Cahilliğime verin gerçekten bilmiyordum. Ama yine de “bileceğini sandığım” kim bilir kaç kişiye sordum, hayretle onların da bilmediğini gördüm.
Ben de Suriye’de yaşanan kanlı olaylar sırasında öğrendim. Meğer Suriye’de yaşayan Kürtler “vatandaş” sayılmıyormuş. Son olaylardan sonra Devlet Başkanı Esat “Kürtler’e vatandaşlık hakkını vereceğiz” açıklamasını yapınca benim gibi bilmeyenler de öğrenmiş oldu.
Tamam Suriye 50 yıldır “Olağanüstü hâl” ile yönetilen bir diktatörlük ülkesi.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan, sayıları konusunda çelişkili bilgiler olsa da, milyonlarca Kürt ise Cumhuriyet kurulduğu günden bu yana vatandaşlık haklarından sonuna kadar yararlanıyor.
Nüfus kâğıtlarında kimsenin etnik kökeni belirtilmiyor, kimseye Kürt olduğu için ayrı muamelede bulunulmuyor.
Bu cümlem Kürt kökenli Türk vatandaşlarının hiçbir sorunu olmadığı anlamına gelmiyor tabii ki, bugüne kadar bu konuda yazdıklarım ortada.
Ancak ne gariptir ki Kürtler e vatandaşlık hakkı bile vermeyen Suriye çok uzun yıllar, Kürt halkının sorunlarını terör yoluyla anlatmaya çalışan PKK ’ya kucak açtı.
Şu anda İmralı’da hükümlü olan Abdullah Öcalan Suriye’yi terk etmek zorunda kalana kadar bu ülkedeki ana üssünde yaşadı. Yüzlerce, binlerce PKK’lı terörist bu ülkede eğitildi, beslendi, saklandı.
Peki vatandaşlık hakkı olan Türkiye’de binlerce kişinin ölümüne neden olan terörist eylemleri yapan PKK’lılar bugüne kadar neden vatandaşlık hakkı bile alamadıkları Suriye’ye karşı hiçbir eylemde bulunmadı?
Türkiye’de resmi devlet politikası ne yazık ki, Kürt hakları ile ilgili büyük hatalar yaptı geçmişte. Ama Kürt kimlikli milyonlarca yurttaş da her şeye rağmen bu ülkede eşit koşullarda yaşadı, okudu, eğitim gördü, iş sahibi oldu, siyasete girdi, çok önemli makamlarda oturdu.
Yüzyıllar boyu Türk olanla Kürt olan hiç husumet içinde olmadı, birbirini öldürmedi. Kimse kimsenin diline, yaşam biçimine, kültürüne, geleneklerine karışmadı.
Hata devletteydi ve devlet son 20 yıldır büyük oranda bu hatayı kapatmak için çaba harcıyor. Elbette sonuna gelinmedi ama bulunduğumuz noktayı da gözardı edemez kimse.
Kendini Kürt kimliği ile ifade etmek isteyen hiç kimseye “Suriye’de vatandaş bile değilsiniz” diye nispet yapmak değil amacım, ama hiç olmazsa Taksim’den Aksaray’a kadar pek çok yeri yakıp yıkarak yürüyenlerin de, bu özgürlüğü Türkiye Cumhuriyeti’nin, bütün eksikliklerine rağmen demokratik hukuk devleti olması sayesinde kullanabildiğini de bilmesi gerek.
Suriye’de yaşayan ve vatandaş bile sayılmayan yüz binlerce Kürt olduğunu öğrenince insanın aklına bunlar da geliyor işte. Paylaşmak istedim.
Pardon dövdük, sizi başkasıyla karıştırmışız
Olayı, yakından tanıdığım dertli bir anneden, bire bir dinledim.
Hemen önceki gece yaşanan bir olay. İstanbul’un ne hale geldiğinin; kimi polislerin, artık endişeden ya da işgüzarlıktan neler yapabildiklerinin ibret verici bir belgesi bu.
BDP’liler önceki gün YSK kararlarını protesto etmek için Taksim’de toplanıp gösteri yaptıktan sonra Aksaray’a kadar yürümüşlerdi. Yürüyüş sırasında bazı kendini bilmezlerse sağa sola molotof kokteylleri atıp gelip geçen itfaiye, ambulans, parti minibüsü gibi araçları da taşlamışlardı.
