BUNU YAZMAK GEREK
Geç gelen kış ve yoğun kar yağışı hepimizi bezdirdi.
Yollarda kalınca isyan ettik, bağırıp çağırdık, belediyeleri göreve davet ettik.
Ancak eğri oturalım doğru konuşalım, şiddetli kar yağışına karşı direnebilen bir kent yok dünyada.
Sadece aylar boyu beyaz örtü altında kalan kentler bu işin çözümü bulmuşlar, o kadar.
Hele kar herkesin yollarda olduğu saatlerde bastırır ve tutarsa yapacak hiçbir şey yoktur ve olamaz da.
Daha önce de yazdığım iki gözlemimi tekrarlamak istiyorum. Biri 1992 yılında New York’ta diğeri de 1999’da Washington’da başıma geldi.
Meteoroloji yoğun kar yağışı için alarm verdi. Tam denilen saatte gerçekten çok şiddetli bir kar fırtınası başladı.
Trafiğin en yoğun olduğu saatlerdi, 15-20 dakika içinde her yer bembeyaz oldu. Trafik tamamen durdu.
Kimse telaş etmiyordu, çünkü herkes biliyordu ki telaşlanmanın anlamı yok. Tam tersine, yerinden hiç kıpırdayamaz hale gelecek.
Birkaç saatte herkes gideceği yere vardı ve sonra caddeler ıssızlığa büründü.
Ondan sonra kar temizleme araçları yolları temizlemeye ve tuzlamaya başladı.
Kar ertesi gün de aynı şiddetle devam etti. Tüm okullar kapandı, devlet dairelerinde “gelebilen gelsin” sistemine geçildi, pek çok özel iş yeri tatil ilan etti.
Her iki kentte de bunu yaşadım.
Gelelim Türkiye’ye. Şunu bilmeliyiz ki hem diz boyu kar olacak hem de sanki bahar günlerinde yaşıyormuş gibi trafik akışını sağlayacağız, bu mümkün değil.
Kar yağdığı sırada tuzlama da işe yaramaz. Tuzlama yollar temizlendikten sonra buzlanmaya karşı yapılabilir.
Artık büyük kentlerin yöneticileri şunu öğrenmeli ve uygulamalı.
Yoğun kar yağışı başladığı an başta okullar olmak üzere resmi kurumlar tatil edilmeli, özel iş yerlerinin de tatile girmeleri istenmeli.
Belediyeler tüm yolları açmak için onca çaba harcamak yerine çok acil ihtiyaçların görülmesi için ana yolları açık tutacak önlemler almalı.
Toplu ulaşım araçlarının eksiksiz ve aksamadan çalışmaları sağlanmalı.
Halka da çok zorunlu olmadıkça asla evlerinden çıkmamaları tavsiye edilmeli.
Ankara’ya bile kar yılda birkaç kere yağıyor. Her kar yağışında tüm yolları açık tutmak için yapılan masraf aslında fuzulidir.
Yöneticiler ve vatandaşlar bu refleksi gösterebilirse, bundan sonraki kar yağışlarında bu ve önceki seferkilere benzer manzaralar yaşamayız.
BAŞIMDAN GEÇENLER
Yırtıp attığım belge
Şu günlerde insanların özel hayatına merak salan, doğru mu yalan mı olduğuna bakmadan, sadece kendi hırs ve komplekslerini tatmin etmeye çalışan kimi gazetecilerin insanı utandıran yazı ve söylemlerini gördükçe canım çok sıkılıyor.
Biz gazeteciler pek çok özel bilgi alabilir, kişilerin özel yaşamlarıyla ilgili dedikodulara da ulaşabiliriz. Ancak bunları yazmak, bunun da ötesinde intikam almak amacıyla saklayıp zamanı gelince kullanmaya kalkmak bana çok ahlaksızca geliyor.
Bugün sizlere geçmişte yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Yıllar önceydi. Sabah’ta hem yöneticiyim hem köşe yazarıyım. O sırada bir büyük gazete ile medya savaşına girmişiz. Ben de kendi köşemden savaşın bir parçası olarak kavga veriyorum.
Benim yazılarım kişileri değil, karşı medya kuruluşunun genel tavrını hedef alıyor. Ancak o medya grubunun bir yazarı doğrudan beni hedef alarak yazılar yazıyor. Bense isim anmadan ama her biri birer gazetecilik dersi gibi olan kısa cevaplar veriyorum.
Bir gün adliye muhabiri arkadaşlarımdan biri geldi “Abi müthiş bir belge aldım, şimdi seninkinin canına okursun artık” dedi.
