Pazar günü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul 3. Bölge turuna katıldım. Kılıçdaroğlu seçim otobüsüyle akşama kadar gezdi. Tabii ki hazırlıklar yapılmıştı ama, gördüğüm kadarıyla bu bölgedeki milyonlarca kişi Kılıçdaroğlu ile hiç beklemedikleri bir anda karşılaştılar.Çok ilginç sahnelere tanık oldum. İstanbul seçmeninin görünmeyen öfkesini fark ettim.Bu gezi ile ilgili izlenimlerimi ve ayrıntıları sizlerle yarın paylaşmak istiyorum. Bugün belki de sadece benim tanık olduğum çok ilginç bir olayı anlatmak istiyorum.Bu olay, Ergenekon’la başlayan, MHP operasyonu ile “şahikasına” varan “dinleme, izleme, kaydetme ve sonra da kamuoyuna mal etme” oyununun vardığı noktayı görmek açısından çok önemli.Küçükçekmece’deydik. Önceden programlanmamış olmasına rağmen genişçe bir alana Kılıçdaroğlu’nun geldiği gören binlerce kişi toplanıverdi. Kılıçdaroğlu tepede konuşurken ben de en ön koltuktan çevreyi gözlemeye çalışıyorum. Bu sırada hayli yaşlı, başı örtülü (türbanlı değil) bir kadın ısrarla ön camdan “Kılıçdaroğlu’nun danışmanı kim?” diye soruyor. Yan tarafta oturan bir milletvekili “Ne yapacaksın teyzeciğim?” diye sordu. Kadın “Bir zarf vereceğim” cevabını verdi.Milletvekili “Bana ver, kendisine iletirim” deyince yaşlı kadın elindeki zarfı korkarak geri çekti ve “Olmaz kimseye güvenemem, ya kendisine ya danışmanına vereceğim” dedi.Az sonra Gürsel Tekin geldi yanıma. “Kalabalığı ve coşkuyu görüyor musun?” diye sorarken aynı kadın yine otobüsün önünde belirdi. Belli ki Gürsel Tekin’i tanımıştı, camdan “Sen Kemal Kılıçdaroğlu’nun yakınısın değil mi?” diye sordu. Tekin “Evet teyze” deyince yaşlı kadın elindeki zarfı uzatıp “Bak bu çok önemli, bunu başkana ver, bunlar daha ahlaksız” dedi ve hemen uzaklaştı.Gürsel Tekin “pembe, bir düğün davetiyesi zarfını andıran” zarfı açtı, gözleri büyüdü ve hemen zarfı kapattı.Elbette ben de merak ettim. “Nedir, hayrola?” diye sorunca Gürsel Tekin zarfın kapağını araladı, içindeki üç dört fotoğrafı yelpaze gibi açtı. Hepsi “hard porno” sayılacak iğrenç görüntülerdi.“Bu” dedi Gürsel Tekin “Bir AKP belediye meclisi üyesinin fotoğrafları. O teyze bunları getirdi. Görüyor musun iş nereye vardı. Bunu nasıl durduracağız?” diye hayıflandı.Doğal tepki olarak “Herhalde kullanmaya kalkmayacaksınız?” deyince Gürsel Tekin’in gözleri sertleşti “Olabilir mi böyle şey, biz bunlardan medet umabilir miyiz. Ama görüyorsun işte. İşin çivisi çıktı.”Gürsel Tekin daha sonra bu fotoğrafları Genel Başkan’a gösterdi mi bilemiyorum. Gösterse bile CHP’nin bu fotoğraflardan yararlanmaya kalkması mümkün değil.Otobüsten ayrılırken düşündüm. İstanbul’un bir ilçesinde, hayli yaşlı bir kadın öfkeyle CHP otobüsüne gelip bu fotoğrafları verebiliyorsa, demek ki bu çirkin tezgâh çok yaygınlaşmış. Herkes birbirini izliyor ve kayıt altına alıyor.Böyle bir ortamda demokrasiden, hukuktan, özgür siyasetten söz etmek mümkün mü? Bu koşullarda yapılacak bir seçim meşru olabilir mi? Seçilen herkes, beğenmediğimiz bir kararı aldığında “Acaba tehdit ve şantaj altında mı?” diye düşünmek zorunda mı kalacağız?*****Kürşad Tüzmen’le zar zor anlaştıkKemal Kılıçdaroğlu ile ilgili girdiği polemik üzerine iki yazı yazdığım eski bakan Kürşad Tüzmen aradı dün. “Kardeşim” diye söze girip “İtibarı sıfırlanmış bir siyasetçi ile konuşmayı kabul ettiğin için teşekkür ederim” diye laf geçirerek başladı konuşmasına. “Evet o arkadaş için (Kılıçdaroğlu) yanlış bir söz sarfettim, bunun için özür dilemesini de bilirim, ama sor bakalım neden böyle konuştum” dedi sonra da.Ardından da hızla anlatmaya başladı. “O arkadaş, o çakma genel başkan benim seçim bölgem Mersin’de adımı söyleyerek beni yolsuzluk yapmakla suçladı. Siz ona değil bana yazıyorsunuz, yok itibarım sıfırlanmış. Kimse benim yolsuzluk yaptığımı söyleyemez.”Baktım işin ucu bana da dokunmaya başladı. Tüzmen hiç de kibar olmayan bir üslupla bana da bindiriyor, lafını kesip aynı üslupla “Bak kardeşim, yok eski bakan, yok AKP’li, herkesi korkuturuz falan bana sökmez. Ben senin yolsuzluk yaptığını yazmadım. Hâlâ anlamıyorsun, Başbakan bazı bakanların yolsuzluk yaptığı için listelere konmadığını söyledi, diyorum ki, söyleyen Başbakan, önce ona sormak gerekir, ne diye Kılıçdaroğlu’na saldırıyorsun. Ayrıca Başbakan uçurumdan atlasa koyun gibi ben de atlarım diyen de sen değil misin” deyiverdim.Kısa bir sessizlik oldu. Tüzmen “Şimdi adrenalinim yine yükseliyor” dedikten sonra sesi biraz sakinleşti. Bana yolsuzlukla nasıl mücadele ettiğini, bir AKP grup toplantısında kendisiyle ilgili bir milletvekilinin ihbarı üzerine Başbakan’la bile tartıştığını hatta o ünlü “uçurumdan atlama” sözünü bu toplantıda Başbakan’a yönelik eleştirilerini sıraladıktan sonra “Bunları söylüyorum ama Sayın Başbakan, bizden yana hiç kuşkunuz olmasın, bunları söyleriz ama karar alındıktan sonrabuna uyarız, hatta siz uçurumdan atlasanız biz dearkanızdan atlarız” dediğini anlattı.Sonuçta “liste dışı kalmasının nedeni” ve “neden bunu Başbakan’a sormadığı” konusu açıkta kaldı ama, zar zor da olsa sulh olup telefonu kapattık.***Kritik davalar boyunca, mahkûmiyet gibi tutuklamalarla masumiyet karinesinin rafa kaldırıldığını görmüştük. Seçime giderken oynanan kaset oyunlarıyla da özel hayatın gizliliğinin, “özel hayatın izlenirliği”ne dönüştüğüne tanık oluyoruz. (Gani Yıldız)*****Başbakan kimi kime şikâyet etti yine?Başbakan Erdoğan hafta sonu Hakkari’ye gitmişti. Yanında 1000’in (yazıyla bin) üzerinde koruma. Ama ne çare ki meydanda 300-400 kişi. Yani koruma ordusu daha büyük. Bütün dükkânlar kapalı, şehirde ölüm sessizliği var.Çünkü PKK halka haber salmış, bütün dükkânlar kepenk indirecek, kimse mitinge gitmeyecek, sokağa bile çıkmayacak. Hakkari halkı da ama korkudan ama gönüllü bu çağrıya uymuş.Başbakan kürsüde çok öfkeli. “Böyle demokrasi, böyle mücadele olmaz” diyor.“Kepenk kapatılmadı, kapattırıldı” diyor.Hepsi doğru olabilir.Ama şaşırtıcı olan şu; Başbakan kimi kime şikâyet ediyor? Kendisi hükümetin başı. İçişleri Bakanı onun bakanı. Valiyi emniyet müdürünü kendi hükümeti atadı. Jandarma komutanı da kendi bakanına bağlı.Eğer şu 780 bin kilometrekarelik ülkenin herhangi bir noktasında devlete rağmen kepenkler kapatılıyor, halk sokağa çıkma yasağı ile karşılaşıyorsa, sorumluluk herhalde hükümetindir. Erdoğan anlaşılan 9 yıldır iktidarda olmaya bir türlü alışamadı hâlâ muhalefet lideri gibi konuşuyor. Üstelik Kılıçdaroğlu dün Hakkari’ye gitti, ne kepenkler indi ne de sokaklar kapalıydı. Sokaklarda Hakkarililerle görüştü, sohbet etti.
