İlk kez Silivri’ye gittim. Dün Balyoz davasının duruşması vardı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli orgeneral Özden Örnek savunmasını yaptı.salonda “basına”a ayrılan bölüme oturdum. Çeşitli gazete ve televizyonlardan birkaç arkadaş daha vardı.Hep yazılı olarak okuduğum mahkeme haberini ve mahkemede geçenleri bu kez yerinde görmek istedim.Savunmaları yazılı olarak okurken zaten hayretler içinde kalıyordum, ama canlı canlı izleyince hayretim daha da arttı.Özden Örnek anlatıyor “Benim adıma imza açmışlar, Donanma Komutanı yazmışlar. Ama ben o tarihte Deniz Kuvvetleri Komutanı’yım.” Sonra devam ediyor: “İmzası açılan subay o sırada Amerika’da eğitim görüyor. Ama sanki Gölcük’teymiş gibi belge düzenlemişler.”Ardından daha onlarca bu tür örnek gösteriyor Özden Örnek.İnanılır gibi değil.Özden Örnek savunmasında dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın da çağrılmasını istedi. Örnek “Onlar da konuşmalı ve bildiklerini anlatmalı. Onlar sustukça biz zor durumda kalıyoruz” dedi.Mahkeme heyeti öyle dinliyor. Ne bir tepki, ne bir müdahale.Sonuç belli zaten; “tutukluluğun devamına.”Gerçekten anlamak çok zor. Balyoz denilen davada onlarca belge var ki, doğruluğu tartışılır. Ki zaten sanıklar “Bu büyük bir sahtekârlık” diyorlar hiç çekinmeden, açıkça ve yüksek sesle.Komutanlar Balyoz adı verilen “şey”in bir darbe planı değil, bir plan tatbikatı olduğunu anlatıyorlar ısrarla. Hiçbiri bu plan seminerini inkâr etmiyor ve “Bu dünyanın bütün ordularının yaptığı bir çalışmadır. Altında imzalar vardır, sonuç bildirisi vardır, üst komutanlara sunulmuştur, onay alınmıştır” diyorlar.Bu semineri “darbe planı” haline getiren planın ekleri, işte bunu külliyen inkâr ediyorlar. Hepsinin düzmece olduğunu, 2003’te yapıldığı ileri sürülen planların aslında 2009’da kaydedildiğini, bunların TÜBİTAK araştırmalarıyla da ortaya çıkarıldığını savunuyorlar.Peki ortaya çıkan bunca sahte belgeye rağmen dava neden yavaş ilerliyor?Bunun gördüğüm kadarıyla tek amacı var: “Askerin burnunu sürtmek.” Askerlere “Siz hiçbir şeysiniz, işte burada hepinizi toplar karşımıza oturtur ve cehennem azabı çekmenizi seyrederiz” diyor bazıları sanki.Örneğin “kaçma kuşkusu olduğu için tutukluluk hâlinin devamına” karar veriliyor. Oysa taa Yeni Zelanda’dan kalkıp gelmiş bir subay örneğin, kaçacak kişi oradan buraya gelir mi?Avukatlar protesto edip salondan çıktıBalyoz davasında, diğer davalarda olmadığını öğrendiğim ilginç bir uygulama var. Sanıklar yerlerini aldıktan sonra yoklamaya geçiliyor. Yoklama her sanığın ayağa kalkarak adını ve rütbesini söylemesiyle gerçekleşiyor.Bu uygulama nedeniyle büyük zaman kaybı yaşanıyor. Dünkü duruşma başlamadan önce avukatlardan Celal Ülgen söz aldı ve tek tek yoklama yapılmasına karşı çıkarak “Tutuklu sanıkları siz getirtiyorsunuz ve listesi de elinizde. Sadece tutuksuz sanıkların yoklamasını yapın. Müvekkillerimiz tek tek ayağa kalkarak yoklama olmak istemiyorlar” dedi.Mahkeme Başkanı bunun usulden olduğunu söyledi. İtirazlar yükselince “Sanıklar isimlerini kendileri okumak istemiyorlar” diyerek yoklamayı isimleri tek tek kendi okuyarak yaptı.İsmi okunan sanık elini kaldırarak salonda olduğunu belirtti. Bazı sanıkların yumruklarını kaldırması dikkat çekiciydi.Yoklamadan sonra söz alan bir avukat ise geçen duruşmada Çetin Doğan’ın avukatının “belgelerin nasıl oluşturulduğunu kanıtlamak için hazırladığı bir CD için mahkemenin suç duyurusunda bulunmasını kınamak üzere” duruşmaya katılmayacaklarını ve salonu topluca terk edeceklerini söyledi.Bunun üzerine tüm avukatlar salondan çıktı. Sadece o sırada savunmasını sürdürecek olan Özden Örnek’in iki avukatı “Bu dilekçeyi biz de imzaladık ama burada olmak zorundayız” diyerek yerlerinde kaldı.Adaletin ruhuna lokmaBalyoz nedeniyle yargılanan subayların aileleri dün ilginç bir protesto eylemi yaptılar Silivri’de. Mahkemenin otoparkına kurulan bir tezgâhta lokma pişirilerek dağıtıldı. “Adaletin ruhuna lokma” adıyla dağıtılan lokmaları yiyenlerin yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı.Subay aileleri giderek daha örgütlü oluyorlar. Önce birkaç subay eşiyle başlayan bu örgütlenme hayli gelişmiş. Bir internet sitesi üzerinden yayın yapıyorlar. vardiyabizdeplatformu.com internet sitesinde hem duruşmalarla ilgili tüm ayrıntılar var hem de Balyoz davasında “sahte oldukları ileri sürülen belgelere” yer veriliyor.Sanık yakınları “Sırf eziyet olsun diye tutukluluk sürdürülüyor. Kimsenin ne kaçacağı ne de delil karartacağı var. Ama inatla herkesi buraya topluyorlar, bizi en çok yaralayan bu” diye yakınıyorlar.Sanık yakınları davanın Silivri gibi çok uzak bir yerde yapılmasının da bir anlamı olmadığını söyleyerek “Bu dava neden İstanbul’da görülmüyor?” diye soruyor.Babaya enseden bakmakPek mahkeme izlemedim bugüne kadar. İzlediklerim de ancak birkaç dinleyicinin sığdığı salonlarda oldu. İlk kez devasa bir salonda ve iki yüze yakın sanık ve 300’ün üzerinde dinleyici ile bir dava izledim. Gözlemlerimi anlatayım.-Duruşma salonu bir hangarı andırıyor. İçinde direk olmaması her tarafın görünmesini sağlıyor.-Hâkimlerin iki tarafında iki dev ekran var. Bu ekranlarda bazen sanıklar görülüyor bazen de sanıkların savunmalarında kullandıkları görseller yansıtılıyor.-Aynı ekranlar hâkimlerin önünde de var, onlar da buradan izliyor belgeleri.-Dinleyiciler mahkeme heyetinin tam karşısında, sanıkların arkasındaki bir tribünde oturuyor. Bu nedenle dinleyiciler sanık yakınlarının ancak arkadan görüyor.-Bir amiralin kızı “Babama sarılamıyorum, duruşma boyunca ensesine bakarak kendimi avutuyorum” dedi. -Tutuklu sanıklar salona erken giriyorlar. Böylelikle yakınlarıyla karşılaşma şansı buluyorlar.-Tutuklularla yakınları arasında 5 metrelik bir boş alan var. Buradan herkes yüksek sesle konuşmaya çalışıyor.-Sanıklarla yakınları arasındaki konuşmalar zaman zaman çok duygusal hâl alıyor, ağlayanlar da oluyor.-Herkes ön saflara sığmadığı için arkada kalanlar genellikle el sallayarak ya da seslenerek hasret gideriyor.-Salonda çok büyük bir havalandırma sistemi var, ama öyle üflüyor ki, herkes üşüyor.-Avukatlar mahkemenin sol tarafında oturuyor. Basın ise sağ tarafta.n Saat tam 12.00 olunca duruşmaya ara veriliyor. Vapur tarifesi gibi.-Öğle arası dinleyicilere yemek veriliyor. Dışarıdan geliyormuş. Dinleyiciler örgütlemiş.-Konuştuğum herkes “gördüklerinizi yazın, çektiklerimizi herkese anlatın” diyor.-Muvazzaf subaylar Hasdal’da kaldıkları için duruşmalara otobüsle getiriliyor.