Boşuna uğraşmayın, Taliban gibi yapın, yakışır

Haberin Devamı

Kars’ta İnsanlık Anıtı yıkılıyor. Sanat adına utanç verici bir durum. Türkiye tarihe “bir sanat eserini yıkan ülke” olarak geçiyor.

Bugünleri atlatırız, ama inanın, göreceksiniz bu heykel yıkma olayı yıllarca başımızın derdi olacak.
Hiç beklemediğimiz bir anda “Haaa, siz şu heykel yıkan ülke değil misiniz?” sorusu ile karşılayacağız.

Neden yıkıyoruz bir sanat eserini?

Çok basit, çünkü ülkemizin Başbakanı bu heykeli beğenmedi. “Ucube” dedi. “Mutlaka kaldırılmalı” dedi. “Biz yıkarız” dedi.

İşte yıkılıyor.

Sanki idam edermiş gibi başından başladılar yıkmaya. Koca bir vinç geldi heykelin dibine, başını kopardı heykelin, ağır ağır ve özenli biçimde indirip yere koydu.
Sonra sıra boyuna, göğüse, kollara ve bacaklara gelecek.
Heykel yerle bir olduğunda da, tıpkı “Avrupa Birliği’ne girdiğimiz” gündeki gibi gündüz ortası havai fişekler atarak kutlarlar ortaya çıkan bu yeni sanat eserini.
Oysa bu kadar çaba harcamaya hiç gerek yoktu. Önlerinde örnek var, Afganistan’da Taliban tarihten kalma Buda heykellerini dinamitlemişti. “Put bunlar, yıkılmalı” demişti. Tüm dünyanın gözü önünde dinamitler patlamıştı. Koca Buda heykelleri tuzla buz olurken Taliban havaya kalaşnikoflarla ateş ederek kutlamıştı bu ilkelliği.
Dünya ise bir tarihin yok olmasının hüznünü yaşamıştı.
Bizimkiler de böyle dinamitleyebilirdi heykeli. Çok da yakışırdı.

Ama bizimkiler herhalde bu işin utanç verici olduğunu gizliden kabul ettikleri için olacak, başka bahaneler bulmaya çalışıyorlar.

Örneğin Hüseyin Çelik, duymaya çok alışık olduğumuz bir bahane buluverdi. “Yargı kararı” dedi.

Ne de olsa heykelin yıkılmasına “mahkeme” karar vermişti. Çelik bir de ekleme yaptı “Türkiye’de binlerce, on binlerce heykel var. Heykel yıkılmaz diye bir şey yok, ayrıca her isteyen istediği yere heykel dikemez ki. Üstelik o heykelin olduğu yer sit alanı. Tarihi değeri var.”

Bunu dinleyince zannedersiniz ki Mehmet Aksoy o dev heykeli canı öyle istediği için oraya dikmiş.

Oysa bu heykel için çalışmalar yıllar önce başladı. Anıtlar Kurulu girdi devreye, tarihçiler tartıştı, ihale açıldı, projeler ortaya kondu, belediye karar verdi, heykel öyle yapıldı.

Sonra Başbakan beğenmedi. Nedeni belli değil. “Ucube” dedi ve “kaldırın” talimatını verdi.
Tabii Başbakan’ın “kaldırın” demesiyle olmuyor. Prosedürü var. Yargı kararı gerekiyor.

Yargı kararı işin en kolay tarafı. HSYK’yı hükümetin emrine vermek için referanduma gitmedik mi? “Yetmez ama evet” çığlıkları ile yargının bağımsızlığını boğazlamadık mı?
İşte, yargı kararını verdi: “Vurun kellesini heykelin.”

*****


Bu nasıl başkanlık?

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, siyasi olarak bugünkü iktidara çok yakın olduğu bilinen gerçek. Kılıç her fırsata bu yakınlığını belli eder, tavrını ortaya koyardı. Ancak referandumdan sonra Anayasa Mahkemesi de iktidarın bir parçası olunca, Kılıç’a da gün doğdu adeta. Artık iktidara yakınlığını saklamaya gerek duymadığı gibi muhalefete de “ayar” vermeye başladı.

Mahkemenin 49. Kuruluş töreninde yaptığı konuşma gerçekten evlere şenlikti. Muhalefeti davet etmediği gibi, meydanı boş bulunca ağır eleştirilerde bulundu. Ama en çarpıcı sözleri “Anayasa Mahkemesi’ne dava açmak suretiyle sorun çözme kolaycılığını ortadan kaldırılmalı” sözleri oldu. Kılıç muhalefetin Anayasa Mahkemesi’nde dava açmasını yersiz buluyor demek ki.

