Terör bitmedi, kitleselleşti

5 Mayıs 2011

Başbakan Güneydoğu konusunda çok sıkıntılı. Ne yapacağını bilemez halde. Kendi yarattığı politikanın altında kalmaktan korkuyor. Konuyu baştan alalım. İktidarının ilk yıllarında Kürt sözünü fazla ağzına almadan Güneydoğu sorununu yok sayıyor, terörle mücadeleden söz ediyordu. Sonra birden Diyarbakır’a gitti, bölgeye yatırım sözü verdi. Bu girişim bölgede heyecan yarattı. Ardından tekrar bir “terörle mücadele” söylemi dönemi başladı. Ama arada Kürtçe televizyon açarak bölge halkına mavi boncuk dağıttı. Derken bir “Kürt açılımı” başladı. Çok belli ki Amerika’nın talebi üzerine alelacele başlatılmış bir girişimdi. İçeriği yoktu. Bu nedenle kapı kapı gezildi, gazetecisinden yazarına, sivil toplum kuruluşlarından iş adamlarına, siyasetçisinden Kürt milliyetçisine kadar herkesten görüş istendi. Onca görüş belirtilmesine rağmen iktidar kamuoyunun önüne bir türlü derli toplu bir proje çıkaramadı. Üstüne gelen Habur kapısından törenli giriş AKP tabanında büyük rahatsızlık yaratınca Kürt açılımı oldu, “Kardeşlik projesi”; tutmayınca “Demokrasi açılımı.” Seçimlere doğru Kürt hareketi etkisini iyice artırınca iktidar gözünü bölgedeki, eskiden MSP ve AP’ye giden dinci oylara dikti. Kürt kimlikli olanları ise BDP’nin hâkimiyet alanında bıraktı. Şimdi ise Kürt sorunu olmadığını, sadece bazı Kürtlerin çözülmesi gereken sorunları olduğunu vurguluyor. Erdoğan’ın geldiği nokta aynı zamanda çok şaşırtıcıdır. Çünkü “Kürt sorunu yoktur” diyorsa, özellikle maskeli yandaşların özlemle beklediği yeni anayasa da hayal demektir. Başbakan artık Kürt sorununun kalmadığını “terör bitti” iddiasına dayandırıyor. Erdoğan son zamanlarda herhangi bir yerde bomba patlamamasını, birine suikast yapılmamasını ve askeri birliklere saldırıda bulunulmamasını “terör bitti” olarak niteliyor. Ancak bu doğru bir teşhis değil. Çünkü bu anlamdaki terör yok belki ama, terörün asıl hedefi olan kitlesel kalkışma olgusuyla karşı karşıyayız ki, terör bunun yanında solda sıfır kalır. İktidar belki gözünü kapatmayı tercih ediyor, hiç dillendirmeyerek bir şey olmadığını göstermeye çalışıyor ama Güneydoğu bölgesi yangın yeri gibi. Nisan ayının başından beri sürdürülen sivil itaatsizlik Güneydoğu’da dalga dalga yükseliyor. Her ne kadar polis kurulan direniş çadırlarını zorla yıksa da, kalabalıkları gaz bombalarıyla, tazyikli sularla dağıtsa da bölgede kalkışma sahneleri yaşanıyor. YSK kararından sonra yaratılan şiddet, dehşet ve terör ortamını da görmezden gelemeyiz. 1 Mayıs’ta Taksim’de Atatürk Anıtı’na Apo posterleri asmak ve Atatürk heykelinin boynuna PKK bayrakları dolamayı ise hiç saymıyorum. Bütün bunlar Başbakan’ın “terör bitti” dediği Türkiye’de yaşanıyor. İstesek de istemesek de, saklasak da saklamasak da Güneydoğu’da çok ciddi olaylar yaşanıyor. Ve Türkiye bu ortamda seçime gidiyor. Seçimlerin güvenliği bile tehlikededir. *****Kadının omzuna sarılmak yasak Bir okurumdan aldığım mektubu sizlerle de paylaşmak istiyorum. Çünkü anlatılan, 2023 vizyonuna hazırlanan İstanbul’da bazı zihinlerin hâlâ nerelerde olduğunu gösteren ibret verici bir olay: Erkek arkadaşımla “bir pazar kahvaltısı ile güne başlayalım” dedik ve Rumeli Hisarı’nda, çok güzel Boğaz manzarası ve kahvaltısı olduğunu duyduğumuz Oba Restoran’ı denemek istedik. Kahvaltısı gerçekten güzel, manzara harika. Nezih bir ortam. Arka masamızda bir çift daha vardı. Kahvaltılarını bitirmişler, Boğaz manzarasını izlerken erkek kızın omzuna kolunu atmış, kız da başını erkeğin omzuna dayamış manzarayı seyrediyorlardı.. Garsonun onlara “beyefendi biraz daha mesafeli oturur musunuz?” dediğini duydum. Önce yanlış anladığımı sandım, otoparka indiğimizde arkadaşıma aynı şeyi duyup duymadığını sordum. Bu sırada otoparkta görevli olan ve mekânda çalışan kişi bize dönüp “buranın çok katı kuralları vardır” dedi. Biz ne demeye çalıştığını sorduğumuzda “yanındaki eşin bile olsa öyle kolunu omuzuna atıp oturamazsın, buna göz yuman birçok garson işten atıldı” dedi. Tabii ki bir daha asla tercih etmeyeceğimiz bir yer, tabii ki insanlar istedikleri yere gitmekte özgürdürler. Ancak Can Bey, yakında haremlik selamlık oturma düzeni dediğimiz bir düzen mi gelecek, gerçekten merak içerisindeyim. Ben 28 yaşında bir kadınım ve gerçekten geleceğim için endişeleniyorum..*****Kim demiş “Hükümetler kendilerinden olmayan belediyelere ilgi göstermez” diye! Baksanıza CHP’li belediyeleri durmadan polis ziyaret ediyor! (Gani Yıldız) *****Sormak çok ayıp ama... Başbakanlık bütçesine her yıl örtülü ödenek olarak bir fasıl konur. Harcama yetkisi sadece Başbakan’a aittir. Bu parayı canının istediği yere harcayabilir. Hesabı da sorulmaz. Sadece bir tutanağa geçirilir, her yılın sonunda yeni bütçe gelince de bu tutanaklar imha edilir. Bu uygulama Başbakan’ın namusuna gösterilen bir saygıdır. Herhalde bir ülkeyi yöneten başbakan hesabını veremeyeceği bir harcamada bulunmaz diye düşünülmüştür. Geçen yıl Başbakanlık bütçesinden örtülü ödenek için ayrılan para 230 bin liraydı. Ancak yıl sonunda yapılan harcama toplamı tam 390 milyon 441 bin 624 lira olmuş. Yani ayrılan bütçenin 1698 kat fazlası harcanmış. Başbakan’ın bu parayı kendi özel keyfi için harcamış olacağına asla inanmam. Ama ortada da bir gariplik var. Demek ki 2010 yılı içinde bizlerin hiç bilmediği bazı olaylar yaşanmış ve devlet açıktan harcama yapmak yerine örtülü ödeneği kullanmış. Elbette “Bu parayı nereye harcadınız?” diye sormak çok ayıp. Buna karşı 230 bin lira yerine 390 milyon lira harcanmış olması da çok şaşırtıcı. Sahi gizlice 390 milyon lira harcanmasına neden olan gelişme neydi 2010’da? *****Torpil İki emekli asker birbirlerine kendi askerliklerinin çok daha “zorlu” geçtiğini iddia ediyorlarmış, iş neredeyse kavganın eşiğine gelmiş, “Bana bak” demiş birincisi, “Ben ülkem için tam 3 savaşa katıldım tamam mı?.. Acemi eğitimimden hemen sonra Okinawa adasına çıkartma yaptık, kanla yıkanmış kumsalda günlerce parmaklarımla kazıya kazıya ilerledim, bizi engellemeye çalışan makineli tüfek yuvasını bir el bombasıyla yerle bir ettim, daha sonra Kore’ye çıkartma yaptık, karşı topçu ateşi altında düşmanı Çin sınırına kadar santim santim süpürdük, daha sonra arka arkaya 3 defa Vietnam’a savaşmaya gittim, sonuncusunda yakalandım ve beni nehrin içinde, su boğazıma kadar bir bambu kafeste 6 ay hapsettiler, üzerime sülükler yapıştı, dişlerimle bambuları kemirerek kaçtım... N’aber?..” “Şanslı hergele” demiş diğeri sırıtarak, “Torpilin mi vardı ha?.. Hep deniz, hep kumsal ve hep nehir kenarı görevleri?.. ” (Yıldırım Tuna)