-Silivri’ye giderken yolda bu konvoyu geçtim. Çok sayıda polis ve jandarma aracı ile jandarma motosikletleri konvoya eşlik ediyordu.Gündemin popüler atışmasına vatandaşın bakışı: Hangi siyasetçi kiminle yürümek isterse onunla yürüsün, yeter ki “yürütmesin!” (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; geçen haftayı yüreğimiz ağzımızda geçirdik. Yüksek Seçim Kurulu’nun BDP tarafından desteklenin 7 bağımsız milletvekili ile ilgili aldığı “adaylık iptali” kararı bir anda ülkemizi cehenneme çevirdi. Ne yazık onca çatışma ve yakıp yıkma sonunda bir gencin ölümüyle de sonuçlanan olaylardan sonra YSK aldığı kararı tamamen “iptal” etti ve seçim süreci şimdilik tekrar normal sürecine girdi. Bakalım bundan sonra ne olacak?Hep hülle yapılıyorYSK’nın iptal kararı çok tartışıldı. Açıkçası ilk kararın hukuka uygun olup olmadığı konusunda kesin bir yargım yok. Çünkü eski ve yeni yasalar bibirine girince hangi durumun daha doğru olduğu konusunda bir karara varmak, üstelik hukukçu olmayınca çok zor. Ancak büyük tartışmaların sonunda krizin yine “hülle” yoluyla aşılması hoş değil. Sonuçta istenen karara dönüldü ama bu arada hukuk kavramı ne kadar yara aldı, onu saptamak zor.Terör tehdidi etkisiSonuçta YSK kararından geri adım atmış ve durumu bir eksikle “ilk günkü duruma” getirmiştir ama, bunun alınan karara yönelik eleştiriler nedeniyle değil, bir siyasi parti ve yandaşlarının yarattığı terör tehdidi ile gerçekleştiğini de itiraf etmek zorundayız. Eğer BDP’liler başta Güneydoğu olmak üzere tüm ülkede bir terör dalgası estirmeselerdi, YSK’nin geri adımı mümkün olabilir miydi? O zaman kimse “hukuk masalları” anlatmaya kalkmasın.Terörü lanetlemekBundan önce de yazdım, yine yazacağım. Terör lanetlemekle gerilemiyor. Daha da ötesi “Terörle hiçbir yere ulaşılmaz, terör akıttığı kanda boğulur” söylemi yanlıştır. Tam tersine, terör aslında istediği hedefe mutlaka varıyor. Sadece insanlar bunu terörü lanetleyerek kabul ediyorlar ve sadece içlerini rahatlatıyorlar, lanetler yağdırarak vicdanlarını temizliyorlar. Yoksa terörün başarıya ulaşamadığı bir yalandan başka bir şey değildir.PKK terörü de böylePKK terörü “resmi olarak” ortaya çıktığı 1984 Eruh baskınından bu yana lanetleniyor. Bugünün sözde demokratları bu süreçte PKK terörü için ne başlıklar attılar, neler yazdılar, ekranlarda neler söylediler, hepsi ortada. PKK terörünü “Katiller, köpekler, alçaklar, bu kanda boğulacaksınız” diye lanetleyenler herhalde bugünlere geleceğimizi tahmin etmiyorlardı. Ama gerçek ortada. Terör Türkiye’de aslında bir zafere imza attı.Şimdi de olduİşte YSK kararından sonra da gördük ki, terör sopası koca bir ülkeyi dize getirebiliyor. YSK’nın iptal kararı hukuka aykırı olabilir. Karar yanlış olabilir. Ama geri alınmasında bunların hiçbirin önemi yoktu. Tek korkumuz terörün bütün ülkeyi sarması ve asla geri dönemeyeceğimiz bir yola girilmesiydi. Herhalde YSK’ya sadece bu açıdan baskı yapıldı, “Türkiye kan gölüne dönecek” denildi. Yargıçlar da insan. Başka ne yapabilirlerdi ki?Korkuyla nereye kadar?Tabii burada şu soru akla geliyor: Bugün krizi böyle aştık. Peki yarın başka bir krizle karşılaştığımızda ne yapacağız? Haydi diyelim ki YSK kararı hukuka aykırıydı ve bu bahaneye sarılarak olayın “terör ve şiddet boyutunu” görmezden geldik. Yarın hukuka da uymayan bir durumla karşılaştığımızda yine şiddet ve terör sopası ortaya çıkarsa buna da mı boyun eğilecek? Türkiye’yi bundan sonra şiddet ve terör yaratma gücü olanlar mı yönlendirecek?DYP’nin başına gelenYSK’nın hukuka aykırı karar aldığına ilk kez tanık olmadık. 2002 seçimlerinden sonra seçimlere katılan DEHAP’ın oylarının geçersiz olduğuna karar verilmişti. DEHAP oyları iptal edilince ortaya ilginç bir manzara çıkmıştı. Çünkü bu oylar yok sayılınca partilerin oy oraları da değişmiş ve DYP zaten 67 bin oyla altında kaldığı yüzde 10 barajının üzerine çıkmıştı. Bu durumda 66 DYP milletvekilinin Meclis’e girmesi gerekiyordu.66 milletvekili giremediAnayasa Mahkemesi’nden bu karar çıktıktan sonra konu Yüksek Seçim Kurulu’na gitti. Kurul istese 66 DYP’liyi Meclis’e sokar, AKP ve CHP’den 66 milletvekiliğinin düşürülmesine karar verirdi. Ama konu kapalı kapılar arkasında pazarlığa açıldı. O günün siyasi güçleri “AKP sıkıntıya girmesin” diye ret kararı verilmesini istediler. YSK da DYP’nin 66 milletvekiline geçit vermedi. Bugün demokrat kesilenlerin o gün hiç sesi bile çıkmamıştı.Sokaklara dökülseydilerŞimdi düşünüyorum da o tarihte DYP’liler ülkenin her tarafında sokaklara dökülseydiler, ortalığı yakıp yıkmaya, polisin üzerine dozerlerle yürümeye kalksaydılar, bu karardan dönülür müydü? Ya da Meclis’e girmesi gereken 66 milletvekili DYP’li değil de DEHAP’lı olsaydı karar yine ret mi olurdu? Tayyip Erdoğan’ın milletvekili seçilmesine yarayan YSK kararının da ne kadar hukuki olduğunu tartışmaya bile gerek görmemiştik.Ve geldiğimiz noktaSonuçta, BDP’nin terör sopasını iyi kullanarak tüm Türkiye’yi dize getirdiği manzarası ortaya çıkmış oldu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir kısım vatandaşının bu sopayı kullanmasına boyun eğmiş gözükmesi önümüzdeki dönemde ciddi sorunlar yaratacaktır. Arkasına büyük kalabalıklar alan her siyasi görüş hesabını bu yolla görmeye kalkabilir ki, işte o zaman işin içinden nasıl çıkacağımızı kim tahmin edebiliyor acaba?Erdoğan’ın sessizliğiHemen her konuda ve her gün açıklamalar yapan Tayyip Erdoğan, YGS’de olduğu gibi YSK kararları konusunda da sessiz kaldı. Bir AKP’li siyasetçi sohbet sırasında “Tayyip Bey milliyetçi oyları küstürmek istemiyordur” yorumunu yaptı. Peki seçimlerden sonra ne olacak? Yeni anayasa çalışmaları sırasında Erdoğan’ın çekindiği “milliyetçi oylar” satıldıkları izlenimine kapılmayacaklar mı? Çift taraflı siyaset herhalde çok zor zenaat.Kürsülerden tahrikSevgili okurlar; Tayyip Erdoğan’ın “2-3 bin liseli yürütmekle olmaz, biz de karşılarına 10 bin kişi koyarız” sözlerinin yankıları sürerken, konuya bu kez MHP lideri Devlet Bahçeli de girdi. Bahçeli de “Bin Bozkurt’tan” söz ederek “Bu kadarımız bile yeter” dedi. Seçime doğru, üçüncü şahısların “durumdan vazife çıkarmasına” vesile olacak söylemler herhalde hiç de akla yakın değil. Siyasetçilerin biraz daha dikkatli ve özenli olmaları gerekir.Ve Bozkurt cevabıBaşbakan Erdoğan’ın Bahçeli’nin bu çıkışına yanıtı ise siyasi tarihimizde pek görülmeyen sertlikte ve hatta kabalıkta oldu. “Ben eşref-i mahluk, yani insanla dolaşırım” demenin ne anlama geldiğini akıl fikir sahibi herkes anlamıştır. Siyasette, geniş kitleleri de içine alan bu kadar ağır ve kırıcı bir ifade kullanmanın ne anlamı olabilir? Bunun yaratacağı sakıncaları ve hatta çatışmaları Başbakan hiç mi hesap etmiyor. Ülkeyi böylesine gerginleştirmek kimseye bir şey kazandırmaz.Hepinize iyi haftalar dilerim.
