Üniversite giriş sınavları benim için çok uzaklarda kaldı. Çocuklar da bu dönemi geçirdiği için sınav haberleri milyonlarca kişi için önemli ama benim için sınavda birileri adına hile, kayırma yapılmış olması ihtimali çıkınca önemli. Çünkü o zaman sınav kişisel ilgi alanından çıkıp kamusal bir sorun oluyor.Daha önce de yazdığım gibi, iktidar ve yandaşları telaş içinde olayın üzerlerine sıçramaması için çırpınıyor.Şaşırtıcı olan, birkaç kişi dışında iktidar ve yandaşlarından kimsenin şüphe duymaması. Bilen bilmeyen, anlayan anlamayan “açıklamalardan tatmin olduğunu” söylüyor hatta şüphesi olanları aptallıkla suçluyor!Şimdi sizlere İzmirli bir liseli kız öğrenciden aldığım bilgiyi aktaracağım. Şüphelenme hakkını kullananlar herhalde değerlendirecektir, ama yandaşlara bir etkisi olmaz.Önce herkesin bildiğini söyleyeyim; bazı cemaatler okulların dışında özellikle üniversite hazırlık dershanelerinde çok etkin bir paya sahip. O dershanelerde sınavdan hemen bir gün önce çok önemli bir ders daha verilmiş. Öğrenciler son gün “sınavda çok işinize yarayacak bazı sistemleri anlatacağız” denilerek çağrılmış.Dersin adı “Mod ve medyan.”Öğrencinin anlattığı aynen şöyle: “Bizi cuma akşamüzeri apar topar çağırıp Mod ve Medyan anlattılar. Mod ve Medyan dediğimiz konu, sayıları küçükten büyüğe sıralama, sayı dizisindeki kimi özel terimleri bulma, dizideki en çok tekrar eden sayı vb. Bunun nereden çıktığını sorduğumuzda da (Sınavda işe yarayabilir, duyum aldık) dediler. O sırada bunun ne anlama geldiğini anlayamadım, ama sınavdan sonra durum ortaya çıktı. Demek ki bize şifreli yolla şifre olacağını söylemişler. Herhalde bilinen bazı isimlere bu şifre diye dolaylı yoldan şifre verildi.”Bu, çocukların yarattığı bir “sınav efsanesi” olabilir mi? Elbette ama niçin böyle bir şey uydursunlar.Şimdi sınavların iptal edilmesini ya da bu sınavları yok sayıp direkt hazirandaki asıl sınava gidilmesini isteyenler var. Sonuç ne olur bilmiyorum. Ama sınavda şifre kullanıldığı ve bunun da önceden seçilmiş isimlere verildiği iddialarını ortaya çıkarmak o kadar da zor değil.Sınav sonuçları değerlendirilir, ilk 5 bin kişinin kullandığı cevap anahtarları, ayrıca ilk 5 bin kişinin hangi dershanelerden yararlandığı da kamuoyuna bildirilir.Ortaya çıkacak sonuç yeni şüphelerin yolunu açsa da gerçeği bulmak için önemli bir karine oluşturur.Bu nedenle ÖSYM ve iktidar sözcüleri “hiçbir şey olmadı, gönlünüzü ferah tutun” diyeceklerine hızla değerlendirmeyi bitirip sonuç üzerinden bir inceleme başlatsınlar. Hem daha kolay hem daha akılcı değil mi?*****Algoritmik fotoğrafÖSYM Başkanı YGS’de şifre olmadığını anlatmak için “Algoritma uygulandı” dedi biliyorsunuz. “Algoritma da nedir?” diye merak ederseniz karşılığı “şifre.” Biz “şifre” diyoruz, meğer “bilimsel” adı algoritmaymış. Tıpkı hamam böceği dediğimiz böceğin bilimsel adının “Blattodea” olması gibi. Cahillik fena tabii; algoritmaya şifre derseniz ÖSYM Başkanı da ayıbınızı yüzünüze vurur böyle.Bir fotoğrafın algoritmasını vermek istiyorum size. Dünkü Habertürk’te kocaman yayınlandı. Fotoğrafta üç kişi görülüyor; biri Ergenekon savcılığından terfi ettirilen Zekeriya Öz, diğeri Öz’ün yerine gelen Cihan Kansız, üçüncüsü ise savcılara bavulla bilgi belge veren Taraf Gazetesi muhabiri Mehmet Baransu.Gelelim algoritmaya. İki savcı yan yana. Fizyonomileri bu kadar benzeyebilir. Hafif göbek, yuvarlak yüz, açık alın. Kıyafetleri de aynı. Üniforma gibi. Lacivert takım elbise. Ama gariptir ki kravatlar ve rozetler de öyle.Sanki iki savcı tıpatıp aynı.Ve karede bir de gazeteci. Gerçi Baransu “bir başka konuda ifade vermek için adliyeye geldiğini, o sırada savcıları gördüğünü, sohbet ettiğini, o fotoğrafın tamamında 40’a yakın gazeteci de olduğunu” söylüyor. Benim demem şu; halef selef iki savcı, tıpatıp aynı görünerek sanki “Hiçbir şey değişmeyecek, bugüne kadar ne yapıldıysa, hukuka uygun olsun olmasın, aynen devam edecek” mesajını veriyorlar. Algoritma yani.Kimileri Ergenekon davasının gidişatından hükümetin de artık rahatsızlık duyduğunu ve biraz frene basmak gerektiğine inandıklarını ileri sürüyorlar. Öz’ün görev değişikliğini de “fazla ileri gitmişti” diye yorumluyorlar. Tabii bunu iktidar yanlılarının söylemesi, hükümetin yargı üzerinde ne kadar etkili olabildiğinin de itirafı ama, onu geçelim, nasıl olsa herkes farkında.Dünkü fotoğrafa ve algoritmasına bakınca, çok kısa bir süre sonra bugüne kadar yapılan operasyonlardan çok daha dikkat çekici bir yeni operasyonun kapıda olabileceğini düşünüyorum. Zaten yandaş medya ısrarla “daha sırada en az 1000 kişinin bulunduğunu” yazmıyor mu?*****Önce çocuk dedilerGüya çok demokrat ve hümanist oldukları için “taş atan çocuklara özgürlük” bahanesiyle Ankara’yı arşınlayan gözyaşı döken isimleri unuttuk bile. Ama verdikleri hasarı unutmak mümkün mü?Taş atan çocuklara sahip çıkalım derken Hrant Dink’i alçakça öldüren Ogün Samast’ı çocuk kapsamına aldırdılar, farkına bile varmadılar. Samast şimdi hayli iri cüssesiyle “çocuk” olarak yargılanıyor ve cezası da buna göre verilecek.Ama yapılan yanlıştan dönmek için belli ki yeni bir oyun geleştirilmiş.Kendini gerçekten çocuk sanan Samast, herhalde içeride güzel bir tezgâhtan geçirildi ki, şimdi tüm kamuoyunu çocuk yerine koyarak inanılmaz açıklamalar yapıyor.Meğer “çocuk aklıyla” bazı gazete manşetlerini okumuş, bu manşetler kendisini Ermenilere karşı kışkırtmış, milliyetçi damarını kabartmış, çevresindekilerin de tahrikine kapılarak gidip Dink’i öldürmüş.“Çocuk” sanığın bu sözleri yandaş medya için adeta bir hayat pınarı oldu. Samast’ı adeta yücelterek topyekûn saldırıya geçtiler.Biraz ahlak, biraz namus, biraz samimiyet ve biraz dürüstlük. Çok mu zor sizin için?*****Hepsi ikna oldu da savcı niye inat ediyor?Şifreli sınav için ÖSYM Başkanı “Böyle bir şey yok, algoritma yaptık, kimse mağdur değil” diyor.Cumhurbaşkanı “Ben dinledim, anladım, sorun yok, yola devam” diyor.Milli Eğitim Bakanı iddiaları ortaya atanlara teessüf edip “İşimize karışmayın, yok bir şey” diyor.AKP sözcüsü “Ne var bunda, hile mile yok, işinize bakın” diyor.Cümle yandaş medya (birkaç kişi hariç) şifre iddialarını aptallıkla eşdeğer tutup “Sizin derdiniz hükümeti zora sokmak” diyor.Ama savcılık soruşturma açıyor. İfadeler alıyor, matbaa basıyor, öğrencileri dinliyor.Madem devletin tüm birimleri ikna oldu ve bir şey olmadığını söylüyor, savcılar neden soruşturma yapıyor?*****Son gelişmelerden sonra insan, “Basılmamış kitapla uğraşacaklarına, basılmadan önce soru kitapçıklarının peşine düşselermiş keşke!” demeden edemiyor! (Gani Yıldız)
