Çıplak ayakla poz verdiği için “ne kadar çağdaş, ne kadar demokrat, ne kadar samimi ve en önemlisi ne kadar özgürlük düşkünü” olduğu ballandıra ballandıra anlatılan Cumhurbaşkanı Gül gazeteci Ahmet Şık’ın basılmamış hatta henüz bitirilmemiş kitabı için çok ilginç bir yorumda bulundu.
İnanılmaz yorumu dünkü gazetelerde mutlaka okumuşsunuzdur. Cumhurbaşkanımız diyor ki “Bu kitap 10 bin satardı, ama şimdi 100 bin satacaktır, yani çok iyi bir PR’ı oldu.”
Okurken ne kadar şaşırdığımı anlatamam. Düşünebiliyor musunuz, henüz yazımı bile bitmemiş bir kitap yüzünden gazeteciler hapse atılıyor, birçok gazetecinin evine baskın yapılıyor, kopyalar siliniyor, bununla da yetinilmiyor bir gazeteye polis baskını düzenleniyor ve aynı işlem burada da yapılıyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı bunları es geçip “Kitap şimdi çok satar, PR’ı iyi yapıldı” açıklaması yapabiliyor.
Bunun adına da galiba “ileri demokrasi” diyorlar.
Oysa gerçekten ileri demokrasiye sahip ülkeler, ki bu ülkeler Türkiye’de gerçekten demokratik yolda adımlar atıldığını sanarak bugüne kadar desteklerini esirgememişlerdi, Türkiye’ye tuhaf bakmaya başladılar. Fikir özgürlüğü konusunda sınır tanımayan ileri demokrasiler Türkiye’de olup bitenlere akıl sır erdiremiyor.
Türkiye’nin gerçek demokratları, gerçek özgürlükçüleri, hukukun üstünlüğüne gerçekten inananlar gazetecilere yapılan garip uygulamayı sorgularken, Türkiye Cumhuriyeti’nin teminatı olan makamda oturan Cumhurbaşkanı olayı tamamen “ticari” açıdan gördüğünü açıklıyor.
Ancak Cumhurbaşkanı’nın “ticari” anlayışında da bir tuhaflık var. Örneğin henüz yazımı bile bitmemiş bir kitabın eğer savcılık tarafından PR’ı yapılmasaydı sadece 10 bin satacağını nereden tahmin ediyor. Savcı PR yapınca neden 10 binden 100 bine çıkıyor da örneğin 200 bin olmuyor?
Kimin aklına gelirdi Hanefi Avcı’nın kitabının yüz binler satacağı. Üstelik bu tür bir savcılık PR’ı falan da yapılmamıştı.
Ya da Turgut Özakman’ın “Şu çılgın Türkler” kitabının satışının bir milyona dayanacağını düşünen var mıydı kitap piyasaya çıktığında? Doğru düzgün reklamı bile yapılmamıştı oysa kitabın. Ama inanılmaz bir ilgi görmüştü.
Oysa Cumhurbaşkanı bir kitabın kaç satacağını, savcılık PR’ının ise bu satışı nereye kadar çıkarabileceğini önceden biliyor.
Eğer Cumhurbaşkanı’nın, özgürlüklerle ilgili bir konuyu tamamen ticari olarak ele alan kehaneti doğru çıkarsa, devlet bandrol satışından da beklemediği bir vergi geliri sağlayacak.
Oldu olacak, kitap çıktıktan sonra maliye savcılığa “vergi miktarını artırdığı için” bir “şükran plaketi” versin.
Seçime 75 gün kala özel yetki neden istenir?
Hükümet, Anayasa’da da yeri olan Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi istiyor Meclis’ten. Seçime şunun şurasında 75 gün kala böyle bir yetki istemenin ne anlamı olabilir?
İktidar sözcüleri “Meclis seçim çalışmaları nedeniyle çalışamayacak, bu arada yapılması gereken bazı idari değişiklikler için bu yetki gerekli” diyorlar sonra da ekliyorlar “Ayrıca bu yetki Anayasa’da var, niye karşı çıkıyorsunuz?”
Zeytinyağı gibi üste çıkmak bu olsa gerek. Hangi konu, ne kadar acil olursa olsun; seçime çok az kala Meclis’i devre dışı bırakarak kanun yerine geçecek bir kararname çıkartmaya kalkmak siyasi ahlâkla bağdaşmaz.
