İşte bu haftanın fıkraları

19 Mart 2011

Yıldırım Tuna’dan gelen en yeni fıkralarla sizleri başbaşa bırakıyorum. Keyifli pazarlar dilerim.Çoban armağanıKaz dağlarında yeni aldığım eve “Köyümüze hoş geldiniz” diyerek elinde kutu bir adam geldi. Teşekkür ettikten sonra bana uzattığı kutuya bakarak, “Bu ne?” diye sordum. “Efendim çam sakızı, çoban armağanı bir şeyler getirdik işte” dedi. Kutunun içine bakıp “Zahmet ettiniz” dedim, “Aa içinde gerçekten çam sakızı var.” Adam “Söyledik ya” dedi sinirlenerek, “Ben de çobanım zaten. ”Ayırmak kolayKadın lüks bir motel odasında tatil isterken kocası çocukluğundan beri arzu ettiği orman içinde kamp yapmak planından vazgeçmemiş. Karısı, kesin olacağını tahmin ettiği bir ayı saldırısından emin ve tedirgin kamp çadırının içinde zangır zangır titreyip ağlarken adam eşini sakinleştirebilmek, ortada bir tehlike olmadığını izah edip tatilinin tadını çıkartmak için onu zorlu bir yolculukla dalları, yaprakları keserek kaldıkları ormanın güvenlik şefinin binasına götürmüş. “Hanımefendi sakin olun, son iki gündür bu ormanda yırtıcı boz ve parçalayıcı siyah ayı saldırısına uğramadık” demiş Güvenlik şefi. “Nee? Son iki gün mü? Hem de iki farklı vahşi ayı mı var bu ormanda?” demiş kadın yerinden sıçrayarak, “Hangisi daha tehlikeli? Aralarındaki farkı nasıl anlarız?” Şef, “Durun, sakin olun. Çok basit” diye cevaba başlamış “Bakınız eğer ayı ağacın tepesine kadar sizi takip edip saldırırsa siyah ayıdır. Boz ayı ise tırmandığınız ağacı sizi yere yıkıncaya kadar sallar. Gördünüz mü?. Basit. ”Buz pateniOlimpiyatlarda buz pateni jürisindeki Temel, piste her çıkan çifte en yüksek puan olan 6.0 veriyormuş. En son çıkan performansı hayli düşük yarışmacıya da 6.0 puan verince bu sefer sormuşlar “Bu rezalete nasıl tam puan verdin?” diye. “Biraz insaf. Bu yapabildiklerine bile şükür arkadaşlar” demiş Temel, “Görmüyor musunuz dans ettikleri pist ne biçim kayıyor?”KöpekbalığıMuharebede batan savaş gemilerinin arasında dolaşan iki köpekbalığından biri “Dün bir Amerikan subayını yedim, sanırım viski içmiş başım felaket dönüyor” demiş. “Sen yine iyisin” demiş diğer köpekbalığı, “Ben bir Rus amirali yedim, içtiği votkadan feleğim şaştı. Üstelik dünden beri sürekli madalya şaapıyorum, kıçım resmen perişan oldu.”İyi satıcıGirdiğim bir hangarda üst üste dizilmiş çuval çuval cam kırıklarını görünce hayli şaşırdım, “Çok ilginç bir şey satıp para kazanıyorsunuz” dedim hangarın ortasındaki masada tek başına oturan adama. “Bu saçma sapan şeyi satıp geçinebilmeniz kolay değil. Çok iyi bir satıcı olmalısınız.” Satıcı “Benden çok daha iyi bir satıcı var” dedi ağlamamak için dudağını ısırırken. “Kim ki o?” diye sordum hayretle. “Bana bütün bu gördüğün şeyleri sattıktan sonra ortadan kaybolan şerefsiz.”Yıldırım nikâhBiri kız diğeri erkek iki genç koşarak evlendirme memurunun önüne gidip “Bizi acele evlendirir misiniz? Çabuk ama çok çabuk” demişler. “Elimden geleni yaparım ama bu ne acele çocuklar?” demiş memur şaşırarak. “Arabayı saçma sapan bir yere bıraktık” demiş delikanlı, “Polis o civarlarda dolanıp duruyor.”İdam cezasıAdam cezaevini gezerken içeriden canhıraş feryatlar gelince merak edip sormuş, “Bu ses nedir?” diye. “Elektrikli sandalyede idama mahkum bir suçlu vardı, biraz önce elektrikler kesildi” diye cevap vermiş görevli. “Eee?” Görevli cevaplamış: “Jeneratörümüz de arızalı, arkadaşlar da mumla halletmeye çalışıyorlar.” *****Michelin yıldızı nedir?Berlin gezisini anlattığım dünkü yazıdan sonra mesaj gönderen bazı okurlar, “Biz senin gibi sosyete değiliz, Michelin yıldızı da nedir?” diye sormuşlar. İyi yemek yemek veya bilmek için ille sosyetik olmaya gerek yok tabii, yine de gerçekten Michelin yıldızı kavramını herkes bilmek zorunda değil. Benim de bu konudaki bilgim sınırlı olunca Hürriyet Gazetesi yemek yazarı Arman Kırım’ın konuyla ilgili yazısından tüm bilgileri aldım. Lokantalarda da öğrendiklerimle sizlere çok kısa bir özet yapayım. Bu yıldız, ünlü lastik firması tarafından veriliyor. Garip gelebilir ama Michelin lastikleri lastik pazarlamak amacıyla taaa 1900 yılında bir gezi rehbei hazırlamış. Bir süre sonra bu rehbere iyi lokantalar da eklenmiş. Giderek ayrı bir bölüm açılmış ve daha sofistike lokantalar da bu listede yer almış. Ardından da bu özel lokantalara “yıldız” verilmeye başlanmış. Şu anda binlerce insan Michelin yıldızlarına bakarak lokanta seçiyor. Çünkü bu yıldızları almak çok önemli. Yıldızlar sadece yemeğin kalitesine göre verilmiyor. Yemek lezzeti, sunum, değişik tatlar içermesi, masa başına düşen çalışan sayısı, dekor hatta tuvaletler bile önemli. Michelin yıldızlarını müfettişler veriyor. Ama bu müfettişlerin gelip yemek yediğini hiç kimse bilmiyor. İlk teftişten sonra eğer lokanta yıldıza layık bulunursa bu kez ikinci bir heyet yine gizlice gidiyor. Sonunda yıldız veriliyor ki, lokanta bile yıldızı aldıktan sonra haberdar oluyor bundan. Yıldızlar üç kategoride veriliyor, tek, çift ve üç yıldız. Daha fazlası yok. Yıldızlar sadece bir yıl için geçerli oluyor. Bir yıldan sonra müfettişler yine gizlice gelip bakıyorlar ve yıldızın devam edip etmeyeceğine karar veriyorlar. Bir lokanta için Michelin yıldızını almak çok önemli. Çünkü bu bir kalite sembolü olduğu için daha paralı olanlar özellikle iyi şaraplar içebilmek içi bu lokantaları tercih ediyor. Ama yıldızı elde tutmak gerçekten çok zor. Türkiye’de ise henüz Michelin yıldızı bir lokanta yok. Yazar Arman Kırım’a göre bunu alacak lokanta da ufukta görünmüyor.*****Gani Yıldız’dan* Hüseyin Çelik, CHP’nin bedelli askerlik önerisini, “CHP tribüne oynuyor” diyerek eleştirmiş. Belli ki CHP’nin son günlerde oynadığı “göze hoş gelen futbol”, AKP teknik heyetinin gözünü korkutmuş. * İktidar, kendisini bir ülkeye nota vermemekle eleştiren muhalefete, “Bu, müzik notası değil” diye cevap verir. Nükleer santral konusunda çekinceleri olan muhalefet ise iktidara, “Bu, telefon santrali değil” diye çıkışabilir. * Akkuyu Nükleer Santrali için neden ihaleye gerek görülmedi? Çünkü muhtemel bir nükleer sızıntı tehlikesinde ihalenin Türkiye’ye kalacağı biliniyor. * Rusya ile karşılıklı kalkan vizelere ve nükleer santral yapımına sevinirken bir kez daha düşünelim; zira Çernobil felaketi de ülkemize “vizesiz” girmişti. * Kılıçdaroğlu geçen hafta, “Basılmamış kitabın sorgulandığı demokrasi, bizim demokrasidir” dedi. Yakında, evi ve ofisi basılmamış muhalifin kalmadığı demokrasiyi de kimselere bırakmayacağız. * Cumhurbaşkanı, İran’daki iki Alman gazeteciden sonra Libya’daki Iraklı muhabirin de serbest kalmasını sağlamış. Kendilerinden aynı basın özgürlüğü duyarlılığını tutuklu Türk gazeteciler için de bekliyoruz. * Dünyanın eksenini kaydıran Japonya depremi, kaydığı iddia edilen Türkiye’nin eksenini düzeltir mi?

