Kaçak içki ticareti ve daha da önemlisi sahte içki imalatı aslında uzunca bir süredir gündemde. Ancak ölümler olunca bu konu medyaya da yansıyor.Bir süre gündemde aldıktan sonra saman alevi gibi sönüp gidiyor. Ama kaçak da sahte içki imalatı da devam ediyor.Konuyu eski Turizm Bakanlarından Bahattin Yücel’le konuştuk hafta içinde.Yücel “Türkiye bir turizm ülkesi, içki konusu bu sektörün temel faktörlerinden biri, bu nedenle olayı tamamen ticari açıdan ele almak gerek” dedi. Yücel’e göre, iktidarın açıkça belirtmemekle birlikte konuyu biraz da dini açıdan ele aldığını söyleyerek “Bu nedenle fark ettirmeden alınmaya çalışan önlemler işte böyle ölümlere neden oluyor” diye konuştu.Yücel’e göre Rusların ölmesi ise her şeyin ötesinde tam bir facia. “Çünkü” diyor Bahattin Yücel “Daha önce bazı turistler de ölmüştü. Ama ölen Rusların hepsi Türkiye’deki otelleri pazarlamak üzere davet edilen rehberler. Yani etki alanları çok yüksek. 35 kişilik bu grubun Türkiye’yi tavsiye emesi artık mümkün mü? ”Yücel’e “Tamam da, neden Türkiye’de kaçak içki ve sahte içki imalatı bu kadar yaygın?” diye sordum.“Dediğim gibi olay ticari” diye başladı söze ve devam etti: “Şu anda AB ülkelerinde ve diğer turistik ülkelerde ortalama bir şişe içki fiyatı (şarap hariç) 11 Euro düzeyinde. Oysa Türkiye’deki vergiler nedeniyle bizde bir şişe içkinin fiyatı 30 Euro’ya geliyor. Bu kadar fark kaçağı da sahte imalatı da teşvik eder. Bu durumda polisiye önlemler de yetersiz kalır.”Bu durumda ne yapmak gerek o zaman. Bahattin Yücel “Başka nedenlerle içkiyi caydırıcı hale getirmek en yanlış politika. Bu kadar yüksek vergiler ve rekabeti kıran önlemler oldukça kaçak içki de, sahte imalat da olacaktır” dedikten sonra bir başka korkunç gerçeği açıkladı. “Sahte içkiyi etil alkolden yapıyorlardı. İlgililer bunu önlemenin yolu olarak etil alkolü denetliyorlar, bu kez sahteciler metil alkole yöneliyor. Metil alkol ise yanlış doz kullanılması halinde en iyi ihtimalle kör eder. Ölüm oranı da yüksektir. ”*****Arapça, Türkçe, Kürtçe, İngilizce, Çince ezan ne fark eder?Yıllardır yapılan bir tartışmadır. “Ezan Türkçe okunabilir mi?” 1940’lı yıllarda bir ara denenen Türkçe ezan 1950 seçimlerinden önce CHP’nin kararıyla kaldırılmıştı. Menderes hemen arkasından iktidara gelince de uygulamayı başlatmış ve ezan tekrar Arapça’ya dönmüştü.Buna rağmen o yıllardan bu yana “Bunlar Ezan-ı Şerif ’i Türkçe okutmaya kalktılar” diyenler Cumhuriyet dönemini karalamaya kalkarlar.Şimdi Kürtçe ezan da okundu ve yine kıyamet koptu. Kürtçe ezana şiddetle karşı çıkanlar bunu “İslam dinine ihanet” olarak bile nitelediler.Dini bilgilerimin çok kuvvetli olduğunu söyleyeyim ama bu konuyu bir türlü yerine oturtamıyorum.Ezan, Kuran’ı Kerim’in lafzı değil. Namaza çağrı. Hepsi bu.O halde ille de Arapça okunmasının zorunluluğu nereden çıkıyor?Türkçesi fonetik açıdan kulağa hoş gelmeyebilir, Arapçası daha güzel olabilir ve en önemlisi bu ülkenin yüzde 99’u Müslüman olduğu için herkes ezanın ne anlama geldiği bilir ve Arapça’dan rahatsız olmayabilir. Ama bu kadar işte.Örneğin Çin’de Müslümanlar ezanı Çinçe okusalar, dini itikatlarına zarar gelir mi? Ya da Londra’da ezan İngilizce okunsa bir şey fark eder mi?Kısacası ezanın Arapça okunması zorunluluğu elbette yok. Sadece bir ritüel olarak savunulabilir, ama hele “İslam ’a ihanet” fazla ileri bir yorum.