Evet, bu yetki Anayasa’da var. Ama bana göre böyle bir yetki ancak yeni seçilmiş bir hükümetin en fazla ilk bir yılda kullanabileceği bir yetkidir. O da ilk icraatlarını hızla yapabilmesi için verilebilir, ki zaten Anayasa’ya göre Kanun Hükmünde Kararnamelerin 6 ay içinde Meclis’te görüşülmesi ve kanun haline getirilmesi gerekiyor.
Kısacası hiç kimse şu anda ve bu iktidar tarafından böyle bir yetkinin “kimsenin aklına bile gelmeyen” bir amaç için kullanılmayacağı konusunda ikna edici bir şey söyleyemez.
Hükümet, Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi istiyormuş. Anlaşılan Başbakan’ın her sözünün “kanun hükmünde” olması yeterli gelmedi! (Gani Yıldız)
Öz’ün görevden alınması sürpriz değil
Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün görevden alınması ve “taltif edilerek” başka bir göreve atanması dünün en flaş gelişmesiydi. Hani bir söz vardır “Maaşa zam, işe son” diye. Öz’ün başına gelen aynen budur.
Ama işin aslına bakarsanız, bu görevden alma, en azından benim için çok da sürpriz olmadı, bekliyordum.
Çünkü bunu anlamak için “yandaş medyayı” iyi izlemeniz yeter.
Nedim Şener ve Ahmet Şık gözaltına alındığında yazmıştım hatırlarsanız; “Yandaşların tepkisine göre, bu iki gazetecinin serbest bırakılması bekleniyor, çünkü o zaman diyecekler ki (işte yargı suçluyla suçsuzu ayırıyor) böylelikle Ergenekon’un ne kadar haklı bir dava olduğu anlatılacak.”
Oysa iş böyle gelişmedi, Şener ve Şık tutuklandıkları gibi üstüne de henüz yazılmamış bir kitabın taslaklarına bile el konuldu, kopyalar imha edildi.
Bu akıl dışı gelişmeler yandaş medyada da ve hatta iktidarın bir kanadında da tepki yarattı. Ergenekon’un zayıflatıldığı, davanın sulandırıldığı iddiaları ortalığı sardı.
Yandaş medyanın hedefinde isim vermeden de olsa elbette Savcı Öz vardı.
Anladığım kadarıyla Savcı Öz “derin devlete savaş açan ve gerçekleri ortaya çıkaran kahraman savcı” sıfatına kendisini çok kaptırdı. Her şeyin belli bir plan içinde ve kontrol altında yapıldığını unutarak “tek başına savaştığını” sandı.
Galiba Zekeriya Beyaz olayıyla birlikte artık davanın asıl sahiplerine de yapacak başka şey kalmadı ve görevden alma kararına varıldı.
Ne sanmıştınız Sayın Özince
İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince de Başbakan’la birlikte Kuzey Irak’a gitti, bankasının şube açılışını yaptı. Bu sırada gazetecilerle konuşurken Ekonomi Bakanı Ali Babacan’ın “bankalara karşı gerekirse polisiye tedbirler alırız” sözlerine tepki gösterdi. Çok ilginç bir çıkış yaptı; “Polisiye derken herhalde geriye basındaki gibi gelip götürmek kaldı. Basındaki gibi yöntemler uygulanacaksa, yok, teslim. Hukuk devletinde değil miyiz? Ne biçim ifadeler bunlar?”
Özince feryadında haklıdır da, “hukuksuzlukları sorgulamak nedense kendi başlarına iş gelince mi hatırlanıyor” diye sormadan edemiyorum. Yıllardır sürdürülen adaletsizliklere ve hukuksuzluklara hiç ses çıkarılmazsa bunların yaşanacağını bilecek deneyime sahip olduğunu sanıyorum.
Ama işin bir de başka tarafı var. Ersin Özince, bankacılıkla ilgili olmasa da Ergenekon nedeniyle bazı kapıların sabahın kör karanlığında çalınacağını da biliyordur herhalde. Yandaş medyanın “özel yetkili gazetecileri” son medya operasyonundan sonra sıranın Ergenekon’un “finans ve iş dünyası ayağına” geldiğini yazmaktan hiç çekinmiyorlar. Bu “yetkili” arkadaşlar bir de öfkeyle “Bu nasıl iş; hani nerede Ergenekon’un finans desteği, neden tutuklanan iş adamı yok” diye bile soruyor ve ekliyor “Ama merak etmeyin, sıra geliyor.”
Yani Sayın Özince, siz ne sanıyorsunuz, öyle ya da böyle “polisiye tedbirler” yakında bazı kapıları çalabilir. Ali Babacan belki de bunu kaçırmıştır ağzından.