Sevgili okurlar; seçimlere artık tam üç hafta kaldı. Seçim propaganda çalışmaları bütün sıcaklığı ile devam ederken, kasetler üzerinden sürdürülen çirkin propaganda siyaseti kirletiyor. Ne yazık ki iktidar failleri bulmak yerine kasetlerden rant sağlama yolunu seçiyor. AKP’nin normal seçim çalışması yerine bel altı siyasete fazla prim vermesi seçim sonuçlarından çok da emin olmadığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir.Ters tepebilirBugün sizlerle seçimden sonra yazılacağı söylenen yeni anayasa ile ilgili sohbet edeceğim. Ama bu konuya geçmeden önce kaset konusunda çok kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. MHP’de toplam 10 üst düzey ismin istifasına neden olan kaset skandalınının amacının MHP’yi baraj altında bırakmak olduğu anlaşılıyor. Ancak bunun ters tepmesi ihtimali de yüksek. Oynanan oyunu görenlerin MHP’ye destek vermesi sürpriz değil.Bumerang gibiHani Avustralyalıların kullandığı bir bumerang vardır. Açık hilal gibi bir tahta parçasını fırlatırlar, bumerang döner dolaşır ve atıldığı noktaya gelir. İşte bu kaset çirkinliğini planlayanlar bir gün aynı çirkinliğin bumerang gibi yüzlerine çarptığını görürlerse hiç şaşırmasınlar. Çünkü siyaset bu kadar ayağa düşürülür bu kadar rezilce yapılırsa, eninde sonunda yapanın da başına büyük iş açacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.Anayasa bayramıÖzellikle Kürt sorununu “halletmeye” kararlıymış gibi davranan AKP, umudu seçim sonrasına, yeni baştan yazılacak anayasaya bağlıyor. Başbakan 12 Haziran seçiminden bir gün sonrasını şimdiden “Anayasa Bayramı” olarak ilan etti. Anayasanın “sivil” olacağını söyleyen Başbakan’ın bu konuda küçük bir şartı var ancak. O da AKP’nin 12 Haziran genel seçiminde 367 milletvekili kazanması. Böyle olursa anayasa “sivil!” olacak.367 neyin nesi?Başbakan “sivil anayasa” için şartının 367 olduğunu söylüyor. Peki rakamın sırrı ne? Eğer Meclis 367 oyla kabul ederse, bu anayasa Cumhurbaşkanı’nın onayından sonra yürürlüğe girer. Eğer destek sayısı 367’nin altında kalırsa, Anayasa referanduma götürülür. Destek sayısı 330’un altında kalırsa, o anayasa hiç kabul edilmemiş sayılır. Erdoğan anayasa konusunda önünde hiç engel olmasın istiyor.367 olursa sivil olmazEğer AKP gerçekten 367’nin üzerinde milletvekili kazanır ve yeni bir anayasa yazarsa bunun adı “sivil anayasa” değil “AKP anayasası” olur. Ki bu da AKP’nin aslında “sivil anayasa” için asla bir toplumsal uzlaşmaya yanaşmayacağının da göstergesidir. Erdoğan anayasayı hiç kimseyi karıştırmadan, tek bir cümlesine bile dokundurtmadan yazmak istiyor. Böyle bir anayasa hukuka, demokrasiye uygun olabilir mi? Tabii ki olmaz.330’a da razı olabilirElbette 367 rakamı Erdoğan için “çöpsüz üzüm” demektir. Ancak herhalde kendisini de böyle bir hayale kapılmıyordur. Bu nedenle anayasa konusundaki asıl hedef Meclis’e 330’un üzerinde milletvekili sokabilmektir. AKP 330 sayısını bulursa, belli ki yine anayasayı hazırlarken kendisi dışında hiç kimsenin görüşüne başvurmayacaktır. Dilediği anayasayı yazıp, referanduma gitme riskini üzerine alacaktır.Referandum başarısıBana göre bunun denemesini 12 Eylül referandumunda başarıyla gerçekleştirdiler. Erdoğan, kendisini ortaya koyarak bir konuyu referanduma götürmesi halinde yüzde 50 çoğunluğu alabileceğini gördü. 12 Eylül’de devlet destekli yoğun propaganda ile halkın yüzde 58’i dayatılan bazı maddelerin demokrasi, hukuk ve uzlaşma kültürüne hiç uymamasına rağmen evet oyu verdi. O halde aynı oran yeni anayasaya da destek verebilir.Küçük bir anayasa sorusuBurada, anayasa hukukçularına çok ilginç bir soru sormak istiyorum. Anayasanın ilk üç maddesi için bir kayıt var. “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” deniliyor. Oysa AKP yandaşları ilk üç maddenin değiştirilemezliğini ortadan aldırmak istiyorlar. Diyelim ki AKP anayasayı yeniden yazdı, ilk üç maddede değişiklik yaptı ve anayasa referanduma gitti. Bu sefer halkın yarıdan fazlası “hayır oyu” kullandı.Anayasal suç mu?Eğer yeni anayasa referandumla kabul edilmezse “eski anayasa yürürlükte kalacak” demektir. Bu durumda eski anayasanın “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez” maddesi, yeni anayasayı yazanlar için “anayasal bir suç” haline gelecek midir? Anayasa Mahkemesi yeni anayasayı yazanların suç işlediklerine kanaat getirerek işlem yapacak mıdır? Cevabını bilmiyorum, ama anayasayı yazmadan sormak gerek.330 yoksa anayasa da yokTabii bu konunun son aşaması da şudur: Eğer AKP seçimden 330’un altında milletvekili ile çıkarsa kimse “yeni ve sivil bir anayasa” yapılacağı hayaline kapılmasın. Çünkü AKP 330’un altında kalırsa asla yeni anayasa yazmaya soyunmaz. Nedeni basit; AKP kendi anayasasını yapmak istiyor. 330’un altında kalırsa uzlaşmaya gitmek zorunda. O zaman da bu anayasa işine yaramayacaktır ve anında vazgeçecektir bu çabadan. Gelelim anayasayaAyrıntılar biraz uzadı ama, asıl konuya gelmek istiyorum. Erdoğan 13 Haziran’ın bir “Anayasa Bayramı” olacağını söylüyor ama, bu satırları okuyanlar arasında AKP’nin nasıl bir anayasa yapacağından haberi olan var mı? Yok. Çünkü AKP şu ana kadar yeni anayasanın nasıl olacağını, hangi maddelerin kalıp hangilerinin kaldırılacağını veya hangi yeni maddelerin gireceğini hiçbir şekilde söylemiyor. Bu size garip gelmiyor mu?Gizli gündem devredeAnladığım kadarıyla AKP lideri yeni anayasada neler olacağını ısrarla söylemiyor. Çünkü bu anayasa aynı zamanda AKP zihniyetinin “gizli gündemini” de yansıtacak. Eğer Erdoğan anayasada neler istediğini şimdiden açıkça söylese, kendi kitlesinde büyük tepki olabilir. Özellikle ilk üç madde, Türklük tanımı gibi maddelerde yapılacak değişikliklerin özünde “milliyetçi ve devletçi” olan AKP tabanında kabul görmesi zordur.Ya seçimden sonra?Tabii “Bu kesim seçimden sonra da tepki gösterir” diyeceksiniz. Doğru, ama aynı şey değil. Bir konunun vaat olmasıyla hayata geçirilmesi farklıdır. AKP hele 367 gibi bir gücü eline geçirirse, anayasayı dilediği gibi yapar, iktidarda olmasının avantajı ile gelecek tepkileri daha rahat göğüsleyebilir. Ancak seçimden önce böyle bir girişime cesaret edemez. Edemediği de ortada zaten, yeni anayasa konusunda hiçbir şey söylemiyor.Yandaşlardan öğreniyoruzGerçi yeni anasayanın tamamen bir sır olmadığı de gerçek. Yandaş kuruluşlar, kimi iş adamı dernekleri, AKP bağımlısı akademisyenler, bazı cemaatlar sürekli anayasa çalışmaları yapıyor. Ortaya aslında toplumu rahatsız edecek pek çok taslak çıkıyor ama iktidar hiçbirini üstüne alınmadığı için yansıması şimdilik o kadar etkili olmuyor. Ayrıca AKP’nin eline fırsat geçerse bu kesimleri dinleyeceğini de hiç sanmıyorum.Başkanlık sistemiKehanet gibi kabul etmeyin ama, bu seçimde AKP’nin 330 milletvekili çıkarabileceğini sanmıyorum. Rakam bunun çok altında bile kalabilir. Nitekim Başbakan bile 315’ten söz etmişti. Bu da AKP’nin belki de yeni bir anayasa yazmaya hiç yanaşmayacağının bir göstergesidir. Bir diğer gösterge ise Erdoğan’ın “Başkanlık sistemini” tartışmaya açmasıdır. Erdoğan “Seçimden sonra bir anayasa değişkiliği yaparız” demişti.Demek ki yenisi yokBaşkanlık sistemine “anayasa değişikliği” ile geçmeyi düşünen bir siyasi lider demek ki yeni bir anayasa yazmaya yanaşmayacaktır. Yoksa der ki “Yeni anayasada Başkanlık sistemi de olacak.“ Öyle sanıyorum ki Başbakan’ın kafası anayasa konusunda çok karışık. Bir yanda Türkiye içi dengeler, bir tarafta Kürt sorunu. Anayasa Bayramı var, ama anayasadan henüz eser yoksa... Nedeni budur...Hepinize iyi haftalar dilerim.