Matematiğe pek aklım ermez ama rakam oyunlarını okumayı ya da dinlemeyi çok severim. Sizi bir anda sonsuz bir gizemin içine atıverir.Zaten şifreler, mod medyan oyunları, kodlar belki de bu nedenle çok ilgi çeker.İçinde bulunduğumuz yılı hiç düşündünüz mü? Acaba rakamsal olarak içinde hangi gizemleri barındırıyor.Örneğin 2011’in ancak 823 yılda bir yaşanan çok ilginç bir sırrı taşıdığından haberiniz oldu mu?Maya takvimine göre “büyük yıkımın yaşanacağı” o “meşum” yılın bir yıl öncesindeyiz. Bilinmeyen gezegen Marduk’un yanındaki milyonlarca astroidle dünyaya gelmekte olduğuna inanan milyonlarca insan var dünyada. Her ne kadar başta NASA olmak üzere uzayla ilgilenen hiçbir kuruluş bunu doğrulamasa da, Marduk efsanesi dalga dalga yayılıyor.Evet Marduk yalanlanıyor ama Hollywood son 15 yıldır sürekli “dünyaya çarpacak olan dev göktaşları” filmleri yapıyor. Büyük felaketlerin yaşanacağını anlatan filmler gişe rekorları kırıyor.Japonya’da yaşanan inanılmaz tsunami “Marduk gelmeden önce felaketler başlayacak” diyenlerin en önemli kanıtların biri. Nefesini tutup 12 Aralık 2012’yi bekleyenler “Durun daha o tarihe kadar dünyada ne büyük doğal felaketler yaşanacak” kehanetlerine sarılıyor.Eh, Marduk geliyorsa, yapacak bir şey yok, kıyamet şölenini seyredeceğiz demektir ki, hiç olmazsa ne bizim üzüleceğimiz biri olacak ne de bizim için üzülecekler. Dünyanın ışığını kapatıp hep birlikte gideceksek mesele de yok o halde.Gelelim 2011’in gizemine. Bizler bu yıl pek kolay görülmeyen tarihler yaşayacağız. Örneğin yıl ilk günü 1.1.11. Ocak’ın 11’i de ilginçti değil mi? 11.1.11. Derken kasım ayına geldiğimizde tarih şöyle oluyor; 1.11.11. Hemen arkasından 11.11.11 geliyor.Bir sır daha. Doğum tarihinizin son iki rakamını alın. Buna bu yıl olacağınız yaşınızı ekleyin. Herkes için sonuç 111 olacaktır. Deneyin.Şimdi gelelim 2011’de yaşayacağımız ve ancak 823 yılda bir gerçekleşen olaya. Bu yılın ekim ayında tam 5 cumartesi, 5 pazar ve 5 pazartesi var. İşte bu durum ancak 823 yılda bir oluyor.Ve sırada en “tatlı kehanet” bölümü var. 823 yılda bir yaşanan bu özel yıllar “para torbası yılı” olarak değerlendirilmiş ve adlandırılmış. Bu mesajı sevdiğiniz ve parasının olmasını istediğiniz en az 11 arkadaşınıza gönderirseniz önünüzdeki 4 gün içerisinde paranın ucu görünmeye başlayacakmış.Brezilyalı filozoflar tarafından tercüme edilen bu olay Çinli filozoflarca tanımlanan feng-shui’de izah ediliyormuş.Sonuçta, sayısal bilgiler doğru, “para kehanetine” uyup uymamak sizin bileceğiniz iş.Ben bu yazıyla kehaneti 11 değil binlerce kişiye ulaştırmış oluyorum ki, önümüzdeki 4 gün içinde paranın ucunun görünüp görünmeyeceğini de bekleyeceğim.Siz ne yaparsınız bilmem.*****Gani Yıldız’danCHP seçim sloganında, “Türkiye rahat bir nefes alacak!” diyor. Güzel de, Türkiye’nin rahat bir nefes alması için önce suni teneffüsle nefes almaya başlaması lazım!***Kılıçdaroğlu, “Siyasi Ahlak Yasası çıkaracağız” diyor. Bu yasanın çıkması durumunda, bazı vekillerin Meclis kapısından çıkması gerekebilir!***İşçiler hakları için yürüyor; biber gazı yiyor. Öğrenciler YGS için yürüyor; ideolojik eylem oluyor. Sağlıkçıların yürümesi ise marjinal bir grubun işi. Yürüyene tahammülü olmayan iktidar, “Durmadan yürüyorlar!” diyerek yürüyen merdivenleri durdurmazsa iyidir!***AKP, oy almakta zorlandığı sahil kesimleri için yaptırdığı şarkıda, “Şimdi tam vakti!” diyormuş. Sahiller bu şarkıya, “Namaz vakti mi?” diye cevap verirse AKP’nin işi zor!***CHP sosyal devleti ayağa kaldıracakmış. Umarız sosyal devleti ayağa kaldırırken yardımı sadaka gibi dağıtıp vatandaşa diz çöktürmez!***Amerikalı bilim adamları, karşılaşılan durum “olumsuz bile olsa” cevap olarak “Hayır” diyememeye neden olan “Evet Geni”ni bulmuş. Böylece, “Yetmez ama evet!” diyenlerin durumu netleşmiş oldu!*****EstetikAdam geçirdiği trafik kazası sonucunda yüzü feci şekilde yanmış, plastik cerrahlar adamın tamir edilmesi gereken yüz derisine uyum sağlayacak parçayı karısının poposunda tespit etmişler, oradan alınan büyük bir deri parçası adamın suratına özenle yapıştırılmış, bir müddet sonra da gerçekten ayırt edilemez bir şekilde adamın yüzü eski haline dönmüş. “Fedakar aşkım benim.. Sana nasıl teşekkür etsem bilemiyorum, kendimi sana karşı o kadar borçlu hissediyorum ki..! ” demiş adam karısına. “Hiç önemli değil bir tanem” diye cevap vermiş karısı, “Annenin sana sarılıp yanağını her bastıra bastıra öpüşünde o kadar keyif alıyorum ki sana anlatamam..! ”Yağmur tamtamıKaşif Afrika’da gittiği köyde büyücünün sürekli tamtam çaldığını görünce yanına gidip ne yaptığını sormuş, “Suyumuz bitti de..” diye cevap vermiş büyücü, “Anladım.. Yağmur yağdırmak için ilkel bir büyü şekli olmalı bu” demiş kaşif çenesini sıvazlayarak, “Saçmalamayın” diye cevap vermiş büyücü, “Telefon hatları da kesik, biraz ileride evi olan tesisatçıyı çağırmaya uğraşıyorum.. Dambır dambır kafası şişer de ‘Yetti be.!’ diye gelir umudundayım..!”*****Bire yirmiZiraat mühendisi bilgi vermek için gittiği köyün birinde “Sizin toprağınızı tahlil ettirdim” demiş, “O kadar verimli toprağınız var ki ne ekseniz bire yirmi verir..” Köylülerden biri “Aman deme mühendis bey” diye ayağa fırlamış “Geçen hafta bizim kayınvalideyi gömdük de..!”RadyoEski yıllarda köylere radyo pazarlayan satıcı kahvenin birinde sandalyenin üzerine çıkmış “Beyler” demiş, “Bunlardan her eve lazım.. Düşünsenize Başbakanımızın taa Başkentte söylediği her şeyi köyünüzde anında duyabileceksiniz.” Köylüler “Bize ne?” diye homurdanmış “O bizim burada söylediklerimizi anında duyabilecek mi bak o çok daha önemli..!”Hızlı kapkaççıKapkaççıya bir otomobil çarpıp kaçmış, etraftakiler anında yanına gelip onu yerden kaldırmışlar. Hastane yolunda polisler sormuşlar “Sana çarpan arabanın markasını, plakasını, rengini aldın mı?” diye. “Yok” demiş kapkaççı inleyerek, “Ama arabayı kullananın cüzdanını, saatini ve kalemini aldım..!”*****RakıAdam deniz kenarındaki evinin terasında, güneş batmış, hafif serinlik başlamış, deniz gri bir renk almış ve dümdüz bir göl gibi uykuda, yanında karısı, önündeki sehpada buzlu rakısı beyaz peynir ve kavun birden “Seni çok, ama çok seviyorum” demiş. “Bunu söyleyen sen misin yoksa rakı mı konuşturuyor?” diye sormuş karısı. “Benim” demiş adam, “Önümdeki rakıya söylüyordum da..!”MumyaTemel karısı ile Mısır’a gitmişler. Meşhur Kahire Müzesi’ni gezerlerken bir mumyanın önünde durmuşlar, karısı sormuş: “Temel bu sargılar içinde yatanın önünde yazan M.Ö 2830 ne anlama geliyor?..” Temel “Valla bilemedim” demiş “Ona çarpıp kaçan arabanın plakası olabilir..”Berlusconiİtalya’da Berlusconi’nin basına yansıyan rezaletlerinden sonra bir TV kanalı sokaktaki kadınlarla anket yapmış “Berlusconi ile yatmak ister misiniz?” diye. “Bir kez daha mı?” demiş büyük çoğunluk, “Allah korusun!”