ÖNERİHemen söyleyeyim, elbette ilk yazan ben değilim. Değişik biçimlerde başka yazarlar da konuya girdi. Ama ben ısrarla yazılması gerektiğine inanıyorum.Konumuz Ahmet Şık’ın üzerinde aylarca çalışıp oraya çıkardığı bir araştırmanın, kitap haline getirilmediği ve basılmadığı halde yüz binlerce kişi tarafından okunması.Ahmet Şık’ın yazmayı henüz tamamlamadığı, birkaç kişi hariç kimseyle paylaşılmamış bir kitap yüzünden baskına uğraması, tutuklanması ve üstelik “terörist” muamelesi görmesi demokrasi ve fikir özgürlüğü ayıbımız.Bu henüz bitmemiş kitabın kopyalarının polis tarafından toplanması, bilgisayarlarda kalmaması için “” tuşuna basılarak imha edilmesi ayrı bir utanç kaynağı.Ancak söz konusu kitap tasladığının adeta bir korsan kitap gibi yayınlanması ve bedavaya okunması da hepimizin ortak ayıbı.Sanmıyorum ki Ahmet Şık bu kitabı “çok satsın ben de çok büyük para kazanayım” diye yazmış olsun.Şık, gazetecilik deneyimini, araştırdığı bir konu üzerinde yoğunlaştırıp bunu kitaba çevirmek istemiş. Çok satabilir çok da para kazanabilir o ayrı konu. Ayrıca hiç satmayabilir, tam tersine zarar da edebilirdi.Şu anda durum farklı. Bir gazeteci arkadaşımızın emeği, belki çok önemli bir işlevi yerine getirmesine rağmen, meraklı meraksız herkes tarafından okunuyor, üzerinde tartışma yapılıyor.Peki ya bu emeğin karşılığı? Onu kim düşünüyor?Diyorum ki, Ahmet Şık’ın ailesi bir hesap numarası açıklasın. “Korsan kitap okumam da okutmam da” diye düşünen, namus sahibi herkes, eğer kitabı bir şekilde okuduysa ya da bilgisayarına indirdiyse bu hesaba 3 lira yatırsın.Kitap maliyetleri konusunda fazla bilgim yok ama, 300 sayfalık bir kitabın satış bedeli 15 lira kadar olabilir ve bunun ancak 3 lirası yazarına kalabilir.Sanıyorum bu konuya Maliye de karışamaz, çünkü kitap basılı olmadığı için bandrol bedeli de olmayacaktır. Ayrıca herhangi bir hesaba para yatırmak suç olmaz.Şık ailesi böyle bir hesap numarası verirse ilk parayı ben yatıracağım. Emeğe saygısı olan herkesi de bunu yapmaya çağırıyorum.*****BAŞIMDAN GEÇENLERToplumda sessiz ve derin bir öfke varHafta sonunda Balıkesir ve Bandırma’daydım. “Mustafa Balbay aramızda” kampanyası gereği hem çok büyük bir kalabalıkla sohbet etme şansı buldum hem de Mustafa Balbay’ın kitaplarını onun adına imzaladım.Tabii tek başıma değildim. Cumhuriyet Gazetesi yazarları Meriç Velidedeoğlu, Orhan Bursalı ve Öner Yağcı ile birlikteydik.Balbay buluşmalarının değişmez konuğu ise büyük sanatçı Yıldız Kenter.Mustafa Balbay, bu etkinlikler öncesinde bir mektup yazıyor, Yıldız Kenter bu mektubu tüm içtenliği ile seslendiriyor.Bundan önceki etkinliklere Yıldız Kenter de katılmıştı, buna katılamadı, çünkü akşam oyunu vardı ve oyuna yetişmesi teknik olarak mümkün değildi. Bu nedenle sadece sesini dinleyebildik banttan.Balbay buluşmaları bizler için de çok yararlı oluyor. Çünkü gazete sayfalarından ve TV ekranlarından sürekli iletişim halinde olduğumuz ama yüz yüze, göz göze gelemediğimiz yüzlerce, binlerce kişiyle çok sıcak bir ilişki kurabiliyoruz.Bu Antalya’da da Eskişehir’de de böyle olmuştu. Balıkesir ve Bandırma’da da aynı keyfi yaşadık.Bana en çarpıcı gelen gözlememi aktarayım; halkın seçimlerde ne yapacağı hiç belli olmaz, çünkü öylesine derin, öylesine coşkulu bir öfke ve kararlılık var ki anlatamam.Birçok kişi özellikle anketlerin adeta beynimize çivi gibi çakılması nedeniyle kötümser gibi görünmekle birlikte “Bu oyunu, bu dayatmayı kıracağız” diyor.Kötümserlik var ama yılgınlık yok. Tam tersine, herkes birbirine “Eğer birlik olursak, heyecanımızı yitirmezsek, seçimlerde kararlılığımı gösterirsek, Türkiye’yi gittiği yoldan geri çevireceğiz” diye konuşuyor.Balıkesir ve Bandırma’da ortak dileğimiz şuydu: “Kötü gelişmeler, beyin yıkayıcı propagandalar nedeniyle içimiz kararmasın, tam tersine kabarsın. Kabarsın ki yüreklerdeki Türkiye sevgisi, Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine bağlılık daha da yükselsin, Türkiye üzerine oynanan oyunlar boşa çıksın.”Balıkesir ve Bandırma’da gördüm ki, halk çok kararlı. Ama şimdilik sesini fazla yükseltmiyor. Seçimi bekliyor. Hatırlatayım.*****ÇOK GÜLDÜMBalbay’ın kitaplarını imzalama çetesiCumhuriyet Gazetesi’nin, Mustafa Balbay’a destek olmak için çeşitli kentlerde “Balbay aramızda” kampanyasının son durağı Balıkesir ve Bandırma’da yüzlerce kitap imzaladım.Sadece bu hafta mı, daha önce Antalya’ya ve Eskişehir’e de gittim. Oralarda da yüzlerce kitaba “Balbay adına” imza attım.Bandırma’da bir vatandaş “Korkmuyor musunuz?” diye sorunca “Korktuğum yok ama, bu gidişle bize de (Başkası adına kitap imzalama çetesi) yaftası vururlarsa hiç şaşırmam” cevabını verdim.Sonra da kahkahadan kırıldık.*****HOŞUMA GİDENLER“Ulan” dedi birdenİktidar partisini ve yandaşlarını izlerken genellikle çok şaşıyorum. Kendilerini şimdiden seçimin galibi ilan etiler etmesine de akıllarında varsa yoksa CHP.En komik olan da, CHP ne zaman ekonomik bir konu konuşsa “Boşa atma, kaynağın nerede kaynağın?” diye soruyorlar alay ederek.Oysa AKP’ye kaynak soran yok.Örneğin buzdolabı dağıtırken kaynak nereden bulundu acaba?Ya da dağıtılan kömürün, peynirin, zeytinin, pirincin, unun, yağın, şekerin kaynağı ne?Kadınlara verilen “çocuğun oldu, al parasını” veya “oğlun okuyor al şu parayı” diye dağıtılanların kaynağını uzaydan mı buluyor AKP?Herhalde derler ki “Bunların kaynağı var.” Tamam, itirazım yok buna. Demek ki devletin bu olanakları varmış. O halde bu telaş neyin nesi? Siz nereden buluyorsanız CHP de oradan bulacak demektir.Ayrıca Baykal’a da kulak vermek gerek. O terbiyeli, saygılı, asilzade nezaketindeki Baykal bile artık çileden çıkmış ki “Ulan” dedi birden; “senin haram yediğin paraları kesecek, onların tümünü milletin ihtiyacına ayıracak.”Eee, ikide bir “kaynak nereden, kaynak nereden?” diye sorarsanız bu cevabı almaya da hazır olmanız gerekir.