Devamını Oku

Bunlar Boğaz Köprüsü’ne de karşıydı

3 Mayıs 2011

Yıllardır kendine “sağ” diyen iktidarların başları sıkıştıkça bıkmadan usanmadan kullandığı bir slogan var. Bir konuda eleştirildiler mi hemen “Bunlar Boğaz Köprüsü’ne de karşıydı” derler.Neymiş, 1969’da bazı sol gruplar Boğaz Köprüsü’nün yapılmasına karşı çıkmışlar, oysa şimdi trafikten bezdikleri için üçüncü köprünün yapımına bile razıymışlar.Bunlar “solu” dar görüşlü gibi gösterme çabalarıdır. Çünkü sol ilericiliği, çağdaşlığı, bilimsel görüşü savunur. Bununla baş edemeyenler çareyi popülist söylemde bulur.O yılları hiç bilmeyen, Türkiye’nin çektiği sıkıntılardan, yokluklardan haberi olmayan, 1960-70’lerin romantizminden hiç nasibini almamış, hayatı bilgisayardan, twitter’dan ibaret sanan yeni nesil ise hayretler içinde “vay canına, bunların hiç mi aklı yokmuş” diye soruyor şaşkın şaşkın.Boğaz Köprüsü’ne karşı çıkılması bir yeniliğe, çağdaşlığa karşı çıkılması değildir. Sadece ülkenin içinde bulunduğu sıkıntıları göz önüne alan, özellikle Doğu’da insanların yaşamak için nasıl çetin bir mücadele verdiğini bilen bir sol kesim, ki büyük ağırlıkla öğrencilerden oluşuyordu, öncelikleri ortaya koyarak “köprüden önce yapılması gerekenleri” sıralamaya çalışmıştı.Deniz Gezmiş’lerin, Mahir Çayanlar’ın öncülüğündeki Dev- Genç hareketi “Boğaz’a köprüden önce Zap suyuna köprü yapın” diyerek harekete geçmişti. Sonunda öğrenciler Doğu’nun en azgın akan ve yüzlerce kişinin canını alan Zap Suyu üzerine bir köprü inşa etmişlerdi.Boğaz Köprüsü yapılırken, iyi eğitim almış, şehircilik bilen, kapitalist anlayışın İstanbul’u nasıl bir metropole çevireceğini gören kişiler gelen tehlikeye dikkat çekerek “Köprü mutlaka zorunlu hale gelecektir, ama bunun yaratacağı sakıncaları şimdiden halletmeliyiz” önerileri getirmişlerdi, ama dinleyen olmamıştı.Nitekim önlemler alınmadığı için İstanbul’a göç daha da körüklenmiş, kaçak ve çirkin yapılaşmaya göz yumulmuş, kent nüfusu birkaç yıl içinde iki katına çıkmış ve 15 yıl sonra ikinci köprü de “zorunlu” hale gelmişti.Aynı tartışma yine yaşandı 86 yılında. Ama yine önlem alınmadı. İkinci köprünün güzergâhı bomboş ormanlık alandı, bugün milyonların yaşadığı bir çirkinlik anıtı gibi.Sonuçta, önlem alınmadan, kent planlaması yapılmadan inşa edilen köprü ikinciyi getirdi, ikinci de üçüncüyü getiriyor. Sonra oturup “Bu trafiğin hali ne?” diye dövünüyoruz ama ne çare.Elbette Türkiye’nin gözbebeği İstanbul’un bir metropol olmasına karşı çıkmak mümkün değildi. Ama eğer “Bunlar köprüye de karşıydı” denilen dönemde söylenenler göz önüne alınsaydı, İstanbul bugün daha yaşanılır halde olurdu.*****Sarı dev hafriyat kamyonlarıSon günlerde İstanbul’un her yerinde cirit atan sarı dev damperli kamyonları görüyor musunuz? Her taraf inşaat olduğu için hafriyat kamyonları vızır vızır çalışıyor.Bunlar ortaya yeni çıktı. Ya yeni bir firma girdi devreye ya da mevcutlardan biri yeni bir filo oluşturdu. Çünkü kamyonlar çok yeni, pırıl pırıl.Ancak özellikle boşken, herhalde hızlı iş yapmak için olacak, o kadar sürat yapıyorlar ve tehlike yaratıyorlar ki anlatamam.Otoyolda 110 kilometre ile giderken arkamdan gelen bu sarı dev kamyon selektörle yol istedi örneğin. Bir saat sonra başka bir yerde benzer bir kamyonu slalom yaparken gördüm.Önceki gün de öyleydi, dün de. Yani bir tane görsem aldırmayacağım, ama ciddi tehlike yaratıyorlar. Hem trafiği hem bu kamyonların sahiplerini uyarmak istiyorum. Hafriyat kamyonlarının belli bir hızda ve uygun şeritte gitmesini sağlamaları gerek. Aksi takdirde “kaza geliyorum” diyor, ona göre.*****Kanal’a kaç köprü yapılacak?Başbakan’ın çılgın projesi öyle anlaşılıyor ki toplumda “beklenen heyecanı” pek yaratmadı. İlk gün belki de yandaşların sevinç çığlıkları sayesinde ilgi görmüş gibi oldu ama, sokakta bunun etkisi yok. Kanal konuşuluyor da, herkesin yüzünde muzip bir gülümseme görüyorum.Sanıyorum bunda özellikle çevrenin nasıl etkileneceği konusundaki yazılarla, artacak nüfus nedeniyle kentin daha da yaşanmaz hale geleceği kuşkusu var. Tabii kanal bölgesinde arazisi olanlar büyük para kazanma hayalleri içinde olduklarından onları hariç tutuyorum.Bu çılgın projede aklıma takılan noktalardan biri de trafik ulaşımı için kaç köprünün yapılacağı. Çünkü köprü çok önemli. Bu kanalın üzerine yapılacak köprüler Galata Köprüsü ya da Haliç Köprüsü gibi olamaz, olmayacak.Çünkü bu köprülerin altından, Başbakan’ın söylediğine göre 300 bin tonluk süper tankerler geçecek. Bu durumda her köprünün en az 64 metre yüksekliğinde olması gerekiyor.Bu durumda eni sadece 150 metre olan bir kanalın üzerinden 64 metre yüksekliğinde köprü geçirmeniz için ayakları kanaldan en az 500’er metre uzağa dikmeniz lazım. Bunun çevre yollarını da düşünürseniz ortaya devasa beton ve asfalt yığınları çıkacak. Hemen kanalın yanından karşıya geçmek için kilometrelerce gidip, çevre yollarından asma köprüye girmeniz gerekecek.Yani köprüler makette gösterildiği gibi sanki kanalın genişliğindeymiş gibi olmayacak. Ortaya çıkacak çirkinliği düşünebiliyor musunuz?*****Seçim yaklaştıkça bilgilendirmeden çok beyin yıkamak için hazırlanan anketler artıyor. Bu anketlerin başına, yollardaki “düşük banket” gibi, “uçuk anket” uyarısı koymak faydalı olabilir! (Gani Yıldız)*****Antakya turizmi perişanAntakyalı bir dostum aradı. “Suriye krizi biz mahvetti” dedi. “Tahmin ediyorum” dedim ama ayrıntıları anlatmasını istedim.Birincisi vizenin kalkmasından sonra Suriye’den günü birlik birçok kişi geliyormuş daha önceden. Ama ülke karışınca kimse gelemez olmuş. Günlük satış yapan esnaf da kısa süren bir bolluktan sonra tekrar eski günlerine dönmüş.Dostum “Ama daha önemlisi, Lübnanlı zengin turistleri kaybettik” dedi. Suriye’den günü birlik gelenler fazla para harcamıyormuş, ama Lübnan’ın zenginleri gelip Antakya’nın yeni ve lüks otellerinde kalıyorlarmış.Lübnanlılar ulaşım kolay olduğu için Suriye üzerinden karayoluyla Antakya’ya varıyormuş. Ama Suriye karışınca hiçbir Lübnanlı karayoluyla gelmeye cesaret edemiyormuş. Antakya’nın otellerinde yapılan rezervasyonların neredeyse tamamı iptal edilmiş. Paskalya nedeniyle Lübnanlılara yer ayıran ve yerli turiste de “doluyuz” diyen Antakyalı otelciler rezervasyon iptallerinden sonra ne yapacaklarını bilemez haldelermiş.*****Ucuz cenazeAdam gezmek için gittiği Venedik’te eşi ölünce cenaze işleri ile ilgilenen büroya gitmiş, “Pek fazla param da kalmadı ” demiş, “Bu şehirde cenaze işini en ucuz nasıl halledebilirim?” Memur “Kolay” diye cevap vermiş “Tabutu bir gondola koyarız, cemaat de arkadan yüzerek takip eder..! ” (Yıldırım Tuna)