ANALİZBaşbakan Erdoğan seçim gezilerine Bayburt’tan başladı. Doğaldır, 8 yıllık iktidarı boyunca yaptıklarını anlatıyor. Ama her seferinde Cumhuriyet dönemi ile son 8 yılı kıyaslamaya çalışması, propaganda açısından fazla düşünmeyi sevmeyen kitleler üzerinde etkili oluyorsa da, aslında hem çok yanlış hem de çok sevimsiz.Başarıyı Cumhuriyet dönemi ile kıyaslarken, Cumhuriyet döneminin kazanımlarını ve bugünlere getiren altyapısını bir kalemde çizip atmak, hele hele Cumhuriyet dönemi kazanımlarını yok pahasına satmak ne anlama geliyor onu da anlatması gerek.Bu konuyu defalarca dile getirmeye çalıştım zaten, bir başka dikkat çekici noktaya bakmak istiyorum.Erdoğan dün Bayburt’ta da söyledi, daha önce de söylemişti. Kitlelerin karşısında konuşurken “Merkez Bankası’ndaki döviz rezervini” anlatıyor.Göreve geldiklerinde Merkez Bankası’nda 27 milyar dolar olduğunu, oysa şimdi kasamızda 92 milyar dolar bulunduğunu söylüyor.Bunu kitleler nasıl algılar? Türkiye 8 yılda çok çalışmış, çabalamış, tasaruf etmiş ve kasasına 97 milyar koymuş zanneder.Oysa gerçek bu değil ki. Merkez Bankası döviz rezervi ülkenin “kârı” veya “tasarrufu” anlamına gelmez. Merkez Bankası kasasında duran para Türkiye’nin “dış borçlara karşı güvencesidir” ve bu para yine “borç alınarak” o hesaplara yatırılmaktadır.Döviz rezervi dünyada dolaşım geçerliliği olan para birimlerinden olur. Bugün en geçerli döviz Amerikan Doları‘dır. Euro da aynı işlevi görmektedir. Döviz rezervi özellikle gelişmekte olan ülkeler için önemlidir. Bu ülkeler döviz rezervlerini yüksek tutmaya çalışırlar ki, böylece güçlü ekonomileri olduğunu göstererek yabancı yatırımcılar için ülkelerinin güvenli ve cazip olduğunu kanıtlamak isterler.Türkiye de bugüne kadar döviz rezervlerini dış borç miktarına göre yüksek tutmaya çalışarak yabancı sermayeye güven vermeye çalışmıştır. Yine sıradan vatandaşlar “döviz rezervi” denilen paranın Ankara’daki Merkez Bankası kasalarında durduğunu sanır. Bu da gerçek değildir. Döviz rezervi başta ABD olmak üzere dünyanın değişik ülkelerindeki banka hesaplarında korunur. Türkiye bu paralardan faiz geliri de sağlar. Kısacası “sıcak para” denilen sistemle yüzde 20 faizle alınan borcun bir kısmı yüzde 1 gibi düşük bir faizle bu bankalara yatırılır. Yabancı bankalardaki bu “rezerv para” hiçbir harcama ya da yatırım için kullanılmaz, kullanılamaz. Bu para dış borçlar için garanti olarak tutulur.O parayı başka işte kullanmaya kalkarsanız, yabancı yatırımcı güvensizlik hissine kapılarak yatırımlarını geri çekmeye kalkar.Yani, sizin dış borcunuz ne kadar yüksekse “garanti” olarak tuttuğunuz “döviz rezervi” de o kadar yüksek olmak durumundadır. Dış borç 200 milyar dolarken garantiniz 27 milyar dolar olur ama dış borç 500 milyar dolarken, döviz rezervinizi 27 milyarda tutamazsınız. Çünkü bu miktar Türkiye’ye yatırım yapan yabancılar için güven verici değildir. Bu durumda rezervi de yükseltmek zorundasınız. Dış borç 1 trilyon dolara çıkarsa, rezervi bu kez 90 milyarlarda tutamaz, 150 milyar doları bulmak zorunda kalırsınız.Erdoğan ya da bu konuşmalarını yazan danışmanları bu durumu bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar. Amaç geniş kitleleri doğru olmayan bilgilerle yanıltmak ve sayede oy kazanmak olunca Tayyip Erdoğan canı istediği gibi konuşuyor. Ekonomi konularına, bakkal hesabı dışında aklı ermeyen milyonlarca kişi de “vay be amma da çok tasarruf etmişiz” diye sevinç çığlıkları atarak çılgınca alkışlıyorlar.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERBu kompleksten kurtulunBaşlıktaki sözlerim bazı okurlara. Elbette okurla kavga edecek, Başbakan gibi “ayar vermeye” kalkacak değilim. Ama bazen öyle mesajlar geliyor, internet sitesindeki yazımın altına öyle yorumlar konuyor ki, yazmadan edemeyeceğim.Okur mesajlarının tamamını kendim okuyor ve elimden geldiğince de hepsini yanıtlamaya çabalıyorum. Öyle ki içinde ağır küfürler olan mesajlara bile karşılık veriyorum, elbette aynı üslubu kullanarak değil.Bazen ağır küfürler eden kimi okurlardan daha sonra özür bile geliyor hatta bazılarıyla o andan itibaren daha düzeyli biçimde yazışmaya bile başlıyoruz.Eleştirilere asla karşı değilim, çünkü olumlu da olsa olumsuz da olsa bu eleştiriler bana ışık tutuyor. Bunu da sürekli izleyen, beğenen beğenmeyen, her okurum biliyor.Kompleks dediğim şu; bir yazı yazıyorum, okurdan mesaj ya da yorum geliyor “Erdoğan’ı eleştirmişsin, aynı sözü Kılıçdaroğlu söylese eleştirmezsin ama.”Bu tür mesajları okuduğumda gülümsüyorum çünkü belli ki yazdığıma karşı çıkamıyor, eleştirecek bir şey bulamıyor, çaresizlik içinde “başkası için yazmazsın ama” refleksini gösteriyor.Sırası gelmişken bir konuyu daha yazayım. Kimi okurlar da kendi görüşlerine göre “Zamanında aynısı Tayyip Erdoğan’a yapılmıştı. O zaman bir şey yazmadın” diye sanki o günü biliyormuş gibi yazıyor.Bu okurlarıma bu tür yorumları yazmadan önce eskiden yazılanlara dönüp bakmalarını tavsiye ederim. Hepsi internette var nasıl olsa.*****BUNU YAZMAK GEREKAKP kaynak bulur, CHP bulamaz!Seçim kampanyalarının en etkili kelimelerinden biri kaynak. “Kaynak” kelimesinin kaynağı da AKP. Çünkü CHP ne zaman ekonomik bir vaadini öne sürse, AKP ve yandaşları koro halinde “Kaynağını nereden buluyorsun, kaynağını?” diye bağırmaya başlıyor.CHP lideri Kılıçdaroğlu dün partisinin seçim bildirgesini açıklarken bol bol vaatlerde bulundu. Şimdi göreceksiniz yine “kaynak” tartışması başlayacaktır. Tabii her nedense AKP’ye “kaynak nerede?” sorusu hiç sorulmuyor. Onlar bir şekilde bulup buluşturuyorlar. Tam “üzümünü ye bağını sorma” örneği.Geçenlerde bir TV kanalı “merkez sağ oyları da çeksin” veya “İzmir’e otoyol yapacağı için sempati toplar” diye düşünülerek İzmir adayı yapılan eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ı çıkardı ekrana.8 yıl sonra nihayet İzmir de akıllarına gelmiş olacak ki, Yıldırım bu ile yapılacak yatırımları açıkladı. Otoyollar, tren hatları, Türkiye’nin en büyük limanı Yıldırım’ın bir çırpıda sayıverdiği vaatlerdi.Binali Yıldırım bunları söyledikten sonra CHP’nin vaatlerini eleştirdi ve “kaynağı nasıl bulacaklarmış?” diye sordu. Sunucu doğal olarak “peki sizin kaynağınız nedir?” diye sorunca Binali Yıldırım çok veciz bir cevap verdi: “Proje olursa kaynak da olur.” Sonra da bakanlığa geldiğinden bu yana 115 milyar liralık projeyi gerçekleştirdiklerini söyledi.Anlaşılan Yıldırım’ın sözünü ettiği kaynak “borçlanmak” oluyor.Sıcak para sistemiyle aşırı faizle borçlan, kimin cebine ne kadar avanta girdiğine bile bakmadan, aklına esen projeyi hayata geçir, sonra bunu Türk halkına ödet, ardından da “projem varsa kaynağım da var” diye gururlan.*****İslam’ı daha iyi tanımak isteyen İngilizler, İstanbul’da bir ay Müslüman gibi yaşıyormuş. İhale kapmak için Müslüman gibi yaşayan yandaşlar kendilerine çok şey öğretebilir! (Gani Yıldız)