Devamını Oku

AKP referandumda ne oy verecek?

18 Mart 2011

TTam 8 yıl sonra CHP ilk kez iktidar partisinin önüne geçmeyi başardı. Önce Aile Sigortası projesi AKP’yi şaşırttı. Daha da ötesi, adeta kimyasını bozdu. Başbakan bu projeyi yerden yere vururken kanal kanal gezen AKP kurmayları proje için kaynak bulunamayacağını anlatmaya çalıştı.Ne kadar inandırıcı oldular bilemiyorum.Ancak CHP’nin asıl vurucu darbesi “bedelli askerlik” ile geldi. Bedelli askerlik AKP’yi derinden sarstı. Başbakan tepki gösterdi. Diğer yetkililer ne diyeceğini şaşırdı.AKP adına şu anda en çok dile getirilen söylem şöyle: “Bu popülist bir yaklaşımdır. Seçimlere giderken bu projenin açıklanması kandırmacadır. 8 yıldır akıllarına neden gelmemiş.”Bu söylemin tutar tarafı yok. Birincisi, elbette her parti seçime giderken halka vaatlerde bulunacaktır. Önemli olan bunların mantıklı olması ve halk tarafından inanılır bulunmasıdır.8 yıldır neden akla gelmediği sorusu da mantıksız. Bedelli son bir yıldır çok konuşuluyor. Ayrıca iktidar muhalefetten gelen hangi kanun teklifine sıcak baktı ki? Hep elinin tersiyle ittiği gibi örneğin “faili meçhullerin araştırılması” konusundaki tüm çağrılara da karşı çıktı. Bu ayrı bir yazı konusu olacak.AKP’nin bedelli askerli konusunda çok sıkıştığının en önemli kanıtı Başbakan’ın son sözleri oldu bana göre. Çünkü bedelliye net biçimde karşı çıkmadı, bunun yerine CHP’nin getirdiği teklifin içeriğini eleştirdi. Başbakan’a göre “bu proje falan değil.” Sonra ekliyor “Zaten iyi bir şey olduğuna inansak biz çoktan yapardık.”Ama Başbakan asıl önemli sözünü sona saklamış. Diyor ki “Buna biz karar veremeyiz, halk karar verir.” Çözüm olarak da “seçimden sonra!” yapılacak bir referandumu gösteriyor. Yani bedelli kanunu hazırlanacak ve halka sunulacak.Merak konusu olan şu; diyelim ki seçimden sonra bedelli yasası çıktı. Sonra da halka sormak için referanduma gidildi. “Evet” ya da “hayır” cevabı isteneceğine göre AKP “evet” oyu kullanılmasını mı isteyecek yoksa “hayır” yolunda mı propaganda yapacak?Cevabı ne olacaksa olsun, şimdiden açıklamak zorunda değil mi?Ama öyle olmayacak tabii. Çünkü amaç muhalefetin bir atağını savuşturmak o kadar.*****Berlin’e yemek için gitmekBunca gündem maddesi, karışık işler, sıkıntılar yaşarken, ara sıra “ilaç gibi gelen” keyifli anlar da yaşamıyor değiliz. Sizlere çok kısa Berlin gezimden söz etmek istiyorum. “Türkiye’nin bunca sorunu varken keyifli gezilerden bize ne” diyenler de olabilir ama ara sıra kendinizi bırakın, rahatlayın.Yeni Rakı’yı üreten Mey Grubu kısa bir süre önce dünyanın en büyük içki şirketlerinden Dieago’ya 2.1 milyar dolara satılmıştı biliyorsunuz. Mey Grubunu yöneten sevgili dostum Galip Yorgancıoğlu ile bir süre önce Elazığ’a gitmiş ve Öküzgözü üzümlerinden üretilen yeni şaraplarını tatmıştık.Bu gezi sırasında Yorgancıoğlu “Çok iddialı olduğumuz bu yeni ürün yakında Avrupa’nın Michelin yıldızlı lokantalarında da menüye konacak. Birisine de birlikte gideceğiz, söz mü?” demişti. Geçen hafta bu söz doğrultusunda Berlin’e gittik.Kimlerle mi? Güneri Cıvaoğlu, Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut’la.Berlin’in yine yıldızlı en “in” lokantalarından biri “Bey” bir Türk’e ait. Mey’in şarap markası olan Kayra’nın Imperial‘ı bu menüye konmuş. Böylelikle Almanya’da ilk kez bir Türk şarabı iyi lokantalardan birinde müşteriye sunuluyor. Bu arada Kayra’nın henüz piyasaya vermediği, Imperial Cabarnet Sauvignon’unu da tattık. Şarapseverler için yazıyorum, gerçekten inanılmaz güzel bir şarap.Yediğimizi içtiğimizi yazmayayım ayıp olur. Ama ekipte Güneri Cıvaoğlu gibi bilgi ve görgüsü herkese örnek olan bir duayen, Ertuğrul Özkök gibi hem yemekten hem şaraptan anlayan bir gurme ve Serdar Turgut gibi uçuk bir isim olunca çok keyifli saatler geçirdik.Kısa gezimizin en ilginç yanlarından biri Almanya’nın 5 milyon tirajlı Bild gazetesini ziyaretimizdi. Ertuğrul Özkök bu gazetenin yazarı aynı zamanda. Bizi Bild’te Genel Yayın Yönetmeni Kai Diekman karşıladı. Ateşi olmasına rağmen sırf bizi ağırlamak için gazeteye gelmişti.Bir dünya devi gazeteyi gezmek insana heyecan veriyor. Kai Diekman 45 yaşlarında. Bir bulvar gazetesinden öte olmayan Bild’i alıp ciddiye alınır popüler bir gazete haline getirmiş. Diekman Hürriyet Gazetesi ’nin de yönetim kurulundaymış. Dahası, İngiliz The Times Gazetesi ’nin de İngiliz olmayan ilk yönetim kurulu üyesi.Bild gezisi dışında sadece “çok iyi” yemek yediğimiz ve “harika şaraplar” içtiğimiz için “tadı damakta kalan” kısa bir geziydi.*****Bedelli böyle olursa olabilirBedelli askerliğe hiç sıcak bakmadım. Hatta bunu belirttiğim için kimi okurlardan hayli sert ve öfkeli mesajlar bile aldım.Ancak karşı çıkmamın gerekçeleri vardı. Öncelikle askerlik hassas bir konu, gelişigüzel ve geçici önlemlerle karar alınmamalı.İkincisi her erkek Türk genci askerlik yaptığına göre, ayrımcılık yapılması da yanlış, ayrıca askerliğin çeşitli kategorilerde yapılmasının TSK’yı da yıprattığı biliniyor.Bunlar tartışılabilir elbette. Bana göre asıl hoş olmayan, “Türkiye çok para kazanacak” diye ortaya çıkıp “Verelim paramızı askerliğimizi yapmayalım” gibi bir söylemin çok yüksek sesle dillendirilmesiydi. Ülke güvenliğini bile paraya çevirme talepleri bana çirkin gelmişti.Bütün bunlara rağmen askerlik için bekleyenlerin yığılmasının ve çeşitli nedenlerle askerliğini yapamamış, ama hayata atılmış olanların umutlarının kararmaması için bir önlem alınması gerektiğine inanıyorum.İşte bu açıdan bakınca CHP’nin önerisi biraz daha mantıklı geliyor. Çünkü CHP önerisi “parası olanın askerlikten kurtulması”nı önlüyor. Belli bir gelir seviyesinin altındaki kişilere de bedelliden “bedelsiz” yararlanma olanağı sağlıyor. Bu, bir nebze olsun haksızlığı da çirkinliği de ortadan kaldırıyor.*****Dünya’nın eksenini kaydıran Japonya depremi, kaydığı iddia edilen Türkiye’nin eksenini düzeltir mi? (Gani Yıldız)*****Petrolden yanayız galibaBaşbakan Libya’da olaylar çıktığında Mısır’daki kadar atak değil “daha sakin” bir tavır izledi. Ancak ne zaman ki NATO’nun Libya’ya müdahalesi söz konusu oldu, o zaman gürleyip “Böyle saçma şey olmaz” dedi.Sonra da Libya’ya bir müdahaleye karşı olduğunu belirterek Batı’nın derdinin aslında petrol olduğunu ima edip “Biz petrolden yana değil, insandan, özgürlüklerden yanayız” diye konuştu.Kaddafi kısa sürede ülkesine egemen olmaya başlayınca, Birleşmiş Milletler Kaddafi’ye “müdahale ederiz” dedi. Türkiye de bu kararı saygıyla karşıladığını açıkladı.Her ne kadar Kaddafi geri adım atsa da müdahale ihtimali gündemde. Bu durumda biz de “petrolden yana” tavır koymuş olduk. İnsanlık ve özgürlük başka bahara.