Devamını Oku

1 Mayıs samimiyetsizliği

2 Mayıs 2011

Bu yıl 1 Mayıs Bayramı geçen yıldan daha büyük coşkuyla kutlandı. Taksim alanı rengârenkti. Bayram bir şenlik havasında geçti.Alanda ve yollarda her görüşten insanlar vardı. Herkes kendi görüşünü, taleplerini ve eleştirilerini dile getirdi.Medya ve özellikle AKP yandaşları ise alana “her görüşten” kişinin toplanmasını çok önemseyerek “İşte yeni Türkiye, özlenen Türkiye” diye duyurdu haberi.Alanda her görüşün temsil edilmesine karşı mıyım? Elbetteki hayır. 1 Mayıs bütün çalışanların ve işçi sınıfının bayramıdır. Burada kimin ne düşündüğünün önemi yoktur.Ancak bu yıl 1 Mayıs’a gösterilen bu özel ilginin aynı zamanda bir “samimiyetsizlik örneği” olduğunu da düşünmeden edemiyorum. AKP yandaşlarına bakınca sanki yıllardır 1 Mayıs için mücadele veriyorlarmış da, AKP’nin sağladığı demokratik ortam sayesinde bu olanağa kavuşmuşuz havası çıkıyor ortaya.Nitekim haber kanalları da gün boyunca ısrarla ya AKP’lileri ya yandaşlarını ya da artık 1 Mayıs ruhu ile hiç ilgisi kalmayan kişileri ekranlara çıkarıp bol bol propaganda yaptırdılar.Oysa daha geçen yıl bile aynı çevreler 1 Mayıs’ı bir “umacı” gibi sunuyordu kitlelere. 1 Mayıs’ın bir “kâbus günü” olduğu, “komünistlerin, anarşistlerin, bölücülerin” sırf ülkedeki dirlik ve düzeni bozmak için alanlara koştuklarını söylüyorlardı.Hatırlayın iki yıl ve daha öncesini. AKP iktidarı 12 Eylül rejiminin koyduğu “Taksim’de miting” ve “1 Mayıs kutlamaları” yasağını sonuna kadar savunuyor ve 1 Mayıs günü kimseye göz açtırmıyordu.Daha önceki yıl polis DİSK Genel Merkezi’ni henüz güneş doğarken basmış, işçileri binada hapis tutmuş, tazyikli su ve gaz bombası atmıştı. Hastaneye bile gaz bombalı saldırı yapmıştı polis.DİSK 12 Eylül’den beri 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak için direniyor, her şeyi göze alarak sokaklara çıkıyordu. 30 yıllık mücadelenin tam 6 yılı AKP duvarına çarpmıştı. Sonunda iç ve dış tepkilerin giderek artması üzerine AKP iktidarının da yapacak bir şeyi kalmadı ve Taksim açıldı.Bu işçilerin gücüydü.Geldiğimiz nokta elbette sevindiricidir, gurur vericidir. Ama iktidar ve yandaşlarının bundan prim yapmaya kalkışması en hafif deyimiyle samimiyetsizliktir.1 Mayıs’ta ekranları dolduran, alana koşan, ama bugüne kadar 1 Mayıs’ı engellemek için ellerinden geleni yapanlar dürüstçe cevap versinler: Gerçekten 1 Mayıs sizi heyecanlandırdı mı, gerçekten oraya isteyerek benimseyerek mi gittiniz? Yoksa tıpkı “dinsizim ama sizi destekliyorum” diyenlere karşı “İşimiz bitene kadar bunlara tahammül edeceğiz” tavrınızdaki gibi mi davranıyorsunuz?*****CHP’nin düşürdüğü milletvekilleriErdoğan Bayburt ’ta seçim propagandasını başlatırken özellikle önce bu kente geldiğini belirterek “Sizin iki milletvekiliniz vardı, CHP yüzünden bire düştü. Ama sizin ikinci milletvekiliniz var hâlâ, o da benim” dedi.Böylelikle Erdoğan Bayburt ’tan bütün ülkeye CHP’nin başvurusu nedeniyle bazı illerdeki milletvekili sayısının düştüğünü söyleyip şikâyette bulundu.Ancak unuttuğu bir şey var. Bazı yerlerde milletvekili sayısı azalırken bazı yerlerde de arttı. Bu tamamen nüfusla ilgili bir konu çünkü.Şimdi merak ediyorum, Erdoğan milletvekili sayısı artan illere gittiğinde “Sizin milletvekili sayınız şu kadardı ama CHP sayesinde bu sayı arttı” diyecek mi?Konu aynı. Sadece nasıl kullandığınıza bağlı.*****Usame’yi de öldürürüz çocukları daİkisi üst üste geldi. Önce füzeler Kaddafi’nin evini vurdu, oğul Kaddafi ile hepsi de 12 yaşın altında olan üç çocuk öldü. Ardından da Usame Bin Ladin, Pakistan’da kaldığı eve yapılan operasyonla öldürüldü.Dünya ve tabii ki biz Usame’nin öldürülmesini en büyük haber olarak değerlendiriyoruz. Bunda bir yanlışlık yok. Amerika’da ikiz kuleleri çökerten saldırıyı düzenlediği ileri sürülen, ayrıca pek çok kanlı eylemden sorumlu tutulan ve başına 25 milyon dolar ödül konulan El Kaide liderinin öldürülmesi çok önemlidir.Ancak herhalde “özgürlük” adı verilen bir operasyonda çocukların katledilmesi de çok önemlidir. Oysa dikkat ettiniz mi neredeyse tüm medya, “Kaddafi’nin oğlu ve üç torunu öldürüldü” biçiminde verdi haberi.Peki bu operasyon kendi halkına katliam uygulayan Kaddafi’nin askeri hedeflerine düzenlenmiyor muydu? Bir eve füze atıldığında içeride çocukların ve kadınların da öleceğini kimse bilmiyor mu?O çocukların “Kaddafi’nin torunu olmaktan” başka bir suçu var mı?İşte yoğun “batı propagandası baskısı” altında bizler de olaya “güçlüler” tarafından bakıyor ve tepki göstermiyoruz.NATO ne yazık ki “çocuk katili” durumuna düşürülmüştür. Bu operasyonda Türkiye’nin de katkısını düşününce insanın canı daha da sıkılıyor.*****İzmir sürprizi anlaşıldıİktidar partisi listelerini açıkladığında İzmir adaylarının “sürpriz isimlerden” olduğu görülmüştü. Eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay İzmir’deki “merkez sağ ve merkez sol” kesimlerin oylarını almak için buraya kaydırılmıştı.Başbakan da İzmir’e özel bir ilgi göstererek “İzmir’de bir şeyleri değiştireceğiz” demişti. Binali Yıldırım da hızlı başladığı seçim çalışmalarında “İzmir için çok ilginç sürprizlerimiz var” ifadesini kullanmıştı.Bu özel ilgi ve sürprizin ne olduğu dün anlaşıldı. Polis sabahın erken saatlerinde CHP’li İzmir Büyükşehir Belediye’sine baskın yaptı. Amaç “yolsuzluk olduğunu” ortaya çıkarmak. Seçimlere bir ay 10 gün kala, daha önce ortalığa hiç sızmamış bir yolsuzluk araştırılıyor. Ne hoş değil mi?Bir belediyede yolsuzluk varsa hangi partiden olduğuna bakmadan üzerine gidilmelidir.Ama daha çok yeni, Kayseri ve Elazığ’da belgeleriyle ortaya konan yolsuzluklara karşı bırakın polis baskınını, soruşturma bile yapılmadı.Adana’da, aklandığı halde, sırf AKP’li olmadığı için, görevinden alınan Büyükşehir Belediye Başkanı’na hakkı geri verilmiyor.Ama polis hiçbir şaibesi olmayan İzmir’de baskına kalkıyor.Ne kadar inandırıcı...*****Falcıİflas edip her yere borçlanan iş adamı falcıya gitmiş, önündeki kristal küreye bakan iri dudaklı, kırmızı rujlu yaşlı kadın “Tam üç yıl sonra rahatlayacaksın” demiş adama. “Yani üç yıl sonra çok mu para kazanacağım? ” diye sormuş adam heyecanlanarak. “Yok” demiş falcı kadın, “Üç yıl sonra böyle sefil bir şekilde kaçak yaşamaya alışacaksın.” (Yıldırım Tuna)Devlet erkânı, Erzincan’da açılan sinemada korku filmi izlemiş. Vatandaş dokuz yıldır korku filminde rol alırken, izlenen iki saatlik filmin lafı olmaz! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Çılgın projeye dünya da karşı çıkacaktır