Böyle rezalet olmaz. İleri demokrasi nutuklarının atıldığı, anayasa bayramlarının kutlanmaya hazırlandığı Türkiye’de iğrenç bir oyun oynanıyor. Bir siyasi parti evlere yerleştirilen gizli kamera görüntüleriyle çökertilmeye çalışılıyor.Hiç kimse bunu MHP’nin içinden yapılan bir tezgâh olduğunu sanmasın.Bu kadar örgütlü, çaplı bir operasyon, bir parti mensubu birkaç girişimci tarafından becerilemez.Bu kasetlerin altında “derin bir gücün” olduğu kesindir.Kimse safdillik yapmasın, kimse de koca milleti, aptal salak yerine koymasın.Evlere girilmiş. Neredeyse BBG evi gibi her yere kamera yerleştirilmiş. İlgili kişiler evin neresine giderse oradaki kameralar harekete geçiyor. Görüntüler son derece net. Asla amatör işi değil.İktidar ellerini ovuşturup gelişmeleri seyirci gibi izleyemez. En kısa zamanda bu rezil oyunun faillerini ortaya koymak zorundadır.Aksi takdirde bu kasetlerden yakasını kurtarması mümkün olmaz.Eğer kasetlerin arkasındaki gücü ortaya çıkaramazsa, eninde sonunda kendisi ile ilgili kasetler de saçılacaktır ortaya. Bugün muhalefeti yok etmeye çalışanların, yarın iktidarı da dize getirmek isteyeceği kesindir.Siyasette “şantaj ve tehdit” başarıya ulaşırsa bunun nerede duracağını artık kimse hesaplayamaz. Bugün ortaya çıkanlardan rant sağlayanlar bilmelidir ki, aynı silah yarın da kendilerini vuracaktır. Şantaj ve tehdit oyununun gereğidir bu.Son 6 istifa ile bu şantajın MHP içinden olmadığı da ortaya çıkmıştır bana göre.Amaç bellidir; MHP bu kasetlerle vurulmak ve baraj altına itilmek istenmektedir.Bugünkü yönetime karşı da olsa, hangi MHP’li partisinin baraj altında kalmasını, en az 4 yıl parlamento dışında olmasını “lehte” bir durum olarak görebilir. MHP’nin bir daha baraj altında kalması halinde tamamen yok olacağı ortadadır. O halde MHP’yi “yeniden dizayn etmek isteyenler” kaset operasyonunu seçimden sonra, parlamentoda hatta belki de iktidar ortağı iken partide temizlik yaparlar ve amaçlarına da ulaşırlardı.AKP yandaşları ısrarla “kaset işi MHP’nin içinden” diyorlar ama failleri bulmak için de iktidarı zorlamıyorlar bile.Başbakan da baştan savma sözlerle “yargının gerçeği ortaya çıkaracağını” söylüyor ama teknik takibi de savsaklıyor. Oysa Hayati Yazıcı adına bir yıl önce gönderildiği ileri sürülen e-mail’in faili çabucak bulunuverdi.*****Cezaevinden gelen üç mektupCezaevindeki gazeteciler denildiğinde akla hemen Nedim Şener ve Ahmet Şık geliyor, sonra Tuncay Özkan, Mustafa Balbay. Ama diğer gazetecilerden nedense pek söz eden yok. Sanki Soner Yalçın, Oda TV çalışanları gazeteci değil. Aydınlık Gazetesi’nin mensupları başka bir iş yapıyorlar.Ama bir de adlarını bile bilmediğimiz, ama bildiklerimizin yaşadıkları koşullardan daha ağır şartlarda cezaevinde tutulan gazeteciler de var.İkisi Tekirdağ 1 Nolu F tipi cezaevinden, biri de Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nden üç mektup aldım. Üç gazeteci de Yürüyüş Dergisi’nde çalışırken polisin yaptığı baskınlar sonucu gözaltına alınıp sonra tutuklanmışlar.Üçünün de söylediği ortak nokta şu: “Hapishanede tecrit altında tutuluyoruz. 24 Aralık 2010 tarihinden beri ne ile suçlandığımızı bile bilmeden yatıyoruz. Kimse bizim sorunumuza el atmayacak mı? Gazeteci deyince sizler sadece kendi arkadaşlarınızı mı sayıyorsunuz?”Haksız bir sitem değil. Kimbilir, belki bizler de belli ilgi alanlarında yayın yapan, genç ve tanımadığımız gazetecilere karşı duyarsız kalıyoruzdur.Mektupları okurken içim çok ezildi. Çünkü ceazevi müdüriyetinin “görülmüştür” damgası da olan mektuplarda, genç gazeteciler çektikleri sıkıntıları ve uğradıkları hakaretleri anlatıyorlar.Fiziki sıkıntıları bir kenara bırakın, gazetecilere kitap bile verilmiyor, tahliye olan mahkûmlardan kalan kitaplar bile toplanıyormuş. Tecritte tutuldukları için herhangi bir sosyal çalışmalarına da izin verilmeyen genç gazeteciler “İleri demokraside yargısız infazın kurbanlarını görün artık” diye feryat ediyorlar.Adalet Bakanı’nın seçim derdi yok nasıl olsa. Acaba bu sese kulak verir de biraz ilgilenebilir mi?*****Pazar fıkralarıYıldırım Tuna fıkralarından küçük bir demet sunuyorum:ATMŞişko ve hayli göbekli yaşlı adam gelişmiş makinelerle dolu spor salonunda görevli antrenöre gidip, “Çok genç ve güzel bir kıza vuruldum” demiş, “Onu etkileyebilmek için hangi makineyi kullanmamı tavsiye edersiniz?” Antrenör ona dönüp baktıktan sonra “Spor salonumuzun hemen girişinde bir ATM var” diye cevap vermiş “Onu kullanın!”Kurnaz tilkiYolda yürürken eski bir lamba buldum. Parlatmaya çalışırken içinden bir cin çıktı. “Benden bir dilek dile hemen yerine getireyim” dedi. “Hiç ölmeden sonsuza kadar yaşamak istiyorum” dedim. “Bu tip dilekleri yerine getirmeme izin verilmiyor” diye cevap verdi, “Her hangi başka bir şey dile anında yapayım.” Ben de “Tamam” dedim, “O zaman parlamentomuza seçilenlerin bu ülkedeki herkesin birlik ve beraberlik içinde bağımsız ve özgür yaşayabilmesi için bir araya geldiklerini gördükten sonra öleyim.” Cin, “Seni gidi şeytan” dedi gülüp omzuma bir şaplak atarak, “Seni gidi kurnaz tilkiiii!”Hayatın başlangıcıÜç yaşlı adam oturmuş “Hayat ne zaman başlar” konusunda bir fikir tartışmasına girmişler. “En ufak bir şüphe yok ki hayat ‘gebeliğin oluştuğu anda’ yani sperm yumurtayla buluştuğunda başlar” demiş biri. “Yok..Yok..” diye itiraz etmiş diğeri, “Hayatın başlangıcı, bebeğin doğumu iledir.” Her ikisi de dönüp üçüncü arkadaşlarına bakıp ona sormuşlar, “Sence hayat ne zaman başlar?” diye. “Boşuna kafa yormayın beyler” demiş arkadaşları, “Esas hayat en küçük çocuğunuzun kolejden mezun olup okul taksitlerinin bitmesi ve evde bakmak zorunda olduğunuz köpeğinizin ortalardan yok olmasıyla başlar! ”*****Gani Yıldız’danBaşbakan, 19 Mayıs Stadyumu’ndaki Gençlik ve Spor Bayramı Töreni’ne soğuk algınlığı nedeniyle katılamamış. Muhalefet liderleri ile Başbakan arasında esen rüzgârın soğukluğunu iyi anlatan bir işaret!***Çankaya Köşkü’ndeki 19 Mayıs kabulüne katılan gençlerden biri Cumhurbaşkanı’nı görünce heyecandan ağlamış. Keşke başka bir gencimiz de, “Sayın Cumhurbaşkanım, YGS sürecindeki tavrınızı ve ÖSYM Başkanı’na desteğinizi hâlâ anlayamıyorum” diyerek gözyaşlarına boğulsaydı!***Dilovası’ndaki kanser tehlikesini halka anlatan profesörümüz hakkında, “halkı paniğe sevk ettiği” gerekçesiyle soruşturma başlatılmış. Doğru, halkı şimdi paniğe sevk etmeye gerek yok; zamanı gelince kanser merkezlerine sevk ederiz, olur biter!***Düzce Müftülüğü, “İşi yavaşlatmak ve kârı azaltıcı eylemlerde bulunmak çalışanı dinsel sorumluluk altına sokar” diyen bir hutbe okutmuş. İş hayatıyla din işleri bu kadar karıştırılırsa bir sonraki hutbe, “Açlık grevini Ramazan’a denk getirin, bir taşla iki kuş vurun” olur!***Amerikan araştırma şirketi Pew’in yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’de demokrasinin önemi geçen yıla göre yüzde 10 azalmış. Anlaşılan dillere destan ileri demokrasimiz vitesi geriye takıp hafifçe gaza dokunmuş!