Devamını Oku

Liberal Demokrat Parti “liste partisi” için aday

16 Mart 2011

Konuyu biraz daha ayrıntılı anlatınca en olumsuz görüşlerin bile “bir dakika, bir daha düşünelim” dediğini görüyorum. Seçimlerde barajı aşamayacakları bilinen partilerin bir liste ittifakı yapabileceklerine ilişkin yazılarıma hem okurlardan hem de bazı siyasilerden gelen yorumlara bakınca bu duygu uyandı içimde.Öyle anlar vardır ki, en olanaksız olduğu düşünülen bir eylem bir anda en geçerli ve yararlı hale gelebilir.Ben de biliyorum ki, birbiriyle hiçbir ilgisi olmayan partilerin seçim ittifakı için ortak liste hazırlamaları çok zor. Ancak ülkenin içinde bulunduğu durum, iktidarın Türkiye’yi dönüştürme çabalarının geri dönüşü olmayan bir yola girmemize yol açacak olması, sağduyu sahibi herkesi harekete geçirebiliyor. İttifak ya da “ortak liste” konusuna önce burun kıvıranlar, bunun seçimlerin kaderini değiştirecek çok önemli bir adım olabileceğini görmeye başlıyorlar.Daha önce okumamış olanlar için çok kısa bir özet yapayım: Seçimde üç partinin barajı aşması kesin görülüyor. AKP, CHP ve MHP. Üç partiye “bağımsız aday” formülüyle katılan BDP’yi ekleyelim. Bu tablodan AKP’nin tek başına iktidar çıkması olasılığı yüksek olabilir. Ancak dördüncü bir alternatif yüzde 10 barajını aşarsa Türkiye’nin siyasi çehresi değişebilir.Bu nasıl mümkün olabilir? Barajı aşamayan ama hatırı sayılır kamuoyu desteği olan partiler var. Bu partilerin bir ikisinin bir araya gelmesi pek etkili olmuyor. Ancak oy potansiyellerinin toplamı yüzde 10’u hayli aşıyor. O halde fikir ve ideoloji bazında değil, tamamen bölgelere göre güçlerin ön planda tutulacağı bir “ortak liste” ile seçime girilebilir.Peki bu ortak liste hangi parti çatısı altında olmalı? En önemli sorunlardan biri bu. Partiler kendi seçmen tabanlarına başka bir partiyi anlatmakta zorlanabilir. Bu nedenle seçime katılma hakkı olan en küçük partilerden biri “liste partisi” olarak kullanılabilir. Seçimden sonra herkes yine kendi partisine gider.Bir liste partisinin yüzde 10 barajını aşması halinde birkaç parti grup kuracak kadar milletvekiline bile sahip olabilir. “Liste partisi önerisine” ilk cevap Liberal Demokrat Parti’den geldi. Genel Başkan Cem Toker “Makul siyasetimizle merkez sağa da sola da en yakın parti biziz. Buyursunlar, listeyi LDP çatısı altında yapalım, seçim sonrası herkes partisine geçsin” dedi.Bu konuda çalışmalar yapan partilerin ilgililerine duyurmak istedim.*****Bu olmuyor işteYandaş gazeteciler iktidarın olağanüstü bir basın özgürlüğü sağladığını, gözaltına alınan, tutuklanan, dava açılan gazetecilerin aslında “gazetecilik dışı işler” yaptıklarını ileri sürüyorlar.Bunları ibretle ve hayretle izliyorum. Yandaş olunca demek ki bu kadar kendilerinden geçebiliyorlarmış. Oysa eğer konu “gazetecilik dışı işler” ise yandaş kesimde bugüne kadar “gazetecilik adına yapılmış tek bir iş bile neden göremiyoruz” diye sormadan edemiyorum.Çünkü yandaş medyada sadece çarpıtma, kişi hak ve özgürlüklerine darbe, itibarsızlaştırma, aşağılama ve hakaret var. Bir de başka gariplikler oluyor bu medyada. Örneğin Başbakan’ın danışmanlığını yapmış olan Akif Beki birkaç gündür kendi egemenliği sırasında medyaya müdahale etmediğini anlatmaya çalışıyor. Sonra da bunu kanıtlamak için aslında AKP’ye karşı olan ama özel ilişkilerde her türlü çirkinliği yapanlar olduğunu bizzat yaşadıklarıyla anlatmaya çabalıyor.Beki aynen şunu yazmış: “Mesela, Ana uçağına bilet alma niyetiyle cillop gibi yazılar döşenip, sabahın köründe, “Beğendiniz mi, filan seferinizde uçağa binebilir miyim ben de?” diye arayan mı istersiniz, arzusu yerine gelmeyince, yan çizip aynı köşeden salvo atışlarına başlayan mı... Yeni çıkardıkları gazetenin satın alma ve reklam yoluyla desteklenmesi için hükümet yetkililerinin kapısını aşındıran mı... Umduğunu bulamayınca hırsla, hınçla vuran mı... Başbakanlık uçağına daha az davet aldığı için gazetesiyle tehdit edip, aleyhte sayısız kez aynı çarpıtma haber ve yorumları yayımlayan mı dersiniz... Kontratı dolmaya yakın ya da koltuğu sallantıdayken patronuna güçlü görünmek için bab-ı devlette bir kare resim dilenen mi... Önemli zevatla birkaç dakikalık görüşme kovalayan mı... Hatta hatta... Daha sayayım mı? Yok, bence yeter. Ayıptır, konuşulmaz böyle şeyler.”İnsan okuyunca “vay vay vay” demeden edemiyor. Tamam da kim bunlar? Madem bunlar yazılıp çiziliyor o zaman bu kişilerin kim olduğunu da söylemeli. Söylemeli ki normal bir vatandaş karşılaştığı her gazetecinin bu tür çirkin ilişkiler içinde olduğunu zannetmesin.Yazı yazmak, egemen bir dönemin avantajını kullanarak bildiklerini gizemli biçimde aktarmak yazana keyif verebilir.Ancak bir yazının herkesi töhmet altında bırakacak biçimde olması da ahlâki değildir. Beki “kimilerine mesaj vermek” için herkesi karalayacak bir üslup kullanmak yerine bildiklerini isim vererek anlatmalıdır. Ya da hiç yazmamalıdır.*****Kemal Unakıtan 12 Haziran’da aday olmayacakmış. Demek ki Sayın Bakanımız “ununu” eledi ve eleği asmaya karar verdi. (Gani Yıldız)*****İddialı aceleciliğe gerek yokYazılarımı düzenli okuyanlar, geçmişte nükleer enerji konusuna karşı çıkmadığımı bilirler. Ancak Japonya’da yaşanan korkunç doğa olayının yarattığı sonuçlar bu konuyu bir kere daha düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor.Dünyanın en tiziz, en disiplinli ve güvenliğe en düşkün ülkelerinden Japonya’da bile bir doğa olayı nükleer tehdide yol açıyorsa, bundan sonra gözü kapalı “nükleer enerjiye evet” demek mümkün değil.Bu açıdan Başbakan Erdoğan’ın “iddialı aceleciliği” bana garip geliyor.Elbette Türkiye’nin çok ciddi bir enerji ihtiyacı var ve nükleer enerji bu açığı kapatmakta önemli bir faktör. Ama nükleer tehlikeyi “mutfaklardaki tüpgazları da mı kullanmayalım” ya da “gördünüz köprüleri yıktı tsunami, köprü de mi yapmayalım” diyerek hafifletmeye çalışmak doğru değil. Bu nedenle Erdoğan’ın biraz daha temkinli davranmasında ve “örnek olacak bir teknoloji kullanacağız” diye en başta kendisini inandırma çabasında biraz frene basması gerek.Bunun yanı sıra Türkiye’nin yapması gereken bir şey daha var. Hemen yanıbaşımızdaki Ermenistan’daki nükleer santral çok geri teknolojiye sahip. Buralarda yaşanacak bir kazanın Türkiye’yi de cehenneme çevireceği bir gerçek. Türkiye bu santralin kapatılması için ağırlığını koyabilmeli.