Cahilliğime verin gerçekten bilmiyordum. Ama yine de “bileceğini sandığım” kim bilir kaç kişiye sordum, hayretle onların da bilmediğini gördüm.Ben de Suriye’de yaşanan kanlı olaylar sırasında öğrendim. Meğer Suriye’de yaşayan Kürtler “vatandaş” sayılmıyormuş. Son olaylardan sonra Devlet Başkanı Esat “Kürtler’e vatandaşlık hakkını vereceğiz” açıklamasını yapınca benim gibi bilmeyenler de öğrenmiş oldu.Tamam Suriye 50 yıldır “Olağanüstü hâl” ile yönetilen bir diktatörlük ülkesi.Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan, sayıları konusunda çelişkili bilgiler olsa da, milyonlarca Kürt ise Cumhuriyet kurulduğu günden bu yana vatandaşlık haklarından sonuna kadar yararlanıyor.Nüfus kâğıtlarında kimsenin etnik kökeni belirtilmiyor, kimseye Kürt olduğu için ayrı muamelede bulunulmuyor.Bu cümlem Kürt kökenli Türk vatandaşlarının hiçbir sorunu olmadığı anlamına gelmiyor tabii ki, bugüne kadar bu konuda yazdıklarım ortada.Ancak ne gariptir ki Kürtler e vatandaşlık hakkı bile vermeyen Suriye çok uzun yıllar, Kürt halkının sorunlarını terör yoluyla anlatmaya çalışan PKK ’ya kucak açtı.Şu anda İmralı’da hükümlü olan Abdullah Öcalan Suriye’yi terk etmek zorunda kalana kadar bu ülkedeki ana üssünde yaşadı. Yüzlerce, binlerce PKK’lı terörist bu ülkede eğitildi, beslendi, saklandı.Peki vatandaşlık hakkı olan Türkiye’de binlerce kişinin ölümüne neden olan terörist eylemleri yapan PKK’lılar bugüne kadar neden vatandaşlık hakkı bile alamadıkları Suriye’ye karşı hiçbir eylemde bulunmadı?Türkiye’de resmi devlet politikası ne yazık ki, Kürt hakları ile ilgili büyük hatalar yaptı geçmişte. Ama Kürt kimlikli milyonlarca yurttaş da her şeye rağmen bu ülkede eşit koşullarda yaşadı, okudu, eğitim gördü, iş sahibi oldu, siyasete girdi, çok önemli makamlarda oturdu.Yüzyıllar boyu Türk olanla Kürt olan hiç husumet içinde olmadı, birbirini öldürmedi. Kimse kimsenin diline, yaşam biçimine, kültürüne, geleneklerine karışmadı.Hata devletteydi ve devlet son 20 yıldır büyük oranda bu hatayı kapatmak için çaba harcıyor. Elbette sonuna gelinmedi ama bulunduğumuz noktayı da gözardı edemez kimse.Kendini Kürt kimliği ile ifade etmek isteyen hiç kimseye “Suriye’de vatandaş bile değilsiniz” diye nispet yapmak değil amacım, ama hiç olmazsa Taksim’den Aksaray’a kadar pek çok yeri yakıp yıkarak yürüyenlerin de, bu özgürlüğü Türkiye Cumhuriyeti’nin, bütün eksikliklerine rağmen demokratik hukuk devleti olması sayesinde kullanabildiğini de bilmesi gerek.Suriye’de yaşayan ve vatandaş bile sayılmayan yüz binlerce Kürt olduğunu öğrenince insanın aklına bunlar da geliyor işte. Paylaşmak istedim.*****Pardon dövdük, sizi başkasıyla karıştırmışızOlayı, yakından tanıdığım dertli bir anneden, bire bir dinledim.Hemen önceki gece yaşanan bir olay. İstanbul’un ne hale geldiğinin; kimi polislerin, artık endişeden ya da işgüzarlıktan neler yapabildiklerinin ibret verici bir belgesi bu.BDP’liler önceki gün YSK kararlarını protesto etmek için Taksim’de toplanıp gösteri yaptıktan sonra Aksaray’a kadar yürümüşlerdi. Yürüyüş sırasında bazı kendini bilmezlerse sağa sola molotof kokteylleri atıp gelip geçen itfaiye, ambulans, parti minibüsü gibi araçları da taşlamışlardı.Aksaray’a kadar hiçbir müdahale ile karşılaşmayan gösterilere sonunda müdahale edilmiş ortalık cehenneme dönmüştü. Ardından da göstericiler dağılmıştı.İşte o andan itibaren polis dağılan göstericilerden bir bölümünü takibe almış.Alibeyköy’de büfe işleten bir gençle kardeşi de iş yerlerini kapattıktan sonra arabalarına binip evlerine doğru yola çıkıyorlar. Tam evin önünde durduklarında arkalarından gelen bir polis otosundan çıkan iki polis “inin aşağı arabayı arayacağız” diyorlar. Gençler de “Neden, ne yaptık ki, işimizden geliyoruz” deyince polis elindeki copu hışımla vuruyor. İki genç arabadan fırladıkları gibi eve koşmaya çalışıyorlar ama iki adımlık mesafede hayli cop yiyorlar. Sonunda eve giriyorlar. Bu sırada birkaç polis otosu daha geliyor.Dayakçı polisler bu kez küfürlerle içeri giren gençleri dışarı çağırıyor, ama kapıya anne çıkıyor. Polislere çıkışarak “Sizi şikâyet edeceğim” diyor. Polisler de aralarında bir şeyler konuştuktan sonra gidiyorlar.Anne önce çocuklarına dövüldüklerini kanıtlayan sağlık raporu alıyor, sonra Alibeyköy Karakolu’na giderek şikâyetçi oluyor. Orada anlaşıldığı kadarıyla polisler, büfeci iki genci gündüz yaşanan olaylarda ön planda olan iki kişiyi benzetmişler. Şikâyet dilekçesi şimdi savcılığa gidecek, devamı ne olacak ben de merak ediyorum.Ancak anladığım kadarıyla, gündüz olaylara mühadale etmekte aciz kalan polis, daha sonra bazı kişileri izleyerek bu tür cezalandırma yoluna gidiyor. Acaba önceki gece kaç kişi bu tür cezalandırmaya uğradı?*****Yaşadığımız veto krizi gösteriyor ki, demokrasiyi ileri demokrasi haline getirmek, bir pazar günü ileri saat uygulamasına geçmek kadar kolay değil! (Gani Yıldız)*****Devekuşu taktiğiYüksek Seçim Kurulu kararları BDP’yi öfkeden çılgına çevirdi. Güneydoğu adeta ayaklanırken İstanbul’da da bir tür ayaklanma provası yapıldı.Ancak bunun ertesi gün gazetelere yansıması tam bir “devekuşu” örneğini andırıyordu.AKP medyası neredeyse olayı hiç görmezden geldi. Fotoğraf kullanan kimi yandaş gazeteler de sanki hiçbir olay yokmuş gibi davranarak coşku görüntülerini tercih ettiler.Teröre ve teröriste prim vermemek ve ülkeyi germemek için olayları gereğinden fazla büyütmemek eleştirilecek bir şey değil. Ancak her şey süt limanmış gibi davranmak ancak kendini kandırmaktır.Bazı televizyonlar da bir âlemdi. Vandalizme varan olayları eleştirmek yerine “BDP’nin bu haklı eylemine Kürt olmayanlar da coşkuyla katıldı” demek herhalde habercilik değildir.Başımızı kuma gömerek olaylardan kaçabileceğimizi sanıyorsak aldanıyoruz. Hele bunu “aman iktidar zarar görmesin” diye yapmaya kalkarsak altından hiç kalkamayız.*****YSK da bitti artıkİktidar, bizzat Başbakan’ın ağzından “yargının kendilerine köstek olduğunu” defalarca açıkladı. Sonunda bir anayasa değişikliği ile Yüksek yargı da normal yargı da tamamen iktidara bağlandı.Devletin diğer önemli anayasal kurumları zaten daha önce dize getirilmiş ve etkisiz kılınmıştı.Dikkatten kaçan ve pek önemsenmeyen bir YSK kalmıştı. O da kendi bacağına kurşun sıkarak iktidarın ve yandaşlarının dikkatini çekmeyi başardı.İktidar kendisine “köstek olabileceği” görüşünden yola çıkarak ilk fırsatta YSK’nın da ipini çekecektir kimsenin kuşkusu olmasın.Seçimden tek başına çıkabilirse, iktidarın tamamen değiştireceği ve kendi emri dışında hiçbir hareket alanı bırakmayacağı son kurum Yüksek Seçim Kurulu olacaktır.