Yine Silivri’ye gittim dün. Canımın sıkılacağını bile bile. Çünkü Ergenekon davası o kadar garip ki, anlatması da mümkün değil. Gerçekten bizzat gidip izlemek gerek. Bu nedenle bütün gazetecilere tavsiye ederim, gidip kendileri görsünler.Sorulan soruları, bu soruların niteliğini ve içeriğini, hâkim ve savcı heyetinin sinirleri alınmış edayla hiç kıpırdamadan oturmalarını, iddialar bir bir çürütülürken nasıl kayıtsız kalındığını, sanık durumuna düşürülenlerin bütün çırpınmalarına rağmen nasıl çaresizlik içinde bırakıldığını, ailelerin yaşadığı dramı yerinde izlemeli her gazeteci.Anlatarak olmuyor. Gerçekten olmuyor.Örneğin dün Mustafa Dönmez konuşuyordu ben salona girdiğimde. Çırpınıyor, dava dosyasının aylardır neden verilmediğini soruyor, gömülü silahlarla ilgili video kayıtlarını, bu kayıtlarda polislerin oynanan oyunu nasıl açık ettiklerini gösteriyor, daha kazı yapılmadan kazıdan çıkan malzemenin dokümanını veren yandaş medyayı anlatıyor.Mahkeme heyeti dinliyor. “Peki” diyor.Sonra Kuleli Askeri Lisesi’ne girdiği günden bu yana sürekli sınıf ve okul birincisi olan Teğmen Mehmet Ali Çelebi konuşuyor. Nasıl bir tezgâha kurban edilmek istendiğini belgeleriyle anlatıyor ve hükmü de kendi veriyor sonunda “Tutukluluğun devamına..” Ardından da esprisini patlatıyor artık tahliye talebinde bile bulunmadan, “Tutuklunun turşusunun kurulmasına devam” diye.Bu davanın ne kadar garip gittiğini ve asla bitirilmek istenmediğini çünkü bu dava sayesinde iktidarın hem mağduru oynadığını hem de puan kazanmaya çalıştığını geçen hafta yazmıştım.Ancak önceki gün öyle bir olay yaşandı ki, artık “darbelerle” ilgili tüm davaların sadece bir oyundan ibaret olduğu net biçimde ortaya çıktı.Başbakan Balyoz’un tutuklu sanıklarından Emekli Korgeneral Engin Alan’ın, “kendisi geldiği sırada ayağa kalkmadığı için” cezalandırıldığını itiraf ediverdi.Korgeneral Alan 6 yıl önce Başbakan’ın “Töreni 2 saat geç başlatın” talimatına uymamış, Başbakan mecbur kalıp törene zamanında gelmiş. Kürsüye çıkıp konuştuktan sonra ön sırada oturan herkes ayağa kalkmış ama Alan kalkmamış.Başbakan da Korgeneral Alan için “gereğinin yapıldığını” ve “sonunda yerini de bulduğunu” söyledi.Bu şu demektir ki, Başbakan emekli generalden “intikam alındığını” resmen açıklamaktadır.Oysa Ergenekon, Balyoz ve benzeri diğer davalara bakan hâkim ve savcılar “bir suç işlendiğini sanmakta, hukuku uyguladıklarına” inanmaktalar. Şimdi gerçek ortaya çıktı. Eğer o hâkim ve savcılar gerçekten hukukçu iseler, mesleklerine biraz saygıları varsa derhal görevlerini bırakmalıdır. Türk hukukçuları bir “intikam davasının” takipçileri olmamalıdır.*****Balyoz’da 100’üncü günSilivri’de öğrendim; Balyoz Davası bugün 100’üncü güne giriyormuş. Vardiyabizde Platformu bugün için kısa bir bildiri hazırlamış. Bakın ne diyorlar:Bugün 21 mayıs 2011, Balyoz sanıkları tam 100 gündür kendi ülkelerinde esirler. Her siyasi davada olduğu gibi bu davada da önlerine çıkarılan sahte, kurgu, imzasız ve kim tarafından oluşturulduğu belli olmayan dijital verilerle haksız yere tutuklanan bu insanlar, seslerini nasıl duyuracaklar?Duruşmalar da bu sahte plandaki yüzlerlerce sahteliği ve maddi hatayı gözler önüne serdikleri, masumiyetlerini kanıtladıkları halde bu esaretten nasıl kurtulacaklar?Onlar en büyük darbe karşıtıyken, daha önce yapılmış darbeler kullanılarak kendilerine yapıştırılan bu darbeci yaftasını üzerlerinden kim silecek?Bu ay evlenecek olan kızlarının düğün törenlerini, dünyanın en iyi üniversitelerinden mezun olan oğullarının mezuniyetini göremeyecek olan bu babaların içindeki ateşi kim söndürecek?Kendilerinin, eşlerinin, çocuklarının, torunlarının, ana-babalarının yaşayamadığı bu güzelim bahar günlerini onlara kim, nasıl geri verecek? Yapılan bu haksızlıklar nasıl unutulacak?Bu sorulara kim cevap verecek?*****Ne garip adam bu böyle?Bir adam “itibarını iki paralık etmek için” bu kadar mı çaba harcar?Kaç gündür ben de dahil pek çok gazeteci arkadaşım yazdı. Başbakan bazı bakanlarının yolsuzluğa bulaştığını ima ederek “Onlar liste dışı” dedi.Liste dışı bırakılan ve bu imalı sözlerin muhatabı olan Kürşad Tüzmen, Başbakan’a soru soracak cesareti kendinde bir türlü bulamadığından, tıpkı bir fedainin göze girmek için birini vurmaya kalkması gibi Kılıçdaroğlu’na saldırıyor.Yazdık, anlamak istemiyor.Şimdi de Kılıçdaroğlu’nu ekranda “düelloya” davet ediyor.Ama hatırlatmak lazım, onun için de Başbakan’dan izin alması gerek. Çünkü Başbakan herhangi bir AKP’linin ekrana rakipleriyle birlikte çıkmasına izin vermiyor.Tüzmen bakan olduğu sırada sevilen sayılan bir isimdi. Görevden alındıktan sonra dengesi bozuldu. Başbakan uçurumdan atlasa arkasından atlayacağını söyleyen Tüzmen itibarını çok yitirmişti. Şimdi Başbakan’a “Ben dürüst değil miydim?” diye soramayıp rakip parti başkanına saldırarak itibarını tam anlamıyla sıfırladı. Yazık.*****Şişli Ali Sami Yen için ayaktaGalatasaray yeni stadına taşındı. Ali Sami Yen Stadı ise büyük bir hızla yıkılıyor. Ki yerine 6 gökdelen dikilecek.Ancak Başbakan’ın eskiden çok kızdığı yargı yine devrede. Yapılacak inşaatların bodrum katlarının emsale dahil edilmediği için açılan dava nedeniyle yürütmeyi durdurma kararı verildi.Elbette inşaatları yapacak olan TOKİ var gücüyle bu kararı geri aldırtmaya çalışıyor. Muhtemelen de karar geri alınacaktır, çünkü savcıların ellerinden bir şey gelmeyeceği kesin. Sonuçta buranın gökdelenlerle dolmasına emri veren bizzat Başbakan. Ona rağmen karar alınamaz ki.İktidar Ali Sami Yen Stadı’nın yerine 6 gökdelen dikmekte kararlı ama Şişli halkı da ayakta. Çünkü artık nefes bile alınamayacak hale gelen Şişli’de hiç olmazsa bir bölgenin halka açık yeşil alan olmasını istiyorlar.Bu nedenle oluşturulan sivil toplum kuruluşu inşaatları önlemek için yoğun çaba harcıyor.Diyorlar ki; “Şişli nüfus olarak 81 il merkezinin 69’undan daha büyük. Vergi gelirleri açısından ilk 500 firmanın 420’si Şişli’de. Gayrısafi Milli Hasıla’nın yüzde 4’ü Şişli’de üretiliyor. Oysa Şişli’de halkın nefes alacağı bir yeşil alan, çocuklar için park, bir kongre ve kültür merkezi yok.”O halde tek çare, Şişli’de kalan son büyük alan bari inşaata açılmasın, gökdelenler, alışveriş merkezleri ve rezidansa dönüşmesin.Tabii dinleyen olacak mı? Artık neredeyse sadece paranın konuştuğu ülkemizde, büyük ranttan beklentileri olanlar halkın yeşil alan talebine cevap verecek mi?Şişli’ye yeni 6 gökdelen yapılmasına benim de aklım hiç yatmıyor. Zaten trafik içinden çıkılmaz halde, üstelik yol yapacak yer de yok. O halde on binlerce kişinin girip çıkacağı yeni bir cazibe alanı yaratmak hangi akla hizmet olacaktır?Oysa bu alanın altını çok katlı otopark yapmak, hem Şişli hem de tüm İstanbul’a büyük bir nefes alma alanı sağlamak şehircilik, insan hakları ve özgürlükler adına çok daha şık olacaktır.Şişli halkının bu haklı mücadelesinde onları yalnız bırakmayalım.*****Bu aralar vatandaşın elinde bolca döviz var; meydanlarda dolaşan ve iktidarı eleştiren cümlelerle dolu dövizler. (Gani Yıldız)