1 Mayıs 2011

Sevgili okurlar; Başbakan Erdoğan nihayet geçen hafta “çılgın projesini” açıkladı. Daha önceden de tahmin edildiği gibi bu proje Karadeniz’le Marmara’yı birleştiren ve İstanbul’un bir bölümünü “ada” haline getiren bir kanal projesi. Açıklanmasıyla birlikte bu proje özellikle medyada en çok tartışılan konu haline geldi. Halkın o kadar da heyecanlanmadığı izlenimi edindim. Yapılabilir mi? Projenin adı “çılgın” olunca akla ilk olarak “yapılabilir mi?” sorusu geliyor. Yapılabilir. Hele bugünkü teknoloji ile yapılamaması için hiçbir neden yok. Ama adı çılgın da olsa böyle bir projeye gerçekten ihtiyaç var mı? Yandaşlara bakacak olursanız, bu proje yüzlerce yıllık bir rüya. Ve en sonunda AKP bu projeyi hayata geçirecek. Osmanlı zamanında da düşünmüşler ya, ona dayanıyorlar. Amaçlar farklı Kanuni döneminde Sokullu Mehmet Paşa’nın böyle bir proje hazırladığı biliniyor. Ama o zamanki proje büyük ihtimalle güvenlik amaçlıydı. Hani şatoların etrafına hendek kazıp suyla doldurmak gibi. İstanbul’a da doğal bir savunma sistemi olarak düşünülmüş olabilir. Ecevit’in düşündüğü ise bir geçiş yapmaktan ziyade Karadeniz’in az tuzlu suyundan yararlanmaktı. Karadeniz havuzu Karadeniz dünyanın en ilginç denizlerinden biri. Zamanında bir tatlısu gölü olduğu da biliniyor. Zaten ana denizlerle tek bağlantısı İstanbul Boğazı. Bu nedenle Karadeniz dünyanın tuzu en az olan denizi olarak da biliniyor. Bu da Karadeniz ve çevresine çok farklı bir doğa özelliği veriyor. Karadeniz’i çevreleyen tüm ülkeler de bu doğal dengeyi korumak için çaba harcıyor. Su kaynakları hep tatlı Bir göl gibi olan Karadeniz’in su sirkülasyonunu Türkiye’den Sakarya, Kızılırmak, Yeşilırmak ve Çoruh nehirleri sağlıyor. Dinyeper, Dinyester, Don, Kuban ve Tuna nehirleri de Karadeniz’e boşalan diğer tatlı su kaynakları. 12 bin yıl önce oluştuğu hesaplanan İstanbul Boğazı Karadeniz’i Marmara üzerinden Akdeniz’e bağlıyor. Yani Karadeniz’in 12 bin yılda oluşan bir doğası var. Ekoloji bozulacak ODTÜ Erdemli Deniz Bilimleri Enstitüsü emekli Öğretim Üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Saydam “12 bin yıl içinde Çanakkale ve İstanbul Boğazı altından gelen ve belirli eşikleri belirli rüzgâr koşulları altında aşan tuzlu ve de dolayısı ile yoğun Akdeniz suları Karadeniz’i bugünkü tuzluluk seviyesine getirdi” diyor. İlahi denge Bu duruma “İlahi denge” diyen Saydam normal denizlerden 30 santimetre daha yukarıda olan Karadeniz’in tatlı suyunun İstanbul Boğazı’ndan geçtiğini, ama aynı zamanda tuzlu suyun da alttan Karadeniz’e girerek dengeyi sağladığını anlatarak “Yapılacak kanal 25 metre derinliğinde olacağı için bu kanaldan sadece Karadeniz’in tatlı suyu aşağı akacaktır” iddiasında. Havuz problemi Konuyu basit bir havuz phroblemine benzeten Prof. Saydam açılacak kanalın ikinci musluk işlevini göreceğini belirtiyor ve şöyle diyor: “Tuna, Dinyeper, Dinyester siz musluk taktınız diye debisini artırmayacak ki! Diğer bazı kanalları örnek göstermek demek Karadeniz’in Marmara’nın oşinografik gerçeklerini bilmemek demektir. Takın musluğu, görün başınıza geleceği.” Tuna’ya baraj Konuyu başka uzmanlarla da görüştüm. Karadeniz’in en büyük su kaynağı Tuna nehri. Ve Avrupa ülkeleri bu gerçeği bildiklerinden doğanın dengesine karışmamak için bu dev nehir üzerine tek bir bir baraj bile yapmadılar bugüne kadar. Çünkü bu suyun azaltılması demek Karadeniz’i öldürmek demek. Geleceğini düşünen hiçbir ülke böyle bir şeye kalkışmıyor. Türkiye hariç. Karadeniz ülkeleri Çılgın proje açıklandı açıklanmasına ama henüz Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerden hiçbir tepki gelmedi. Bu çok doğal, çünkü mutlaka bu ülkelerin bilim adamları kanal açılması halinde neler olabileceğini hesaplamakla meşguldürler. Ve eğer bir olumsuzluk saptarlarsa kanalın açılmaması için ellerinden geleni yapacaklardır. Türkiye’nin bu projeyi sormadan yapması da mümkün değildir. Uluslararası sorun Gerçi Başbakan seçimden sonra iki yıl sürecek bir etüd döneminden söz ediyor. Bu iki yıl içinde Türkiye’nin ekolojik dengesini bozacak olumsuzluklar çıkabileceği gibi konu uluslararası sorun haline de gelecektir. Ve göreceksiniz Karadeniz’i kıyısı olan ülkeler tehlikeyi gördükleri andan itibaren projeye karşı çıkacaklardır. O nedenle bu projenin gerçekleşmesi uzak ihtimaldir. Ya deprem tehdidi Fay hattına çok yakın olan İstanbul’un Trakya yakasının denizle bölünmesinin deprem riskini de artıracağı konuşuluyor bilim adamları arasında. Milyonlarca ton suyun yapacağı basınçla fay hattının tetiklenebileceği ileri sürülüyor. Elbette bilim adamları bir sonuca varacaklardır ama, deprem riski olan bir kentte bunları öncelikle dile getirmek zorundayız, bunu da bilelim. Montrö konusu Proje açıklandığı gün de yazmıştım, Boğazlar Montrö anlaşmasına bağlı. Buna göre Boğaz trafiğini kapatmamız, geçiş izni vermememiz ve geçiş karşılığı ücret almamız mümkün değil. O nedenle kanal açıldıktan sonra gemileri buraya yönlendirmek istesek bile bunu kabul etmeyen gemilere de engel olamayız. Demek ki “Kanaldan para kazanacağız” sözleri gerçeği yansıtmıyor. Boğaz’ı kurtarmak Kanal projesi ile İstanbul Boğazı’nın tanker tehdidinden kurtulacağı söyleniyor. Cumartesi de yazdığım gibi sadece 150 metre enindeki kanal tanker geçişi için daha büyük tehlike. Ama asıl önemlisi şu: Projenin iki yıl etüd aşaması var, en az 6 yılda bitebilir. Yani 2020’de. 2 yıl da gecikme ekleyin 2022. Dünya petrol rezervinin tahmini bitişi 2035. Demek ki Boğaz sadece 12-15 yıl için kurtarılıyor. Haksız kazancı önlemek Bu projenin gerçekleşmesi belki mümkün olmayacak ama, daha şimdiden sağlanacak haksız kazançlara da değinme gerek. Örneğin “güzergâhın gizli olduğu” söyleniyor ama AKP medyası haritalar vermeye başladı bile. Bu güzergâhlarda fiyatları patlayan araziler buraları daha önce parselleyenler tarafından satılmaya başlarsa, bunun adı dolandırıcılık olmayacak mıdır? Muhalefete düşen görev Kanal konusunda şimdilik sadece söz düellosuna giren muhalefet partilerine de bir önerim var. Silivri’den başlayıp Gebze, hatta İzmit’e kadar olan bölgedeki tapu dairelerinde sıkı bir çalışma yaparak, buralarda kimlerin arazisi olduğunu, hangi arazilerin ne zaman el değiştirdiğini, fiyatların ne olduğunu ortaya çıkarmaları gerekir. Kanal olmasa bile bu iki bölgeye iki şehir kurulacak ve otoyol yapılacak. Rantın önü kesilmeli Çılgın proje bir kesim tarafından çok destekleniyorsa, bunun arkasında bölgeden çıkacak büyük rant olduğu biliniyor. O halde muhalefet en azından haksız biçimde ve bir tür dolandırıcılıkla birilerinin para kazanmasını önleyecek önlemleri şimdiden almalı ve bunu kamuoyu ile paylaşmalıdır. Hatta diğer bir endişesi yoksa bu çalışmayı bizzat iktidar partisinin yapması en doğru olan yoldur. Ve son söz Çılgın proje belli ki bir süre hepimizi çok yoracak. Yapılmasının mümkün olmadığını düşünüyorum ama, en azından yaratacağı tüm sakıncaların da ortaya konması ve yararlarıyla karşılaştırılması mutlaka yapılmalıdır. “Biz yapınca böyle yaparız işte” böbürlenmeleri belki seçim kazandırır ama kaybedilen doğayı ve ülkemizi geri getiremeyiz. Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Etüdü yok ama parası hazır