*****Pazar fıkralarıBugün hem pazar, hem de seçim var. Oyunuzu çoktan kullanmış olduğunuzu düşünüyorum. O halde Yıldırım Tuna’dan fıkralarla oyunuzun ve pazarın tadını çıkarın;AkbabaKayınvalide damada “Ayıp damat” demiş sinir içinde, “Bana sanki bir akbabaymışım gibi davranıyorsun..! ” Damat “Olur mu hiç efendim” demiş saygıyla, “Haksızlık ediyorsunuz.. Akbabalar insanı didikleyip yemek için en azından ölmelerini beklerler..!”Kayak hocasıKızına kayak dersleri aldıran adam “Eee?..” diye sormuş, “Kayak dersi alıp duruyorsun, neler öğrendin bakalım?” Kız “Çok şey baba” demiş babasının boynuna atılarak, “Bekar ve çok iyi bir geliri var..!”SüpermarketSemtimize yeni bir süpermarket açıldı.. Su satılan bölüme giriyorsunuz, hafif gök gürültüsü ile taze bahar yapraklarının üzerine düşen yağmur damlalarının sesi kulağınıza, taze toprak kokusu resmen burnunuza geliyor.. Süt reyonunda ineklerin sesi duyuluyor ve taze saman kokusu sanki sizi şehirden alıp şirin bir köye götürüyor.. Et bölümünde mangalda cızır cızır kızaran nefis pirzola kokusu ‘Beni al’ diye adeta dürtüyor sizi.. Tavuk bölümünde gıdaklamalar ve tavada omlet kokusu mutlu olmanıza katkıda bulunuyor.. Bir tek tuvalet kağıdı satılan reyonda resmen saçmalamışlar.. O bölüme asla uğramıyorum bile.. Manyaklar..Şiiri oku bakayımGözleri hayli zayıflamış yaşlı öğretmen sınıfa girince çantasını kürsüye koyması ile “Sen.. Köşede çömelmiş olan.. Ayağa kalk ve ezberlemeniz için dün size verdiğim şiiri oku bakalım..! ” demiş. “B..Bilmiyorum efendim” diye gelmiş cevap. “Nee?” diye hiddetlenmiş öğretmen, “Dün gece ne yaptın bakayım?” diye sormuş. “Arkadaşlarla kahvede oyun oynamıştık efendim..! ” Öğretmen daha da hiddetle “Seni küstah.. Dili de bir karış.. Köşede çömelip ne yapıyordun ha?” bağırmış. “Kalorifer borusunu tamir ediyordum efendim.. Ben Kalorifer tamircisiyim de..!”YılanlarKüçük kızımı hayvanat bahçesine götürdüm, yılanların bulunduğu akvaryumunun hizasına çömelip onlara sürekli dil çıkarttığını fark edince “Hayrola?” dedim, “Ne yapıyorsun öyle?” Kaşlarını çatarak “Ne yapayım baba” dedi “İlk onlar başlattı..! ”Arabada arızaAdam arabasını tamirciye götürmüş, “Sanırım tekerleklerinde bir şey var.. ” demiş, “Direksiyonu sağa çevirince ‘Tonk’ diye bir ses geliyor, sola çevirince tekrar aynı ses” Tecrübeli tamirci “Mmmm” demiş çayını yudumlarken, “Bagajınızdaki bowling topunu çıkartın..! ”*****Gani Yıldız’danABD’li araştırma şirketi PEW’in yaptığı araştırmaya göre Türkler ülkenin gidişatından memnunmuş. Bu sonuca söylenecek tek bir şey var: Türkler’in gidişatı pek iyi değil!***İngiliz bilim adamlarının çalışmaları sonucunda kalp krizinde hasar tarih olacakmış. Ekonomik kriz sonrası hasarın hakkından da gelirlerse tam anlamıyla rahatladık demektir!***Şoförlerin uykusuz araç kullanmalarının, onlarca masum insanın ebedi uykuya dalmasına yol açtığını anlamamız için daha kaç trafik kazası gerekiyor?
Başbakan Erdoğan seçim kampanyası boyunca diğer muhalefet liderleriyle karşı karşıya gelmek istemedi. Kendi çıkmadığı gibi partisine de talimat vererek “Diğer parti adaylarıyla birlikte çıkmayın” dedi.Başbakan bununla da kalmadı. Tek başına çıktığı televizyon programlarında da karşısına geçecek gazetecileri bizzat seçti. Her ne kadar “A’dan Z’ye istediğinizi sorabilirsiniz” dese de, daha önceki deneyimlerine bakarak gazeteciler kendisine “gerçek” sorular soramadı.Oysa aynı gazeteciler Kemal Kılıçdaroğlu ’na en sert soruları sormaktan hiç çekinmedi bile.Doğal olarak ben de Başbakan’a “soru sorabilecek nitelikte” bulunmadığım için bu tür hiçbir programa çağrılmadım. Sanıyorum Başbakan ve AKP’liler hatta genel olarak izleyiciler Başbakan’la karşı karşıya gelmemizin çok tatsız olabileceğini düşünüyordur.Bunu rahatlıkla söylüyorum çünkü ne zaman konu açılsa “benzer yorumlar” duyuyorum.Oysa ben gazeteciyim. İktidara muhalif olmam düşman olduğum anlamına gelmez. İktidarın uygulamalarını, kararlarını, Başbakan’ın tavır ve sözlerini eleştirmem gözü kara bir karşıtı olduğumu da göstermez.Eğer bir programına