Devamını Oku

İttifakçılar bir çatı partisi değil liste partisi bulmalı

15 Mart 2011

ANALİZDikkatli okurlar hatırlayacaktır, üç hafta önce Masum Türker’le yaptığım bir sohbetten sonra seçim ittifakını konu alan bir yazı yazmıştım.Konuyu biraz daha açabilmek için kısa bir özet yapayım.Şu anda görüldüğü kadarıyla AKP, CHP ve MHP dışında ülke barajı olan yüzde 10’u aşabilecek bir parti yok. Güneydoğu’da ise BDP yüzde 10 barajını yine bağımsız aday formülüyle aşmaya çalışacak.Oysa toplamı yüzde 10’u geçen ama dağınık olarak siyaset yapan pek çok küçük parti var. Bu partilerin bir bölümünü bir araya getirerek yüzde 10’u aşma çalışmaları yapılıyor.Masum Türker çatı partinin DSP olabileceğini ancak her türlü öneriye açık olduğunu belirtmişti. Ancak gördüğüm kadarıyla, eski hastalık yine nüksetti ve her parti “çatı parti olmak için” dayatmaya başladı.Henüz bir anlaşma sağlanmış değil, çünkü “çatı parti olma kompleksi” hepsinin bünyesini sarmış durumda. Kimse fedakârlığa yanaşmıyor.Tabii bir de “Bu partinin üyesi o partiye oy vermez” gibi bir inanış var. Örneğin çatı parti DSP olursa Saadet’in oy vermeyeceği ya da tersi durumda DSP’lilerin oy vermeyeceği ileri sürülüyor.Bu biraz da demokrasi bilincinin eksikliğinden kaynaklanıyor.İttifaka girecek partiler seçmenlerine şunu söylemeli: “Bu bir partiye oy vermek değil. Bu kendimize oy vermektir. Barajı geçemiyoruz. O halde baraj sorununu aşacak bir formül bulmak zorundayız.”Bunu iyi anlatmak için şu örneği de verebilirler. “Diyelim ki Burdur’daki listede bizim partimizin bir adayı yok. Ama İstanbul’da, Mardin’de, Muğla’da var. O halde senin Burdur’da vereceğin oy, İstanbul’daki, Mardin’deki, Muğla’daki partimizin adayını seçtirecek.”İttifak planını yazdığımdan bu yana değişik tepkiler alıyorum. Olumsuz bulanlar şimdilik çoğunlukta. En çok söylenense “Bu bizde tutmaz.”Oysa iyi anlatılırsa tutar ve çok da başarılı olur. Seçimden umudunu kesmiş milyonlarca seçmeni sandığa çeker, her siyaset Meclis’e girebileceği için de her parti çok yoğun biçimde çalışır.Gelelim son önerime: Anlaşıldığı kadarıyla partiler “çatı parti” konusunda kuşkulu. O halde çatı yerine bir liste partisi bulunsun. Seçime katılma hakkı olan en küçük parti hangisiyse o partinin adı altında listeler yapılsın. Bu durumda “sağın seçmeni sola, solun seçmeni sağa oy vermez” söylemi de ortadan kalkar.Bu tür bir ittifakın sanılanın aksine çok yararlı olacağını düşünüyorum. Üç parti dışında kalanlar bir araya geleceği için diğerlerinin “oylarımızı bölüyorlar” demesi de doğru olmayacaktır.*****MERAK ETTİKLERİMCHP’lilerin savcılıkta ne işi varBiliyorsunuz önce “balon haber” dendi. “Balon habere” göre Ergenekon savcıları CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’i ve CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal ’ı ifade vermeye çağırmıştı.Haber bizzat savcılık tarafından yalanlandı.Aradan bir gün geçti, yalanlanan haber bu kez gerçek oldu. Savcılık Kılıçdaroğlu ve Tekin’i “tanık ” Baykal’ı ise “mağdur ” sıfatıyla ifadeye çağırdı.Şimdi olayı tekrar irdeleyelim:Ankara’daki bir kadın gazeteci OdaTV muhabiri olarak Deniz Baykal’dan randevu istiyor. Kendisine randevu veriliyor. Ayrıntıları uzatmamak için yazmıyorum. Kadın gazeteci görüşme sırasında Baykal’ın kendisine tacizde bulunduğunu söylüyor. Bunu da “bilgileri olsun” diye önce Gürsel Tekin sonra da Kılıçdaroğlu ile paylaşıyor.Ayrıca aynı olayı telefonda başta çalıştığı OdaTV’nin sahibi Soner Yalçın olmak üzere bazı kişilere anlatıyor.Polis kadın gazetecinin konuştuğu Soner Yalçın’ı dinliyor. Bu konuşmayı deşifre edip Ergenekon savcısının önüne koyuyor.Kadın gazeteci de Ergenekon nedeniyle gözaltına alındığında, savcı taciz olayını da soruyor. Her nasılsa bu sorgu yine medyaya yansıyor.İşte işin püf noktası bu. Ortada bir şikâyet yok, ileri sürüldüğü gibi bir tehdit ya da şantaj da yok. Kimse şikâyetçi değil, kimse kendini mağdur hissetse bile olayın daha fazla büyümesini istemiyor. Sadece adı geçen siyasetçiler kadın gazeteciye dava açacaklarını söylüyorlar.Peki bu durumda Kılıçdaroğlu, Tekin ve Baykal’ın savcılığa çağrılmasının bir anlamı var mı?Şöyle var: Seçime çok az bir zaman kala oylarını yükselttiği görülen CHP’nin çirkin bir olaydan yola çıkılarak Ergenekon ile ilişkilendirilmek istenmesidir bu.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERMükerrer oy konusu hâlâ ortadaÜç ay sonraki seçimlerde “hilenin önlenmesi” için her parti kendi çapında önlemler almaya çalışıyor elbette. Ancak en önemli kuşku konusu olan “mükerrer oy var mı?” sorusunun cevabı hâlâ bir sır.Her ne kadar “Mernis projesi ile adrese dayalı seçmen listeleri hazırlandı” deniyorsa da Yüksek Seçim Kurulu 7 milyon seçmen artışı konusuna hâlâ bir açıklık getiremedi.Kamuoyunda “Mükerrer seçmen var” kuşkusu devam ediyor. Yüksek Seçimi Kurulu “Aynı kimlik numarasıyla birden fazla oy kullanılmasını saptayacak bir sistem kurulup kurulmadığı” konusundaki sorulara tatmin edici bir cevap vermiş değil.Ayrıca bu seçimde de boya kullanılmayacak. Bu da mükerrer seçmen kuşkusunu artırıyor. Oysa parmak boyası pek çok kişiyi rahatlatacak bir sistem.Tabii bu boyanın ille de görülmesi gerekmiyor. Birçok ülkede görünmeyen boya sürülüyor. Seçmen sandık başına gittiğinde elinin üzerine sahte paraları tanımak için kullanılan ışık tutulabilir. Bu sistem çok pahalı da değil. Ben Azerbaycan’da görmüştüm.Bu arada CHP seçim gecesi Yüksek Seçim Kurulu’ndan alacağı sandık bazındaki sonuçları anında açıklayacak. Partinin Bilgi ve İletişim Teknolojileri Genel Başkan Yardımcısı Emrehan Halıcı seçmenlerden de kendi sandıklarının sonuçlarını not etmelerini ve açıklanacak bu sonuçlarla karşılaştırmalarını istedi.*****ÜZÜLDÜMİbrahim TatlısesÜzülmemek elde mi? Milyonlarca insanın taparcasına sevdiği, ünü yurt dışına da taşmış, tüm yaşamı ibret sahnesi olan bir ses sanatçısının canice öldürülmek istenmesi herkesin vicdanını yaralar.Hele bu kişiye tanıyorsanız, aranızda iyi niyete dayalı bir ilişki varsa üzüntünüz daha da artıyor.Fırtınalı bir yaşam, zaman zaman kuralları aşan eylemler, dayanılmaz sahne ve şov hayatı, bir türlü rayına oturmayan iş hayatı, devletin en tepesindekilerden mafyaya kadar uzanan bir tanışıklık ve ilişkiler ağı, İbrahim Tatlıses’i aynı anda hem en sevilen hem de en nefret edilen bir hale getirmişti.Saldırıya uğramasında acaba hangi ilişkileri, hangi yanlışları ya da haklılıklarının payı var, bunu şimdilik tam bilemiyoruz.Tatlıses için dua ediyor ve bir an önce sağlığına kavuşmasını diliyorum. Tabii bu alçak saldırıyı yapanların da bulunması en büyük arzum.*****Bazı AKP’lileri yeniden vekil olamama korkusu sarmış. Normaldir; şimdinin dokunulamayanlarını, seçilemedikleri takdirde “dokunaklı” günler bekliyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Sayın Arınç, lütfen dikkatli konuşun