30 Nisan 2011

Başbakan “çılgın projesini” açıkladığından bu yana üzerinde hiç durulmayan iki konu var. Nedense kanalla ilgili pekçok şey söyleniyor da, bizzat yetkili ağızlardan çıkan bu iki nokta ilgi çekmiyor.Birincisi; Başbakan açıklamasını yaparken “Seçimlerden sonra 2 yıl etüd edilecek, proje ondan sonra başlayacak” dedi. Etüd’den kasıt “fizilibite, ön hazırlık.”Yani “kanal nereye açılabilir, doğal koşullar nelerdir, kanalın açılması halinde hangi sakıncalar çıkabilir, bunlar nasıl giderilebilir” gibi fiziki ve teknik konular araştırılacak, ayrıca finansman kaynakları üzerinde çalışılacak.Anladığımız kadarıyla “büyük rüya” denilen İstanbul’a ikinci boğaz fikri oluşmuş, ama üzerinde yapılması gereken asıl hazırlık yapılmamış. Çok güzel grafikler çizilmiş, bunlar animasyon halinde sunuma hazırlanmış, işin asıl tarafı unutulmuş.Bir proje “etüdü” yapılmadan açıklanabilir mi?Diyelim ki yarın bu kanalın açılmasının tamir edilemeyecek doğal olaylara yol açabileceği bilimsel olarak saptanırsa ne olacak? Başbakan çıkıp “Bu çok çılgın projeydi, gerçekten çok çılgın çıktı ve vazgeçtik” dedikten ve Türkiye’yi (tabii dünyayı da) iki yıl oyaladıktan sonra özür dileyecek mi?Etür konusu çok önemli. Eğer Başbakan’ın dediği gibi etüd çalışmaları seçimden sonra başlayacak ve iki yıl kadar sürecekse, projenin bugünden açıklanmasının tek anlamı vardır, o da seçimlerden önce halkın gözünü boyamak.Zaten geniş bir vatandaş topluluğu ikinci bir boğaz açılmasının tam olarak ne anlama geldiğini anlamıyor, ki zaten asıl anlatılan da bu değil. Asıl anlatılan “Görüyorsunuz değil mi ne büyük hayaller peşindeyiz, büyük Türkiye’yi kuruyoruz” propagandasından başka bir şey değil.Yandaşlar da “yarar-zarar” hesabı yapmadan “Türkiye büyük projelere alışmalı” desteğini verdikçe “ilgisiz yurttaşların” sadece göğsü kabarıyor, o kadar.İkinci açıklama ise eski Ulaştırma Bakanı’nın ağzından geldi. Projenin dünya çapında olduğunu söyleyen Binali Yıldırım “Kimse merak etmesin kanalın finansman sıkıntısı yok, her şey hazır” dedi.Güzel de, Başbakan “Etüd çalışmaları iki yıl sürecek” derken, insan merak ediyor, nasıl yapılacağı bile belli olmayan bir projeye kim nasıl finansman desteği sağlıyor.Demek ki bize söylenmese de proje ile ilgili bazı detalar bu işe para yatıracak çevrelere söylenmiş. Bir projeye finansman kaynağı sağlayan, orada bir rant olduğunu bildiği için yapar bunu. O halde vatandaşın bilmediği bir rant kaynağı kimi finans çevreleriyle çoktan paylaşılmış olmalı, ki eski bakan “finans hazır” diyebiliyor.YARIN: Çılgın proje ile ilgili ilk gün izlenimlerimi yazmıştım. Ancak geçen günler içinde aldığım bazı yeni bilgiler, uzman görüşleri ışığında “büyük rüya” denilen projenin hayata geçirimesinin çok zor hatta olanaksız olduğunu seziyorum. Bunu da yarınki “okurla sohbet” bölümünde sizlerle paylaşacağım.*****Pazar fıkralarıBu hafta “çok az fıkra var” diyebilirsiniz. Pazar günleri sizlerden gelen talepler doğrultusunda küçük bir değişiklik yapıyorum. Yıldırım Tuna’nın fıkraları çok seviliyor çok okunuyor. Ama birçok okur da “Lütfen pazar günlerini sadece fıkralarla bitirmeyin” diyor.Bu nedenle Yıldırım Tuna’nın fıkralarını eskiden olduğu gibi haftanın diğer günlerinde de sizlerle paylaşacağım. TV parasıAdam kaldığı otelden çıkarken eline tutuşturulan faturada ‘TV için tahsil edilen’ bölümde ciddi bir ücret eklendiğini görünce “Bu ne?..” diye bağırmış, “Odada TV bile yoktu ki..!” Resepsiyon memuru “Biliyorum kardeşim” diye cevap vermiş sinirlenerek, “Zaten biz de odalara TV alabilmek için bu tutarı müşterilerimizden tahsil ediyoruz ya.. Tövbe tövbe..! ”CesaretOtobüste ayakta duran kadın tam arkasında onu rahatsız eden adama dönüp “Elinizi koyacak başka bir yer bulamıyor musunuz?” diye sertçe sormuş, “Bulmaz olur muyum?.. Bulmasına buldum da” demiş adam, “Mümkün değil cesaret edemiyorum..! ”Aynen böyleŞövalye yıllar sürecek sefere giderken hamile karısını en yakın arkadaşına emanet etmiş. “Sakın merak etmeyin şövalyem” demiş arkadaşı “Eşinizi aynen bu gün bıraktığınız gibi bulacaksınız” Şövalye “Nasıl yani?” demiş “Hamile mi..?”*****“Bıçaklama sipariş”Bedri Baykam’la konuştum dün. İki gün önce hastaneden çıkmış, evinde dinleniyor. Ara sıra ayağa kalkıyormuş. Asistanının da durumu iyiymiş, o zaten 4 gün önce taburcu edilmiş.“Yazında çok doğru konuya değinmişsin, neden kimse beni bıçaklayanı sadece meczup diye tanımlama kolaycılığına kaçıyor anlayamıyorum” dedi.Baykam “İnanıyorum ki bu kişi beni sipariş üzerine bıçakladı. Arkasında başka güçler var. Ama meczubun biri diyerek üstünü örtmeye çalışıyorlar” diyen Baykam ekledi; “Eğer saldırgan yanlış bilgi almasa çoktan ölmüştüm.”Tabii “Neden?” diye sordum. Baykam “Bir tarihte teröre karşı artık çelik yelekle geziyoruz demiştim. Adam beni çelik yelekli zannettiği için bıçağı yandan soktu, yoktu kalbime saplayabilirdi” cevabını verdi.“Zaten öldürme kastı olduğu kesin” diyen Baykam “Saldırganın güya meczup diyorlar bana gıcık olduğunu iddia ediyorlar ya, öyle olsa bacağıma, koluma saplardı bıçağı, ama saplayacağı yeri iyi biliyormuş” dedi.Bedri Baykam yapılan bu saldırıların kendisini asla yıldırmayacağını da söyleyerek “Beni öldürmeye kalkışarak susturmaya kalkanlar elbette bir gün cezalarını göreceklerdir. Bu sipariş cinayet saldırısının arkasında kimlerin olduğu da mutlaka ortaya çıkacaktır” diye konuştu.*****xGani Yıldız’danYGS sonuçları açıklandı. Başarıyı şifreyle yakalayanların ilk cümlesi ne oldu? “Bu sınavdan alnımızın AKıyla çıktık!”***Kültür Bakanı, Başbakan’ın Marmaray çalışmasında bulunan eserlere “çanak-çömlek” demesini, “Bu bir yatırımcı telaffuzudur. Yatırımın hızlı gitmesi için söylenir” şeklinde yorumlamış. O zaman “ucube”, bir “yıkımcı” telaffuzu ve yıkımı başlatmak için söyleniyor! ***İstanbul’un “dağ gibi” duran sorunlarını delip geçmek varken, Karadeniz’le Marmara’yı birbirine bağlayacak bir kanalla uğraşmak gerçekten çılgınlık!***Çılgın Proje ile hedeflenen, benzetmede hata olmaz; boğazından ekmek geçmeyen vatandaş misali, gemisiz bir İstanbul Boğazı.***Çılgın Proje’nin belki tek iyi yanı; Boğaz’la ve gemilerle ilgili olması nedeniyle, unutulan Deniz Feneri’ni akıllara getirme ihtimali!