beni de çağırmış olsaydı, gazeteci-başbakan ilişkisinde nezaketi asla bozmaz, kavga etmek ya da Başbakan’ı zor duruma düşürmek için çaba harcamazdım.Herkesin aklında olan çok basit soruları hiç yorum yapmadan sorardım. Dinler, notumu alır tartışmaya da girmezdim. Sorular ve cevaplar kamuoyunun önünde söyleneceği için herkesin kendi kararını vermesini beklerdim.Başbakan’la karşı karşıya gelmemiz halinde neler sorabileceğimi merak edenler için aklıma hemen gelen birkaç soru hazırladım. Böyle bir programda bana sıra geldiği oranda bu soruları sormaya çalışırdım.* Libya olayı başladığında “NATO’nun orada ne işi var?” dediniz. Daha sonra neden karar değiştirdiniz?* Gazze’deki Filistinlilere yönelik katliama seyirci kalmadınız ama Irak’ta öldürülen Müslümanlar için sizden neden tek kelime duymadık. Hatta tam tersine neden Amerikalı askerlerin başarısı için dua ettiğinizi söylediniz?* İDO’dan satın alınan Mavi Marmara gemisinin Cibuti bandırası almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?* Mavi Marmara’ya binecek milletvekilleri neden son anda gemiden indiler?* İsrail’den tazminat ve özür beklediniz. Bunlar gerçekleşmedi. Neden?* İsrail’le bozulan ilişkileri düzeltmek için bir iş adamını kendi uçağınızla Tel Aviv ’e gönderdiğiniz doğru mu?* Seçim meydanlarında neden Bayar ve Menderes’in de içinde olduğu CHP’li tek parti dönemini kötü örnek olarak gösteriyorsunuz?* Çeşitli haber kanallarında öfkeli ve sert konuştuğunuzu söylüyorsunuz ama bu yöntemi size hakaret edildiği için kullandığınızı buna karşın asla hakaret etmediğinizi belirtiyorsunuz. Densizlik, ahlaksızlık, alçaklık sizce hakaret kelimeleri değil mi?* Merkez Bankası döviz rezervi hakkında kamuoyuna neden yanlış bilgi veriyorsunuz?* Kılıçdaroğlu’nun denginiz olmadığını söyleyerek karşılıklı tartışmaya çıkmıyorsunuz. Siz zamanında aynı durumdayken diğer liderlerle ekrana çıkmak için neden çaba harcadınız? Sizin mantığınıza göre Obama başkanlık seçiminde ilk kez aday olacak Cumhuriyetçi rakibinin karşısına çıkmamalı mı?* CHP’ye oy verilmesini tavsiye eden The Economist ve sonra da diğer batılı medya kuruluşlarını çetecilikle suçladınız. Aynı yayın organları daha önce benzer desteği size verdiklerinde neden bu tür bir tepki göstermediniz?* Seçimde 330 milletvekili altında kalsanız da yeni anayasa için harekete geçecek misiniz?NOT 1: Bu sorular en iyi ve doğru sorular değil tabii ki. Ama bunlar bile sorulmadı hiç.NOT 2: Son bir haftadır ekranlarda Başbakan’a “güya” soru soranları izledikçe mesleğim adına çok üzüldüm. Bu hale gelmemeliydik.*****Uçak mı otobüs mü?Başbakan Erdoğan seçim kampanyası boyunca icraatlarını anlatırken uçak yolcusu sayısındaki artışa sürekli dikkati çekerek “Gençliğimizde uçaklar geçerken sırtüstü yere yatıp seyrederdik, uçağa binmek hayaldi, şimdi halkımızı otobüs çilesinden kurtardık ” diyor.Güzel tabii. Türkiye’nin bir ucundaki insanlar bir buçuk saat içinde istedikleri yere ulaşabiliyor.Ama bu arada otobüs sektörü ölüyormuş, o da ayrı sorun.İyi de, otobüs şirketleri gazetelere tam sayfa ilan vererek Başbakan’a teşekkürlerini sundular. Duble yolların yapılmasıyla kazaların sayılamayacak kadar aza düştüğünü, daha konforlu ve güvenli yolculuk yapıldığını, müşteri sayılarını da katladıklarını açıkladılar.Peki hangisi doğru? Uçakların daha ucuz olması nedeniyle otobüs çilesi mi bitti yoksa otobüslerin müşteri sayısı ikiye mi katlandı?Tabii otobüsçülerin teşekkürünü de anlamak zor. Belli ki zorlanmışlar böyle bir ilan vermeye.Niye böyle diyorum. Çünkü Giresun’da bir kaza oldu. Otobüste kullanılan mazota 10 numara yağ ve inceltici karıştırılmış olabileceği ileri sürülüyor. Ayrıca şoförler de bu gerçeği itiraf ederek “Hiç kazanamıyoruz, başka çaremiz mi var, mazot olmuş 3.5 lira, bir lira ucuz olması bile kâr” diyorlar.