ANALİZArtvinli bir avukatın YGS sınavında “şifre uygulandığı” yolundaki keşfi biliyorsunuz büyük yankı yarattı. Haberin medyaya yansıması, 1 milyon 700 bin öğrenciyi “Hayallerimiz de mi çalınıyor?” endişesine itti.ÖSYM Başkanı Pazar günü medyanın karşısına çıktı ve şifreleme yapıldığı yolundaki iddiaları yalanladı, örnekler göstererek kurumu savunmak istedi.Ancak bu açıklamalar başta sınava katılanlar olmak üzere “aklı başında” hiç kimseyi tatmin etmedi.Açık söyleyeyim; şu anda “Evet bu sınavda açıkça şifre kullanılmıştır ve bu şifreler bazı kesimlere verilmiştir” diyemem, çünkü çok mantıklı olan şifre sistemi ortaya çıkmasına rağmen, elimizde çok kesin bir kanıt yok.Ancak ciddi şüphelerim olduğu da bir başka kesin nokta.Nitekim, doğru düzgün çalışma yöntemini bütün baskılara rağmen ilke edinmiş medyada da bu eğilimi görüyoruz.Olaylara objektif bakan medya organları açık suçlamalara girmeden “durumla ilgili şüphe ve endişelerini” dile getiriyorlar.Ancak ne gariptir ki, benim de ısrarla “yandaş” dediğim medya burada da farklı bakıyor.Hiç kimse “Bu iktidarın oyunudur” demedi henüz. Ama kuşkuları dile getiriyor. Oysa “yandaş” medya, ya gerçeği bildiğinden ya da “refleksle” hemen ÖSYM Başkanı’nı savunmaya geçti.Dünkü gazete manşetlerine bir bakalım:AKŞAM: Şifre gibi savunma.CUMHURİYET: Kuşkular ortada kaldı.GÜNEŞ: ÖSYM bizi yeme.HABERTÜRK: Şifre kitapçıkta değil anahtarda.HÜRRİYET: Asıl soruya cevap yok.MİLLİYET: Kopyası çözen ekip inceliyor.POSTA: Şifre çözülecek.RADİKAL: Gel bunu öğrenciye anlat.SÖZCÜ: 1.7 milyon adayın midesi bulandı.VATAN: Kafalar iyice karıştı.Yukarıdaki gazetelerin hepsi iktidarın yoğun baskısı altında, gazetecilik görevini adeta yapamaz halde.Yine de hiç olmazsa çok büyük kitleleri ilgilendiren konularda namuslu ve ahlâklı davranmaya çalışıyor.Dikkat ederseniz, bu gazetelerin hiçbirinde iktidar eleştirisi yok. Sadece ortaya çıkan durumdan duyulan “kuşku” dile getiriliyor.Her normal insanın duyacağı cinsten bir kuşkudur bu.Oysa geliyoruz, açıkça iktidar yanında yer alan medyaya. Burada durum çok farklı. Çünkü ortaya çıkan skandalın eninde sonunda iktidarın ayağına dolaşacağını hesaplayarak hemen önlem alma yoluna sapıyorlar.Gelin dünkü bazı gazetelerin manşetlerine bakalım:BUGÜN: ÖSYM’de şifre yok, rahat edin.SABAH: ÖSYM’den ikna turu.STAR: ÖSYM noktayı koydu: Deşifre.TAKVİM: YGS’de şifre yok.TARAF: Sınavda öyle bir şifre olamaz.TÜRKİYE: ÖSYM meydan okudu.VAKİT: ÖSYM: Alnımız açık.YENİ ŞAFAK: Şifre iddiasına şeffaf cevap.ZAMAN: İspat için 1.7 milyon kitapçık internete kondu.Nedense “yandaş” medyanın hiçbir “kuşkusu” yok.Demek ki, ÖSYM’nin Başkanı AKP’li ise asla suçlanamaz, kendisinden kuşku duyulamaz. Biat yeterlidir ve zorunluluktur.*****BUNU YAZMAK GEREKDemek ki seçim hilesi o kadar da zor değilBundan dört yıl önce yapılan genel seçimlerde ve ardından iki yıl önceki yerel seçimlerde ve en sonunda da referandumda “bilgisayar hilesi yapıldığı” yolundaki dedikodular hiç bitmiyor.Şu ana kadar “tahminler” dışında elimizde bir kanıt yok, ancak YGS sınavındaki “şifreleme” olayı seçimlerde de hile yapılmış olabileceği şüphesini güçlendiriyor.Bilgisayar sistemlerini pek iyi bilmeyen ya da bilgisi yetmeyen pek çok kişi “Canım milyonlarca oyu bilgisayar oyunuyla nasıl kaydırabilirler?” diye sorabilir.Hiç bilmeyenlere bilgisayarla ne yapılabileceğini anlatmak zordur, ama son sınav zihinleri biraz açabilir.Örneğin tamamen bilgisayar sistemiyle bir okulda sınava sadece kızların girmesini sağlayan bir program yazılabilmiştir. Bilgisayar konusunda bilgisi olmayanların bunu algılaması da zordur.1 milyon 700 bin kişiye ayrı kitapçık verilebilmesi de yine bilgisayar programıyla yapılabilmektedir.Eğer istenirse, önceden hazırlanan bir şifre ile soruları hiç okumadan bile doğru cevapları bulabilmek mümkün olabilmektir.Bunlar, bilgisayar bilgisi olmayanlar için “inanılmaz” gelebilir ama sonuçta sayısal sistem programlamaları ile akla hayale gelmeyen her şey yapılabilir.Bu durumda seçimlerin bilgisayar sistemi ile merkeze bildirilmesi uygulaması belki de bu seçimlerde kullanılmamalı.Eğer kullanılacaksa, muhalefet partileri sandıklara ve tek tek her sandığın sonucuna sahip çıkmalı ve sayımı “babadan kalma usulle” yapmalıdır.Geç kalınırsa kimse ağlamasın sonra.*****MERAK ETTİKLERİMBunlar ne önlemmiş böyle!Üniversite giriş sınavlarında ortaya çıkan “şifreleme” sistemi 1.7 milyon öğrencinin kâbusu oldu. Sınavların tekrarı milyonu aşkın çocuğumuzun psikolojisini bozacaktır ama aksi durumda da yine milyonun üzerindeki çocuğumuzun geleceği ile oynandığı kuşkusu hiç bitmeyecektir.Bu olayla birlikte aklıma takılan bir konu var. ÖSYM Başkanı kendilerini savunmak için “olağanüstü güvenlik önlemlerinden” söz etti. 1.7 milyon öğrenci için ayrı kitapçık hazırlandığını ileri sürerek bu durumda hile yapılmasının olanaksız olduğunu vurguladı.Ancak bazı anlarda alınan “olağanüstü güvenlik önlemleri” de şüphe çeker. Hatırladığım kadarıyla bir kere soruların çalınması dışında (uzun yıllar önce) sınavlar iptal edilmişti, ama her şeye rağmen giriş sınavı hep doğru işleyen bir sistem olarak bilindi bugüne dek.Elbete geçmişte de bazı önlemler alınmıştır ama bu yıl alınan önlemlerin “olağanüstülüğü” sanki “olağanüstü bazı hilelerin üstünü örtmeyi” amaçlıyordu gibi de geliyor insana.Bu faktörü göz ardı etmemeliyiz.*****UYARITutuklama yok peki görevden almaSon zamanlarda devletin bazı birimleriyle ilgili pek çok skandal çıkıyor ortaya. Arkasından hemen “savcılık soruşturma başlattı” haberi de sökün ediyor.Konu iktidarla ilgili değilse hakkında soruşturma açılanların evlerine sabahın köründe baskın yapılıyor, bu kişiler “delilleri karartmasınlar” diye tutuklanıyor.Ama iş iktidar yanlısı devlet görevlilerine gelince akan sular duruyor.ÖSYM Başkanı ve diğer yetkililer tutuklanmasın ama madem soruşturma açıldı, o zaman “delillerin karartılmaması için” bu kişilerin açığa alınması gerekmiyor mu?*****Şifreli kitapçık iddialarından sonra, önümüzdeki haftaların en çok satacak kitabını tahmin etmek zor değil: “YGS’de Başarının Şifreleri” (Gani Yıldız)*****YENİ ÖĞRENDİMANAP’tan CHP’ye destekSeçimler için aday belirleme son günü yaklaştıkça ilginç ittifaklar da ortaya çıkıyor.Bunun son örneği eski ANAP’ın bu seçimlerde CHP’ye destek vermek için harekete geçmesi.ANAP’ın eski Genel Başkanı ve Rize Milletvekili Mesut Yılmaz’ın CHP üst yönetiminde zemin yokladığını ve özellikle büyük kentlerde kime oy vereceğine henüz karar verememiş eski ANAP’lılara “CHP’ye destek verin” çağrısı yapabileceğini öğrendim.Yılmaz’ın eski ANAP’lı bakanlardan Ahat Andican ile İstanbul eski teşkilat başkanlarından Mehmet Ekşi’nin CHP’den aday gösterilmesini istediği belirtiliyor.Konuştuğum bazı eski ANAP’lılar “Bu seçimlere mahsus AKP iktidarından kurtulmak için CHP’ye destek veririz. Özellikle büyük kentlerdeki eski ANAP oylarını kimse küçümsemesin” dediler.CHP yönetiminden ise bu konuda henüz net bir karar çıkmadığını öğrendim.