Bugün Genç Türkiye’nin temellerinin atıldığı gün. Büyük Atatürk yanındaki bir avuç vatansever ile bundan 92 yıl önce İstanbul’dan köhne bir gemiyle çıkıp Samsun’a ayak basmışlar ve Milli Kurtuluş Savaşı’nın ilk meşalesini yakmışlardı. Bu azimli mücadele Türkiye’yi işgale yeltenen emperyalist güçlerin püskürtülmesi ve Cumhuriyet’in ilanı ile sonuçlanmıştı.79 YIL HESABI: Bu yıl Cumhuriyetin ilanının 88’inci yılını kutlayacağız. Başbakan Türkiye’nin hedefinin 2023’teki Cumhuriyet’in 100. Yılı olduğunu söylüyor ama, iktidara geldikleri 2002’de 79 yaşında olan Cumhuriyet dönemini de ısrarla kötülüyor. Dolaylı olarak Türkiye’nin çektiği bütün sıkıntıların bu dönemin eseri olduğunu vurguluyor.GENÇ NESİL: İşin berbat yanı, zaten 12 Eylül ideolojisi gereği bilgisiz, duyarsız, sığ, egoist olarak yetiştirilen yeni nesil de Başbakan’ın bu söylemine, ortalığı boş bulan yandaşların da beyin yıkar gibi yaptıkları propagandalar nedeniyle inanıyor. Genç neslin önemli bir bölümü için ne Atatürk, ne devrimler, ne yapılan demokrasi mücadeleleri bir şey ifade ediyor.BUGÜNDEN BAKMAK: Artık bilgisayar çağında yaşayan gençler, şimdi edindikleri bilgiler ışığında, bundan 80-90 yıl öncesinin dünya koşullarını hiç düşünmeden geçmişin kötülenmesine duyarsız kaldığı gibi, biçare destek de veriyor. Bu da Türkiye’yi dönüştürmeye çalışan çağ dışı zihniyetin eylem alanını hayli genişletiği gibi gücünü de artırıyor.VİKİPEDİ BİLGİSİ: Bugünün nesli bir şeyin farkında değil. Bilgiye Vikipedi düzeyinde ulaşmaya alışmış olanlar, bugün demokrasi, hukuk ve insan hakları konusunda ne düşünüyorsa, koşulların 90 yıl önce de aynı olduğunu, insanların aynı bilinç düzeyinde olduğunu zannediyor. Tabii böyle olunca zihinlerde “Cumhuriyeti kuranlar demokrasi ve hukuktan ne kadar uzakmış” görüşü oluşuyor.DÜNYA NASILDI? Oysa bırakın Türkiye’yi, dünyanın şimdi en ileri gitmiş ülkelerinde bile demokrasi, hukuk, insan hakları kavramları henüz yeni filizleniyordu. Kıta Avrupası’ndaki ülkelerin çoğu ya krallıklar ya da faşist rejimlerle yönetiliyordu. Demokrasi mücadelesi verenler sürgüne gönderiliyor, çoğunlukla da öldürülüyordu. Böyle bir ortamda bile Atatürk Cumhuriyet’i ilan ederken bunun demokrasiye uygun olmasını sağlamak için elinden geleni yapmaya çalışmıştı. Aksini söyleyen yalan konuşuyordur.OKUMA YAZMA ORANI: Cumhuriyet’le birlikte büyük bir eğitim seferberliği de başlamıştı. Çünkü Atatürk çağdaş bir ülke olmanın temel koşulunun eğitim olduğunun bilincindeydi. Ancak o tarihlerde Türkiye’de okuma yazma bilenlerin oranı sadece yüzde 5’ti ve tamamına yakını da erkekti. Okuma yazma bilenler askerlerden, memurlardan, doktor ve mühendislerden, bazı din adamlarından ibaretti. FABRİKA YOKTU: Osmanlı dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuştu ama son 100 yılı çok kötü geçmiş, imparatorluk çaresizlik içine düşmüştü. Özellikle Anadolu çok az yatırım yapılmış, hemen hiçbir sanayi tesisi olmayan, mahrumiyet çeken bir bölgeydi. Atatürk ilk iş olarak Anadolu’nun geliştirilmesi için kolları sıvadı.YOL VAR MIYDI: Başbakan ısrarla 79 yılda yapılan duble yolların kat kat fazlasını son 9 yılda yaptıklarını söylüyor. Rakamsal olarak doğru. Ama bu Cumhuriyet 79 yılda yolu olmayan; suyu, elektriği olmayan en ücra yerde bile köy bırakmamıştı. 79 yılda Türkiye’nin her yeri ulaşılabilir, hizmet götürülebilir durumdaydı. Bunların yetersiz olması ayrı konudur.YA SATILANLAR: Yine Erdoğan 79 yılı kötülüyor ama “özelleştirme” adı altında sattıkları Türkiye’nin önemli ekonomik değerlerinin nasıl yapıldığını söylemeyi unutuyor. Bu ülke demir çelikten çimentoya, şekerden otomobile, telekomdan petrol rafinerilerine kadar sat sat bitmeyecek kadar yatırım yaptı. Bunları görmemek ve 79 yılı kötülemeye kalkmak her halde haklı olamaz.DEMOKRASİ: Devrim yapmanın, bir imparatorluğun yerine yepyeni bir devlet kurmanın ne olduğunu bilmeyenler, devrim şartlarından haberi olmayanlar Atatürk’ü “demokrasi getirmemekle” suçlayabiliyor rahatlıkla. Oysa bilmedikleri Atatürk’ün asıl hedefinin demokratik bir hukuk devleti kurmak istediğidir. Belki o tarihlerde özlenen demokrasi kurulamadı ama kimse Atatürk’ün demokrasi karşıtı bir eylemini gösteremez.ÇOK PARTİLİ HAYAT: Ve en önemlisi, eğer Atatürk’ün bir avuç vatanseverle kurduğu Cumhuriyet demokrasi karşıtı olsaydı, 6 yıllık bir dünya savaşından sonra Türkiye çok partili hayata geçebilir miydi? Devlet despotluğunu sürdürmek için çaba harcasa, Cumhuriyet’in temelinde emeği olan Celal Bayar bir parti kurmaya kalkabilir miydi? Milli Şef görevi “kendiliğinden” devreder miydi?MÜCADELE OLMADI: Genç nesil şunu iyi bilmeli ki, çok partili hayata geçerek demokrasiye adım atan Türkiye bu aşamaya kavgayla, çatışmalarla gelmedi. Cumhuriyet’in temel felsefesi zaten demokrasiden alıyordu kaynağını ve beklenmedik kadar kısa bir sürede Türkiye demokrasiye geçmeyi başardı. Bu ayrıntıyı görmemek ve söylendiği halde anlamamak ancak zihinsel körlükle açıklanabilir.GENÇ CUMHURİYET: Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana her şey çok iyi mi oldu? Cumhuriyet’in hiç hatası olmadı mı? Olmaz olur mu? Oldu tabii. Ama düşünün ki, Cumhuriyet kurulduğunda bir çocuk gibiydi. Ayakta durmaya çalışıyordu tıpkı bir çocuk gibi, orayı burayı tutmaya çalışıyordu, bu sırada da elbette sağda solda bir şeyler kırılıp dökülüyordu.BUGÜNKÜ DURUM: Bugünkü varlıklarını Cumhuriyet’in sağladığı özgür, demokratik ortama borçlu olduklarını unutanlar şimdi Cumhuriyet ve kuruluş felsefesini yerden yere vurmak için yarışıyor. Asıl amacın bu felsefeyi tümden kaldırmak ve Türkiye’yi, bulunduğumuz coğrafyadaki bazı totaliter rejimlere dönüştürmeye çalışanlar şimdi başımıza demokrasi sopasıyla vurmaya çalışıyor.BU OYUN BİTER: Ancak şurası unutulmamalı ki, bu cumhuriyet yok olmakta olan bir ulusun küllerinden oluştu. Bu uğurda on binlerce vatansever hiç düşünmeden kendini feda etti. Türkiye’yi dönüştürmeye çalışanlar, uğratıldığı bütün erozyona rağmen, hâlâ çağdaş, ilerici, demokrasi ve hukuka bağlı vatansever insanlara sahiptir. Kimse hayale kapılmasın.*****O kalabalıklar utanmıyor mu?Başbakan Erdoğan seçim meydanlarında pek karşılaşmadığımız bir davranışta bulunuyor.Kendisine “muhalif” olarak gördüğü isimleri yuhalatıyor.Eskiden liderler karşı oldukları birinin adını söylediklerinde topluluktan “yuh” sesleri çıkarsa hemen müdahale eder ve “Yapmayın arkadaşlar, bu bize yakışmaz, yuhalamak olmaz” derlerdi. İnanmasalar da derlerdi hiç olmazsa.Erdoğan ise meydanların “yuhalamasından” müthiş keyif alıyor gibi gözüküyor.Buna “Erdoğan’ın üslubu” diyebilirsiniz. “Tabu yıktığını” ileri sürebilirsiniz.Benim anlamadığım o kalabalıklar. Örneğin Demirel adını duyduklarında topluca yuhalamaya başlamaları.O kalabalıkların hangi görüşten oldukları aşağı yukarı biliniyor. Tayyip Erdoğan ve partisi 9 yıl önce yoktu. O kalabalıkları oluşturanların büyük bölümü oylarını Demirel’e ya da partisine veriyorlardı.Aynı kişiler şimdi Demirel’i yuhalamaktan hiç utanmıyor demek ki. Türkiye’nin vefa, ahlak, vicdan ve namus konusunda ne kadar geriye gittiğinin bir göstergesi bu yuhalamalar. İnsan üzülüyor.*****Atatürk’ün adı bile anılmazken ve her beş gençten biri işsizken ve “Sporda Şiddet Yasası” diye bir yasamız varken 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun! (Gani Yıldız)
