllar başlara gelmiş.Neredeyse 20 yıldır, çalıştığımız grup dışındaki her medya organını düşman belleyip, batırmak için elimizden geleni yaptık, iftira ve çamur atmaktan çekinmedik, kendi onurumuzu hiçe sayarak başkalarının onuruyla oynadık. İşte şimdi birileri hepimizin burnunu sürterek hesabını soruyor bütün bunların.Gazeteler, televizyonlar birer birer iktidarın seçtiği ve o güne kadar belki gazete bile okumamış patronların eline geçerken “Oh oh bir rakibi daha devirdik” diye sevindik. Oysa Sarı Öküz’den başlamış birer birer kurban veriyorduk. Tek tesellim galiba bu gerçek nihayet anlaşılıyor. Her ne kadar ilkesizlik diz boyu olduğu için farkına varmayı bile yüzümüze gözümüze bulaştırıyouz ama, olsun, belki bir uyanıştır bu.*****KAFAMI BOZAN ŞEYLERNedir bu liste rezaletiGün geçmiyor ki bir medya organında “yok edilecek gazeteciler listesi” çıkmasın. Gerçi iktidara bağımlı gazetecilerin bu konuda yazdığı her şey ne yazık ki doğru çıkıyor. Adam oturuyor köşesinde “Yakında şunlar şunlar da gözaltına alınacak” diyor, yetmiyor “şunlara da sıra gelecek” kehanetinde bulunuyor, bu da kesmiyor “Ohoooo daha bin kişi var, biter mi bu” diyecek kadar kendinden geçiyor.Ne gariptir ki bunlar gerçekleşiyor.Her nedense demokrasi ve özgürlük şampiyonları “Nedir bu iş böyle, savcılar, hâkimler alacakları kararların önceden yazılmasına hiç mi şaşırmıyor, hiç mi soru sormak akıllarına gelmiyor” demiyorlar.Dün yine bir liste dolaşmaya başladı ortalıkta. Kimler yok ki içinde. Şimdi herkes o listeyi cebine koymuş “bakalım hangisi önce gidecek?” diye bahis oynamaya bile başladı.Nasıl bir ülke olduk böyle..*****BAŞIMDAN GEÇENLERBaşbakan’a klaksonlu protestoSabah Sultanahmet’te bal üreticilerinin ikramı vardı. Önce oraya gittim. Taksim’e gidiş trafiği sıkışık olduğundan arabamı Sultanahmet’te bıraktım, tramvaya binip Kabataş’a gittim oradan da fünikülerle Taksim’e çıktım. Dönüş de aynı yoldan tabii. Fünikülerden inip Kabataş tramvay platformuna çıktığımda kulakları sağır eden bir klakson sesiyle irkildim. Trafik durmuş, bütün araçlar klakson çalıyor.Önce “Yahu sanki ilk kez trafik tıkanıyor” diye geçirdim içimden, sonra araçları izleyen meraklılardan birine “ne olmuş, ileride bir şey mi var?” diye sordum. “Başbakan Dolmabahçe Camii’ne gelmiş, polis trafiği kesti” dediler.Millet de o sinirle klaksonlara asılmış, ortalık “ses cehennemine” dönmüş.Tramvaya oturdum, üç dakika sonra kalktı, trafik hâlâ duruyor. Gidiyoruz, Salıpazarı, Tophane, trafik hâlâ duruyor, milim ilerlemiyor. Derken Karaköy, orası da duruyor, Galata Köprüsü aynen duruyor, Eminönü de duruyor.Tabii Fındıklı’dan geride olanlar “neden durduklarını” bilmiyorlar. Bilseler herhalde klakson sesleri tüm İstanbul’dan duyulurdu.*****GİTTİM GÖRDÜMBal alırken dikkatKimbilir kaç kere yazdım. Bal cenneti Türkiye’de ne yazık ki çoğu kez “sahte bal” yiyoruz. Gerçi yasal nedenlerle “sahte” demek yanlış belki, çünkü benim “sahte” dediğim balı satanlara hiçbir şey yapılamıyor. Onlar yasal boşluktan yararlanıp “bal şurubu ile yaptıkları” balımsı maddeyi bal diye satıyorlar.Açık söyleyeyim, bütün beş yıldızlı otellerde, lüks olanlar dahil lokantalarda, kahvaltı veren yerlerde sunulan balların yüzde 95’i bal değil “balımsı.” Özellikle çocuklarına bal yediren ve bundan yarar uman anneler babalar dikkat edin ve etiketleri mutlaka okuduktan sonra bal alın.