Aksaray’a kadar hiçbir müdahale ile karşılaşmayan gösterilere sonunda müdahale edilmiş ortalık cehenneme dönmüştü. Ardından da göstericiler dağılmıştı.
İşte o andan itibaren polis dağılan göstericilerden bir bölümünü takibe almış.
Alibeyköy’de büfe işleten bir gençle kardeşi de iş yerlerini kapattıktan sonra arabalarına binip evlerine doğru yola çıkıyorlar. Tam evin önünde durduklarında arkalarından gelen bir polis otosundan çıkan iki polis “inin aşağı arabayı arayacağız” diyorlar. Gençler de “Neden, ne yaptık ki, işimizden geliyoruz” deyince polis elindeki copu hışımla vuruyor. İki genç arabadan fırladıkları gibi eve koşmaya çalışıyorlar ama iki adımlık mesafede hayli cop yiyorlar. Sonunda eve giriyorlar. Bu sırada birkaç polis otosu daha geliyor.
Dayakçı polisler bu kez küfürlerle içeri giren gençleri dışarı çağırıyor, ama kapıya anne çıkıyor. Polislere çıkışarak “Sizi şikâyet edeceğim” diyor. Polisler de aralarında bir şeyler konuştuktan sonra gidiyorlar.
Anne önce çocuklarına dövüldüklerini kanıtlayan sağlık raporu alıyor, sonra Alibeyköy Karakolu’na giderek şikâyetçi oluyor. Orada anlaşıldığı kadarıyla polisler, büfeci iki genci gündüz yaşanan olaylarda ön planda olan iki kişiyi benzetmişler. Şikâyet dilekçesi şimdi savcılığa gidecek, devamı ne olacak ben de merak ediyorum.
Ancak anladığım kadarıyla, gündüz olaylara mühadale etmekte aciz kalan polis, daha sonra bazı kişileri izleyerek bu tür cezalandırma yoluna gidiyor. Acaba önceki gece kaç kişi bu tür cezalandırmaya uğradı?
Yaşadığımız veto krizi gösteriyor ki, demokrasiyi ileri demokrasi haline getirmek, bir pazar günü ileri saat uygulamasına geçmek kadar kolay değil! (Gani Yıldız)
Devekuşu taktiği
Yüksek Seçim Kurulu kararları BDP’yi öfkeden çılgına çevirdi. Güneydoğu adeta ayaklanırken İstanbul’da da bir tür ayaklanma provası yapıldı.
Ancak bunun ertesi gün gazetelere yansıması tam bir “devekuşu” örneğini andırıyordu.
AKP medyası neredeyse olayı hiç görmezden geldi. Fotoğraf kullanan kimi yandaş gazeteler de sanki hiçbir olay yokmuş gibi davranarak coşku görüntülerini tercih ettiler.
Teröre ve teröriste prim vermemek ve ülkeyi germemek için olayları gereğinden fazla büyütmemek eleştirilecek bir şey değil. Ancak her şey süt limanmış gibi davranmak ancak kendini kandırmaktır.
Bazı televizyonlar da bir âlemdi. Vandalizme varan olayları eleştirmek yerine “BDP’nin bu haklı eylemine Kürt olmayanlar da coşkuyla katıldı” demek herhalde habercilik değildir.
Başımızı kuma gömerek olaylardan kaçabileceğimizi sanıyorsak aldanıyoruz. Hele bunu “aman iktidar zarar görmesin” diye yapmaya kalkarsak altından hiç kalkamayız.
YSK da bitti artık
İktidar, bizzat Başbakan’ın ağzından “yargının kendilerine köstek olduğunu” defalarca açıkladı. Sonunda bir anayasa değişikliği ile Yüksek yargı da normal yargı da tamamen iktidara bağlandı.
Devletin diğer önemli anayasal kurumları zaten daha önce dize getirilmiş ve etkisiz kılınmıştı.
Dikkatten kaçan ve pek önemsenmeyen bir YSK kalmıştı. O da kendi bacağına kurşun sıkarak iktidarın ve yandaşlarının dikkatini çekmeyi başardı.
İktidar kendisine “köstek olabileceği” görüşünden yola çıkarak ilk fırsatta YSK’nın da ipini çekecektir kimsenin kuşkusu olmasın.
Seçimden tek başına çıkabilirse, iktidarın tamamen değiştireceği ve kendi emri dışında hiçbir hareket alanı bırakmayacağı son kurum Yüksek Seçim Kurulu olacaktır.