Devamını Oku

Bedri Baykam’ı bıçaklayanı neden merak etmiyoruz?

30 Nisan 2011

Bedri Bayram beklenmedik anda bir saldırıya uğrayarak bıçaklandı. Olay anında yıkılıp kalmayan ve kendi deyimiyle “ayaklarını yere sağlam basan” Bedri Baykam giderek iyileşiyor. Nitekim medyanın karşısına çıkarak başından geçenleri kendi ağzından anlattı.İlk günden beri merakla beklediğim bir konu bir türlü açıklığa kavuşmuyor.Kimdir bu Bedri Baykam’ı bıçaklayan kişi?Sanıyorum işin kolayına kaçtık ve “meczubun biri” tanımlamasına uyduk.Nedense meczup da olsa bu meczubu araştırmak kimsenin aklına gelmedi. Medyanın acar muhabirleri saldırganın evine gitmediler örneğin. Yakınlarını, arkadaşlarını bulmadılar. Arkasında birinin ya da birilerinin olacağını hiç düşünmediler. Saldırının bir örgüt adına mı yapıldığı kuşkusunu da kimse aklına getirmedi.Belli ki gazetelerin, televizyonların haber yöneticilerinin de böyle bir kaygısı olmadı.Söz konusu kişi Bedri Baykam. Saldırganın da bir “meczup”olduğunu açıkladı emniyet, daha olayın üzerinden birkaç saat geçmesine rağmen. Üstelik zaten daha önce de birini bıçaklamış. Kendisi de demiş ki “Arkamda kimse falan yok, gıcık oluyordum o adama, bıçakladım.”Daha ne desin? Bunları söyleyene inanmayacaktık da ne olacaktı ki?Oysa, örneğin İbrahim Tatlıses vurulduğunda “acar basın” nasıl da çalışmıştı. Saldırının arkasında kimin olduğunu günlerce aramıştı. Emniyet de hakkını yemeyelim, çok iyi çalışmıştı. Gece yarıları gölde silah aranmıştı.Sonunda Tatlıses’i vuran yakalandı. Meğer adam zaten ünlü sanatçı ile yıllar öncesine dayanan bir husumet yaşıyormuş. Meğer televizyon ekranlarına çıkıp “Bu işte kan var, ben de kan dökeceğim” demiş. Sonra hapsegirmiş. Çıkınca da saldırıyı gerçekleştirmiş.Ama bu yetmemişti bizim medyaya. “Nayır, nolamazdı.” Bunun arkasında mutlaka bir örgüt olmalıydı. PKK yaptırmıştı belki de. Yok yok Ergenekon kaos çıksın da askerler darbe yapsın diye vurdurmuştu İbrahim Tatlıses’i.Bedri Baykam, iyileşme telaşı içinde oturmuş kaderine mahkûm biri olarak saldırganın arkasında kimin olduğunu öğrenmeye çalışıyor. Çok çalışır çalışmasına da öğrenemez.Adam meczup kardeşim, kendisi söyledi. Ne diye kurcalıyorsun işi. Bırak işte, sen iyileşmene bak.***Çılgın Proje’nin yapım aşamaları: Bölge, arazileri kapatanrantiyelerle dolar. Birileri gelip şantiyeler kurar. Bir süre sonra bazılarının ceplerinde milyon dolar... (Gani Yıldız)***Ergenekon ve Balyoz ekranda yayınlanmalıEskiden mahkemelere hem kamera hem fotoğraf makinesi ile girebilirdi medya mensupları. Ancak bazı davalarda iş o kadar çığrından çıktı ki, duruşmalar görüntü almaya kapatıldı. Artık gazeteciler sadece dinleyici gibi içeri girebiliyor ve not alabiliyor. Bazı gazeteler ise duruşmalara ressam göndererek, durumu resmettiriyor.Bu Batı’daki pek çok ülkede de böyle. Olumsuz bir yanı yok,tam tersine insan hak ve hürriyetleri açısından çok da doğru.Ancak, bu kural iki önemli dava için bozulmalı diye düşünüyorum.Biri Ergenekon diğeri de Balyoz davası.Bu iki dava da hukuki olmaktan ziyade siyasi.İkisinde de, görüntü alınmamasının hak ve özgürlüklere vurduğu darbe görüntü alınmasında ortaya çıkacak sakıncalardan çok daha fazla.O davalarda inanılmaz konular dile getiriliyor.Oysa medyada bunların çoğu yer almadığı gibi, davayı etkileyecek, çoğu gerçeği yansıtıp yasıtmadığı bilinmeyen belge ve bilgiler ortalıkta geziyor.İlk önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Ergenekon davasının TV ekranlarından canlı olarak yayınlanmasını” talep etmişti.Henüz bir sonuç yok, ama medyanın da bu konuda ısrarlı olması gerekiyor. Kişi hak ve hürriyetlerini korumak için alınmış bir kararın arkasına sığınıp buna karşı çıkmak bence anlamsız.Bu davalar madem ki Türkiye’nin demokrasi ve hukuk savaşındaki önemli cepheler, o zaman tüm halk orada neler olduğunu birinci elden görmeli öğrenmeli. Böylelikle neyindoğru neyin yalan olduğu da ortaya çıkacaktır.Denebilir ki “Bu davalar canlı yayınlanırsa, sanıklar şov yapmaya çalışabilir.” Bunun da kolayı var, denetimli çekimler yapılır ve sadece sorgulamalarla savunmaların yayınına izin verilir. Yani canlı olmaz da bu bölümlerin bulunduğu görüntüler banttan yayınlanır.Bu davaların yayınlanması demokrasimiz adına da büyük kazanç olacaktır.*****Ada hangi kıtada olacak?Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker küçük bir mesaj göndermiş. Çok ilginç bir merakını dile getirmiş. Gerçekten ben de merak ediyorum. Birlikte okuyalım:“Batı demokrasilerinde kaldırım taşının rengi bile vatandaşa sorulurken, bir sabah Başbakan’ın ülkenin coğrafyasını değiştirecek bir “kanal” açma kararı aldığını öğrendik.Her şeyi düşünüp taşınıp, uygulayan Başbakan’a sormak isterim. Mevcut İstanbul bu proje ile Avrupa’dan koparılacağına göre, Avrupa’nın sınırları Silivri’de mi bitecek? Bildiğimiz tarihi İstanbul coğrafi olarak hangi kıtaya ait olacak?”*****50 kilometre boru döşeyin tankerleri hiç geçirmeyinBaşbakan’ın “çılgın projesi” üzerinde tartışmalar sürüyor. Biat etmiş kesimler “çılgın” projeyi “çılgınca” alkışlarken “bir rüyanın gerçekleştiğini” söylüyorlar. Aranızda bilen var mı, bugüne kadar hiç “Karadeniz’i Marmara’ya bağlama rüyası” gören oldu mu acaba?Ama madem Başbakan “İşte biz hayal edince böyle ederiz” dedi, o halde bu projenin müthiş olduğu söylenecek. İşleri bu.Başbakan ikinci kanal ihtiyacını anlatırken 1979’daki Independenta olayını hatırlatıyor. Bu gemi Boğaz’ın girişinde başka bir gemi ile çarpışmış ve patlamıştı. Çevrede büyük hasar oluşurken yangın aylarca sürmüştü.Petrol nakli nedeniyle Boğaz’ın büyük tehdit altında olduğu bilinen gerçek. Bunun önüne geçilmesi için çok uzun yıllardır kafa patlatıyoruz. Erdoğan ikinci Boğaz’la bu sorunun halledileceğini savunuyor.Ama merakım şu: İster Boğaz ister kanal olsun, sonuçta İstanbul’un ortasından yine akaryakıt yüklü dev gemiler geçecek. Boğaz’daki tehlike neyse kanalda da aynı tehlikeolacak.Kanal projesi farklı bir estetik açısından belki cazip gelebilir. Türkiye’nin görünümüne ve itibarına etkisi olabilir. Ama tanker tehdidini ortadan kaldırmaz.Oysa, kanaldan önce Karadeniz’den Marmara Ereğlisi’ne yapılacak bir boru hattı ile hem petrol hem doğalgaz akımı sağlanabilir. Böylelikle Karadeniz’den gelen petrol gemileri örneğin Çatalca’dan akaryakıt ve doğalgazı Marmara Ereğlisi’ne aktarır, süper tankerler de buradan dolum yaparak yollarına devam eder.Böylelikle Boğaz’a “akaryakıt, doğalgaz ve benzeri tehlikeli petrol türevleri taşıyan gemiler” hiç sokulmaz.