Türkçemizde çok güzel bir deyim vardır. Kabahatli olduğu halde, karşı tarafa saldırıp kabahatini örtmeye çalışanlar için “Zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkıyor” denir.Eski bakan, şimdinin kenara atılmış siyasetçisi Kürşad Tüzmen’in durumu aynen böyle.Dün Tüzmen’le CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu arasındaki diyaloğa değinerek “Kemal Bey çok kibar” demiştim. Ancak daha sonra Tüzmen’in ekranlara yansıyan “kabadayı” tavırlarını görünce çok şaşırdım. Herhalde Kılıçdaroğlu zarafetindeki bir siyasetçi Tüzmen’in adeta “adam dövmeye gelmiş” tavrı karşısında ne yapacağını bilememiş.Olay aslında çok basit. Başbakan, ÖSYM Başkanı’na torpil talebiyle e-mail attığı söylenen Bakan Hayati Yazıcı’yı savunmak için “Hayati Bey’e kefilim. Zaten yolsuzluk yapan bir bakan olsa hemen kapı önüne koyarım. Bazı bakan ve milletvekillerinin neden liste dışı kaldığına düşünün” demişti.Bu sözlerin çok açık bir yorumu vardır; “liste dışında kalan bakanların bir kısmı yolsuzluğa bulaşmıştır.”İtiraf gibi açıklama üzerine muhalefetin boş durması mümkün mü? Değil elbette. Ve Kılıçdaroğlu meydanlardan Başbakan’a “Kim o yolsuzluğa bulaşan bakanlar” diye sordu. Sonra da bakan oldukları halde listelere konulmayan isimleri tek tek saydı. Aliye Kavaf’ı ise herhalde unuttu.Durum bu kadar basit. Ama eski bakan Tüzmen TOBB Genel Kurulu’nda Kılıçdaroğlu’nun üzerine yürüyerek “Ben müsteşarken sen genel müdürdün. Benim dürüstlüğümle ilgili kuşkun var mı?” diye soruyor. Tüzmen’i akşam da TV ekranlarıda gördüm. Öfke içinde Kılıçdaroğlu’nu suçluyor. Oysa sunucu üç kere hatırlatmak zorunda kaldı “Bu sözleri asıl söyleyen Başbakan’dı. Ona da tepkinizi anlattınız mı” diye.Tüzmen ise oralı değil, Başbakan’a sunduğu ve önümüzdeki hafta açıklanacak projeyi anlatıyor. O noktaya hiç değinmiyor.Tabii sunucu da Kılıçdaroğlu gibi kibar davranıyor. Oysa Tüzmen biri çıkıp da “Aslanım çok dürüst olduğunu söylüyorsun da, aynı şekilde Başbakan’a da posta koyabilecek misin, Kılıçdaroğlu’ndan hesap sorduğun gibi Başbakan’a da aynı sözleri söyleyebilecek misin?” diye sorsa ne cevap verecek?Sanıyorum Tüzmen türü bir politikacı, nasıl itilip kakılmasına, görevden alınıp hakaret görmesine rağmen “Başbakan uçurumdan atla dese atlarım” dediyse, bu soruya da bir kulp takar.Neyse ki bu tür bir siyasetçi, şu ya da bu nedenle artık Meclis’te olmayacak.*****“Genelkurmay bana bağlı” demek kolayTürk Silahlı Kuvvetleri Irak sınırında eylem yapmak üzere yanlarında silah ve cephane de taşıyan bir grup PKK’lıya karşı yaptığı operasyonda 12 teröristi öldürdü. Belli ki operasyon “sıcak takip” hakkı nedeniyle bir süre de sınır ötesinde devam etti.12 teröristin öldürülmesi üzerine BDP’lilerin hâkim olduğu bölgelerde “yas” ilan edildi, dükkânlar kepenk indirdi, yer yer çatışmalar da yaşandı.BDP’liler artık PKK ve İmralı’daki mahkûmla ilgili bağlantılarını inkâr etmedikleri için tepki göstermeleri şaşırtıcı değil.Ancak AKP yandaşları son operasyonla ilgili “çok garip” iddialarla kamuoyunun zihnini oyalamaya başladı.Yandaşlar “Son operasyonun aslında AKP ve Fethullah Gülen’i bitirme planının bir parçasıdır” diyerek, Silahlı Kuvvetler’i bilerek ve isteyerek barışa darbe vurmak, seçim öncesi kentlerde çatışma çıkmasını körüklemek ve AKP’nin seçimleri kaybetmesini sağlamak istediğini ileri sürüyorlar.Operasyonu yöneten generalin “Ergenekoncu” olduğunu da iddia eden yandaşlar böylelikle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni dolaylı olarak “ihanet” etmekle suçluyor.Sanıyorum bu “mantıksız” iddianın temelinde “Askeri seçim öncesi sert bir bildiri yayınlamaya” teşvik etme gayreti yatıyor. Asker öfkelenecek, iktidarı da suçladığı izlenimi verecek bir açıklama yapacak, AKP de 27 Nisan bildirisi gibi bir muhtırayla karşılaşmanın mağduriyeti seçimde oya çevirecek.Yandaşlar “Niyet mi okuyorsun” diyebilirler, her zamanki gibi kaçmak istediklerinde.Ancak bu kez durum vahim. Eğer bu iddialar veya kuşkular doğruysa Başbakan’ın çıkıp açıklama yapması gerek.Her fırsatta “Genelkurmay bana bağlı” diyen Başbakan bu korkunç iddiayı hemen araştırmalı, eğer doğru çıkarsa Genelkurmay Başkanı’nı ve ilgili komutanları hemen görevden almalı, doğru değilse de bunu kamuoyuna açıklamalı ve işgüzar yandaşlarndan hesap sormalıdır.*****İş dünyası işte bu kadar korkuyorAnkara’da önceki gün yapılan TOBB Genel Kurulu’nda konuşan Kılıçdaroğlu herkes gibi iş dünyasının da AKP iktidarından çok korktuğunu söyleyerek “Durumunuz biliyorum. En küçük bir eleştiri yapsanız sabah kapınıza maliyeciler geliyor” dedi.Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri salondan büyük alkış aldı. Üstelik hükümet üyeleri de orada oturuyordu.Akşam üzeri ise TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun “Twitter” hesabından atıldığı ileri sürülen iki mesaj ortalığı karıştırdı. Bu twitt’lerde Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’dan fazla alkış aldığı ve seçim anketlerinin yanılabileceği belirtiliyordu.Hisarcıklıoğlu hemen açıklama yaparak “Bu mesajlar benim tarafımdan atılmadı, sisteme biri müdahale etmiş, şifreyi kırmışlar ve bu mesajları geçmişler” dedi.Son zamanlarda hep böyle zaten. AKP’li ya da AKP’ye yakın biri olunca hemen “Başkaları yaptı” deniyor. Ama örneğin Soner Yalçın’a atılan ve türü gereği hard diske yapışan bir sahte mesaj doğru kabul edilerek birçok gazeteci tutuklanabiliyor. AKP ve yanlıları ise “beyan usulüyle” sorumluluktan kurtuluyor.Her neyse. Gerçekten bu twitt başkası tarafından atılmış olabilir. Ama garip olan şu: TOBB akşam bir açıklama yaparak bu durumu anlattıktan sonra ibretlik bir cümle daha ekledi metne. Burada diyor ki, “Söz konusu mesajdaki görüşler tarafımızdan benimsenmemektedir.”İşin püf noktası bu. Mesajı başkası atsa da iş adamları içeriğe asla katılmadıklarını belirtmek zorunda hissediyorlar kendilerini.Eee, korku dağları beklerken kimse riske girmek ister mi? Tamam da korkunun ecele faydası var mı peki?*****CHP kriz yönetemiyorGüneydoğu’da BDP’nin başlattığı “yas” nedeniyle dükkânlar kepenk kapattı. Yandaş medya “mal bulmuş” gibi olayın üstüne atladı ve Güneydoğu’da CHP’yi PKK ile işbirliği yapmakla suçladı.Mantık, ahlâk, vicdan olmayınca bunlar yapılabiliyor tabii, ama tuhaf olan CHP’nin telaşı. Kriz yönetimini beceremediği görülen CHP ne diyeceğini bilemedi.Oysa söylenecek tek şey vardı: “Güneydoğu’da devlet yok. Çocuklarla sokaklarda köşe kapmaca oynamaktan başka bir şey yapamayan devlet dükkânların kepenk indirmesine karşı bir şey yapamıyor. Devletin olmadığı bir yerde, her yer kapatmışken CHP’nin seçim bürosunu açık tutması mümkün değildir. Eğer devlet koruyabilecekse büroyu hemen açarız.”Bu kadar basit bir açıklama için bile bin dereden su getirdiler.