*****2’nci Kenan Evren12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren idamların eleştirilmesi üzerine “tarihe bir kara leke olarak geçen” ünlü sözünü söylemişti. “Ne yani asmayacak da besleyecek miydik?”O Kenan Evren’di. Darbe yapmıştı. Astığı astık kestiği kestikti. Elinde silah vardı. Bu çirkin sözü içimize attık. Kenan Evren hakkında belki dava açılamayacak ama o, halkın gözünde çoktan yargılandı bile. Şimdi ifadesi de alındı. Tabii ki yetmez ama, bu bile çok önemli.Peki Başbakan Tayyip Erdoğan’a ne diyeceğiz? İmralı’daki için “Biz asardık, asamazsak da hükümetten çekip giderdik” dedi.Tersten okuyun. Ne farkı var Kenan Evren’in söylediğinden. Erdoğan’ınki de bir tespit. “Asmadık besliyoruz” diyor.Elbette İmralı’daki terör liderinin idam edilmesini o gün de isteyen bugün de isteyecek olan pek çok kişi vardır.Ama herhalde hiçbiri bugün İmralı’daki ile oturup pazarlık yapmıyor. Oysa o gün için “Biz asardık” diyen Erdoğan, İmralı’daki ile uzun süredir pazarlık yapmaktan geri durmuyor.“Biz onu çıkarmayız” demek sadece bugün için geçerlidir. Yarın çıktığında nasıl olsa topu atacak birini bulacaklardır.*****Bağımsız sürpriziBugün seçimden önceki son gün. Hep partileri konuştuk, yazdık. Bir de BDP’liler dışında bağımsızlar var. Seçimde şu anda Ergenekon ve Balyoz davalarında tutuklu olan bazı bağımsız adayların sürpriz yapmaları kimseyi şaşırtmasın.Örneğin İstanbul birinci bölgedeki Tuncay Özkan’ın taraftarları müthiş çalışma içinde. Özkan’ın yeterli sayıya ulaşabileceği belirtiliyor.İkinci bölgedeki Çetin Doğan için de yoğun bir çalışma var. Seçilebilir mi bir tahminim yok.İzmir’de Doğu Perinçek taraftarlarının da neredeyse tüm partilerden daha fazla çalıştıklarını duyuyorum. Perinçek de Meclis’e gelebilir.
Seçime iki gün kaldı. Koca kampanya döneminde ekranlarda partilerin sözcülerini bir arada göremedik (Bir iki istisna dışında). Dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde rakip partiler kamuoyunun önüne birlikte çıkarak tartışır, kendilerini anlatır.Böylelikle seçmenler de partiler arasındaki farkları yakından izleme şansına sahip olarak karar verme aşamasında daha özgür hareket edebilir.Ancak “ileri demokrasi” uygulandığı söylenen ülkemizde iktidar partisi bu tür tartışmalardan kaçtı.Tayyip Erdoğan, katıldığı ilk seçim öncesinde rakip parti liderlerini ekranlara çağırıyordu. Nitekim 2002 seçiminden önce CHP lideri Deniz Baykal’la karşı karşıya gelmiş, kamuoyunun önünde tartışmıştı.Demek ki iktidar olunca işler değişiyor. Muhalefetteyken rakipleri sürekli mindere çağıranlar iktidar koltuğunu kaptıkları an başka bir havaya bürünüyor.Turgut Özal da ilk seçildiği yıl olan 1983’te hiç korkmadan çekinmeden diğer iki partinin lideriyle aynı anda ekrana çıkmıştı. O açık oturum Turgut Özal’a iktidar kapısını açmıştı. Çünkü hâli, tavrı, sözleri, projeleri ve sempatikliği ile diğer iki lideri geride bırakmayı başarmış ve bunun karşılığını sandıkta almıştı.Ancak, ekranın sihrini bilen Özal, seçildikten sonra asla rakipleriyle bir araya gelmedi. Tam tersine, rakiplerini “ikinci sınıf” olarak niteledi ve ekran tekliflerini hep reddetti.Şimdi Tayyip Erdoğan CHP ve MHP liderleriyle aynı anda ekranda olmak istemedi. Rakiplerini küçümseyerek “Ben başbakanım, herkesle ekrana çıkamam” dedi.Erdoğan bununla da yetinmedi, partisinden hiç kimsenin rakiplerle ekrana çıkmasına da izin vermedi. “Eğer ekrana çıkacaksanız tek başınıza çıkacaksınız, CHP ve MHP’lilerle birlikte çıkmak yasak” dedi.AKP’lilerin ekrandan kaçmalarına cevabı isterse halk verir seçimlerde ama bunun bir de bizim sektörümüzle ilgisi var ki can yakıyor.