Biri çıkıp da “Erdoğan’ın 8 yıllık başbakanlığı sırasında söylediği en vahim söz hangisidir?” diye sorsa, tereddütsüz önceki günkü sözlerini örnek gösterirdim.Hani Başbakan’ın “Gençlerin hissiyatını malzeme haline getirmek, açık söylüyorum ahlaksızlıktır. Taksim’de bin kişiyi yürütmek problem değil. Biz de kalkarız onların karşısına 5 bin 10 bin tane genci koyarız. Ama biz gerilimden yana değiliz” sözlerini.Bir ülkede gençleri birbirine düşürmek, çocukları siyasete alet etmek ve bundan çıkar ummak için söylenebilecek en vahim sözler bunlar bana göre.Öğrencilerin “hayallerinin çalınmasına tepki” olarak yaptıkları gösterinin karşısına yine aynı yaşta gençleri “şiddet unsuru” olarak çıkarma düşüncesi insanın yüreğini daraltıyor.Daha hafızalardan silinemeyecek kadar taze olayları hatırlatmak istiyorum. Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve sonra da Suriye’de olaylar patlak verdiğinde Erdoğan hemen müdahil olmuştu.Kendini Müslüman ülkelerin ağabeyi gibi gören Erdoğan nasihatlere başlamış ve ülkelerinde karışıklık yaşayan liderlere “Halkın sesini dinleyin, demokrasi yolundan sapmayın” çağrısında bulunmuştu.Ne yazık ki bu ülkelerin liderleri Erdoğan’ın nasihatini dinlemediler ve gösteri yapanların karşısına kendi yandaşlarını koydular. Mısır’daki Mübarek buna rağmen direnmedi.Ama Libya lideri direniyor. Kendisini eleştirenlerin karşısına yandaşlarını çıkarıyor. Çatışmaları körüklüyor. Ki zaten işte bu nedenle bir iç savaş tehdidi altındaki Libya’da katliamları önlemek için Birleşmiş Milletler devreye girdi.Benzeri bir durum Suriye’de yaşanıyor. Bu ülkenin devlet başkanı da Tayyip Erdoğan’ın “halkın sesini dinle” nasihatine uymuyor ve protestocuların karşısına kendisini destekleyenleri itiyor.Dışarıda “çok demokrat” olan Erdoğan, sıra Türkiye’ye gelince neden şahinleşiyor? Neden tıpkı nasihat ettiği Mübarek, Kaddafi ve Esat’ın durumuna düşerek “kendinden yana olanları meydana sürmeye” kalkıyor?Üstelik Erdoğan’ın “karşılarına 10 bin öğrenci koyarız” diye tehdit ettiği öğrenciler iktidarı devirmeye kalkışmıyor ki. ÖSYM Başkanı’nın hata üzerine hata yaparak öğrencilerin hayallerinin çalınmakta olduğu sinyalini vermesini protesto ediyorlar.Her şeyin ötesinde, ÖSYM skandalı patlak verdiğinde kimsenin aklına hükümeti suçlamak gelmemişti. Hükümet bu işe bazı bakanların ve sözcülerin “Bu, hükümeti devirmek için hazırlanan bir komplonun parçasıdır” demesiyle bizzat kendisi daldı.Seçim korkusu galiba Erdoğan’a demokrasiyi ve hukuku unutturuyor.*****Cihaner’de doğru kararAday listeleri açıklandığında CHP’de en çok dikkatimi çeken şey, İlhan Cihaner’in aday gösterilmemiş olmasıydı.Oysa çok belliydi ki, İlhan Cihaner’e adaylık sözü verilmişti ve Cihaner de buna güvenerek görevinden istifa etmişti.Söz aramızda, aslına bakarsanız Cihaner’in savcı olarak kalmasını ve hukuk dışı uygulamalara karşı mücadele etmesini milletvekili olmasına tercih ederdim.Ama madem böyle bir karar almışlardı o halde gereğini yerine getirmeliydiler. Neden bundan sakındılar, anlamak mümkün değildi.Ki CHP yönetimi de bunu izah edemedi. Sonunda kamuoyu baskısı etkili oldu herhalde ve CHP önüne açılan bir olanaktan yararlanarak Cihaner’i aday yaptı. Yanlıştan dönüldü.Belki bunda HSYK’nın kararı da etkili olmuş olabilir. Çünkü Cihaner’in adaylığı gerçekleşmediğinde, HSYK sanki nispet yapar gibi, hakka ve hukuka saygı göstermeden Cihaner’i yaka paça gözaltına alan Erzurum Savcısı’nın itibarını iade etti geçen hafta. Bu adaylık en azından “göstere göstere yapılan ayıba” karşı da bir cevaptır.*****Arasında geçmiş meğerYandaş deyince kızıyorlar ama, hiçbir ahlâki değere uymadan yayın yapmaktan da geri kalmıyorlar. İşte son örnek;CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’in geçmişten kalma bir davası var. İki yıl mahkûmiyet almıştı, karar temyiz için Yargıtay’da. Bu davanın bir soruna yol açması ihtimali elbette var.Yandaş medya şimdi bu konuya merak sardı. Davanın henüz beklediğini ama Yargıtay Cumhuriyet Savcısının kararın bozulması yönünde mütalaa verdiği öğrenilmiş. Her dava için geçerli olabilecek bir durum bu.Ama yandaş medya olayı Gürsel Tekin açısından değil de savcı açısından ele alıyor ve hiç de ahlâki olmayan bir tavırla “Bu savcının adı Ergenekon çerçevesinde yasal olarak dinlenen savcılar arasında geçmişti” bilgisini ekliyor.Yasal dinleme bir kişinin suçlu olduğu anlamına mı gelir? Dinlenmişse CHP’nin emrinde demek midir?Hukuk bir gün herkese gerekebilir. Ahlâk ise her gün gereklidir.*****YSK herkesi ‘ters köşeye’ yatırdıKimsenin aklına BDP’li bağımsız adaylardan bir kısmının adaylığının iptal edileceği gelmezdi. YSK bunu yaptı. Kıyamet koptu. Olaylar çıktı.YSK dün bütün günü toplantı halinde geçirdi ve akşam üzeri “geri adım” atmış duruma düştü. Eğer istenen belgeler getirilirse iptal edilen adaylıklar geri verilebilecek.Demek ki YSK “hukuksal bir hata yapmış olabileceğini” kabul edebilir. YSK’nın Türkiye’yi bu kadar karıştıracak hata yapma lüksü olabilir mi, bu çok ayrı bir tartışma konusu.Eleştirelim, eleştirmeyelim YSK’nın son iki günkü kararları ve tavırları herkesi ters köşeye yatırdı.Öncelikle BDP önünü arkasını görmeden çok sert tepkilerle ortaya çıktı. Güneydoğu bölgesindeki ve İstanbul’daki olaylar, adaylarla ilgili kararın aynen kalması halinde başka neler yaşanacağı konusunda önemli ipuçları verdi.CHP 8 yıllık AKP iktidarı dönemi boyunca ilk kez çok önemli bir avantaj yakaladı. “İleri demokrasi” diyen AKP’ye “Gel Meclis’i toplayalım, yasaları değiştirelim, barajı da düşürelim” çağrısı yaptı. Bu AKP için kâbustan farksız bir atılımdı.Çünkü çok belli ki CHP sadece birkaç bağımsız milletvekilinin yeniden aday olmasını sağlayacak yasal düzenlemeden çok daha fazlasını talep edecekti. Gerçi YSK’nın “geri adım sinyali” ile CHP’nin atağı da şimdilik boşa çıktı. Belki bir gün daha beklenmeliydi.AKP de karardan büyük şaşkınlık duydu, ne yapacağını şaşırarak içine kapandı. Hele CHP’nin atağı AKP kurmaylarının kimyasını bile bozdu. Ancak belli ki işin sonunda kazanan yine AKP olacak. İktidar, YSK’nın, kimbilir belki de önceden hazırlanmış, eylemiyle iktidar eline önemli bir koz geçirdi. BDP’ye “İşte istediğiniz oldu, sakın teröre bulaşmayın” diyebilecek. BDP’nin de bunca gürültüden sonra adaylarını geri kazanması ile başta Güneydoğu olmak üzere çeşitli yerlerde gösteriler yapmasının dayanağı da ortadan kalkmış olacak. *****Başbakan, Mustafa Balbay’ın fotoğrafından yapılmış maskelerin takıldığı tanıtım toplantısına “maskeli balo” demiş. O zaman dokunulmazlık zırhını şövalye zırhı gibi giyip gezenler Meclis’i “kıyafet balosu”na çeviriyor! (Gani Yıldız)