Belge dediği şey bir suç duyurusu. Ne olduğunu yazmayayım ama çok yüz kızartıcı bir konuda yapılmış şikâyetti içeriği.
Okudum, sonra belgeyi getiren arkadaşımın yüzüne bakarak belgeyi yırttım. “Abi niye yırttın, köşene koysan bu adam bir daha insan içine çıkamaz” dedi.
Şunu söyledim: “Eğer bana bu kadar ağır saldırılarda bulunan bir gazeteciyi böyle bir belgeyle alt edeceksem hiç etmem daha iyi. Ben her gün fikirlerimi ve eleştirilerimi onun da anlayacağını sandığım bir dille yazıyorum. Sonucunu da bilmediğim böyle bir belgeyi kullanmak benim için utanç verici olur.”
Yıllar geçti, o gazeteciyle dost olmadık ama en azından aramızda saygıya dayalı bir hukuk oluştu.
NOSTALJİ
Bugün 12 Mart
Tam 40 yıl olmuş. Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Mart 1971 günü bir muhtıra vermişti. Askerlere göre ülkede anarşi (o gün terör deyimi kullanılmazdı, anarşi denirdi) kol geziyordu ve iktidar bununla başa çıkamıyordu. Gerekli önlemlerin alınmaması halinde ordunun duruma seyirci kalmayacağı belirtiliyordu.
Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel o gün istifa etti, yeni hükümeti Nihat Erim kurdu. Ancak bu hükümet de anarşiyi (!) önleyemedi. Ardından balyoz operasyonu yapıldı ve binlerce kişi sabahın köründe evlerinden alınıp tutuklandı, onlarca genç sokak ortalarında, dağlarda öldürüldü. Üç genç idam edildi.
O sıralar, çocukluktan gençliğe adım attığım yıllardı. Beş yıl sonra da gazeteciliğe başladım ki o yıllarda da 12 Mart’ın etkileri bitmemişti.
Çalıştığım ilk gazete yine Vatan’dı ve “12 Martlara karşı” sloganıyla yayın hayatına başlamıştı.
O günleri yaşadıktan sonra bugünlere bakıyorum da, güya hesaplaşma, bağırsak temizleme adı altında yine aynı şeyleri yaşıyoruz. Yine insanlar suçlarının ne olduğunu bilmeden tutuklanıyor, işsiz bırakılıyor, baskı altında tutuluyor, kaçmaya zorlanıyor. Hukuksuzluk yine aynı.
Ve ne gariptir ki, o günkü askerler de tıpkı bugünkü siviller gibi “Gerçek demokrasi ve hukuk düzenini kurmaya çalıştıklarını” söylüyorlardı.
HOŞUMA GİDENLER
Batmayan tek arıcı kooperatifi
Geçen hafta sizlere “Bal alırken dikkat etmenizi” öneren bir yazı yazmıştım. Türkiye’nin en önemli ürünlerinden bal ve balcılık, ne yazık ki sahtecilik karşısında rekabet edemez hale geldi.
Bunun da ötesinde, yüz binlerce kişi özellikle çocuklarının sağlığı için bal alırken özensiz ve dikkatsiz davrandığı için hem aldatılıyor hem de çocukların sağlığı tehlikeye giriyor.
İşte bu duruma dikkat çekmek ve toplumu uyarmak isteyen arıcılar Ayasofya Müzesi önünde bir tarihi geleneği tekrarlayarak herkese bal şerbeti dağıtmıştı. Sebil yerinden.
O yazıda değinememiştim, bu etkinliği düzenleyenler Adana Kozan Binboğa Bal Kooperatifiydi.
Bu kooperatifin özelliği, kurulduğu 1960’tan bu yana, 2170 bal kooperatifinden ayakta kalan tek kooperatif olması.
Çünkü sadece balcılıkta değil, pek çok sektörde kurulan kooperatifler yeni dünya düzeninin rekabetine ayak uyduramadığı için batıp gitti. Ama Kozanlıların kooperatifi dimdik ayakta durmayı başarıyor.
“Sırrınız nedir?” diye sordum. “Ortak çıkarımız adına çalışıyoruz. Bizim kooperatifte kavga gürültü, başkasının önüne geçme, haksız kazanç sağlamaya yönelik tek bir girişim bile olmadı bugüne kadar. Dayanışma içinde olunca da kimse sizi yıkamıyor” karşılığını verdiler.
Hepimiz adına çıkarılacak dersler var değil mi?