Çünkü RTÜK iktidar partisinin ekrandan kaçmasına hiç aldırmayarak kanallara “tarafsız yayın yapmaları” konusunda uyarılarda bulunuyor.Örneğin SKY TV’ye bu nedenle ceza geldi. Demişler ki “Hep aynı partilerin mensuplarını çıkarıyorsunuz tartışmalara.” Aynı şekilde Ulusal Kanal’a da “AKP’lileri ekrana çıkarmadığı için” seçime üç gün kala en izlenen saatte ceza verildi. Ulusal Kanal 20.00-23.30 arasında RTÜK’ten gelen belgeselleri yayınlıyor siyaset programları yerine.*****Sunucu arkadaşlarımız da zora giriyorAKP’liler muhalefetle ekranlara çıkmaktan kaçındıkları için haber kanalları da zorunlu olarak hatta belki de “korkudan” iktidar temsilcilerini tek başlarına davet ettiler kampanya boyunca.Ancak bu durumda da sunucu arkadaşlarımız çok zora girdi. Çünkü AKP sözcüleri genellikle soru ne olursa olsun kendi yaptıklarını, aynı “İcraatın içinden”deki gibi anlattılar.Sunucu arkadaşlarımız çoğu kez, konuşmacının sözlerini kesip araya giremiyor. Girse de icraatlarla ilgili ters soru soramıyorlar. Öyle yaptıklarında sanki tartışıyormuş gibi bir hava doğuyor. Bu da ilkesel olarak yanlış.Böylelikle iktidar temsilcileriyle “teke tek” yapılan konuşmalar tatsız tuzsuz oluyor.Tamam, horoz dövüşü olsun demiyorum ama, icraatın içinden yapan siyasetçilere karşı “bu öyle değil” denemediği için görüntü de hiç hoş olmuyor.*****Evren ve arkadaşları kimin çocuklarıÖnce 12 Eylül’ün lideri Kenan Evren’in dün de aynı dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın “şüpheli” sıfatıyla ifadeleri alındı.Savcılar aldıkları cevaplar doğrultusunda dava açacaklar mı, henüz bilemiyoruz.Verilen bilgilere göre savcılar dönemin darbeci komutanlarına 12 Eylül ve öncesiyle ilgili sorular sormuşlar.12 Eylül’ün önünü arkasını mutlaka sorgulamalı, hesabını da mutlaka sormalıyız.Ancak burada bana çok önemli gibi gelen bir detay üzerinde fazla durulmuyor.Generaller darbeyi yaptıklarında bunu ilk öğrenen Amerika olmuştu. Kısa bir süre önce ölen Paul Henze haberi dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’a izlediği bir gösteri sırasında “Bizim çocuklar başardı” diye duyurmuştu darbeyi.“Acaba?” diyorum savcılar Henze’nin tarihe geçen bu sözlerini de hatırlatıp “Siz kimin çocuklarıydınız?” sorusunu da sordular mı? *****Yarın CNN Türk’te Melih Gökçek’leyimCNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge’de yarın akşam Melih Gökçek’le birlikte olacağım. Aslında program çarşamba gecesi yapılacaktı. Ancak Başbakan Erdoğan da aynı gece CNN Türk’e çıkmak isteyince bizimki iki gün ertelendi.Gökçek’i biliyorsunuz, çok sıkı polemikçi ve inatçı. Son siyasi gelişmeleri bu koşullar altında tartışmaya çalışacağım. Merak edenlere duyurmak istedim.*****Umarız sandıktan bir sürpriz çıkacaksa, bu sürpriz, “sandıktan mükerrer oy çıkmaması” olur! (Gani Yıldız)
Seçim sonuçları çok sürprizli olacak. “Nedir bu sürpriz?” derseniz cevaplayamam. Ama AKP’nin açık ara kazanacağı şeklindeki “genel beklenti” çıkmayacak gibi geliyor bana.Bunu bir iki noktadan tahmin edebiliyorum.Birincisi; hayli zamandır sokaklardayım. Halkta örtülü bir öfke var. Bunun sandığa yansıması kaçınılmaz.İkincisi, AKP ve yandaşlarındaki telaş ve endişe artık gözle görülür hale geldi.Başbakan Erdoğan bile artık nerede ne konuşacağını pek kestiremiyor. 