14 Mart 2011

SİYASETÇİYE ELEŞTİRİSayın Bülent Arınç; aramızdaki nezakete dayanan hukuka güvenerek size seslenmek istiyorum. Hafta sonunda yaptığınız bir açıklamayı hayretle izledim. CHP’nin ya da başka muhalefet partilerinin kimi Ergenekon sanıklarını aday göstermeleri konusunu kastederek “Hukuken bir sorun yok ama ahlâki olarak yanlış” diyorsunuz. Elbette bu sözleriniz ilk duyulduğunda kulağa hoş geliyor. Hele “darbe paranoyağı” yapmayı başardığınız kitlelerin bu sözleri çok beğeneceğini söylemek yanlış olmaz. Kısacası bu sözleriniz özellikle ülkede ne olup bittiğini bilmeyen, bilmediği gibi duyarlılığı olmadığı için sadece söylenenlere inananlar açısından partinize oy bile kazandırabilir. Ancak sayın Arınç, lütfen elinizi vicdanınıza koyunuz ve söylediklerinizin sizin için ne anlama geldiğini de düşününüz. Seçime şunun şurasında üç aydan bile daha az zaman kaldı.Partinizin milletvekillerinden pek çoğu yine seçilecek yerlerden aday gösterilecektir mutlaka. Ama tıpkı 2002 ve 2007’de olduğu gibi, milletvekili arkadaşlarınız arasında “sanık durumunda olan” ve “dokunulmazlık sayesinde şimdilik kurtulan” kaç kişi olduğuna bir bakar mısınız? En azından sayın Başbakan’ın hakkında açılmış dava var mı yok mu, bu bile sizin için bir şey ifade emiyor mu? Biraz zorla da olsa Çankaya’ya seçtiğiniz Sayın Gül, seçildiği gün akçeli bir konu nedeniyle davalık değil miydi? Siz “Bu tür adaylıklar hukuki olabilir ama ahlâki değil” dediniz, iki gün sonra bir gazeteci partinizden aday olmak için başvuruda bulundu. Bu arkadaşımız her ne kadar “millete hizmet” amacıyla milletvekilliğine soyunduğunu söylese de hepimiz biliyoruz ki hakkında açılmış davaların sonuçlanması halinde çok uzun süre hapiste kalabilir. Acaba burada bazı partililerin “Aday ol davalardan kurtul” telkinlerini hiç mi duymadınız? Gerçi bu arkadaşımız “Davalar bitmiyor, sadece donduruluyor” diye kendini savunuyor ama, 4 yıl kazandıktan sonra neler olacağını kimse bilemez ki. Ve son olarak sayın Arınç, partiniz bir kapatma davasıyla karşı karşıya kalmıştı. Her ne kadar kapatılma kararı çıkmasa da, partiniz mahkûm edildi. Yani hukuken AKP mahkûmdur ve birçok AKP’li yönetici de hükümlü konumundadır. Sayın Arınç, boğaz dokuz boğum demişler. Popülist bir yaklaşımla kulağa hoş gelen sözler söyleyebilirsiniz, ama unutmayın ki çoğu zaman bunun ucu size de dokunabilir.*****ÖNERİCHP’liler; Pavlov’un köpeğini unutmayın Siyasette hakaret çok kullanılan bir malzeme. Hoş değil elbette ama bu hakaretler çok büyük kitleleri rencide ediyorsa bir başka anlam kazanıyor. AKP’nin Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ bunun son örneklerinden birini verdi. Cumhuriyet Halk Partisi’ni kastederek dedi ki “Bu partinin adını Cumhuriyet Halt Partisi yapmak lazım.” Ben bu satırları yazana kadar CHP’den beklediğim kadar büyük bir tepki geldiğini duymadım. Oysa bu sözler CHP’nin tüzel kişiliğini değil, bu partiye gönül veren herkesi kapsıyor. O halde CHP’nin onuru için ve siyasette hakareti önlemek için gereken mutlaka yapılmalı. Size bir örnek vermek istiyorum. Bugün AKP’nin en önemli destekçilerinden biri olan Nazlı Ilıcak, zamanında Turgut Özal’ın ANAP’ına bile tahammül edemez, bu partiyi gericilikle suçlar ve Türkiye’ye irticayı getireceğine inandığını yazardı. Ilıcak yazılarında çoğu kez kantarın topuzunu da kaçırırdı ve bu yüzden de başı bir hayli derde girmişti. İşte Nazlı Ilıcak yılını tam hatırlamıyorum ama, ANAP iktidarı döneminde “Bunlar Pavlov’un köpeğine dönmüş, Özal işaret ediyor parmaklarını kaldırıyorlar” diye yazmıştı. Kıyametin kopmuştu tabii ama ANAP da intikamını almıştı. 102 ANAP’lı milletvekili Nazlı Ilıcak’a ayrı ayrı dava açmış ve hepsi davalarını kazanmışlardı. Nazlı Ilıcak her ANAP milletvekiline 7 ile 10 bin lira arası tazminat ödemişti. Bu yüzden şimdi rahmetli olan eşi Kemal Ilıcak ve Tercüman Gazetesi batma aşamasına gelmişti. Bu örnekten hareket ederek her CHP’li Bekir Bozdağ’a ayrı ayrı dava açabilir. Rakamın çok yüksek olması gerekmez, 100 liralık dava bile olabilir. Düşünün bir milyon CHP’li kayıtlı üyenin dava açmasını ve kazanmasını. Belki böylelikle siyasette hakaret etmenin bir bedeli olduğu tekrar hatırlanır. *****KAFAMI BOZAN ŞEYLERGüneri Cıvaoğlu Milliyet yazarı Güneri Cıvaoğlu, hepimizin ağabeyi konumunda, bilgisi, görgüsü, namus ve vicdanı ile hepimize örnek olacak bir duayendir. Cıvaoğlu dün Savcı Zekeriya Öz’ün karşısındaydı. Çünkü AKP ve yandaşları tarafından karalanmak, aşağılanmak istenen gazeteci Soner Yalçın’ın 20 yıl önceki ajandasına düştüğü bir cümlelik not yüzünden ifade verdi. Bu cümlede Güneri Cıvaoğlu’nun bugün de herkesin tanıdığı Nazlı Ilıcak’la ilişkisi olduğu yazılıymış. 20 yıl önce yazılmış, doğru mu yanlış mı bilinmeyen bir not yüzünden, 40 yıldan fazla gazetecilik yapan iki isim kamuoyunun önüne atılıyor. Ortada suç yok suçlu yok, ama iki kişinin itibarı yerle bir edilmek, aşağılanmak, karalanmak isteniyor. Hangi hukuk düzeni, hangi vicdan, hangi namus bunu kabul edebilir. Türkiye olunca bu ne yazık ki kabul edilebiliyor. Üstelik gazetecilik mesleğine musallat olmuş bir asalak grubunun şehvet dolu saldırılarıyla gerçeklik ve geçerlilik kazanıyor. Nefretle lanetliyorum. *****MERAK ETTİKLERİMAnayasayı değiştirmek suç mu? Başbakan Erdoğan her ne kadar Ergenekon’un savcısı olmaktan vazgeçtiğini açıkladıysa da bu kez de hâkimi gibi konuşmaktan çekinmiyor. Son konuşmalarında gazetecilerin gazetecilik yapmalarından dolayı değil anayasal düzeni değiştirmeye kalkışmanın da aralarında olduğu bazı suçlardan dolayı tutuklandığını söyledi. Garip değil mi? Nedim Şener neden tutuklandığını bilmiyor henüz. Çünkü ona gazetecilikle ilgili sorular soruldu. Savcı “Elimizde başka belgeler var” diyor. Şener bunu bilmeden içeride yatıyor, ama belli ki Başbakan biliyor. Bu konu çok konuşuluyor zaten, benim dikkatimi çeken nokta başka. Başbakan ve AKP yandaşları “Devlet düzenini değiştirmek, anayasal düzene karşı çıkmak” gibi suçlardan söz ediyor. Anlaşıldığı kadarıyla anayasayı değiştirmeye kalkmak, bunun için fikir üretmek ve özellikle yazmak büyük suç. Bu tamam da, AKP ne olduğunu tam açıklamasa da seçimden sonra yeni bir anayasa hazırlanacağını söylüyor durmadan. Kimi yandaşlar “Bu anayasa ile ülkenin yönetilemeyeceğinden, mutlaka yenisinin yazılması gerektiğinden” söz ediyor. Demek ki anayasayı değiştirmek isteyen muhalefetten olursa suç, iktidardan olursa ileri demokrasi oluyor. İyi mi?