Devamını Oku

Proje çılgın olmasına çılgın da

27 Nisan 2011

Tayyip Erdoğan sonunda “çılgın projesini” açıkladı. Aylardır bir “kanal projesi”nden söz ediliyordu zaten. Ben açıkçası “belki başka bir projedir” diye beklemedim değil. Ama sonuçta ortaya İstanbul’un batısından geçen “ikinci bir deniz yolu” projesi çıktı. Yani bildiğimiz, tahmin edilen proje.Çılgın mı? Evet çılgın. Çünkü en başta herhalde çok pahalı bir proje. Tabii bir de yapımı herhalde çok uzun sürecektir. Bitmesi, orada yeni bir hayatın başlaması ve keyif verir hale gelmesi için çok bekleyeceğiz ki, o açıdan yazık.Hemen “olmaz böyle şey” diye karşı çıkmıyorum. Başbakan’ın söylediği gibi “önce hayal etmek gerek” sözüne katılıyorum. Bugüne kadar “nasıl olur canım” dediğimiz pek çok şey hayatımızın bir parçası oldu. Bu da olabilir.Ancak elbette bu projenin merak çeken o kadar çok unsuru var ki, insan neyi nasıl hayal edeceğini de şaşırıyor.Öncelikle projenin maliyeti. 30 milyar dolardan söz ediliyor. Bu kadar para ekonomiye istihdam ve üretim olarak yansıyacak başka işlerde kullanılamaz mı?Projenin ne kadar zamanda biteceği de önemli. Başbakan seçimden sonraki iki yıl etüd yapılacağını söylüyor. Ardından en az iki yıl sürecek çevre hafriyatı ve sonunda kanal hafriyatı. Ve tüm çevrenin düzenlenmesi, binaların yapılması, köprüler, viyadükler.Bu şu demektir ki, önümüzdeki 10 yıl boyunca İstanbul trafiği içinden çıkılmaz halde olacak.Benim en merak ettiğim, 150 metre genişliğindeki bir kanal nedeniyle çok sayıda köprü yapılması da gerekecektir. Bunun trafiğe etkisi ne olacak? Zaten İstanbul’un ana trafiği köprüler yüzünden sıkışmıyor mu?Başbakan’ın söylediği Boğaz trafiğini rahatlatmak iyi bir fikir, ama bu kanalın çevresinin oturulur hele getirilmesi daha büyük bir tehlikeyi de yanında getirebilir. Boğaz’ın en dar yeri 1000 metre. 150 metrelik kanaldan geçecek süper tankerler eskisinden daha büyük bir tehdit oluşturmayacak mı?Rant konusu ise galiba herkesin dilindeki en önemli konu. Başbakan her ne kadar “spekülasyon olmasın diye güzergâhı açıklamayacağını” söylese de, eski uygulamalara bakınca AKP’ye yakın duranların buradan büyük kazançlar elde edeceği dedikodularını kesmek mümkün değil.Son olarak da bu kanalın uluslararası statüsünün ne olacağı konusu var. Biliyorsunuz Boğazlar Montrö Anlaşması çerçevesinde yönetiliyor. Aynı işlevi görecek bir başka su yolunun yasal durumunun ne olacağı da herhalde hesaplanmıştır. Her şeyin dışında, beni en şaşırtan kanal projesini öğrenen AKP’lilerin olağanüstü sevinmeleriydi. Meğer ikinci su yolu nasıl bir hasretle bekleniyormuş da haberimiz yokmuş. Belli ki bu konu önümüzdeki günlerin en önemli konularından biri olacak. Nasıl olsa tartışacağız. İlk izlenimlerim bunlar.*****New York Times yazıncaKızıyoruz. Evet New York Times yazınca kızıyoruz. Çünkü doğru bir konuyu Türklere hakaret olarak algılanabilecek bir üslupla yazıyorlar.Gazete Türkiye’de müthiş bir tüketim çılgınlığı yaşandığını, bankaların bir SMS ile kredi verdiğini belirtiyor ve “Açgözlü Türkler harcama yapmaya ve borç almaya devam ediyor” diyor.“Açgözlü Türkler” tanımı yapılmasa yazının ana fikrine bakacağız ve hiç öfkelenmeyeceğiz. Çünkü yazılanlar aynen doğru.Bugün pek çok kişi “alışveriş merkezleri tıklım tıklım, ortalık lüks yabancı arabadan geçilmiyor, lüks konutlarda sıra var, demek ki herkeste para var” diyor.Evet var ama, işte böyle borç yaparak var. Türkiye büyüyor, borçla. Türkiye gelişiyor, borçla. Herkes mal sahibi oluyor, borçla.Milyonlarca kişi önümüzdeki 5 yıllarını 10 yıllarını sattılar bile.New York Times’ın dikkat çektiği nokta bu. Çünkü bu bir tür saadet zinciri. Ve zincir bir noktada koptuğu an, bugün sanal bir refah içinde olan milyonlarca kişi uçurumun kenarına geliverecek.Türkler açgözlü değil elbette. Sadece iktidar bir kesimi yoksullaştırırken, şimdilik iyi durumda olan bir kesimi de borç batağına sokuyor. Küçük bir kesim ise anormal zenginleşiyor. Bu düzeni sürdürmek o kadar kolay değil.*****Başbakan, “Suriye’de totaliter yapı istemiyoruz” demiş. Buna zaten gerek yok. Bizdeki totaliter yapı bütün bölgeye yeter! (Gani Yıldız)*****Araçta önemli adam var, ambulans beklesinDün saat 16.15 suları. Dolmabahçe’deki tünelden giriş yaptım. Tünelin girişi, içi, çıkışı polisle dolu. Olağanüstü güvenlik alınmış. Belli ki Başbakan geçecek.Piyalepaşa’dan çıktıktan sonra tekrar tünele girdim. Aynı durum. Kâğıthane çıkışından TEM yoluna giden bağlantı yoluna saptım.AKOM’a yaklaşırken trafik biraz ağır ilerliyordu. Sağımda 3 önde 3 arkada 6 eskortlu siyah Ankara plakalı Mercedes araç belirdi. Emniyet şeridinden gidiyorlar.Koruma ekibine bakınca büyük ihtimalle bakan olduğunu düşündüm.O sırada arkadan yine emniyet şeridinden siren çalarak bir ambulans kendine yol bulmaya çalışıyordu. Eskortlu Mercedes’in arkasına geldi ama Mercedes ve korumalar istifini bile bozmadı.Boğaz Köprüsü sapağına kadar ambulans 6 eskortlu Mercedes’i takip etmek zorunda kaldı. Neyse ki Mercedes Köprü tarafına değil de Edirne tarafına saptı da yol açıldı, ambulans hızla geçip gitti.Asla dilemem ama o ambulansta, Mercedes’in içindeki makam sahibi olsa, kendisine yol vermeyen eskortlu konvoya karşı nasıl bir his beslerdi.*****Tuncay Özkan’a destekBağımsız adaylara destek veren Cumhuriyet Güç Birliği İstanbul Birinci Bölgedeki adayını geri çekerek Tuncay Özkan’a destek olma kararı verdi. Tuncay Özkan adaylığının bu grup tarafından desteklenmesi üzerine cezaevinden yazdığı mektupta şöyle dedi: “Cumhuriyet Güçbirliği’nin oluşumu ve adayları önemlidir. Ben ve arkadaşlarım bu güç birliğini çok önemsiyoruz. Doğu Perinçek’in Halil Nebiler’in ve diğer adayların Meclis’te olmasını destekliyoruz. Bağımsız adayların Meclis’te olması AKP iktidarının sonu olacaktır. Cumhuriyet rejimi kazanacaktır. Halkı kendilerine oy vermeye mecbur gören siyaset anlayışı da 12 Haziran’da yenilmek zorundadır.”Bu arada DP eski Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk da seçimlerde aralarında Çetin Doğan’ın da bulunduğu Cumhuriyet Güç Birliği’nin adaylarına destek verilmesini istedi.