15 milyonluk kentte karşısındaki yüz binlere Kayseri Belediye Başkanı’nı anlattı. Dakikalarca övdü. İstanbul Belediye Başkanı’ndan ise pek söz etmedi.Ayrıca esiyor gürlüyor, tek başına aldığı kararları açıklıyor, anayasa bayramından söz edip sonra dönüp Kürtlere ağır sözler söylüyor, geçmişi karıştırıyor, Menderes’in cadde açmak için yıktığı camilerden hiç söz etmeyip, İkinci Dünya Savaşı’nda sadece iki caminin zorunlu olarak silah ve erzak deposu olarak kullanılmasını camilerin ahıra çevrildiği biçiminde anlatıyor, halkına eşkıya diyor, genç kızlara “bilmem ne” diyemediği için “kız mıdır kadın mıdır?” sıfatıyla hitap ediyor, ölen öğretmen hakkında “Onlardan biri işte, üzerinde durmaya gerek yok” diye konuşuyor vs...Bunların hepsi telaşın yarattığı öfke kabarmaları gibi geliyor bana.Seçimlere çok az kala belli ki iktidarın umudu askerler. Yine bir 27 Nisan benzeri bildiri bekliyorlar. Önce bir orgeneral tutuklandı. Ardından bir general daha, sonra da albaylar. Hava Kuvvetleri de tıpkı Deniz Kuvvetleri gibi sadece kuvvet komutanına bırakılmış durumda.Heves ordunun bu tutuklamalara tepki vermesiydi, olmadı.Bunun üzerine yenisi sahneye konuldu. İki yıl önce söylenip yalanlanan bir iddia ile ilgili bu kez eski Genelkurmay Başkanı gündeme getiriliyor. Aynı anda 12 Eylül’ü yapan generallerle ilgili nihayet savcılık harekete geçiyor.Hepsi mi tesadüf?Suç varsa elbette izlenecek ve hesap sorulacak.Ama yukarıda saydığım askerle ilgili bütün iddialar zaten vardı, sadece zamanlama yapıldı. Seçimlerden bir iki gün önce halkın kafasına “darbe paranoyası” tekrar sokulduğu gibi buna karşı gösterilecek tepkilerin de oya tahvili düşünülüyor açıkça.Ne tuhaftır ki, “tarafsız” Cumhurbaşkanı da tam bu aşamada devreye girerek, cumhurbaşkanı “seçilemediği” dönemini tekrar dile getiriyor.AKP ve yandaşları bu iklimden yararlanarak uğradıkları erozyonu telafi etmeye çalışıyorlar. Ancak şunu da söylemeliyim. Türkiye’deki hava 2007’deki gibi değil. Halk artık kafasına zorla sokulan propagandalardan o kadar etkilenmiyor. Sormaya, sorgulamaya ve hatta eleştirmeye başladı.O halde sürprize hazır olun.*****Müyesser Yıldız’ın suçu ne?Müyesser Yıldız, iki ay önce Oda TV’de çalıştığı sırada gözaltına alınıp tutuklandı. Silivri Cezaevi’nde iki ayı aşkın süredir yatıyor.Yıldız, Ergenekon davası başladığı sırada “bir suç içermeyen” telefon konuşmasının iddianamede yer alması üzerine, savcı Zekeriya Öz hakkında tazminat davası açmıştı. Davanın intikamı iki yıl sonra geldi. Savcı Öz, hakkında dava açan Müyesser Yıldız’ı, Ergenekon’a üye olmakla suçlayıp tutuklattı.Yıldız’ın iddianamesi bile yazılmadı ve ne zaman yargılanacak, neyle suçlanacak belli değil. Belli olan, Müyesser Yıldız’ın parmaklıklar arkasında “hukuksuz, yargısız” cezasını çektiği, küçük oğlu, hasta annesi ve eşinden, işinden ayrı düştüğüdür. Müyesser Yıldız hapisten çok sevdiği bir öğretmenine mektup yazmış. Bu mektubun özel bölümlerini çıkartıp biraz da özetleyerek sizlerle paylaşmak istiyorum;“(...) Suçumun ilki özel savcı Zekeriya Öz hakkında görevini kötüye kullanmaktan dolayı dava açmamdı. Davamız sonuçlanmadan ve yetkileri alınmadan beni içeri attı.Suçumun ikincisi Zekeriya Öz’ün kanunsuz şekilde dinlediği telefonumun tapelerini 1. Ergenekon iddianamesine koyması, bunların da Zaman ve Sabah gazetelerinin internet sitelerinde yayınlanması üzerine, söz konusu gazeteye açtığım tazminat davasını kazanmamdır. Tutuklanmamdan sadece 10 gün önce bu davalar sonuçlanmıştı.Suçumun üçüncüsü -savcının sorduğu sorulardan hareketle- şehit haberleri yapmam, bir de kamuda türban tartışmalarının ilk yansımasının “türbanlı milletvekili” meselesinin tartışılmasını getireceğini yazmamdır.