Hafızamız çabuk unutuyor. Başbakan Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken kente sahip çıktığını o kadar ileri sözlerle ifade ediyordu ki, şaşırıp kalıyorduk.Çünkü Erdoğan İstanbul’un tarihi, kültürel ve ekonomik değerini korumak, bu kenti dünyanın en ileri yeri yapabilmek için “pasaport” önerisini bile getirmişti.Erdoğan’a göre İstanbul’a göçün önlenmesi gerekiyordu ve bu nedenle dışarıdan geleceklerin pasaport türünde özel bir belge taşımalarının bile gerektiğini söylemişti.Ancak Erdoğan daha sonra Başbakan oldu, 85 milletvekili çıkaran bir il, artık korunmak değil oy deposu olarak kullanılmak durumundaydı bu yeni zihniyete göre.Ve anlaşılan şimdi düğmeye basılıyor ve İstanbul’a yeni bir göç dalgası başlatacak olan “iki kent projesi” devreye sokuluyor.Bu işin ilk kısmı.Gelelim AKP’nin seçim vaatlerine. Bu vaatlerin neredeyse tamamı merkezi iktidarı değil belediyeleri ilgilendiren vaatler.Yeni bir kent projesi, imar planları, kent tasarımı konuları belediyelerin işidir. İktidar partisinin bu vaatleri İstanbul dışında kimseyi ilgilendirmez, sadece bu kente olan akını tetikler.Buradan kaynaklanan daha vahim durum ise, kent yağmacılığıdır ki, iktidarı ayakta tutan ve sanal zenginlik gösterilerine neden olan kaynak da buradan sağlanmaktadır.15 milyonluk kenti 20 milyon yapacak iki yeni kent projesi, devlet üzerinden kişilerin büyük rant sağlamasına neden olacaktır ki, işte AKP’nin tüm Türkiye’yi de etkileyecek belediye projesinin temeli herhalde buraya dayanmaktadır.Oysa acaba İstanbul’un ihtiyacı yeni kentler midir, yoksa çarpık kentleşmeye neşter atılması mıdır?Boş arazileri imara, yani ranta açmak yerine, eskinin gecekondu semtleri olarak bilinen, şimdinin ise kötü, çirkin, sağlıksız mini kentleri haline gelen bölgelerin ıslahı mıdır?Neden kent tasarımı çirkinlik abidesi haline gelen Bağcılar, Esenler, Ümraniye, Gültepe, Zeytinburnu, Gaziosmanpaşa gibi yerlerin yeniden kazandırılması için yapılmaz da, şu anda sahiplerinin kim olduğunu bilmediğimiz boş arazilere nüfusu artıracak, doğal olarak pek çok kent sorununu da yanında taşıyacak projelere bel bağlanır.Herkesin öncelikle bunu düşünmesi gerek...Demokratlık mı, arkadaşlık mı?Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmaları hukuk dışıdır, iktidarın ve yandaşlarının yargıyı da baskı altına alarak gösterdikleri öfkenin bir sonucudur.Bir gazeteci olarak elbete sonuna kadar buna karşı çıkacağız.Ancak Soner Yalçın da, Oda TV çalışanları da, Balbay’lar, Özkan’lar da gazetecidir, haklarındaki davalar da kasıtlıdır.Onun ötesinde, bilim adamları, sanatçılar, akademisyenler, üniversite rektörleri, sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri de aynı kefede; aynı haksızlığa ve hukuksuzluğa uğrayan insanlardır.Son günlerde kimi gazeteciler sadece iki gazetenin ismini anarak gösteriler yapıyorlar. Yapılan açıklamalar, okunan bildiriler sadece bu iki gazeteci ile sınırlı.Görüldüğü kadarıyla bu gazetecilerin çoğu kendi çalıştıkları yerde önemli makam işgal eden, ünlü isimler.Gösterileri izlediğinizde sanki çok demokrat, hukuka saygılı, insan haklarına özen gösteren ve bugünkü iktidarın uygulamalarından rahatsız olduklarını anlatan bir tavırları var.Gazeteciler adına hareket ettiklerini söylüyorlar ama, bakıyorsunuz son derece dar, sadece arkadaşlık duygularını öne çıkaran bir eylem biçimi var ortada ve Türkiye’deki haksızlıkların, hukuksuzlukların yalnızca bu iki gazeteci ile sınırlı olmadığını söyleyenlerin hiçbirini aralarına almıyorlar, haber vermiyorlar, bir destek istemiyorlar.İçimden bir ses “acaba nihayet gazeteciler üzerlerindeki ağır baskıyı azaltabilmek için harekete mi geçiyor?” diyor ama sonra bakıyorum da majestelerinin gazetecisi gibi davranıyorlar.Bu arkadaşları bu akşamdan itibaren izlemek istiyorum. Örneğin “Yansak da dokunacağız” pankartının arkasına geçenler bu konuda ekranlarda ne söyleyecekler, köşelerinde neler yazacaklar? Dokunabilecekler mi? Yoksa sadece gösteri haberini vererek bir “farklılık yarattıklarını, bugüne kadar her şeye rağmen mücadele edenleri dışladıklarını” ilan ederek “kahraman” havasıyla kendilerini huzur içinde mi hissedecekler?Yuh artıkSanatçı Bedri Baykam bıçaklandı. Alçağın biri sinsice Baykam’ın yanına yaklaşmış ve bıçağı saplayıvermiş.İleri demokrasinin özgür ortamında yaşadığını varsayan Bedri Baykam “sanatı savunmak” adına katıldığı bir toplantıdan, normal bir vatandaş gibi, hiçbir korkuya kapılmadan tek başına çıkmış. Başına gelen bu.Ya ondan sonrası? Çığlık atıyor Bedri Baykam, “beni hastaneye götürün” diye bağırıyor. Yanına koşan bir kişi yok, durumu gören araç sahipleri hemen arabalarına bindikleri gibi kapıları da kitleyerek kaçıyorlar.İşte Türkiye’nin getirildiği nokta. Herkes korkuyor, herkes endişeli.O görüntüleri izlerken insanlığımdan utandım. Bizi bu hale getiren, artık her neyse, lanet ettim. Yandaş öğrenciBaşbakan Erdoğan dün aynen şunu söyledi: “Gençlerin hissiyatını malzeme haline getirmek açık söylüyorum ahlaksızlıktır. Taksim’de bin kişiyi yürütmek problem değil. Biz de kalkarız onların karşısına 10 bin tane genci koyarız. Ama biz gerilimden yana değiliz.”Polisler o çocukları zaten acımasızca dövüyor, üzerlerine tazyikli su ve gaz bombası atıyor. Demek ki bundan sonra bir de “yandaş öğrenciler” sürülecek alanlara.Bu sözleri demokrasinin neresine oturtabiliriz acaba?Başbakan’ın görmek istemediği şu; o çocuklar iktidarı alaşağı etmek, darbe çağrısı yapmak için meydanlara çıkmıyorlar. “Gelecek hayallerinin çalınmış olmasından” kuşku duyuyor ve bunu haykırıyorlar.Peki Başbakan’nın bu çocukların karşısına koymak istediği 10 bin kişi neyi savunacak? İktidarı mı, yoksa “hayallerinin çalınabileceğini”gerçeğini kabullendiklerini mi?”