Oysa Anayasa Mahkemesi’nin görevi, bir yasanın ve uygulamanın anayasaya uygun olup olmadığını saptamaktır. Kılıç ise herhalde hukukçu olmadığı için, hukuka aykırı çıkarılan yasaların iptalinin hükümete köstek olduğuna inanmış ki, dava açılmamasını istiyor. Ayrıca galiba bir de rahat etmek istiyor. “Dava açmayın, nasıl olsa bu hükümet neyi istiyorsa onu yapacağız, bari bizi yormayın” demeye getiriyor lafı.

Alın size bir “yetmez ama” vakası daha. Ne zaman yetecek be güzellerim.

YGS’deki şifreyi adaylara gönderdiği mektupta açıklayan ÖSYM Başkanı, ALES’te sorun yaşayanlara da e-posta yollamış. Milyonların bundan sonra ÖSYM Başkanı’ndan beklediği tek şey “istifa mektubu” olsa gerek! (Gani Yıldız)

*****


Korkunun ayak sesleri

Sınav rezaleti bitecek gibi değil. ÖSYM’nin başına öyle birini getirmişler ki, elini nereye atsa hata üzerine hata yapıyor. Ama yapışmış o koltuğa. Belli ki “misyonunu bitirene” kadar o koltukta kalacak.
Sonuçta 2 milyona yakın öğrencinin hayali çalınsın, umutları söndürülsün; ne önemi var, yeter ki “bir misyon yerine getirilsin.”

Ama iktidar cephesi artık bu işten iyice kaygı duymaya başladı.

Belli ki birçok AKP’li Genel Merkez’e “Biz de AKP’ye oy verdik, peki bizim çocuklarımıza şifre neden verilmedi?” diye soruyor.

İktidar bu işin seçimlerde aleyhine kullanılabileceğini düşünüyor galiba ki yandaş yayın organları harekete geçti.
Diyorlar ki “ÖSYM’de bazıları sırf hükümeti zora düşürmek için özellikle hata yaptırıyor. Orada derin bir yapılanma var.”

İyi mi? ÖSYM ve başındaki “misyon sahibi” yöneticiler pirüpak iş yapıyor ama hükümet karşıtları içeri sızmışlar ve sabotaj yapıyorlar.

İktidar bu konuda hatadan vazgeçmiyor. Önce kimse hükümete bir şey söylemezken kendi kendilerine “bu bize karşı komplo” diye ortaya çıktılar. Ardından hiç şüphelenmeye gerek duymadan ÖSYM’yi sahiplendiler. Ardından protestoları “arkasında derin güçler” var diyerek yok saydılar. Hatta başbakan “10 bin çocuk da biz koyarız karşılarına” deyiverdi. Şimdi de “bizi yıkmak için içerden sabotaj yapılıyor” diyorlar.

Korkunun ayak sesi değil de nedir bu?

*****


Obama’dan Erdoğan’a Erdoğan’dan Esad’a

Ne kadar güzeldi değil mi birkaç ay öncesi. Tayyip Erdoğan’la Beşşar Esad çok samimi pozlar veriyordu. Artık “tek devlet” gibiydik, bazı bakanlarımız Suriye Bakanlar Kurulu’na bile girecekti. Vize mize de yoktu. Dostluk ve kardeşlikte çağ atlamıştık.

Sonra Suriye karıştı. Kimse dostluk ve kardeşlikten söz etmez duruma düştü, tam tersine Sedat’ın nasıl bir diktatör olduğu vurgulanmaya başlandı.

Sanki 30 yılı aşkın süredir Suriye’de başka bir şey oluyordu.

Tayyip Erdoğan tıpkı YGS’deki gibi derin bir sessizliğe büründü. O kucaklaştığı kardeş için bir şey söylemiyordu.
Önceki gece ABD Başkanı Obama aradı Başbakan’ı. Suriye ve Libya konuştuklarını öğrendik. Sabah Erdoğan uyandıktan sonra telefonun başına geçti ve Suriye Devlet Başkanı Esad’ı aradı. İşler belli ki artık böyle yürüyor. Mübarek’le ilgili de konuşmamıştı Erdoğan, ta ki Obama arayana kadar.

Bakalım Esad’ın ömrü ne kadar sürecek?

DİĞER YENİ YAZILAR