Devamını Oku

Boşuna uğraşmayın, Taliban gibi yapın, yakışır

26 Nisan 2011

Kars’ta İnsanlık Anıtı yıkılıyor. Sanat adına utanç verici bir durum. Türkiye tarihe “bir sanat eserini yıkan ülke” olarak geçiyor.Bugünleri atlatırız, ama inanın, göreceksiniz bu heykel yıkma olayı yıllarca başımızın derdi olacak.Hiç beklemediğimiz bir anda “Haaa, siz şu heykel yıkan ülke değil misiniz?” sorusu ile karşılayacağız.Neden yıkıyoruz bir sanat eserini?Çok basit, çünkü ülkemizin Başbakanı bu heykeli beğenmedi. “Ucube” dedi. “Mutlaka kaldırılmalı” dedi. “Biz yıkarız” dedi.İşte yıkılıyor.Sanki idam edermiş gibi başından başladılar yıkmaya. Koca bir vinç geldi heykelin dibine, başını kopardı heykelin, ağır ağır ve özenli biçimde indirip yere koydu.Sonra sıra boyuna, göğüse, kollara ve bacaklara gelecek.Heykel yerle bir olduğunda da, tıpkı “Avrupa Birliği’ne girdiğimiz” gündeki gibi gündüz ortası havai fişekler atarak kutlarlar ortaya çıkan bu yeni sanat eserini.Oysa bu kadar çaba harcamaya hiç gerek yoktu. Önlerinde örnek var, Afganistan’da Taliban tarihten kalma Buda heykellerini dinamitlemişti. “Put bunlar, yıkılmalı” demişti. Tüm dünyanın gözü önünde dinamitler patlamıştı. Koca Buda heykelleri tuzla buz olurken Taliban havaya kalaşnikoflarla ateş ederek kutlamıştı bu ilkelliği.Dünya ise bir tarihin yok olmasının hüznünü yaşamıştı.Bizimkiler de böyle dinamitleyebilirdi heykeli. Çok da yakışırdı.Ama bizimkiler herhalde bu işin utanç verici olduğunu gizliden kabul ettikleri için olacak, başka bahaneler bulmaya çalışıyorlar.Örneğin Hüseyin Çelik, duymaya çok alışık olduğumuz bir bahane buluverdi. “Yargı kararı” dedi.Ne de olsa heykelin yıkılmasına “mahkeme” karar vermişti. Çelik bir de ekleme yaptı “Türkiye’de binlerce, on binlerce heykel var. Heykel yıkılmaz diye bir şey yok, ayrıca her isteyen istediği yere heykel dikemez ki. Üstelik o heykelin olduğu yer sit alanı. Tarihi değeri var.”Bunu dinleyince zannedersiniz ki Mehmet Aksoy o dev heykeli canı öyle istediği için oraya dikmiş.Oysa bu heykel için çalışmalar yıllar önce başladı. Anıtlar Kurulu girdi devreye, tarihçiler tartıştı, ihale açıldı, projeler ortaya kondu, belediye karar verdi, heykel öyle yapıldı.Sonra Başbakan beğenmedi. Nedeni belli değil. “Ucube” dedi ve “kaldırın” talimatını verdi.Tabii Başbakan’ın “kaldırın” demesiyle olmuyor. Prosedürü var. Yargı kararı gerekiyor.Yargı kararı işin en kolay tarafı. HSYK’yı hükümetin emrine vermek için referanduma gitmedik mi? “Yetmez ama evet” çığlıkları ile yargının bağımsızlığını boğazlamadık mı?İşte, yargı kararını verdi: “Vurun kellesini heykelin.”*****Bu nasıl başkanlık?Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, siyasi olarak bugünkü iktidara çok yakın olduğu bilinen gerçek. Kılıç her fırsata bu yakınlığını belli eder, tavrını ortaya koyardı. Ancak referandumdan sonra Anayasa Mahkemesi de iktidarın bir parçası olunca, Kılıç’a da gün doğdu adeta. Artık iktidara yakınlığını saklamaya gerek duymadığı gibi muhalefete de “ayar” vermeye başladı.Mahkemenin 49. Kuruluş töreninde yaptığı konuşma gerçekten evlere şenlikti. Muhalefeti davet etmediği gibi, meydanı boş bulunca ağır eleştirilerde bulundu. Ama en çarpıcı sözleri “Anayasa Mahkemesi’ne dava açmak suretiyle sorun çözme kolaycılığını ortadan kaldırılmalı” sözleri oldu. Kılıç muhalefetin Anayasa Mahkemesi’nde dava açmasını yersiz buluyor demek ki.Oysa Anayasa Mahkemesi’nin görevi, bir yasanın ve uygulamanın anayasaya uygun olup olmadığını saptamaktır. Kılıç ise herhalde hukukçu olmadığı için, hukuka aykırı çıkarılan yasaların iptalinin hükümete köstek olduğuna inanmış ki, dava açılmamasını istiyor. Ayrıca galiba bir de rahat etmek istiyor. “Dava açmayın, nasıl olsa bu hükümet neyi istiyorsa onu yapacağız, bari bizi yormayın” demeye getiriyor lafı.Alın size bir “yetmez ama” vakası daha. Ne zaman yetecek be güzellerim.YGS’deki şifreyi adaylara gönderdiği mektupta açıklayan ÖSYM Başkanı, ALES’te sorun yaşayanlara da e-posta yollamış. Milyonların bundan sonra ÖSYM Başkanı’ndan beklediği tek şey “istifa mektubu” olsa gerek! (Gani Yıldız)*****Korkunun ayak sesleriSınav rezaleti bitecek gibi değil. ÖSYM’nin başına öyle birini getirmişler ki, elini nereye atsa hata üzerine hata yapıyor. Ama yapışmış o koltuğa. Belli ki “misyonunu bitirene” kadar o koltukta kalacak.Sonuçta 2 milyona yakın öğrencinin hayali çalınsın, umutları söndürülsün; ne önemi var, yeter ki “bir misyon yerine getirilsin.” Ama iktidar cephesi artık bu işten iyice kaygı duymaya başladı.Belli ki birçok AKP’li Genel Merkez’e “Biz de AKP’ye oy verdik, peki bizim çocuklarımıza şifre neden verilmedi?” diye soruyor.İktidar bu işin seçimlerde aleyhine kullanılabileceğini düşünüyor galiba ki yandaş yayın organları harekete geçti.Diyorlar ki “ÖSYM’de bazıları sırf hükümeti zora düşürmek için özellikle hata yaptırıyor. Orada derin bir yapılanma var.”İyi mi? ÖSYM ve başındaki “misyon sahibi” yöneticiler pirüpak iş yapıyor ama hükümet karşıtları içeri sızmışlar ve sabotaj yapıyorlar.İktidar bu konuda hatadan vazgeçmiyor. Önce kimse hükümete bir şey söylemezken kendi kendilerine “bu bize karşı komplo” diye ortaya çıktılar. Ardından hiç şüphelenmeye gerek duymadan ÖSYM’yi sahiplendiler. Ardından protestoları “arkasında derin güçler” var diyerek yok saydılar. Hatta başbakan “10 bin çocuk da biz koyarız karşılarına” deyiverdi. Şimdi de “bizi yıkmak için içerden sabotaj yapılıyor” diyorlar.Korkunun ayak sesi değil de nedir bu?*****Obama’dan Erdoğan’a Erdoğan’dan Esad’aNe kadar güzeldi değil mi birkaç ay öncesi. Tayyip Erdoğan’la Beşşar Esad çok samimi pozlar veriyordu. Artık “tek devlet” gibiydik, bazı bakanlarımız Suriye Bakanlar Kurulu’na bile girecekti. Vize mize de yoktu. Dostluk ve kardeşlikte çağ atlamıştık.Sonra Suriye karıştı. Kimse dostluk ve kardeşlikten söz etmez duruma düştü, tam tersine Sedat’ın nasıl bir diktatör olduğu vurgulanmaya başlandı.Sanki 30 yılı aşkın süredir Suriye’de başka bir şey oluyordu.Tayyip Erdoğan tıpkı YGS’deki gibi derin bir sessizliğe büründü. O kucaklaştığı kardeş için bir şey söylemiyordu.Önceki gece ABD Başkanı Obama aradı Başbakan’ı. Suriye ve Libya konuştuklarını öğrendik. Sabah Erdoğan uyandıktan sonra telefonun başına geçti ve Suriye Devlet Başkanı Esad’ı aradı. İşler belli ki artık böyle yürüyor. Mübarek’le ilgili de konuşmamıştı Erdoğan, ta ki Obama arayana kadar.Bakalım Esad’ın ömrü ne kadar sürecek?

Devamını Oku