Devamını Oku

Güneydoğu’da halktan bir şey saklanıyor

13 Mart 2011

Sevgili okurlar; geçen haftayı yakın tarihimizin en büyük doğal afetlerinden birini yaşayarak geçirdik. Japonya’daki inanılmaz felaketin dünyanın başka bölgelerinde de başka anlamda “tsunami” yaratması, beklenen bir gelişme. “Nükleer tehdidin” ötesinde ciddi bir ekonomik dalgalanmanın olabileceğini düşünmek hiç de yanlış olmaz. Türkiye’nin de bundan etkilenmesi kimseyi şaşırtmayacaktır. Türkiye’de yine gazeteciler Her ne kadar Japonya faciası tüm dünya ile birlikte Türkiye’de de gündeme otursa da biz yine kendi gündemimizi sıcak tutmayı başardık. Özellikle bir kadın gazetecinin yarattığı olaylar da bizim medyamızda “tsunami” etkisi yarattı. Ve bir kere daha gördük ki panik yaşayan kimi gazeteciler hem durumdan vazife çıkardılar hem de gerçek yüzlerini bir kere daha göstermekten çekinmediler. Güneydoğu’ya dikkat Gazetecilere yönelik operasyonlar bu hafta da sürecek mi bilemem, ama Güneydoğu’nun giderek ısınmaya başladığı, özellikle BDP’li milletvekillerine göre patlamaya hazır bomba haline geldiği gerçeğini görmemiz gerektiğini düşünüyorum. PKK’nın “eylemsizlik” kararını kaldırdığını açıklaması, İmralı’daki mahkûmun da 21 Mart tarihini son gün olarak göstermesi gözleri yeniden bu bölgeye çevirdi. Halk bilmeli... Burada en merak edilen ve açıklanmaya muhtaç olan konu PKK’nın neden bu kararı aldığıdır. PKK sözcüleri “verilen sözlerin tutulmasını” istiyor. Tuhaflık da bu. Ne sözü verildi, kim bu sözleri verdi ve neden bu sözler tutulmuyor ya da tutulmayacağı konusunda bir görüş hâkim oldu? Devlet bildiğimizin dışında özel görüşmeler yapıyor ve bazı sözler mi veriyor? Bunu öğrenmek tüm halkın hakkıdır. Ateşle oynamak Başbakan adeta PKK adına konuşan BDP’li milletvekillerine çok sert çıktı ve “siz mazbata alacaksınız diye insanlar mı ölecek?” diye sordu. Erdoğan’ın bu çok sert çıkışı, bazı görüşmelerin yapıldığı ama kimi sözlerin tutulmasının mümkün olmadığı, BDP’nin de bunu fark ederek oyunu bozmak için harekete geçtiği yolundaki görüşlerin güçlenmesine neden oluyor. Bunun ateşle oynamaktan farkı yoktur. Anayasa beklentisi mi? Kulislerde konuşulanlara göre AKP’nin bölgedeki Kürt vatandaşlara “oylarını kendilerine vermeleri seçimden sonra kapsamlı bir anayasa değişikliği sözü verdikleri” ileri sürülüyor. BDP’nin ise bu nedenle oy kaybına uğrama korkusu içinde “Anayasayı bekleyemeyiz, ne yapacaksan şimdi yap” resti çektiği belirtiliyor. AKP’nin de muhtemel terör olaylarına karşı büyük bir endişeye kapıldığını söyleniyor. Tahrir Meydanı gibi AKP kurmaylarının “Eğer PKK Güneydoğu’da Mısır’ın Tahrir Meydanı’ndaki gibi eylem yaparsa ne olur?” diye düşündükleri ve karşı tez geliştirmeye çalıştıklarını öğrendim. Korkulan senaryo şu: Bugüne kadar 300-500 kişiyle eylem yapan PKK Diyarbakır’da meydanlara 300 bin kişi toplar ve eylemi gece gündüz sürdürmeye kalkarsa ne olacak? Devletin buna sessiz kalması mümkün değil, Ama sonucu ne olur? Kesintisiz isyan Nitekim bu senaryoya yakın bir açıklamayı BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş yapmıştı. Demirtaş “Kesintisiz isyan” derken herhalde benzer bir eylemi tarif etmişti. Bu eylemin dağıtılması ya da kalabalıkların taşkınlık yaparak devlet binalarına zarar vermesi halinde olabilecekleri kimse düşünmek bile istemez herhalde. O halde PKK’nın ve İmralı’dakinin son kararını çok dikkatle incelemek gerek. Bir şantaj mı? Böylesine ürkütücü bir senaryo herhalde devletin tüm birimlerinde de ele alınıyordur. PKK bu kadar çaplı bir kalkışmaya cesaret edebilir mi, yoksa bir tür şantaj mı yapıyor? Eğer ortada bir şantaj yoksa, yaşanacaklardan elbette Türkiye Cumhuriyeti Devleti ağır yara alabilir ancak bunun karşılığının da çok ağır olacağını söylemek yanlış olmaz. İmralı’dakinin de bunu da iyi düşünmesi gerekir Süreci tamamen bitirmek Bu açıdan bakınca PKK ve İmralı’daki kişinin ortalığı yangın yerine çevirme kararlarını bir daha gözden geçirmeleri gerekiyor. Seçimlere çok az bir zaman kala terörü yeniden hortlatmaya kalkmak, beğensek de beğenmesek de Kürt açılımında gelinen süreci baltalamanın da ötesinde tamamen bitirmek anlamına gelir. Yeni bir terör kalkışmasının Türkiye’den zayıf bir tepkiyle karşılanacağını kimse beklememeli. Hangi görüş doğru Bu arada, bir noktaya daha değinmek istiyorum. AKP yandaşı maskeliler sözde demokrasi ve hukuk adına sürekli bir tahrik kampanyası yürütüyor. PKK’nın yüreklendirilmesine de neden olan bu desteklerde akıl ve mantık dışı söylemlere de rastlıyoruz. Örneğin bir söylemlerinde “Apo’nun Ergenekon üyesi” olduğunu söylerken hemen ardından “Apo’yla diyaloğun sürmesi gerektiğini” söylüyorlar. Bir karar verilmeli Eğer bu maskeli kesim gerçekten AKP’nin hizmetinde devam etmek istiyorsa bir karar vermeli. Apo ve PKK Ergenekon’un hizmetinde mi yoksa devletin diyalog kurmayı gereken muhataplar mı? Ama her zaman çifte standart kullanan maskelilerin bu konuda bir karar vermelerinin çok zor olduğunu da biliyoruz artık. Duruma göre hangisi işlerine gelirse o yönde söylem geliştirmeye devam edecekler. Avrupa’ya kafa tutmak Sevgili okurlar; Güneydoğu konusuna farklı bir bakış attıktan sonra tekrar gündemimizin diğer sıcak konusuna, basına yönelik baskı ve sindirmelere dönmek istiyorum. Başbakan Erdoğan Avrupa Parlamentosu’nun son Türkiye raporuna çok sert bir cevap verdi. Bu alışılmadık üslubun AB üyesi ülkelerde de şaşkınlıkla karşılandığı görülüyor. Bu da Erdoğan ve iktidarına olan kuşkuları artırıyor. Muhalefet yine sessiz Başbakan Erdoğan Avrupa Parlamentosu raporu için “dengesiz” diyerek bunun bir sipariş olduğunu söylüyor ve “Onlar rapor yazar, biz de bildiğimizi okuruz” ifadesini kullanıyor. Başbakan zaten çok eleştirilen bir konuyu “Türkiye’nin doğru bir kararı” olarak lanse ederken muhalefetin yine uyuduğunu ve sessiz kaldığını görüyoruz. Demek ki muhalefet Erdoğan ne dediğini anlamamış bile. Türkiye’yi bağlar Oysa Batı’dan gelen eleştiri şu; “Siz kendi iktidarınızı sürdürebilmek için medyaya ağır baskı uyguluyor, hukuk dışı yöntemlere başvuruyorsunuz.” Buna Başbakan “Biz bildiğimizi okuruz” cevabını veriyor. Yani “Basına baskı, hukuk dışı işler bizim işimiz, siz karışamazsınız” demek istiyor. Bu da Başbakan’ın böyle bir eleştiriye karşı kendini Türkiye’nin tek sahibi gibi gördüğünün kanıtıdır. Buna hakkı yok Hükümetin bazı tasarruflarına yönelik eleştirilere Başbakan tepki gösterebilir. Ama sıra özgürlüklerin ve hukukun ayaklar altına alınmasına gelince tek başına Türkiye adına karar vererek “Bildiğimizi okuruz” diyemez. Unutmamalıdır ki “bildiğini okumak ancak diktatörlerin yapacağı bir iştir.” Erdoğan bu sözleriyle bir anlamda diktatörlüğünü de kanıtlamak ister gibi bir görünüm vermektedir. Hepinize iyi haftalar dilerim..