Sevgili okurlar; yine yoğun bir haftayı bitirip, nisan ayının ilk haftasına ulaştık. Geçen haftaya dışarıda Libya operasyonu ve Suriye’de giderek artan olaylar, içte ise yeni Ergenekon baskınları ve Ergenekon davasının en önemli savcısı Zekeriya Öz’ün “terfien” görevden alınması damga vurdu. Bunun yanı sıra Başbakan Erdoğan’ın Irak’ta artık açıkça “Kürdistan” diye tanıtılan bölgeye yaptığı ziyaret haftanın en önemli olayıydı.Tarihi ziyaretTürk medyası Erdoğan’ın önce Bağdat sonra Erbil ve çevresine yaptığı resmi ziyarete büyük önem verdi. Gazete ve televizyonlar geziyi “tarihi” ve her ne demekse “kritik” olarak niteledi. Hazreti Ali’nin türbesini ziyaret eden ilk Türk Başbakanı balonu ise gezinin en komik anlarıydı. Medyanın dikkatsizliği mi yoksa cehaleti mi, ama bir palavra bütün medyaya manşet oldu. Oysa Hazreti Ali’nin türbesini Menderes ve Demirel de ziyaret etmişti.Orası artık KürdistanHer ne kadar ziyaret edilen bölge medyada “Kürdistan” olarak anılmadıysa da, gidenlerin hepsinin ortak kanaati şu ki “Kuzey Irak’ta resmen kurulmamış bir Kürt devleti var.” Bu devletin başkenti belli, merkez bankası ve bankaları var, paraları var, bayrak ve milli marş da kullanıyorlar. Bölgenin her tarafından yabancı yatırımlar fışkırıyor, ortaya çok modern görünümlü kentler çıkıyor. Her yerde Kürdistan yazıları bulunuyor.Irak’ın toprak bütünlüğüTürkiye Kuzey Irak’taki yapılanmayı elbette yakından izledi bugüne kadar ama temel politika “Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı” çerçevesinde yürütüldü. Türkiye’ye göre Irak hâlâ üniter yapıya sahip bir ülke. Teknik durum böyle olsa da fiili durum öyle değil. Irak artık 3 bölgeden oluşuyor ve bundan geri dönmek, Irak’ı yeniden tek ve bütün ülke haline getirmek çok zor. Buna karşın alt yapı tamamlanmadığı için gerçek ilan edilmiyor.Türkiye fiili durum yarattıBaşbakan’ın Erbil gezisi ve buradaki temasları, Türkiye’nin teknik olarak “Irak’ın toprak bütünlüğünü tanımasına” rağmen, fiili durumun da gözardı edilemeyeceğini kabul ettiğini gösteriyor. Erdoğan’ın Barzani’ye “Başkan” diye hitap etmesi sembolik olmakla birlikte bir gerçeği de yansıtmaktadır. Görülüyor ki iktidar Kürdistan’ı resmen olmasa da fiilen tanımaktadır. Kurulan konsolosluk Irak adına olsa da o makam aslında Erbil Büyükelçiliği’dir.Sivil itaatsizlikTürkiye Kürdistan’ı adeta “tanır gibi” yaparken, bu bölgenin hemen üstünde, Türkiye sınırları içinde Kürt kökenli vatandaşların yaşadığı bölgede 10 günü aşkın süredir “sivil itaatsizlik” yaşanıyor. On binlerce kişi sokaklarda, sessiz, sakin biçimde eylem yapıyor. Medya bu gelişmeleri yansıtmaya pek yanaşmıyor, ama bu direniş eninde sonunda tüm Türkiye’nin gündemine gelecektir. Medya herhalde haber yapmak için çatışmalı eylem bekliyor.Ne kadar dayanırErbil’deki Kürt yönetimine çok sıcak mesajlar veren, bölgeyi Türk yatırımları ile adeta ihya etmeye başlayan Türkiye’nin kendi sınırları içindeki Kürtlere ise “demokrasiyi yok etmek için eylem yapanlar” gözüyle bakmasının ne kadar sürebileceği şüpheli. Sözde Kürt açılımı yaparak ortalığı karıştıran, ancak geçmişte temelleri hazırlanan girişimler dışında hiçbir şey yapmayan iktidarın bu politikayı daha fazla yürütmesi çok zor.Yumurta kırılacaktırKuzey Irak’ta bir fiili bir Kürt Devleti kurulmuşken, hemen birkaç kilometre kuzeyde yaşayan milyonlarca insanın hiçbir şey olmuyormuş gibi davranması mümkün değildir. Dışarıdaki Kürtlere büyük sevgi ve muhabbet gösterilirken, içerdeki Kürtlerin neredeyse tamamına “terörist” gözüyle bakılması, hukuka uygun olmayan tutuklamalar ve baskılar yapılması eninde sonunda yumurtayı çatlatacaktır.Temel politika ne?Medyamızın önemli isimleri günlerdir Kürdistan gezisi üzerine güzellemeler yazıyorlar ama içerdeki Kürtlerin bu durumdan ne ölçüde etkileneceğini ve neler olabileceğini hiç söylemiyorlar. Bunda belki “kaçınılmaz bir bölünme yaşanacağı” gerçeğini bir türlü söyleyememenin etkisi vardır. İktidar büyük ihtimalle seçim kaygısı taşıyarak Güneydoğu politikasını bir türlü açıklayamamakta. Ama bu kaçış nereye kadar gidecektir ki?Nasıl tutulabilir?Türkiye Erbil’e yumuşak elini uzatırken Türkiye’deki Kürtleri nasıl tutacağını da hesaplamak zorunda. “Anayasa değişiklikleri” veya “oyunu bana ver rahat et” propagandalarının geniş kitleleri etkilemesi artık mümkün değil. Yaşanacak bir başkaldırıyı şiddet kullanarak önlemek de olacak iş olmadığına göre, acil önlemler alınması gerekiyor. Oysa iktidar her şeyi seçime endekslemiş biçimde Güneydoğu’da yaşananları “yok” sayıyor.Bölünmeye doğruBütün bunları özetlersek, Türkiye’nin kaçınılmaz biçimde bir bölünmeye gittiğini söylemek yanlış olmaz. Hemen güneyinde Türkiye tarafından ihya edilen bir fiili Kürt devleti varken, binbir sıkıntı ve yoksulluk içinde yaşayan milyonlarca insanın iktidardan gelecek gıda yardımını ve sözde demokratik atılımları bekleyecek hali kalmamış görünüyor. Bölgenin yakın gelecekte daha da karışacağını söylemek kehanet sayılmamalıdır.Suriye olaylarıPeki fiili Kürdistan neden gerçek bir devlete dönüşemiyor? Belli ki bölge üzerindeki uluslararası pazarlıklar henüz bitirilemedi. Çünkü “Büyük Kürdistan” hayali aynı anda 4 ülkeyi birden kapsıyor. Irak, İran, Suriye ve Türkiye topraklarına yayılan Kürtlerin tek çatı altında toplanması şu anki dengeler nedeniyle gerçekten bir hayal gibi görünüyor. Suriye’de giderek artan olayları bu açıdan da değerlendirmek gerekir.Nasihat para etmediKuzey Afrika’da başlayan olaylar sırasında Türkiye’deki kamuoyuna yönelik “dünyaya ayar veren başbakan” havası yayan, ama dışarıda bir ciddiyetle karşılanmayan Erdoğan, Suriye konusunda da başarısız oldu. Tıpkı daha önce Kaddafi’yi bağrına bastığı gibi dünyanın diktatör kabul ettiği Esat’ı da “dostum” diye kucaklayan Erdoğan, Suriye Başkanı’na bu kez nasihatle ulaşmayı denedi ama başarılı olamadığı görüldü.Suriye sıkıntıdadırErdoğan’ın nasihati aslında bir beklenti yaratmıştı. Çünkü Erdoğan “Konuştum, bazı önlemleri açıklayacak” demişti. Ama Esat tam tersini yaptı, ülkesindeki olayların yabancı ajanlar tarafından kışkırtıldığını söyledi. Halkı ayaklanmış bir liderin asla yapmayacağı biçimde sertliği seçti. Ama bir noktadan sonra sertlik de para etmiyor, nitekim Suriye’deki olayların daha da tırmanması (ve tırmanacağı) kimse için sürpriz olmayacaktır.Kürt sorunu yaşayacaktırGörünüşte Suriye’nin, Türkiye gibi ciddi bir Kürt terör örgütleri sorunu yok. Daha baskıcı olan Suriye bu terörü bugüne kadar önlemeyi başardı, hatta bunu Türkiye’ye yönelik hale bile getirdi. Ancak yaşanan olayların önemli bölümü Suriye’nin daha çok Kürtlerin yaşadığı bölgelerinde gelişiyor ve artıyor ki, Suriye’nin de bundan böyle bir Kürt sorunu olacağının habercisidir. Bu da Türkiye’nin sıkıntısını artıracaktır.Hepinize iyi haftalar dilerim.