İşte bal üretcileri dün hem bu durumu belirtmek hem de balı tanıtmak için Sultanahmet Meydanı’nda “Bal Şerbeti” dağıttılar herkese. Ben de gidip katıldım, bir bardak da bal şerbeti içtim.Üreticiler “Binbir güçlükle ürettiğimiz ballar elimizde kalırken, ucuz diye bal olarak satılan ama bal olmayan ürünler piyasada dolaşıyor ve ne yazık ki vatandaş kandırılıyor, Tarım Bakanlığı bu konudaki denetimlerini artırmalı” dediler.Bu önemli sağlık konusu üzerinde yine duracağım.*****Basın özgürlüğünün giderek kaybolduğu bir ortamda yaşamaya çalışan muhalif gazetecilere “muharip gazeteciler” desek yeridir! (Gani Yıldız)*****İnsana arya yapmak yakışır, bağırmak yakışmaz (Rüştü Alçı)
ANALİZBaşbakan son günlerde dış politika ile ilgili önemli açıklamalar yapıyor. Sert sözler söylüyor. Dışarıda aldığı tepkiler Türkiye’ye pek yansıtılmıyor, ama iç politikada, hele seçime gidilen yolda halk üzerinde hayli etkili oluyor, bunu teslim etmek gerek.Vatandaş neredeyse tüm dünyaya kafa tutan, ayar veren bir başbakana sahip olduğumuzu düşünüyor. Başbakan dış politika konuştukça pek çok kişinin yüreğine su serpiliyor, gurur damarları şişiyor. Bunun ilk seçimlerde oya tahvil edilmesi kimseyi şaşırtmamalı.Peki, bir de tersinden bakalım. Şu anda bizi sevindiren, gururlandıran çıkışları bir de kendimize karşı yapılmış gibi değerlendirelim:DÜSSELDORF: Erdoğan hafta sonunda Almanya’nın Düsseldorf kentine gitti. Gitmeden önce tam 360 bin Euro harcanarak kentin neredeyse tüm açıkhava panolarına “Başbakanımız Düsseldorf’ta” diye yazıldı, üstelik Türkçe. Başbakan 12 bin kişiyi bir kapalı salona topladı. Almanya’nın her yanından özel araçlarla getirildi dinleyiciler.Erdoğan konuşmasında çok önemli iki noktaya değindi. Dedi ki “Ailelerimizden şunu rica ediyorum, entegrasyona evet. Muhakkak Alman toplumuna entegre olacaksınız ama asimilasyona hayır.” Sonra dil konusuna eğildi ve “Herkes Almanca öğrenmeli. Çocuklarımız Almanca öğrensin istiyorum” dedi.Bu sözleri Almanya’da tartışılıyor, ama biz Türkiye’ye gelelim.Türkiye’de çok sayıda mensubu olan bir ülkenin Başbakanı İstanbul’a gelse. Gelmeden önce o ülkenin dilinde kentin her tarafına dev panolar asılsa. O ülkenin Başbakanı artık Tük vatandaşı olan kendi soydaşlarına “Türkçeyi öğrenin ama önce kendi dilimizi öğreneceksiniz, Türklerle entegre olun ama sakın asimile olmayın” dese, hangi duygular içinde oluruz acaba?O başbakan hakkında neler yazılır çizilir ve hatta belki de istenmeyen adam bile ilan edilir.AB’YE TEPKİ: Başbakan Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi almaktaki gönülsüzlüğünü de ağır eleştirdi. “Almazsan alma, ben de gelmem, ona göre” anlamına gelecek sözler söyledi. Bu çıkış da vatandaşın çok hoşuna gidiyordur mutlaka. Ki zaten AB’ye girme hevesinin yüzde 50’lerin altına indiği de biliniyor.Peki AB bu tepkiye karşı “kardeşim, ben seni istemiyorum belki ama sen ne yaptın bugüne kadar, hangi koşulu yerine getirdin, hangi ilerlemeyi sağladın?” diye sorsa verecek mantıklı ve yeterli cevabımız var mı?NATO’YA DİKLENME: Başbakan yine iç politikada çok prim yapan bir konuşması da NATO’ya karşıydı. Libya’ya müdahale söz konusu olunca “Bu ne saçmalık yav, NATO’nun orada ne işi var?” dedi. Vatandaş İsrail’den sonra Amerika’ya da kafa tutmaktan korkmayan Başbakan’ı yürekten alkışlıyordur herhalde.Ancak tersten bakalım, ya NATO “Madem bu saçmalık o halde aramızda işin yok, çık dışarı” dese, bu bizim işimize gelecek mi? NATO Türkiye’yi dışlarsa bir B planımız var mı?Ya da NATO bu sözleri hiç ciddiye almadı da “Libya’ya müdahale ediyoruz, iki savaş gemisi ile 250 piyade askeri gönder” derse buna uyacak mıyız, uymayacak mıyız?