Orhan Pamuk’a hep sempatim vardı. Hiç tanımadım ama yazdığı romanları, özellikle çocukluk anılarımı yaşadığım Eskihisar’da geçen Cevdet Bey ve Oğulları’nı çok sevmiştim.Nobel ödülü aldığında, bunun siyasi bir karar olduğunu bildiğim halde çok sevinmiştim. Okurlardan gelen tepkilere de göğüs germeye çalışmış ve “AKP iktidarının yarattığı iklimde Orhan Pamuk’u anlamak zor olabilir, bu iklim değiştiğinde durum farklı olacaktır” diye savunmuştum.Ancak Orhan Pamuk insana “yok artık” dedirtiyor.Bu kadar yetenekli, bilgili, entelektüel gelişimi çok yüksek bir yazarın nasıl bu kadar ülke sevgisizliği içinde olduğunu artık anlamıyorum.Pamuk yine dış basına konuşmuş.Sanıyorum Nişantaşı, New York, Londra, Hindistan’ın tatil beldeleri arasında mekik dokuduğundan olacak Türkiye gerçeğini tersten görmeye devam ediyor.Bir entelektüel olarak hukukun üstünlüğüne, demokrasinin erdemine, insan haklarına saygı göstermesi gerektiği halde, hukuksuzlukların, demokrasiyi ayaklar altına almanın ve insan özgürlüğüne darbe vurulmasının yanında olduğu gibi bir görünüm sergiliyor.Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından ve iki kutuplu dünyanın sona ermesinden sonra Türkiye’de de ordunun gücünü kaybettiğini ve bunun çok doğal olduğunu unutup, iktidarı “ordunun gücünü azalttı” diye alkışlayabiliyor.Asıl uygulamanın Türkiye’yi dönüştürmek için asker üzerinden tüm muhalefeti susturmak, Türkiye’yi bir korku ülkesine haline getirmek olduğunu nedense görmezden geliyor.Ne yazık ki, darbeler konusunda bile çok az şey bildiği çıkıyor ortaya. Ordu Türkiye’de hiçbir zaman laiklikle ilgili bir hassasiyet üzerine darbe yapmadı. Hatta öyle ki “Atatürk adına yönetime el koyduklarını” söyleyen 12 Eylül generallerinin dini nasıl kullandıklarını, “Rabıta” desteğini Türkiye’ye soktuklarını bile bilmiyor.Sanıyorum, Orhan Pamuk Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, “laikliğin ve Atatürk devrimlerinin bekçisi” olduğu propagandasını da gazetelerden okumuş olacak ki, “Türk halkı laikliği ordunun gücüne ihtiyaç duymadan koruyabilmeli” diyebiliyor. Demek ki Orhan Pamuk ordunun aynı zamanda bir NATO ordusu olduğunun da farkında değil.Laiklik konusundaki kuşkuları, bir entelektüele yakışmayacak biçimde “içki” düzeyine indirip “Bundan 15-20 yıl önce sokakta içki içen insanlar göremezdiniz” diyebiliyor.Oysa bırakın İstanbul’u, Türkiye’nin pek çok yerinde değil 15-20 yıl önce 50 yıl önce de içki içilebilirdi. Şimdi ise Orhan Pamuk’un rahatlıkla gezebildiği birkaç nokta dışında neredeyse içki yasak.Orhan Pamuk “gazetelerde okuduğu” kadarıyla Ergenekon davası ile ilgili “ikna olduğunu” söyleyebiliyor. Bir entelektüel olarak “kuşku duyma hakkını” bile kullanmak istemiyor. Ne garip.Orhan Pamuk’la ilgili duygularımda şiddetli bir erozyon olduğunu söylemeliyim.*****Gençlere yine klasik müzik ziyafetiAnkara Üniversitesi, Kültür Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın ortaklaşa düzenlediği 19 Mayıs Gençlik Konseri bu yıl da yapılıyor. Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilecek konserde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Rengim Gökmen’in şefliğinde en sevilen klasik eserleri seslendirecek.Konserde bu yılın sürprizi ise 5 Grammy ödüllü İngiliz akapella topluluğu Swingle Singers’ın da sahne alacak olması. Grup konserde orkestra uvertürleri, pop klasiklei, film müzikleri ve halk şarkılarından örnekler verecek.Ankara Arena Spor Salonu’nda verilecek konser saat 20.00’de başlayacak. Konser biletleri Mybilet, Devlet Opera ve Balesi ile Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası gişelerinden ve Ankara Üniversitesi Fakülte sekreterliğinden alınabilir.*****CipsBodrumdaki yazlığımıza giderken yolda alışveriş merkezinde durup evin genel temizliği için süpürge, faraş, kova, fırça, bir sürü temizlik malzemesi aldım ve iş yaparken yemek için kocaman bir torba da cips.. Kasadaki kız elimdekileri torbalara yerleştirirken ağzındaki sakızı balon yapıp patlatarak “Hayret, ilk defa şahit oluyorum” dedi, “Anlaşılan cips yerken etrafı acayip batırıyorsunuz!..” (Yıldırım Tuna)*****Zirveden zırvayaYandaş medyanın iktidarı korumak, kollamak ve yeniden seçtirmek için hiçbir ahlâki ve vicdani kurala uymadan dört bir yandan saldırmasına alıştık. Garip haberler, şeytanın aklına gelmeyecek komplolar, insan şeref ve haysiyetiyle oynamak için yapılan düzmece haberler, akıl ve mantık dışı saptamalardan yola çıkarak hazırlanan senaryolar, basın ilkelerini de ayaklar altına alıyor.Dün bunun çarpıcı örneklerinden biri yandaş gazetelerden birinin manşetindeydi. “Darbe” davaları nedeniyle tutuklu bazı isimlerin, Malatya’ya birçok kez gidip geldiklerinden, burada seminerlere katıldıklarından ve konferanslar verdiklerinden yola çıkılarak “Hepsi Zirve’den geçtiler” deniliyor. Zirve denilen, üç kişinin alçakça öldürüldüğü yayınevinin ismi.Gazete diyor ki “Bu isimler Malatya’ya bu kadar gidip geldiklerine göre Zirve katliamı ile de ilişkileri vardır.”Haydi mantığı ve aklı bir kenara bırakalım, iktidara yaranmak için ahlâk ve vicdan da mı bu kadar köreldi?*****Kibarlığın da bu kadarıBaşbakan Erdoğan meydan konuşmalarında kantarın topuzunu biraz kaçırdı ve bazı bakanlarla milletvekillerinin “yolsuzluğa bulaştıkları için yeniden aday olmadıkları” anlamına gelecek sözler söyleyiverdi.Muhalefet elbette böyle bir açığı değerlendirecekti ve öyle de yaptı. Kılıçdaroğlu “yeniden aday yapılmayan” bakanların adını sayarak “Haydi açıkla, hangisi yolsuzluk yaptı?” diye sordu.Kılıçdaroğlu dün aday yapılmayan isimlerden eski bakan Kürşad Tüzmen’le karşılaşmış. Tüzmen “Sen genel müdürken ben müsteşardım, benim dürüstlüğüme inanıyor musun?” diye sormuş. Kılıçdaroğlu da “İnandığını” belirttikten sonra “Lafım sana değil” diye de eklemiş.Kılıçdaroğlu son derece beyefendi ve kibar bir siyasetçi.Ancak öyle anlar vardır ki, kibarlığın bu kadarına da gerek yoktur.Kılıçdaroğlu eskiden de tanıdığı Tüzmen’i “işin dışında” tutma kibarlığı göstereceğine “bana neden soruyorsun, genel başkanına sorsana, lafı söyleyen o” dedikten sonra ekleyebilirdi “Evet senin dürüstlüğünle ilgili bir kuşkum yok ama, bunun hesabını sormak da sana düşer..”Tabii Kürşad Tüzmen’i de anlamakta zorlanıyorum. Başbakan “aday yapılmayan herkesi” töhmet altında bırakıyor. Kürşat Tüzmen Kılıçdaroğlu’ndan medet umuyor.Eğer gerçekten söylediği gibi dürüstse ortaya çıkıp Başbakan’dan sözlerinin ne anlama geldiğini sorması gerekmiyor mu?