Yıldırım Tuna’dan bu hafta yine bol bol fıkra ve espriler geldi. Hava büyük ihtimalle bütün Türkiye’de kapalı ve yağmurlu. Eh sokağa çıkmaya da pek hevesiniz olmadığına göre fıkraların keyfini çıkarın...YıldızAdam yeni aldığı bilgisayarın Teknik Danışma Servisini aramış, “Parolamı yazarken rakamlara basıyorum, ekranda ‘Yıldız’ çıkıyor.. ” diye,“O program tamamen sizin emniyetiniz için” demiş telefondaki yetkili, “Arkanızda duran birisi varsa yazdığınız parolayı görmesin diye tasarlanmış bir program..” Adam “Hah.. Tamam da” demiş alaylı bir ses tonuyla, “Kardeşim arkamda biri yokken de o zımbırtı çıkıyor.. Bu ne iş şimdi?..”Ananasİki kâşif Afrika’da bir kabileye esir düşmüş. Kabile reisi “Bu adada aynı meyveden 100 adet bulup toplayabilirseniz serbestsiniz!..” demiş. Birinci kâşif bir müddet sonra 100 adet kiraz bulup getirmiş, “Aferin..” demiş reisleri, “Yalnız bunları tek tek en nazik yerine yerleştireceksin.. Şayet gülersen serbest kalma hakkını kaybedecek ve kazanda pişirilip yeneceksin! ” 1. Kâşif denileni tek tek yapmaya başlamış, 99’uncuya gelince başlamış katılırcasına gülmeye. “Aa?.. Manyak..!” demiş reis, “Neredeyse başarmak üzereydin, neden güldün ki?” 1. kâşif “Şu.. Şuna bak reis!..” demiş gülmekten yerleri yumruklayıp gelen 2. Kaşifi göstererek “Bu..Bu.. 100 tane ana.. ananas t..toplamışşşş..! ”GoogleGece kulübünde muhteşem güzel bir kızla tanıştım, çok samimi olduk, dans ederken yanağım yanağına değdi, tüm cesaretimi toplayıp “Hayatımda bu kadar yumuşak bir tene rastlamadım” dedim ve hiç çekinmeden “Vücudunun her yeri aynı yumuşaklıkta mı? ” diye sordum, bana doğru uzandı “Bunu öğrenmenin tek yolu var ” dedi gülerek ve kulağıma fısıldayarak. “Ah ne aptalım, tabi yaa.. Hep unutuyorum işte.. Bunun cevabını da Google’dan kolaylıkla bulabilirim..FingirdekPatron sabah işe geldiğinde çok değişik fantezilerle aşk yapmaktan hoşlanan sekreterini odasında ağzında bant ellerinden ve ayaklarından bağlanmış masasının üzerinde yüzükoyun bulmuş, “Seni küçük fingirdek” demiş heyecandan nefes nefese kızın saçlarını okşamaya çalışırken “Yine o gizli fanteziler ha? Ama yine de sana söylemeliyim, bir daha kasanın kapısını böyle ağzına kadar açık bırakmamalısın..! ”Uzun geziAlaska’ya uzun bir seyahat planladım.. “Muhteşem bir gezi olacak” dedim karıma. “Elektriği olmayan bir ‘kütük ev’, bakkal yok, kasap yok okla geyik avlamaya çalışacağım, araba yok, bir yerden bir yere giderken köpekli kızak kullanılacak.. Medeniyete tamamen uzak bir yaşam olacak.. Bakalım en çok neyi özleyeceksin tatlım? ” Cevabı çok kesindi sinir içinde kalkıp mutfağa giderken “Seni..”Yanlış adresKapı ısrarla çaldı, koltuğumdan zar zor kalkarak açtım, kapıda muhteşem güzellikte genç bir kız.. Beni kapıda görünce “Sanırım yanlış bir adrese geldim.. ” dedi utancından yanakları pembeleşerek. “Geldiğin adres doğru güzel şey.. ” dedim gülümseyerek, “Sadece 30 yıl geç kaldın o kadar..! ”KaridesAdam gittiği restoranda garsonu çağırıp “Evladım ‘karides kokteylde bir tane bile karides yoktu” diye şikâyet etmiş . “Herhalde” diye cevap vermiş garson sinirlenerek, “Bülbül yuvası tatlısında bülbül mü var amca?.. Vezir parmağı isteseniz tabakta parmak mı arayacaksınız?..Tövbe tövbe!..”Genel BaşkanParti Genel Başkanı gittiği restoranda yemeğe başladıktan bir süre sonra garsonu çağırıp “Bu ne biçim köfte?” diye sormuş sinirle, “İkisini yedim, üçüncüsünü kesemedim bile!..” Garson “Kesememeniz normal efendim” demiş garson, “O mikrofon da!..”GergedanÇocuk “Baba beni sirke götür” diye yalvarıyormuş. “Yavrum inan hiç vaktim yok” demiş babası. “Baba ne olur..” diye ağlamaya başlamış oğlan, “Çırılçıplak bir kadın gergedanın üzerine çıkıp perende atıyormuş.. ” Baba “Hadi ya?” demiş ayağa kalkıp paltosunu giyerken, “Vallahi gençliğimiz geçti epeydir gergedan falan da görmemiştim.. ”DemokrasiGangsterler bankaya girmiş, “Bu demokratik şekilde yapılan bir soygundur ” demiş başlarındaki kar maskeli elebaşı paltosunun içinden otomatik bir silahı müşterilere doğrulturken “Bu bankayı soymamızın doğru olduğunu düşünenler lütfen ellerini havaya kaldırsınlar!..”*****Öldüren diyaloglarYıldırım Tuna’dan;- Eski arabamdan soğudum.. Isınmak için ne yapmalıyım?..- Yeni arabaların fiyatını öğrenin..***- Annemle eşimin ortak bir taraflarını keşfettim.- Hadi ya?.. Neymiş o?..- Annem beni dünyaya ağlar vaziyette getirmiş, sevgili karım bu düzenin ölene kadar bozulmaması için elinden geleni yapıyor sağ olsun..!***Patron: Biz temizliğe çok önem veririz.. Kapıdan girerken ayakkabılarınızı paspasa sildiniz mi?.Yeni Personel: Evet... Evet efendim sildim..Patron: Bizde yalan söylememek daha da önemlidir... Girişte paspas maspas yok, yaylan bakalım!...**** Şu muhteşem güzel hemşire deli mi ne?..- Niye?.. Ne oldu ki?..- Gözlerini gözlerime dikip elimi bir dakika süreyle avucunun içinde tutuyor, ondan sonra da tansiyonumun normal olmasını bekliyor..Gani Yıldız’danDemek ki 2011’de ileri demokrasiyi yaşamanın kurallarından biri, 1400’lerde bulunmuş matbaanın ürünü olan kitabı yok etmek!***Bir sabah uyandığımızda; sırada kütüphanenin suç mahalli, kitabın suç unsuru, kitap okuyanların da suçlu ilan edilmesi olduğunu görürsek şaşırmayalım!***Bazı vatandaşlar neden vergi ödemez? Çünkü bir gün borçlarının silineceğini ve devletin “affına sığınarak” kurtulacağını bilir!***The King’s Speech filmini vizyona girmeden önce izleyen Cumhurbaşkanımız, malum kitabı da “baskından önce” okumuş olsa gerek!***Türkiye nasıl bir ülke? Dokunulmak istenirse dokunmak isteyeni yakanların, dokunulmazlıkları sayesinde dokunulamayanların, suya sabuna dokunmayanların, bir dokunulsa bin ah işitileceklerin ülkesi...*****Cihan Demirci’den ilk karikatür albümüBu köşenin “pazar günü okurları” için Cihan Demirci adı çok tanıdık. Laforizmalar’ıyla güncel konulara harika göndermeler yapan Cihan Demirci pek çok kez konuk olmuştu bu köşeye. Ancak doğal olarak okurların bir bölümü Cihan Demirci’yi mizah yazarı olarak tanıyor. Oysa Demirci aynı zamanda bir karikatür üstadı. 1978’den beri karikatür çizen Cihan Demirci 33 yıllık karikatürcülük serüvenini “Gereksiz taramalardan kaçınamadım” adını verdiği albümde toplamış.Oğuz Aral’ın öğrencisi olan Demirci kitabını karikatürcüler tarihine ‘gereksiz taramalar yapmayın’ uyarısıyla geçen Büyük Usta’nın anısına adadığını söylüyor. 140 karikatürün yer aldığı albüm Pia yayınlarından piyasaya çıktı.Bu arada bir not daha ekleyeyim. Laforizmaların mucidi Cihan Demirci, günümüzde herkesin dilinde olan “Geyik Muhabbeti” tanımlamasının da yaratıcısı.