İç politikada prim yapan, gururlandıran, başımızı göğe erdiren bazı tutum ve davranışlar uluslararası alanda hiç beklemediğimiz tepkilere yol açabilir. *****MERAK ETTİKLERİMFüze Kalkanı Meclis’e ne zaman gelecek?Olayları gününde tartışıyoruz da sonra peşini bırakıyoruz çoğu kez. Bir aralar biliyorsunuz gece gündüz İran’a karşı kurulacak Füze Kalkanı’nı konuşmuştuk. Başbakan yine esip gürlemiş, kontrol mekanizması elimizde olmadıkça bu kalkana izin vermeyeceğimizi söylemişti.Sonra anlaşmalar imzalandı. Başbakan’ın dediği gibi füze sisteminin anahtarı bizde olmayacak. Hatta füzeler dışında hiçbir şey bizim elimizde olmayacak. Kontrol Akdeniz’deki ABD donanmasının elinde olacak.Sonuçta bu anlaşmalar imzalandı, ama asıl yapılması gerekene henüz gelmedik. Füze Kalkanı içinde biz de olsak sonuçta olay, uluslararası askeri bir gücün ya da mühimmatın Türkiye sınırları içinde konuşlandırılmasıdır. Bu durumda Meclis’ten izin alınması yani tezkere gerekmektedir.O tezkere Meclis’e ne zaman gelecek? Bu ay içinde bitirilmesi gerekiyor.Bu vesileyle, daha önce de sorduğum ama cevabına bir türlü ulaşamadığım soruları tekrarlamak istiyorum;* İran ya da bölgedeki başka bir güç, İsrail’e yönelik bir nükleer füze atarsa, Füze Kalkanı anında harekete geçecek mi?* İsrail İran’a yönelik bir nükleer füze harekete geçirirse Füze Kalkanı buna da karşı koyacak mı?* Türkiye topraklarından bir nükleer füze hareketlenmesi olursa Füze Kalkanı bunu da durduracak mı?*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERAskerin cenazeye katılımıKimileri çok şaşırdı 1. Ordu Komutanı’nın cenazeye katılmasına, Genelkurmay’ın açıklamasına ve çelenk göndermesine. Öfkelenenler de oldu, askerin katılımını “özür” gibi niteleyenler, askerin de artık hizaya geldiğini savunanlar da.Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan ve bakanlar cenazedeydi. Asker de geldi. Fatih Camii’nin avlusundaki oldu bir “devlet töreni”, caddelerdeki de halkın töreni. Bana göre asker çok doğru yaptı. Devlet geleneğine bağlı kalarak bir eski başbakana gösterilmesi gereken saygıyı yerine getirdi. Darbe paranoyası ile halkı asker düşmanı haline getirenlere “din ve dindar düşmanı olmadığını” gösterdi.Diyorum ki; “Askerin tavrına ne tepki gösterin ne de aşağılamak için yeni malzeme bulduğunuzu zannedin. Asker çok önemli bir girişimde bulundu, akıllı olun ve ne demek istediğini iyice düşünün.”*****HOŞUMA GİDENLERYalanmış, iyi olduReferandumdan sonra İngiliz Daily Telegraph Gazetesi İran’ın AKP’ye 25 milyon dolar verdiğini yazmış, iktidar buna büyük tepki göstermişti. Birkaç ay sonra bu köşede “Ne oldu o tepkilerin sonucu, dava açıldı mı?” diye sorduğum gün dava açıldığını da öğrenmiştik.Şimdi dava bitti, Erdoğan tazminat kazandı. İş bununla da kalmadı, İngilizlerin dünyaca ünlü gazetesi bir de ağır özür mesajı yayınladı sayfalarında.Bu yalanın ortaya çıkması çok iyi oldu, hepimiz rahatladık.Ama bir nokta var ki söylenmezse olmaz. Telegraph’ın o haberi tüm medyada yayınlandı. Elbette kimse inanarak yayınlamadı ama sadece bir haber sitesi üstüne basa basa haberin yalan olduğunu yazıp, haberi yazan gazetecinin ilişkilerini de açığa çıkardı.O haber sitesi Odatv’ydi. Hani AKP iktidarını devirmek için ne pahasına olursa olsun her türlü ahlâksızlığı(!) yapan site.Bilinmelidir ki, ülkenin gerçek demokratları muhalefeti körü körüne ve birinden emir alarak yapmaz. Doğruyu söylerler. Bu doğru, muhalefet ettiklerinin lehine olsa bile. Kimi gazeteciler belki biraz utanır.*****Nüfusun yüzde 59’u borçluymuş. Anlaşılan, “Bir tek can borcum var!” diyebildiğimiz günler artık çok gerilerde! (Gani Yıldız)
DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERSayın Bahçeli ile gün boyu bir araya gelemedik. Zaten bu tür gezilerde lidere ve kadrosuna yaklaşmayı pek sevmem. Onları uzaktan, halkın arasından izlemek bana daha doğru geliyor. Çünkü lider ve çevresinin etkisinde kalmıyor, aynı şekilde tezahürat yapan ekibin de içinde olmadığınız için sıradan halkın görüş ve duygularını öğrenme fırsatı yakalıyorsunuz. Bu da bir gazeteci için daha doğru.Gece ise Nysa Otel’deki yemekte Bahçeli ile aynı masayı paylaşım. Karşımdaki Ali Uzunırmak, Cihan Paçacı ve yanımdaki Ertuğrul Kumcuoğlu ile sohbet ettik.Bahçeli iki yan çaprazımda oturuyordu. Sohbetimizi Bahçeli de duyuyordu tabii, ara sıra da bize yönelip dinliyordu. Bu tür durumlarda direkt Genel Başkan’a soru sormayı pek tercih etmem. Çevresinde kendisine çok inanan dava arkadaşları varken gazeteci sıfatı ile avantajlı duruma geçip sorular sormanın yararı olmadığına inanıyorum. Çünkü o sırada bana izlenim gerekli.Eğer Genel Başkan özel bir görüşme sağlarsa o zaman istediğim gibi sorar hatta sıkıştırırım bile. Ama yakın çevresi içindeyken değil.Bir süre sonra Bahçeli bana dönerek bir soru sordu. Bunun üzerine beni tam karşısına davet ettiler böylelikle yüz yüze, göz göze durumuna geldik.Bahçeli gözlerimin tam içine bakarak “Bu iktidarın sanki sonsuza kadar devam edeceğine nasıl inanıyorsunuz böyle?” diye sordu. Soru direkt bana değil medyayaydı. “Bunu anlamakta zorluk çekiyorum” dedi ve “böyle bir duruma nasıl geldi medya?” diye devam etti.Bahçeli’yi çok endişeli ve tedirgin gördüm. En az 6 kez “Ülke hiç iyiye gitmiyor, eğer bu seçimleri sağlıklı biçimde atlatıp siyasette dengeyi kuramazsak hiç iyi olmayacak” dedi.Bahçeli’nin özellikle Güneydoğu’da kotarılmaya çalışılan eylemler konusunda son derece hassas olduğunu fark ettim. “Ülkeyi bir ateş çemberine atmaya çalışıyorlar, buna karşı hiçbir şey yapılmıyor, bunun sonu kötü” derkenki endişesini görmemek mümkün değildi.Bahçeli iktidarın halktan sakladığı bazı pazarlıklar içinde olduğunu hissettiğini söylüyor, bunun da seçimlerde halkın iradesiyle sona erdirileceğine inandığını belirtiyor.Bahçeli çok deneyimli ve önemli bir siyasi lider. Bu kadar endişeli olması mutlaka dikkate alınmak zorundadır.*****GİTTİM GÖRDÜMHeyecan yok, kararlılık varHafta sonunda Aydın’ın Sultanhisar ilçesindeydim. Kendimi Nysa Otel’in misafirperverliğine bırakarak MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çevre ilçe ve beldelerdeki halk sohbetlerini izledim.Bahçeli, MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak’ın ısrarlı ricaları üzerine Aydın’daki MHP’li Belediyeleri ziyarete çıktı. Ali Uzunırmak beni de arayıp “Aydın’a gelirsen bizi çok mutlu edersin, hem partimizin çalışmalarını yakından izlersin hem de Devlet Bey de seninle sohbet etmekten keyif alacaktır” dedi.Aydın’a daha önce de gitmiştim. Bölgede çiftçilik, Türkiye’nin her yanında da arıcılık yapan sevgili dostum Mustafa Sarıoğlu da orada olunca Aydın gezisi benim için daha da güzelleşti.Bahçeli’yi önce Nazilli’de izledim. Nazilli, neredeyse Aydın kadar büyük bir ilçe. Çok uzun yıllardır il olma hayali yaşıyor. Bahçeli iktidara gelirlerse Nazilli’yi