(...)Suçum var idiyse beni çağırıp ifademi alma ve gerekiyorsa tutuksuz yargılama yoluna neden gitmediler? Kaçma ihtimalim ve delilleri karartabileceğim gerekçesiyle diyorlar. Ben oğlumu, Alzheimer hastalığından dolayı artık bir bebek gibi baktığım annemi bırakıp da nereye kaçacaktım Allah Aşkına? Bu ülkeye kaçmak için değil, oğlum başı dik yaşasın diye sahip çıkmaya çalışırken, nereye gidecektim? Bu topraklardan başka gidecek yerim de yok benim. Başbakan kovsa da! (...) Bağımsızlığın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kıymetini bilen, bunu öğrenen son kuşağız. Benim o haberleri yapmam için kimseden talimat almama gerek olmaz. Benim bir tane liderim vardır; Mustafa Kemal Atatürk’tür, ondan talimat aldım, alırım. Onun talimatı da Lozan’dır, Nutuk’tur. İşte bunlar benim bilgisayarımda olan, kendi ellerimle koyduğum talimatnamelerdir!.. (...)Silivri’de 60. günüm. Benim buradaki 1 saniyemin bedelini kim, nasıl ödeyecek? Ben cevabını bulamadım, bu komploları düzenleyenler bulabilir mi?” Müyesser Yıldız. Silivri Cezaevi Kampüsü, L-8 Cezaevi C-1 Blok Silivri İstanbul.*****Nereden biliyorsunuz?Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Polonya gezisi sırasında Türkiye’de tutuklu gazetecilerin sorulması üzerine “Hiçbiri yazdıklarından dolayı hapse girmedi, darbe planı ile ilgili sivil bağlantıları olduğu için örgütsel nedenlerle tutuklular” dedi.Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu bilgileri nereden edindiğini anlamak güç.Çünkü halen tutuklu olan hiçbir gazeteci için “somut bir suçlama” yok. Tutuklu gazeteciler yıllardır ısrarla her duruşmada “suçlarının ne olduğunu” soruyorlar ama “Siz bilirsiniz” ya da “Göreceksiniz”den başka bir cevap alamıyorlar. İddianamelere bakıyorsunuz, kesin kanıt yok, telefon konuşmaları ve arkadaş sohbetlerinde kaydedilmiş sözler var.Ama Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı “Onlar yazdıkları için içerde değil” diyebiliyor.Gerçek bir gün bütün açıklığı ile ortaya çıktığında acaba Sayın Cumhurbaşkanı, makamını seçimlere birkaç gün kala bir iktidarın bekası yolunda kullandığı için vicdanı bir rahatsızlık duyacak mıdır?
Yüksek Seçim Kurulu’nun bazı kararları, referandum sonuçlarının sandık bazında açıklanmaması, oy kullanana sürülen parmak boyasının kaldırılması, anormal artan seçmen sayısı, fazla basılan oy pusulaları kamuoyunda kuşku ve endişe yaratıyor. Açıkçası bunların bir kısmına ben de katılıyorum.Bu nedenle hafta içinde yazdığım bir yazıda “anormal” gibi görünen 19 milyon fazla oy pusulası konusunu ele almıştım. Yazımda YSK’nın da hükümete bağımlı kuruluşlardan biri haline geldiğini söylemiştim.Hafta sonunda Yüksek Seçimi Kurulu üyelerinden Zeki Çelebioğlu ile konuştum. “Yazınıza hepimiz üzüldük” dedi önce Çelebioğlu. “Burada görev yapan hepimiz yüksek yargı organlarından geldik, hükümete bağımlı gibi gösterilmek bizleri üzdü” diye sürdürdü konuşmasını.Ben de, “Ancak oy pusulası sayısı, artan seçmen sayısı ve diğer konular kamuoyunda da kuşku yaratıyor, sonuçta bizler de bu konuları ele almak zorundayız” dedim.Çelebioğlu “Keşke önce kanunlara baksaydınız” dedikten sonra bazı maddeleri sayarak şunları söyledi: “Oy pusulası sayısını biz belirlemiyoruz, bu kanunla düzenlenmiş, 400’erlik paketler yapılıyor her sandık için. Çok az seçmen olan yerlerde 300 olabiliyor.”Çelebioğlu “Zaten” diye devam etti; “Basım konusunu da bize yüklediniz, oysa ihaleyi yapan Devlet Malzeme Ofisi, biz tam tersine ihalede verilen 11 küsur milyon liralık bedeli fazla bulup itiraz ettik, bunun üzerine yeniden ihale açıldı.”Çelebioğlu “Aynı firmanın inanılmaz fiyat kırarak ısrarla ihaleyi tekrar almasının bir kuşku yaratıp yaratmadığı” konusuna bir şey söylemedi.Seçmen sayısının 4 yılda 8 milyonu aşkın yükselmesinin de kendileriyle ilgili olmadığını, bunun defalarca açıklandığını söyleyen Çelebioğlu “İnanın seçimlerde asla mükerrer oy kullanılamaz” dedi.YSK Üyesi Çelebioğlu’na “Örneğin çok kuşku yaratan bir durum da polislerin görev yaptıkları sandıklarda oy kullanacak olması, ama aynı polislerin başka sandıklarda da oy kullandıkları söyleniyor” dedim.