Devamını Oku

Haftanın en taze fıkraları

12 Mart 2011

Bu hafta sadece fıkra var. Yıldırım Tuna yine hepsine çok güleceğiniz fıkralardan bir demet hazırlamış. Dışarısı pek soğuk, belki camdan kar da görünüyordur. İyisi mi uzatın ayaklarınızı, keyifle okuyun fıkralarınızı.ŞifreDestroyerin kumanda odasında bütün subaylar kaptanın başkanlığında toplanmış görüşürlerken telsiz odasından askerin biri koşarak içeri girmiş. “Kaptan, Amiralden size özel bir mesaj geldi. Elimde efendim” demiş. “Arkadaşlarımın yanında bana onu okuyabilirsiniz” diye emir vermiş kaptan. Asker okumaya başlamış: “Sen donanmamızın şüphesiz en aptal subayısın. Değil sana bir geminin kumandasını vermek eline bir kova ve bir kürek verilip plaja dahi sokulmayacak bir salaksın.” Kaptan “Tamam” demiş, ter basan gömleğinin en üst düğmesini gevşeterek, “Hemen bu mesajı kriptoya götür de şifresini çözüp getirsinler.”TelekızTelekız arkadaşına, “Psikoloğuma artık gitmeyeceğim” demiş, “Ne oldu ki?” demiş arkadaşı, “Sana yardımcı olduğunu sanıyordum.” Telekız, “Olmasına oluyor da” demiş “Adamın koltuğuna uzanıp kalktıktan sonra parayı ona ben vermiyor muyum, işte bunu içime sindiremiyorum.”PapağanAdam, papağan almak için pet-shop’a gitmiş, tezgahtar genç, çeşit çeşit papağanlar göstermiş, “Bu papağan İngilizce konuşur, 600 dolar, şuradaki İspanyolca bilir 700 dolar” diye izah ederken adam önünde 1000 dolar etiket bulunan üçüncü papağanı göstererek “Bu ne?” diye sormuş, “Neden pahalı?” Tezgahtar, “O dikdörtgen prizması şeklinde yumurtlar, ondan” diye cevap vermiş. “Konuşamıyorsa o özelliğinin ne anlamı var?” demiş adam. “Konuşmaz mı? Konuşuyor” diye atılmış tezgahtar, “Her seferinde yumurtlarken ‘Özelliğim batsın ulaannn! Tanrım nedir günahım! AAAHH! Yandım beee!’ diye söylenip durur.”TanıGençliğinizi düşünün. Yaşam ne kolaydı değil mi? Doktora gidip sıkıntınızı anlatıyorsunuz, sizi dinliyor. Belirtiler aynı ama tanı siz gençken başkaydı, şimdi ise bambaşka.Elleriniz ve ayaklarınız titriyor.Gençken: Âşıksınız..Şimdi: Maalesef parkinsonsunuz.Sürekli gülümsüyorsunuz.Gençken: Âşıksınız..Şimdi: Efendim yüz felci geçirmektesiniz.Unutkanlık ve herhangi bir işe konsantre olamıyorsunuz.Gençken: Âşıksınız..Şimdi: Üzülerek ifade etmek isterim ki alzheimer hastalığına tutulmuşsunuz.Sadece onu düşünüyor, o yokken sanki o varmış gibi onun kokusunu, sesini duyuyorsunuz.Gençken: Âşıksınız..Şimdi: Kesin şizofreni. Uykusuzluk çekiyorsunuz.Gençken: Âşıksınız..Şimdi: Erkekseniz prostat, kadınsanız idrar zorlaması.Randevu eviYaşlı kadına “Bu yaşta hayat zorlaşıyor mu?” diye sormuşlar, “Yok.. Bilakis” demiş, “Karşıdaki tamirci sağ olsun kırılan dökülen her şeyim için anında gelip yapıyor. Hatta her gün çöpümü boşaltıyor. Postacı posta kutusu yerine 2 kat çıkıp mektuplarımı evime getiriyor. Süpermarketteki çocuk ne zaman bir şeyim eksilse koşup bırakıyor. Girişteki pideci çağırdığın anda kapıda biter. Sadece tek bir sorunum var.”“Nedir?”“Giden gelen çok ya.. Komşular maalesef randevu evi çalıştırdığımı zannediyorlar!”Ah şu erkeklerParası olmazsa bisiklete biner, Parası olursa zayıflama bisikletine..Parası olmazsa para için koşturur,Parası olursa göbeğini eritmek için..Parası olmazsa evlenebilmeyi hayal eder, Parası olursa boşanabilmeyi..Parası olmazsa karısını sekreteri gibi kullanır,Parası olursa sekreterini karısı gibi..Parası olmazsa ‘zenginim’ havası verir,Parası olursa ‘fakirim’ numarasına yatar..MeraklıRejisör, film çekerken meraklı jinekolog yanına gelip “Şuradan bir de ben bakabilir miyim?” diye sormuş. “Olur mu ya?” diye itiraz etmiş rejisör, “Aynı şeyi hasta muayene ederken ben sana teklif etsem ne cevap verirsin?”TaşınalımOrta yaşlı adam uzaktan gelen “Beş... Beş... Beş...” çığlıklarını dinledikten sonra “Ya hayatım şu stadyumun yanından taşınalım artık” demiş, “Bu yaştan sonra insan dolduruşa gelip vallahi perişan oluyor.”At gelirTatil yöresinde at kiralamak istedim. İşletmeci “Peşin ödeyeceksiniz” dedi. “Tamam da atınız zaten bende, neden peşin?” diye sordum hayretle. “Ağabey” diye cevap verdi, “At her zaman geri geliyor da müşteriler gelemeyebiliyor!”*****Gani Yıldız’danBasın özgürlüğüne yapılanları protesto için, “Susma, sustukça sıra sana gelecek” denir mi? Hayır! Çünkü susarsan sıra sana gelmez, susmayıp gerçeğin peşine düşersen “sıra sende” demektir!Milletvekili olacak bazı valilerin hayatlarında ne değişecek? Eskiden beyaz eşya dağıtırken artık dağıtım emrini veren olacaklar.Egemen Bağış, “Bugün basın, tarihinin en özgür dönemini yaşıyor” demiş. Acaba fırlatılan yumurtalar sayın Bakan’a kalıcı hasar mı verdi?Avrupa Parlamentosu raporunda, “Türkiye’de makul sürede adil yargılama koşulları yok” denmiş. Peki bizde olan ne? “Ucu açık bir süreçte insafsız ön yargılama.”Milletvekili olmak için istifa eden bürokratlardan aynı istifa kararlılığını, görevdeyken hatalı bir iş yaptıklarında da görmek isterdik!Kılıçdaroğlu, Dünya Kadınlar Günü’nde gittiği Mardin’de, “Bölgedeki faili meçhullerin hesabını soracağız” demiş. İşe CHP’deki faili meçhullerle başlasa daha iyi olmaz mı?“Cumhurbaşkanı kaygılı, Başbakan öfkeli, modernler endişeli, muhafazakârlar kindar. Böyle bir ortamda huzurdan söz edebilir miyiz?”