Sevgili okurlar; artık seçim yarışında son turlara girdik. Partiler adaylarını açıkladı. Her ne kadar adayların tamamına yakınını liderler seçtiyse de, son sözü biz seçmenler söyleyeceğiz. Hiç olmazsa kimin iktidarda olacağına karar vereceğiz. Sonra yine “siyasi partiler kanunu değişsin, milletvekilleri ön seçimle belirlensin, baraj düşsün” tartışmaları yaparak bir dört yıl daha geçireceğiz. Sonuç alıp alamayacağımız ise belli bile değil.Beceremediler yineBaşbakan Avrupa ülkelerine “ayar verirken” yüzde 10 barajının demokratik olduğunu söyledi söylemesine ama, en az yüzde 15’lik bir seçmen kitlesinin yok sayılacağı gerçeğini değiştirmiyor bu. Tabii bunda bir türlü ittifak yapamayan küçük partilerin de sorumluluğu var. Küçük partilerin barajı geçemeyeceklerini bildikleri halde sadece bir ortak listede bile bir araya gelememeleri her halde akıl tutulmasından başka bir şey değil.Çabalar boşa gittiOkurlar hatırlayacaklardır, aday listeleri hazırlanmadan çok önce, demokratik bir parlamenter yapının oluşabilmesi için baraj altında kalan partilerin ittifak yapmaları gerektiğini defalarca yazdım. Burada önemli olan bütün görüşlerini bırakıp bir başka partiyle ittifak yapmak değildi, ama her parti gücünü ortaya koyabilirse bütün siyasi görüşlerin parlamentoda temsil edilmesi şansını yakalayabilecektik. Bu olmadı, olamadı.Partilerin egolarıBu seçime sadece iki parti, DP ile BTP ortak listeyle giriyor. Onların şansı ne olabilir şimdilik kestiremiyorum, ama hiç olmazsa iki ortak daha bulabilselerdi barajı aşabilecekleri olasılığı çok yüksek olacaktı. Peki partilerin, kendileri için de çok yararlı olan ittifaklara yanaşmamalarının nedeni ne? Önceliği partililerin yüksek egoları alır. Nedense her parti çatının kendisi olması gerektiğini söylüyor ve başka türlüsünü taviz olarak niteliyor.Erbakan’ın mirasıÖrneğin ittifaklar konusunda en hevesli partilerden biri Saadet Partisi’ydi. Tüm partilerle görüştüler, sonunda DP’de bir ittifak aşamasına gelindi. Ama Saadet Partililer “olmaz, rahmetli Erbakan Hocamız’ın vasiyeti var” dediler. Nerede bu vasiyet, gören yok, ama herhalde Erbakan “kimseyle ittifak yapmayın, parti erisin gitsin” dememiştir. Makul olanı rahmetli de takdir ederdi herhalde. Bakalım Saadet Partisi seçimde ne yapacak?Kasıtlı olabilir mi?Ankara kulislerinde ittifaklarla ilgili bir tur atınca çok ilginç bilgiler alıyorsunuz. Örneğin Saadet ve Has Parti’yi AKP’nin acentası olarak niteleyenler var. Diyorlar ki “Bu partilerin seçim kazanma dertleri yok, zaten en yakınları iktidarda, bir telefonla işlerini hallederler, bu durumda hem parti ellerinde kalıyor hem de iktidar ortağı gibi davranabiliyorlar.” Durum buysa zaten, “ittifak olmaması daha iyi bile olmuş” diye düşünebilirsiniz.Bağımsız adaylarYüzde 10 gibi “antidemokratik” bir engelleme, “bağımsız aday” konusunda yeni bir konsept yaratmıştı geçen seçimlerde biliyorsunuz. O zamanki DEP şimdiki BDP barajı aşabilmek için çok güçlü oldukları yerlerde “bağımsız adayları” öne sürdüler ve başarılı oldular. Aynı sistemin bu seçimde BDP’ye daha da büyük bir güç sağlayacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. BDP eskisinden daha fazla milletvekili çıkaracaktır.Güneydoğu’yu terk etmekAday listeleri açıklandığında AKP’nin “Güneydoğu’yu terk ettiği” iddiaları da birbirini kovaladı. Baktığınızda bu görüşün yanlış olmadığı görülüyor. AKP Kürt politikası konusunda partisinin milliyetçi kanadının rahatsızlığını dikkate almış görünüyor. Sanki “gizli bir anlaşma” ile BDP’ye “Biz seçime asılmayacağız, siz de terör yaratmayın, seçime girmediğiniz yerlerde de bizi destekleyin” mesajı göndermiş gibi görünüyor.Partilerin küskünleriListelerle birlikte dışarıda kalmış isimlerin küskünlük içinde öfke patlamalarına da tanık oluyoruz. Ancak bunlar geçicidir, herhalde bu haftadan itibaren küskünlerin öfkelerini dışa vurmalarını pek görmeyeceğiz, işin doğası budur. Tabii en çok ses CHP’den çıktı. AKP medyası da bunları alabildiğine büyüttü. Benzer sıkıntılar AKP’de de var ama hem iktidarda olmak hem parti disiplini bunların açığa çıkmasını şimdilik engelliyor.Cumhuriyet dayanışmasıBu arada hiçbir parti çatısı altına girmeyen ancak “Cumhuriyet Güçbirliği” adı altnda bağımsız olarak ortaya çıkan isimler de var. Çoğu Ergenekonla bağlantılı olarak anılan bu isimler çeşitli yerlerden bağımsız aday olarak parlamento yolunu zorluyor. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek İzmir’den aday. Biri orgeneral, ikisi korgeneral olmak üzere 6 asker kişi de bağımsız olarak adaylıklarını koydular. Şansları ne olur tahmin etmek zor.Asker bağımsızlarAsker kökenli bağımsız adayların başında emekli Orgeneral Çetin Doğan var. Balyoz davasının bir numaralı sanığı Doğan İstanbul’dan bağımsız aday. Emekli korgeneraller Eroğan Karakuş ve Yaşar Müjdeci ile emekli albaylar Hasan Atilla Uğur ile Vecdet Ertek ve emekli yarbay Recai Alkan da Cumhuriyet Güçbirliği adına bağımsız adaylar. Uğur Mumcu’nun ağabeyi Ceyhan Mumcu da güçbirliğinin bağımsız adayları arasında.Gazeteci bağımsızlarCumhuriyet Güçbirliği hareketi içinde bazı gazeteciler de var. Halil Nebiler, Deniz yıldırım, Abdullah Sabri Kocaman ve Zafer Şen gazeteci kökenli bağımsız adaylar arasında. Bu grupla ilgisi olmayan Hulki Cevizoğlu da CHP’nin kendisini aday göstermemesi üzerine adaylığını bağımsız olarak koyarak seçim yarışına giriyor. Bu adayların en çok CHP’den oy alacağını tahmin edenler “neden ortak bir liste yapılamadı?” diye soruyor.Tuncay Özkan faktörüBağımsız adaylar arasında güçbirliği dışında kalan bir de Tuncay Özkan var. Ergenekon sanığı olmadan önce kurduğu Yeni Parti ile siyasete iddialı giriş yapan Özkan; şartların olumsuzluğu nedeniyle CHP’den aday olmak için başvurdu. Ancak CHP yönetimi Balbay’ı tercih ederken Özkan’ı devre dışı bıraktı. Tuncay Özkan “bunu anlamadığını” belirterek CHP’nin en güçlü olduğu İstanbul 1. Bölgeden bağımsız adaylığını koydu. Özkan çok iddialı.Basına açıklamaAdaylığını basına gönderdiği bir mektupla açıklayan Tuncay Özkan “hak, eşitlik ve özgürlük mücadelesini Atatürk’ün partisi çatısı altında sürdürmeyi amaçladığını” belirterek bu çatı altına alınmadığını söylüyor ve “Bu noktada parti yönetiminden bazı kişilerin ufuksuz, vicdansız ve vefasızca yaptıkları uygulamayı halkımıza şikâyet ediyorum” diyor. Özkan “halkı Meclis’te kendisinden iyi kimsenin koruyamayacağını” da belirtiyor.İki TV kanalında sohbetSevgili okurlar, çeşitli zamanlarda TV ekranlarına çıkarak görüşlerimi aktarmaya çalışıyorum. Ancak bunlar hep gün içi davetlerle gerçekleşiyor. Bazı okurlar “önceden haberimiz olsun” mesajları gönderiyor, bu teknik olarak çok zor. Ancak seçimlere kadar sürekli çıktığım iki kanal var. İkisi de salı gününe denk geliyor. İlki Kanal 99. Uydudan yayın yapıyor. Saat 20.30’dan 22.00’ye kadar bir tartışmaya girmeden bana sorulan soruları cevaplıyorum.Yine salı gecesiİkinci kanal ise Cem TV. Eski Turizm Bakanı Bahattin Yücel’le saat 23.15’te ekrana çıkıyoruz ve o haftanın olaylarını irdelemeye çalışıyoruz. Bahattin Yücel politik deneyimlerini, ben de günün olaylarına yönelik analizlerimi sunmaya çalışıyorum. Tartışmadan ziyade pozitif görüşlerimizi bilgilerle donatarak izleyiciyle paylaşmya çalışıyoruz. Merak edenlere duyurmak istedim. Konuk olduğum diğer programları da artık ancak yakalarsanız izleyebilirsiniz.Hepinize iyi haftalar dilerim.