ANALİZAnayasalar çok önemlidir. Toplumun ortak sözleşmesidir. Herkesi kapsaması gerekir. Hazırlanırken en geniş ortak paydalar bulunmalıdır.Türkiye ne yazık ki 1924 Anayasası hariç diğer iki anayasasını askeri darbelerden sonra yazmak zorunda kaldı. 1960 darbesinden sonra yazılan anayasa ne kadar özgürlükçü ve demokratik olsa da önce 12 Mart 1971’de budandı, 12 Eylül 1980’de ise yeni baştan ama bu kez pek çok antidemokratik maddeye yer verilerek yazıldı.Öte yandan da geçen 30 yılda Anayasa’nın 100’ün üzerindeki maddesi değiştirildi, birkaç maddesi hariç bu anayasa artık darbelerin yarattığı anayasa olmaktan çıktı.İktidar özellikle son anayasa değişikliklerini öne sürerek “ilk kez çok ciddi demokratik ilerlemeler olduğunu” savunuyor ama, 1980’lerin ikinci yarısında ve özellikle 1990’lı yıllarda yapılan anayasa değişikliklerini kimse yabana atamaz. Özellikle 1995’te askerlerin yazdırdığı anayasanın giriş bölümündeki “kutsal devlet ve 12 Eylül ruhu” kavramlarının çıkartılmış olması ve girişin yeniden düzenlenmesi çok önemlidir ve devrim niteliğindedir.Bugün anlamsız biçimde tekrar tartışılmaya başlanan idam cezası da üstelik MHP gibi idam cezasının kaldırılmasına karşı olan bir partinin iktidar ortağı olduğu dönemde kaldırılmıştır.Bütün bunlara rağmen iktidar destekçisi bir koro son iki yıldır ısrarla “darbe anayasasına hayır” kampanyası yürütüyor ve “yeni bir anayasanın yazılması gerektiğini” söylüyor.Kampanya o kadar yaygın ve etkin ki, sokağa çıkıp “Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı?” diye sorduğunuzda cevap yüzde 99 “Evet” oluyor. Oysa aynı kişilere “daha demokratik olması için anayasada neler olması gerekir?” sorusunu yönelttiğinizde genellikle hiç cevap alamıyorsunuz.İktidar seçim propagandalarından birini “yeni anayasa yazılacak” sloganı üzerine oturtmuştu. Çeşitli nedenlerle şikâyetleri olan her kesime “Seçimden sonra yeni anayasa ile tüm bunların ortadan kalkacağı” mesajı veriliyordu.Ancak Başbakan’ın Londra’daki açıklaması “seçimden sonra yeni anayasa” planlarını altüst etti. Çünkü Başbakan seçimden sonra “Başkanlık sisteminin tartışmaya açılacağını” ve “bunun için referanduma gidileceğini” açıkladı. Bununla da kalmayıp, yenisinden hiç söz etmeden mevcut anayasada değişiklikler yapılacağı mesajını verdi. Aslına bakarsanız Başbakan’ın sözleri, benim uzun zamandır yazdığım ve ekranlarda da ısrarla söylediğim tezlere çok benziyor. Başbakan da anayasanın önemli ölçüde değiştiğini ve kalanlar üzerinde de oynanabileceğini belirtiyor.Yeni olan, başkanlık sistemi. Bu sistemin kısa bir tartışmanın ardından hayata geçirilmesi öyle kolay değil. Bunun için AKP’nin 400’e yakın milletvekili çıkarması gerekiyor.Bu durumda iktidarın asıl amacının yeni anayasa yerine “Başkanlık sistemini” getirmek olduğu anlaşılıyor. Zaten AKP Meclis’te 367’ye ulaşmadığı takdirde bırakın başkanlık sistemini, yeni anayasa yazması bile çok zor. O halde “seçimden sonra yeni anayasa” vaadi havada kalıyor. Niyet başkaymış.*****MERAK ETTİKLERİMMİT Müsteşarı Suriye’ye neden giderSuriye’de durumun en karmaşık olduğu günlerde Başbakan’ın bir açıklamasının üzerinde fazla durulmadı. Erdoğan “MİT Müsteşarı’nı Suriye’ye gönderdik” demişti. Çok merak ediyorum. İç çatışmalar arasında Devlet Başkanı’nın zor anlar yaşadığı bir ülkeye MİT Müsteşarı neden gönderilir?MİT Müsteşarlığı diplomatik bir makam değil ve MİT bir istihbarat örgütü. Yapısı gereği “dış istihbarata karşı” örgütlenmiş. İç karışıklık yaşayan bir ülkeye “istihbarat örgütünün en tepesindeki kişiyi gönderme”nin anlamı nedir?İnsanın aklına “Türkiye’nin Suriye ile istihbarat paylaşımı yaptığı” gelebilir. Yine de kafa karıştırıcı bir durum var. Türkiye bir karışıklık anında Suriye ile hangi istihbaratı paylaşır? Ayaklanan kesimlerle ilgili bilgi mi verir yoksa buna karşı yapılması gerekenler hakkında taktikler mi anlatır? Çok karışık bir durum.*****KOMİKAl sana Ergenekon savcılığı Ahmet Şık’ın henüz taslak halindeki “İmamın Ordusu” kitabınının bilgisayar ortamındaki görüntülerini “terör suçuna kanıt” sayarak toplattı. Sonra da “” tuşuna basarak o görüntüleri sildiler.Taslağın kopyalarını almak belki hukuken geçerli olabilir ama komik olan silmeye kalkmaktı. Çünkü bir yazı bilgisayar ortamına girdiği andan itibaren tamamen silinemediği için kopyalar bir yerlerde kaldı haliyle.Ve dün itibarıyla “yasak olmasına rağmen” bilgisayarlara kitabın kopyası yağmaya başladı. Şu anda sayamadım ama bana da kitabın kopyasını taşıyan 20’nin üzerinde mail geldi.İlginç olan şu; tanıdığım birçok kişi “Kitap sana da geldi mi?” diye sorup “Aman açma” diye uyardı. “Çünkü” dediler “Açtığın anda bilgisayarında iz kalacak. Vatandaşlar bu mail’i açıp okuduğunda onlara birşey olmayabilir, ama polis özellikle senin bilgisayarına bakıp suç yaratmaya çalışabilir.”Korku imparatorluğunun bizi düşürdüğü hale bakar mısınız? Yazıyı yazdığım saate kadar kitabı indirenlerin sayısı 100 bini geçmişti. Cumhurbaşkanı’nı kehanetine daha ilk günden ulaşıldı. Ama ne yazık ki devletin vergi geliri kaybı oluyor bu arada.*****Bahar aylarının popüler başlığı “Yaza Formda Girmenin Yolları”dır. Yaşananlardan sonra, “Yaza Cezaevinde Girmemenin Yolları” yayımlansa çok tutar! (Gani Yıldız)*****CANIMI SIKAN ŞEYLERVize kalkması her şey değilİktidarın son yıllarda en övüdüğü konuların başında “birçok ülke ile vizenin kaldırılmış” olması geliyor. Elbette vize eziyetinin kalkması çok iyi. Yıllardır Antakya’ya giderim.Halep Antakya’ya yarım saat uzaklıkta, yemeği ve otantik çarşılarıyla çok cazip, bir o kadar da tipik bir Suriye kenti. Antakya ve İskenderunlu dostlarım Halep’e geçmeyi teklif ederler, vizem olmadığı için gidemem. Şimdi ilk Antakya, İskenderun gezimde Halep’e de gitmeyi düşünüyorum.Ancak şu sıralar Suriye’nin kapıları kapalı. Hele gazeteciyseniz tümden kapalı. Yetkililer ülkede iç karışıklık yaşandığını belirterek genellikle Müslüman ülkelerden gelenleri içeri sokmuyor. Son örnek CNN Türk adına Suriye’ye giden Şirin Payzın’ın başına gelenler. Şam’a uçakla gitti ama ülkeye giremedi. Çünkü gazeteciydi ve Suriye gazeteciden korkuyordu.Oysa Başbakan Suriye Devlet Başkanı’ndan “dostum” diye söz ediyor, ona destek vererek nasihatlerde bulunuyor. Suriye ise Türk gazetecileri içeri sokmuyor. Demek ki “dostluk, kardeşlik” ve “vizenin kaldırılması” her şey değilmiş.