Devamını Oku

Kara karşı duran kent yok

11 Mart 2011

BUNU YAZMAK GEREKGeç gelen kış ve yoğun kar yağışı hepimizi bezdirdi. Yollarda kalınca isyan ettik, bağırıp çağırdık, belediyeleri göreve davet ettik. Ancak eğri oturalım doğru konuşalım, şiddetli kar yağışına karşı direnebilen bir kent yok dünyada. Sadece aylar boyu beyaz örtü altında kalan kentler bu işin çözümü bulmuşlar, o kadar. Hele kar herkesin yollarda olduğu saatlerde bastırır ve tutarsa yapacak hiçbir şey yoktur ve olamaz da. Daha önce de yazdığım iki gözlemimi tekrarlamak istiyorum. Biri 1992 yılında New York’ta diğeri de 1999’da Washington’da başıma geldi. Meteoroloji yoğun kar yağışı için alarm verdi. Tam denilen saatte gerçekten çok şiddetli bir kar fırtınası başladı. Trafiğin en yoğun olduğu saatlerdi, 15-20 dakika içinde her yer bembeyaz oldu. Trafik tamamen durdu. Kimse telaş etmiyordu, çünkü herkes biliyordu ki telaşlanmanın anlamı yok. Tam tersine, yerinden hiç kıpırdayamaz hale gelecek. Birkaç saatte herkes gideceği yere vardı ve sonra caddeler ıssızlığa büründü. Ondan sonra kar temizleme araçları yolları temizlemeye ve tuzlamaya başladı. Kar ertesi gün de aynı şiddetle devam etti. Tüm okullar kapandı, devlet dairelerinde “gelebilen gelsin” sistemine geçildi, pek çok özel iş yeri tatil ilan etti. Her iki kentte de bunu yaşadım. Gelelim Türkiye’ye. Şunu bilmeliyiz ki hem diz boyu kar olacak hem de sanki bahar günlerinde yaşıyormuş gibi trafik akışını sağlayacağız, bu mümkün değil. Kar yağdığı sırada tuzlama da işe yaramaz. Tuzlama yollar temizlendikten sonra buzlanmaya karşı yapılabilir. Artık büyük kentlerin yöneticileri şunu öğrenmeli ve uygulamalı. Yoğun kar yağışı başladığı an başta okullar olmak üzere resmi kurumlar tatil edilmeli, özel iş yerlerinin de tatile girmeleri istenmeli. Belediyeler tüm yolları açmak için onca çaba harcamak yerine çok acil ihtiyaçların görülmesi için ana yolları açık tutacak önlemler almalı. Toplu ulaşım araçlarının eksiksiz ve aksamadan çalışmaları sağlanmalı. Halka da çok zorunlu olmadıkça asla evlerinden çıkmamaları tavsiye edilmeli. Ankara’ya bile kar yılda birkaç kere yağıyor. Her kar yağışında tüm yolları açık tutmak için yapılan masraf aslında fuzulidir. Yöneticiler ve vatandaşlar bu refleksi gösterebilirse, bundan sonraki kar yağışlarında bu ve önceki seferkilere benzer manzaralar yaşamayız. *****BAŞIMDAN GEÇENLERYırtıp attığım belgeŞu günlerde insanların özel hayatına merak salan, doğru mu yalan mı olduğuna bakmadan, sadece kendi hırs ve komplekslerini tatmin etmeye çalışan kimi gazetecilerin insanı utandıran yazı ve söylemlerini gördükçe canım çok sıkılıyor. Biz gazeteciler pek çok özel bilgi alabilir, kişilerin özel yaşamlarıyla ilgili dedikodulara da ulaşabiliriz. Ancak bunları yazmak, bunun da ötesinde intikam almak amacıyla saklayıp zamanı gelince kullanmaya kalkmak bana çok ahlaksızca geliyor. Bugün sizlere geçmişte yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Yıllar önceydi. Sabah’ta hem yöneticiyim hem köşe yazarıyım. O sırada bir büyük gazete ile medya savaşına girmişiz. Ben de kendi köşemden savaşın bir parçası olarak kavga veriyorum. Benim yazılarım kişileri değil, karşı medya kuruluşunun genel tavrını hedef alıyor. Ancak o medya grubunun bir yazarı doğrudan beni hedef alarak yazılar yazıyor. Bense isim anmadan ama her biri birer gazetecilik dersi gibi olan kısa cevaplar veriyorum. Bir gün adliye muhabiri arkadaşlarımdan biri geldi “Abi müthiş bir belge aldım, şimdi seninkinin canına okursun artık” dedi. Belge dediği şey bir suç duyurusu. Ne olduğunu yazmayayım ama çok yüz kızartıcı bir konuda yapılmış şikâyetti içeriği. Okudum, sonra belgeyi getiren arkadaşımın yüzüne bakarak belgeyi yırttım. “Abi niye yırttın, köşene koysan bu adam bir daha insan içine çıkamaz” dedi. Şunu söyledim: “Eğer bana bu kadar ağır saldırılarda bulunan bir gazeteciyi böyle bir belgeyle alt edeceksem hiç etmem daha iyi. Ben her gün fikirlerimi ve eleştirilerimi onun da anlayacağını sandığım bir dille yazıyorum. Sonucunu da bilmediğim böyle bir belgeyi kullanmak benim için utanç verici olur.” Yıllar geçti, o gazeteciyle dost olmadık ama en azından aramızda saygıya dayalı bir hukuk oluştu. *****NOSTALJİBugün 12 Mart Tam 40 yıl olmuş. Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Mart 1971 günü bir muhtıra vermişti. Askerlere göre ülkede anarşi (o gün terör deyimi kullanılmazdı, anarşi denirdi) kol geziyordu ve iktidar bununla başa çıkamıyordu. Gerekli önlemlerin alınmaması halinde ordunun duruma seyirci kalmayacağı belirtiliyordu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel o gün istifa etti, yeni hükümeti Nihat Erim kurdu. Ancak bu hükümet de anarşiyi (!) önleyemedi. Ardından balyoz operasyonu yapıldı ve binlerce kişi sabahın köründe evlerinden alınıp tutuklandı, onlarca genç sokak ortalarında, dağlarda öldürüldü. Üç genç idam edildi. O sıralar, çocukluktan gençliğe adım attığım yıllardı. Beş yıl sonra da gazeteciliğe başladım ki o yıllarda da 12 Mart’ın etkileri bitmemişti. Çalıştığım ilk gazete yine Vatan’dı ve “12 Martlara karşı” sloganıyla yayın hayatına başlamıştı. O günleri yaşadıktan sonra bugünlere bakıyorum da, güya hesaplaşma, bağırsak temizleme adı altında yine aynı şeyleri yaşıyoruz. Yine insanlar suçlarının ne olduğunu bilmeden tutuklanıyor, işsiz bırakılıyor, baskı altında tutuluyor, kaçmaya zorlanıyor. Hukuksuzluk yine aynı. Ve ne gariptir ki, o günkü askerler de tıpkı bugünkü siviller gibi “Gerçek demokrasi ve hukuk düzenini kurmaya çalıştıklarını” söylüyorlardı. *****HOŞUMA GİDENLERBatmayan tek arıcı kooperatifi Geçen hafta sizlere “Bal alırken dikkat etmenizi” öneren bir yazı yazmıştım. Türkiye’nin en önemli ürünlerinden bal ve balcılık, ne yazık ki sahtecilik karşısında rekabet edemez hale geldi. Bunun da ötesinde, yüz binlerce kişi özellikle çocuklarının sağlığı için bal alırken özensiz ve dikkatsiz davrandığı için hem aldatılıyor hem de çocukların sağlığı tehlikeye giriyor. İşte bu duruma dikkat çekmek ve toplumu uyarmak isteyen arıcılar Ayasofya Müzesi önünde bir tarihi geleneği tekrarlayarak herkese bal şerbeti dağıtmıştı. Sebil yerinden. O yazıda değinememiştim, bu etkinliği düzenleyenler Adana Kozan Binboğa Bal Kooperatifiydi. Bu kooperatifin özelliği, kurulduğu 1960’tan bu yana, 2170 bal kooperatifinden ayakta kalan tek kooperatif olması. Çünkü sadece balcılıkta değil, pek çok sektörde kurulan kooperatifler yeni dünya düzeninin rekabetine ayak uyduramadığı için batıp gitti. Ama Kozanlıların kooperatifi dimdik ayakta durmayı başarıyor. “Sırrınız nedir?” diye sordum. “Ortak çıkarımız adına çalışıyoruz. Bizim kooperatifte kavga gürültü, başkasının önüne geçme, haksız kazanç sağlamaya yönelik tek bir girişim bile olmadı bugüne kadar. Dayanışma içinde olunca da kimse sizi yıkamıyor” karşılığını verdiler. Hepimiz adına çıkarılacak dersler var değil mi?

Devamını Oku