il yapacaklarını söyledi. Birkaç küçük beldeyi gezdikten sonra ünlü Atça beldesine geldik.Atça’yı, “Kel Mehmet”’ten hatırlarsınız, daha önce de yazmıştım. Türkiye’nin “çağdaş imarlı” ilk beldesi. Bir mimar “Paris’i örnek alarak” kurmuş Atça’yı. Bütün caddeleri tek merkeze açılıyor. Hayli büyük ve canlı, son seçimlerde MHP kazanmış. Ancak halk şimdi pek memnun olmadığını söylüyor. Bahçeli burada da hayli kalabalık bir vatandaş topluluğuna konuştu.Aynı akşam MHP’lilerle birlikte yemek yedik. Tabii bir gazeteci olarak halkın tepkisini nasıl bulduğumu sordular. “Heyecanlı değil, ama kararlılık gördüm” diye cevapladım. Evet, Bahçeli’nin gezilerinde kalabalıklar vardı olmasına da, bir seçim öncesi heyecanını, coşkuyu göremedim. Garip bir sessizlik hâkim. Sanki bir korku, endişe taşıyor vatandaş. Belli ki “MHP barajı aşamaz” söylentisi çok tutmuş halk arasında. Bu nedenle herkes birbirine kalabalığı gösterip “Barajı aşarız değil mi?” diye soruyor.Tabii MHP’li milletvekilleri bunu kabul etmiyor ama yine de endişeli olmadıklarını söyleyemem.Buna karşı, halkta bir kararlılık göze çarpıyor. Belki coşku içinde bağırıp çağırmıyor ama duruşu, ifadesi, jest ve mimikleri ile “bir şeyler” anlatıyor.Fırtına öncesi sessizlik gibi.*****MERAK ETTİKLERİMAtatürk’ün mirası yine gündemdeBu köşede birkaç kez yazdım. Atatürk’ün “gizli bir mirası olduğunu” ileri süren Metin Tumluer, 1960’lı yıllardan beri hemen her Genelkurmay Başkanı’na ve cumhurbaşkanlarıyla başbakanlara başvurarak vasiyetin açıklanmasını istiyor.Ancak şu ana kadar hiçbir yetkili bu vasiyetin olduğu ya da olmadığı yolunda resmi bir açıklama yapmadı.Sadece 12 Eylül’de bu konu çok konuşulunca Evren vasiyetin gerçekliği konusunda kafa karıştırıcı bir açıklama yapmış ama içerikle ilgili bir bilgi vermemişti.Fısıltı gazetesi ise “Evren’in içeriğinde Atatürk’ün bazı gönül ilişkilerinin de bulunduğu gerekçesiyle açıklama yapılmayacağını söylediği” yolunda haberler yaymıştı.Benim birkaç yazıma da hiç kimse cevap vermedi bugüne kadar. Geçenlerde ise konuya farklı açıdan giren Habertürk yazarı Serdar Turgut halifeliği gündeme getirince bir tartışma yaşandı.Bir kere daha hatırlatmak ve yazmak istiyorum. Gerçekten Atatürk’ün saklanan bir vasiyeti var mı? Varsa, Genelkurmay’da mı Başbakanlık’ta mı?Bu konunun açıklığa kavuşması gerekir. Aksi takdirde “rivayet” olarak yayılanlar zihinleri bulandırmaktan öteye geçmez.*****Mükerrer oySon yerel seçimlerde en önemli tartışmalardan biri beklenmedik biçimde artan seçmen sayısıyla ilgiliydi. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) yetkilileri bu artışın adres sistemine göre yapılan kayıtlardan kaynaklandığını ileri sürmüştü. Artış 7 milyon civarındaydı. Yıllara göre bakıldığında Türkiye’de bir yılda nüfus artışı 1 milyon civarında. 3 yılda 7 milyon seçmen artışı olduğuna göre 4 milyon mükerrer oy kullanıldığı şüphesi doğuyor ki, bu da yaklaşık yüzde 8 demektir.YSK’ya sormak istiyorum, kullanılan bilgisayar sistemi aynı TC kimlik numarasıyla birden fazla seçmen kartı alınmışsa bunu saptayabiliyor mu? Ya da kurul böyle bir çalışma yapmayı düşündü mü?Bir seçim için en kötü şey “şaibe” çıkmasıdır. Vatandaşın zihninde “hile” kuşkusu varken parmak boyasının yeniden kullanılmasının gündeme getirilmesi düşünülüyor mu?*****Geçtiğimiz yılın suç tablosuna göre kapkaç azalırken kaçakçılık artmış. Vatandaştan kapıp kaçıracak bir şey bulamayınca organize işlere yönelmişlerdir! (Gani Yıldız)