Çıplak ayakla poz verdiği için “ne kadar çağdaş, ne kadar demokrat, ne kadar samimi ve en önemlisi ne kadar özgürlük düşkünü” olduğu ballandıra ballandıra anlatılan Cumhurbaşkanı Gül gazeteci Ahmet Şık’ın basılmamış hatta henüz bitirilmemiş kitabı için çok ilginç bir yorumda bulundu.İnanılmaz yorumu dünkü gazetelerde mutlaka okumuşsunuzdur. Cumhurbaşkanımız diyor ki “Bu kitap 10 bin satardı, ama şimdi 100 bin satacaktır, yani çok iyi bir PR’ı oldu.”Okurken ne kadar şaşırdığımı anlatamam. Düşünebiliyor musunuz, henüz yazımı bile bitmemiş bir kitap yüzünden gazeteciler hapse atılıyor, birçok gazetecinin evine baskın yapılıyor, kopyalar siliniyor, bununla da yetinilmiyor bir gazeteye polis baskını düzenleniyor ve aynı işlem burada da yapılıyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı bunları es geçip “Kitap şimdi çok satar, PR’ı iyi yapıldı” açıklaması yapabiliyor.Bunun adına da galiba “ileri demokrasi” diyorlar.Oysa gerçekten ileri demokrasiye sahip ülkeler, ki bu ülkeler Türkiye’de gerçekten demokratik yolda adımlar atıldığını sanarak bugüne kadar desteklerini esirgememişlerdi, Türkiye’ye tuhaf bakmaya başladılar. Fikir özgürlüğü konusunda sınır tanımayan ileri demokrasiler Türkiye’de olup bitenlere akıl sır erdiremiyor.Türkiye’nin gerçek demokratları, gerçek özgürlükçüleri, hukukun üstünlüğüne gerçekten inananlar gazetecilere yapılan garip uygulamayı sorgularken, Türkiye Cumhuriyeti’nin teminatı olan makamda oturan Cumhurbaşkanı olayı tamamen “ticari” açıdan gördüğünü açıklıyor.Ancak Cumhurbaşkanı’nın “ticari” anlayışında da bir tuhaflık var. Örneğin henüz yazımı bile bitmemiş bir kitabın eğer savcılık tarafından PR’ı yapılmasaydı sadece 10 bin satacağını nereden tahmin ediyor. Savcı PR yapınca neden 10 binden 100 bine çıkıyor da örneğin 200 bin olmuyor?Kimin aklına gelirdi Hanefi Avcı’nın kitabının yüz binler satacağı. Üstelik bu tür bir savcılık PR’ı falan da yapılmamıştı.Ya da Turgut Özakman’ın “Şu çılgın Türkler” kitabının satışının bir milyona dayanacağını düşünen var mıydı kitap piyasaya çıktığında? Doğru düzgün reklamı bile yapılmamıştı oysa kitabın. Ama inanılmaz bir ilgi görmüştü.Oysa Cumhurbaşkanı bir kitabın kaç satacağını, savcılık PR’ının ise bu satışı nereye kadar çıkarabileceğini önceden biliyor.Eğer Cumhurbaşkanı’nın, özgürlüklerle ilgili bir konuyu tamamen ticari olarak ele alan kehaneti doğru çıkarsa, devlet bandrol satışından da beklemediği bir vergi geliri sağlayacak.Oldu olacak, kitap çıktıktan sonra maliye savcılığa “vergi miktarını artırdığı için” bir “şükran plaketi” versin.*****Seçime 75 gün kala özel yetki neden istenir?Hükümet, Anayasa’da da yeri olan Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi istiyor Meclis’ten. Seçime şunun şurasında 75 gün kala böyle bir yetki istemenin ne anlamı olabilir?İktidar sözcüleri “Meclis seçim çalışmaları nedeniyle çalışamayacak, bu arada yapılması gereken bazı idari değişiklikler için bu yetki gerekli” diyorlar sonra da ekliyorlar “Ayrıca bu yetki Anayasa’da var, niye karşı çıkıyorsunuz?”Zeytinyağı gibi üste çıkmak bu olsa gerek. Hangi konu, ne kadar acil olursa olsun; seçime çok az kala Meclis’i devre dışı bırakarak kanun yerine geçecek bir kararname çıkartmaya kalkmak siyasi ahlâkla bağdaşmaz.Evet, bu yetki Anayasa’da var. Ama bana göre böyle bir yetki ancak yeni seçilmiş bir hükümetin en fazla ilk bir yılda kullanabileceği bir yetkidir. O da ilk icraatlarını hızla yapabilmesi için verilebilir, ki zaten Anayasa’ya göre Kanun Hükmünde Kararnamelerin 6 ay içinde Meclis’te görüşülmesi ve kanun haline getirilmesi gerekiyor.Kısacası hiç kimse şu anda ve bu iktidar tarafından böyle bir yetkinin “kimsenin aklına bile gelmeyen” bir amaç için kullanılmayacağı konusunda ikna edici bir şey söyleyemez.*****Hükümet, Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi istiyormuş. Anlaşılan Başbakan’ın her sözünün “kanun hükmünde” olması yeterli gelmedi! (Gani Yıldız)*****Öz’ün görevden alınması sürpriz değilErgenekon savcısı Zekeriya Öz’ün görevden alınması ve “taltif edilerek” başka bir göreve atanması dünün en flaş gelişmesiydi. Hani bir söz vardır “Maaşa zam, işe son” diye. Öz’ün başına gelen aynen budur.Ama işin aslına bakarsanız, bu görevden alma, en azından benim için çok da sürpriz olmadı, bekliyordum.Çünkü bunu anlamak için “yandaş medyayı” iyi izlemeniz yeter.Nedim Şener ve Ahmet Şık gözaltına alındığında yazmıştım hatırlarsanız; “Yandaşların tepkisine göre, bu iki gazetecinin serbest bırakılması bekleniyor, çünkü o zaman diyecekler ki (işte yargı suçluyla suçsuzu ayırıyor) böylelikle Ergenekon’un ne kadar haklı bir dava olduğu anlatılacak.”Oysa iş böyle gelişmedi, Şener ve Şık tutuklandıkları gibi üstüne de henüz yazılmamış bir kitabın taslaklarına bile el konuldu, kopyalar imha edildi.Bu akıl dışı gelişmeler yandaş medyada da ve hatta iktidarın bir kanadında da tepki yarattı. Ergenekon’un zayıflatıldığı, davanın sulandırıldığı iddiaları ortalığı sardı.Yandaş medyanın hedefinde isim vermeden de olsa elbette Savcı Öz vardı.Anladığım kadarıyla Savcı Öz “derin devlete savaş açan ve gerçekleri ortaya çıkaran kahraman savcı” sıfatına kendisini çok kaptırdı. Her şeyin belli bir plan içinde ve kontrol altında yapıldığını unutarak “tek başına savaştığını” sandı. Galiba Zekeriya Beyaz olayıyla birlikte artık davanın asıl sahiplerine de yapacak başka şey kalmadı ve görevden alma kararına varıldı.*****Ne sanmıştınız Sayın Özinceİş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince de Başbakan’la birlikte Kuzey Irak’a gitti, bankasının şube açılışını yaptı. Bu sırada gazetecilerle konuşurken Ekonomi Bakanı Ali Babacan’ın “bankalara karşı gerekirse polisiye tedbirler alırız” sözlerine tepki gösterdi. Çok ilginç bir çıkış yaptı; “Polisiye derken herhalde geriye basındaki gibi gelip götürmek kaldı. Basındaki gibi yöntemler uygulanacaksa, yok, teslim. Hukuk devletinde değil miyiz? Ne biçim ifadeler bunlar?”Özince feryadında haklıdır da, “hukuksuzlukları sorgulamak nedense kendi başlarına iş gelince mi hatırlanıyor” diye sormadan edemiyorum. Yıllardır sürdürülen adaletsizliklere ve hukuksuzluklara hiç ses çıkarılmazsa bunların yaşanacağını bilecek deneyime sahip olduğunu sanıyorum.Ama işin bir de başka tarafı var. Ersin Özince, bankacılıkla ilgili olmasa da Ergenekon nedeniyle bazı kapıların sabahın kör karanlığında çalınacağını da biliyordur herhalde. Yandaş medyanın “özel yetkili gazetecileri” son medya operasyonundan sonra sıranın Ergenekon’un “finans ve iş dünyası ayağına” geldiğini yazmaktan hiç çekinmiyorlar. Bu “yetkili” arkadaşlar bir de öfkeyle “Bu nasıl iş; hani nerede Ergenekon’un finans desteği, neden tutuklanan iş adamı yok” diye bile soruyor ve ekliyor “Ama merak etmeyin, sıra geliyor.”Yani Sayın Özince, siz ne sanıyorsunuz, öyle ya da böyle “polisiye tedbirler” yakında bazı kapıları çalabilir. Ali Babacan belki de bunu kaçırmıştır ağzından.