***“Sahillerin yaşam tarzının teminatı biziz!” diyen Başbakan’ın aynı konuşmada, “Bizim siyaset anlayışımızda sahil yok, kumsal yok, Türkiye var!” demesi akıllara, “Acaba bu teminatın karşılığı yok mu?” sorusunu getiriyor! (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; bu hafta sizlere Ergenekon davası ile ilgili izlenimlerimi aktarmak istiyorum. Cuma günü ilk kez Ergenekon davasını izlemeye gittim. Gazeteci dostlarımız Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’la “uzaktan” ve “bağıra bağıra konuşarak” sohbet etme olanağı buldum. Duruşmanın bir bölümünü izledim. Neler sorulduğunu, nasıl cevaplar verildiğini dinledim. Sanık yakınlarıyla görüşerek bazı sıkıntıları not etme şansı yakaladım.Sanki sınır ötesiYıllar öncesinde Türkiye sınırları çizilirken, bazı köylerin yarısı Türkiye’de kalırken diğer yarısı da Suriye’de kalmıştı. Aynı köyün insanları aradaki tel örgünün gerisinde tutulur, akraba ya da arkadaşlar uzaktan bağırarak konuşabilirlerdi. Tel örgülere yaklaşmak yasaktı çünkü. Ergenekon davasının sanıklarıyla da aynı yöntemle konuşabiliyorsunuz. Öyle olunca da bütün konuşmalarınız anonim haline geliyor, özel konu diye bir şey kalmıyor.Tuncay Özkan’la konuşmaDuruşma salonuna girdiğimde, basın için ayrılan yere geçtim. Sanıklar gelmeye başladı. Sanıklar salona girer girmez, arka tarafa yönelerek yakınlarını görmeye ve bağırarak da olsa birkaç şey söylemeye çalışıyor. Sanıklardan ilk göz göze geldiğim Tuncay Özkan oldu. Çok sevindiğini fark ettim. Havalandırmaya bile tek başına çıkan, kimseyle konuşma şansı bulamayan Tuncay Özkan sevgi ve muhabbet sözcüklerinden sonra hemen anlatmaya koyuldu.Burası bir sirk gibi“Can, yaşadıklarımıza inanamazsın” diye girdi söze. “Burası bir sirk gibi, neler soruyorlar anlatamam” diye devam etti. Örneğin gözaltına alındığı gün evindeki ruhsatlı silaha da el konulmuş. Ama bu kayıtlara “Tuncay Özkan’ın evinde ele geçen silah ve cephane” diye geçmiş. Diyor ki “Soruyorum, kardeşim bu ruhsatlı silah, tabii bir de yedek şarjörü var, buna niye cephane diyorsunuz. (Haklısın) diyorlar, sonra kayda geçirirken yine silah ve cephane yazıyorlar.”Suçunu bile bilmiyorTuncay Özkan’a en zor gelen şey ise “suçunun ne olduğunu henüz bilememesi.” Özkan “Her duruşmada ısrarla soruyorum, ama hâkim bana işaret parmağını uzatarak (Sen suçunu biliyorsun) diyor, böyle şey olur mu?” diye soruyor. “En çok Cumhuriyet mitinglerini sordular, ne kadar anlatsam yine anlamıyorlar” diyen Özkan “Defalarca (Ne darbe, ne şeriat, tam bağımsız demokratik Türkiye) dediğim halde (Hayır sen ordu göreve dedin) diyorlar” diye yakındı.100 bin sayfa belgeTuncay Özkan suçunu bilmemesine rağmen hakkındaki belgelerin 100 bin sayfayı bulduğunu belirterek “İnanılır gibi değil, ne var ne yok hepsini toplayıp getirmişler. Sadece telefon konuşmalarım 10 bin sayfa. Kiminle ne konuştuysam hepsini kaydedip yazıya dökmüşler, ama suçumun ne olduğunu söylemeye gelince ağızlarını açmıyorlar. Tabii yalnız değilim, buradaki birçok sanık arkadaşım da hangi suçu işlediklerini şu ana kadar öğrenemediler” diyor.Tek kişilik hücreTuncay Özkan kollarını iki yana açarak “İşte beni attıkları hücrenin eni bu kadar, üç adım da ileri yürüyebiliyorum” dedikten sonra havalandırmada bile tek başına olduğunu anlattı. Özkan’ın kaldığı hücre henüz inşaat halindeymiş, üstte patlayan boru nedeniyle içeriye su dolmuş, duvarlar yosun tutmuş. “Neyseki üç gün önce artık kendilerinin de vicdanı elvermedi herhalde, yandaki kuru hücreye taşıdılar beni” dedi. Balbay ise hiç olmazsa havalandırmada birkaç kişiyle birlikteymiş.Mustafa Balbay’la konuşmaTuncay Özkan’la bağıra bağıra konuşurken Mustafa Balbay da salona geldi. O da görünce çok sevindi. Anladım ki, hasretle aradıkları birçok gazeteci henüz Ergenekon’u izlemeye gitmediğinden, tanıdık bir yüz görünce onlar da seviniyor. Balbay ilk olarak “Can çok şanslısın, çünkü bugün izlediğin duruşmada sorulan sorular bugüne kadar sorulanların yanında en ciddi kalanları. Öyle saçma sorular soruyorlar ki gülmek mi ağlamak mı lazım anlayamazsın” dedi.Çok şaşırdımErgenekon duruşmalarının öğleden sonraki bölümünü izledim. Ben girdiğimde Levent Göktaş’ın sorgusu yapılıyordu. Tekdüze ve adeta sinirleri alınmış gibi bir sesi olan savcı art arda sorular soruyordu. “Falanla tanışıyor musunuz?” diye soruyor, sanık “tanımam, ama karşılaştık, bir iş konuştuk, sonra görmedim” cevabını veriyor. Savcı üsteliyor “Tanımam diyorsunuz ama bakın size kaç mesaj atmış” diyor. Levent Göktaş “İzah edeyim efendim” diyerek dosyasını karıştırıyor.Kandil kutlamalarıSonra dosyada aradığını buluyor. “Evet efendim işte” diyor ve cevap veriyor; “Söz konusu kişi bana şu şu şu şu tarihlerde mesaj atmış. Biri Regaip Kandili, biri Miraç Kandili, biri Kadir Gecesi.” Savcı “Peki, o zaman başka konuya geçelim” diyerek Göktaş’ın avukatlık bürosunda çalışan stajyer avukatın işe nasıl alındığını soruyor. Göktaş sakince verdikleri iş ilanını, başvuranlarla yaptıkları mülakatları anlatıyor. Savcı “tamam o zaman başka bir konuya geçelim” diyor yine.Stajyerin önemiİşe nasıl alındığı sorulan stajyer avukat önemli, çünkü Ergenekon’un ünlü 51 NO’lu diski bu stajyerin masasındaki bir dosyanın içinde bulunmuş. Ergenekon’un “bütün pisliklerinin!” içinde olduğu söylenen disk her nasılsa kırılmış ve okunamaz hale gelmiş. Ama okunamasa da içinde olduğu varsayılan bilgilerle onlarca kişi şu anda hapiste. Delil yok olmuş, ama kanaat hasıl olmuş yani. Artık sanıklar ne söylerse söylesin fark etmiyor, olmayan deliller delil kabul ediliyor çünkü.En ciddisi buymuşİşte Mustafa Balbay’ın söylediği bu. Yani izlediğim duruşmadaki sorular diğerlerine göre çok daha mantıklı ve düzgünmüş. O zaman diğer duruşmalarda sorulan soruların ne olduğunu anlayın yani. Gördüğüm kadarıyla mahkeme heyeti davayı bir an önce bitirmeye değil tam tersine çok uzun sürdürmeye kararlı. Zaten bu gerçek ortada. Yıllardır hapiste tutulanların çoğu henüz kendini savunmamış durumda. Sorguları da yapılmamış. Yattıkları yanlarına “kâr kalacak” anlaşılan.Seçimlerden sonrasıMustafa Balbay ve Tuncay Özkan’la “bağırarak” konuşurken aklıma hep seçim sonrası geldi. Çünkü ikisi de aday. Balbay’ın seçilmesi garanti gibi. Özkan’ın ise seçilme şansı çok yüksek. Yani 12 Haziran’dan sonra ikisi de tahliye edilebilir. Bu konuda engellemeler olacağını sanıyorum ama eninde sonunda çıkacaklar ve milletvekili sıfatıyla TBMM’ye gidecekler. Sonra da belki “Meclis Araştırma Komisyonu üyeleri” olarak Silivri Kampı’nı denetlemeye de gelebilirler.Aileler çile çekiyorDuruşmadan ayrılırken bazı sanık yakınlarıyla da sohbet ettim. Özelikle aile fertleri görüşme kurallarından çok şikâyetçi. Tuncay Özkan’ın kız kardeşini görüşmeye sokmamaya başlamışlar. Yerine dede girmiş. Cezaevi yetkilileri “İnsanın çok kardeşi olur ama dedesi, ninesi bir tanedir, bu yüzden onlar görüşsün” demişler. Bu tür baskıların önceden olmadığını ama seçimler yaklaştıkça arttığı öğrendim.Hukukun üstünlüğüBaşından beri Ergenekon Davası diye adlandırılan davanın bir “siyasi” dava olduğuna inanıyorum. Kimi kişisel suçlardan, kimi çeteleşmelerden yola çıkılarak, yaratılan bir “darbe paranoyasının” topluma dayatıldığını görüyorum. Nitekim duruşmaların seyri de bu kanımı güçlendiriyor. Eğer savcılığın elinde gerçekten somut belgeler olsa kararlar çoktan verilmiş olurdu. Oysa sudan bahanelerle, imzasız ihbar mektuplarıyla yüzlerce insana sadece ızdırap çektiriliyor, o kadar.Hepinize iyi haftalar dilerim.