Hesap aslında ortada. Genel seçimlerde ülke barajı yüzde 10 ve üç partinin dışında bu barajı geçebilecek bir parti yok.Barajı geçemiyorsanız yoksunuz demektir anlamına da geliyor. O halde her siyasi hareketin aklını başına alması, “ego tatmini” yerine ülke gerçeklerini ve kendi siyasi hareketlerinin geleceğini düşünerek bir araya gelmesi gerekiyor. Aksi takdirde, AKP çok daha güçlü biçimde iktidara gelecektir. Bunun çok sayıda sakıncası var. Ama en önemlilerini sıralayayım:Birincisi; üst üste üç dönem ezici çoğunlukla iktidarı elinde tutan bir partinin “güç zehirlenmesine” uğraması kaçınılmazdır ki AKP zaten ikinci seçim zaferinden sonra bu havaya girmişti bile.İkincisi; yüzde 10’un çok üzerinde bir kesimin parlamento dışında kalması, dolayla da olsa demokratik yapı dışında kalmasını da beraberinde getirir ki, iktidar ve muhalefet “milli irade” adı altında dışarda kalanları tamamen ezer.Üçüncüsü; sürekli dışarıda kalan siyasetler çaresiz kalacağı için marjinalliğe doğru itilir ki bu da her türlü kaosun ve gergin ortamın doğmasına neden olur.Bu üç faktör bile belki de sadece bu seçimlere özel bir birlikteliğin sağlanmasının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.Önce barajı aşamayacak partilere şu öneriyi getirmek istiyorum. Bir ittifak yapılmaması halinde ne kadar düzgün propaganda çalışması yaparsanız yapın seçim sonuçlarına göre yoksunuz. O halde egonuzu biraz kenara bırakarak birkaç kişi ile bile olsa meclise girebilmek hem partinin hem de demokrasimiz için en doğru karar olacaktır.İkinci önerim ise ittifaka açık olan ama egolarını yenemeyen barajı aşacak partilere. Büyüklük hastalığına kapılıp “partini kapat da gel” demek ya da “Sana iki kontenjan veririm” söylemine sapmak da doğru değil. İttifaka gelen bir partiye belki hak ettiğinden biraz fazla kontenjan vermiş olursunuz ama partinizin oy oranı da beklediğinizin üzerinde artar.Bu koşulların iyi değerlendirilmesi ve listelerin açıklanmasına sadece 11 gün kalmışken yeniden düşünmek, aklı başında ve sağduyulu davranmak herkesin görevi olmalıdır.Bu arada, ittifaklardan umutlu olmayan veya tehlikelerine dikkat çeken çevreler de var. Örneğin “MHP’de bir sağ birlik oluşturulması” önerilerine karşı “Saadet, Has ve diğerleri gibi sağ partilerin meclie girdikten sonra AKP’yle işbirliği yapmayacağı ne malum” diyenler oldu. Tabii ki dikkate değer bir söylem ama siyasette bazen riskleri de göze almak gerek.Aksi takdirde ülke tamamen elden gidebilir.***İttifak için basit bir örnekBalıkesirli bir okurum rakamlarla anlatmış ittifakın gerekliliği. Üstelik sadece Balıkesir’den örnek vererek. Okurum “Allah siyasi partilere mantıklı düşünce nasip etsin” dedikten sonra Balıkesir’deki son seçim sonuçlarını veriyor. 2007 genel seçimlerinde Balıkesir ilinde oyların partilere dağılımı şöyle:AKP: 187.441CHP: 168.593MHP: 109.769DİĞER (Saadet, Genç, DP, Bağımsız): 109.926Görüldüğü üzere, ‘Diğer’lerinin oyu, MHP ’den fazla olmasına rağmen, ittifak yapmadıkları için, milletvekili çıkaramamışlardır. İttifak yapılmadığı için AKP 5 milletvekili çıkardı. Balıkesir’den CHP’nin 2, MHP’nin ise 1 milletvekili var. Eğer “DİĞER” partiler ittifak yapmış olsaydı AKP 4 milletvekili çıkarırken “DİĞER” parti de bir milletvekili kazanmış olacaktı.Üstelik bu destek bir parti üzerinden sağlanmış olsa, tablo daha da değişecekti.Durum bu kadar net ve basit. Değerlendirme son 11 güne girildiğinde parti genel başkanlarınındır.***Karalamayı bırakın suçları ne?Başbakan Erdoğan’ın tutuklanan gazeteciler için “Gazetecilik yaptıkları için değil başka suçlardan tutuklandılar” sözleri üzerine cümle yandaş medya koro halinde bu görüşü savunmaya başladı.Ancak ne gariptir ki, bu yandaş takım tutuklu gazetecilerin suçlarından hiç söz etmiyor. Varsa yoksa karalama, aşağılama, itibarsızlaştırma ve en önemlisi kişisel hesaplaşmalar yapılıyor.Elinde kalem varken bulaşmaya cesaret edemedikleri isimler hapse girince hepsi arkadan vurmaktan çekinmiyor.Şimdi size hâlen aynı davadan yargılanan gazetecilerin isimlerini vermek istiyorum. Bu isimlerin hangi suçu işlediklerini açıkça bilen varsa, kanıtlarıyla birlikte bana göndersin, aynen yayınlayacağım: Adnan Akfırat, Adnan Bulut, Ahmet Şık, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Deniz Yıldırım, Doğan Yurdakul, Doğu Perinçek, Durmuş Ali Özoğlu, Fatma Sibel Yüksek, Ferit İlsever, Güler Kömürcü, Halil Behiç Gürcihan, Hayati Özcan, Hayrullah Mahmut Özgür, Hikmet Çiçek, Merdan Yanardağ, Murat Avar, Mustafa Balbay, Müyesser Yıldız, Nedim Şener, Serhan Bolluk, Soner Yalçın, Tuncay Özkan, Ufuk Akkaya, Ufuk Mehmet Büyükçelebi, Ümit Oğuztan, Ünal İnanç, Vedat Yenerer.Yazarlar: Bekir Öztürk, Coşkun Musluk, Emin Gürses, Ergün Poyraz, Erol Manisalı, Erol Mütercimler, Sait Çakır, Yalçın KüçükTV sahipleri: Mehmet Haberal, Mustafa Özbek.***Okumakla ve dağıtmakla olmazAnkara’dan bir yakınım aradı ve “Senin bugünkü yazı elden ele dolaşıyor, üzerinde çok konuşuluyor, haberin olsun” dedi.Çok dolaşan yazı dünkü ittifaklarla ilgili yazı. Söylediğine göre siyasi çevrelerde de ilgi görmüş. Bu arada birçok okur da yazıyı kopyalayıp mail zinciri ile paylaşıyormuş.İnternet çıkalı bir de bu var. Bazı yazılarımız okurlar tarafından paylaşılıyor. Böylelikle bazı yazıların okunma oranı normalin çok üzerine çıkabiliyor.Ancak dostuma dedim ki “Bir yazının çok okunması, çok ilgi görmesi tabii ki benim adıma çok güzel, ama önemli olan sonuç alabilmek. Herkes okuyup (ne kadar haklı) dese de birileri harekete geçmezse onun bir anlamı kalmıyor.”***Bizim Kürtler öteki KürtlerBaşbakan önce Bağdat’a sonra sonra Erbil’e yani Kuzey Irak’taki Kürt bölgesine gitti. Özellikle yandaş kesim, ama bu kez muhalif olanlar da dahil, bu gezinin çok önemli ve tarihi olduğunu vurguluyor.Elbette “Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı gösteriyoruz” denilen bir zamanda Kürt bölgesini tanıma anlamına gelecek bu ziyaret yapılamıyordu. Bir kere en azından demek ki “Irak’ın toprak bütünlüğü” tanımını bir kenara bırakıyoruz artık.Bu geziyi önemsiyorum, buna karşı Türkiye’deki Kürtler sivil itaatsizlik eylemi yaparken, bir başka ülkedeki Kürtleri muhatap alıyormuş gibi davranmanın da sorun yaratabileceğini düşünüyorum. Buna bir de Kuzey Irak’taki bir dini lideri ziyaret eklenince endişem artıyor.