“Bu mümkün değil” dedi ve sürdürdü: “Hangi sandıkta hangi polisin görev alacağı önceden bildiriliyor, her sandık tutanağının altında polis ya da başka nedenle görevli olanların listesi vardır, orada sadece o isimler oy kullanır. Tabii bu görevlilerin bir de kendi sandıkları var. O sandıklarda da aynı isimler kayıtlıdır ve (oy kullanamaz) ibaresi vardır.”Bana göre bunun zaten böyle olması gerek de, referandumda birkaç sandıkta oy kullanan polisler fotoğraflarla saptanmıştı. Bunlara bir şey yapılmadı. Parmak boyasının kaldırılmasının da kendi kararları olmadığını bunun da yasayla belirlendiğini belirten Çelebioğlu “Bu seçimde de aynı bilgisayar sistemi mi kullanılacak?” soruma şöyle karşılık verdi:“Sistem güncelleniyor. Bazı dedikodular yapılıyor, ama bunlar doğru değil, sistemde hiçbir aksama olmayacak.”Genel seçimlerden sonra sandık bazındaki sonuçların açıklanacağını da söyleyen Çelebioğlu “Zaten partilere de link vereceğiz, bizden 3-4 dakika sonra onlar da gelen sonuçları görecek, ayrıca onların elinde sandık ve birleştirme tutanakları olmalı, sonuçları diledikleri gibi kontrol edebilirler” diye konuştu.Çelebioğlu ile konuştuktan sonra aklımdaki tüm kuşkular gitti mi? Tam değil, ama hiç olmazsa kuşku duyulan konularda YSK’nın ne düşündüğünü öğrenmiş oldum. Umarım seçimler Çelebioğlu’nun dediği kadar “düzgün” yapılabilir,*****Yargı arka bahçeydiBir okurumun mesajında dikkatimi çekti. İktidar yargıyı tamamen ele geçirinceye kadar hep “Yargı CHP’nin arka bahçesi, dedelerinin yeri” propagandasını yapıyordu. Oysa yeni seçilen başkan 30 yıldır Yargıtay üyesi. AKP zihniyetinde olduğunu hiç saklamayan Nazım Kaynak tamamı AKP iktidarı tarafından atanan yeni üyelerin blok oyu ile seçildi.Demek ki “yargı CHP’nin arka bahçesi” söylemi doğru değil. Eğer öyle olsa iktidar ne Yargıtay Başkanı’nı ne de onu seçecek sayıda kendi görüşünden adamı bulabilirdi.Bir diğer dikkat çekici nokta da, Yargıtay Başkanı’nın ilk kez ilk turda seçilmesi. Bugüne kadar Yargıtay Başkanı 100’e varan turlar sonunda seçilirdi.Anayasa referandumu ile yargının daha bağımsız olduğu propagandası yapılmıştı. Kimi aymazlar “yetmez ama evet” diyerek bu “ileri demokrsi hamlesine” destek olmuştu.Şimdi gerçek ortaya çıktı ki, iktidar yargıya tamamen hâkimdir ve bir talimatla yeterli sayıdaki kişi istenilen yönde oy kullanmaktadır.*****Yine sarışın Yıldırım Tuna’dan...Sarışın kız kütüphaneye girip bankodaki görevliye “Doktorla görüşmek istiyorum” demiş, “Hanımefendi, burası kütüphane” demiş görevli şaşırarak. Sarışın ses seviyesini iyice düşürmüş “Özür dilerim, çok haklısınız” demiş etrafını kontrol edip fısıldamış, “D-o-k-t-o-r-l-a g-ö-r-ü-ş-m-e-k i-s-t-i-y-o-r-u-m... ”*****Oy pusulası işaretli olursaYSK Üyesi Zeki Çelebioğlu ile konuştuktan sonra gelen çok sayıdaki mesajda yeni bir kuşku yaratan durumla daha karşılaştım. Kimi vatandaşlar diyorlar ki “Oylar sayılırken çok dikkatli olunmalı, çünkü iktidarın adamları oy pusulalarındaki en küçük bir işareti bahane ederek oyları iptal ediyorlar.”Hatta daha da ileri giden var. O da şu: “Sandık görevlisi iktidar adamı, gelenin siyasi fikrini biliyorsa, fark ettirmeden oy pusulasının arkasına tükenmez kalemle çizgi çiziyor, sonra oylar sayılırken, pusulanın işaretli olduğunu ve geçersiz sayılması gerektiğini söylüyor.”Bu kadarı olur mu, bilemem, ama madem kuşkulanılıyor, demek ki oy pusulasını aldıktan sonra tamamen temiz olduğuna iyice bakmakta yarar var.*****Gazetecilik kırıntısıTelevizyonlarda hemen her gece liderlerden biri gazetecilerin karşısında sorulara cevap veriyor. Herhalde sizlerin de dikkatini çekiyordur, Başbakan Erdoğan’ın karşısında süklüm püklüm olanlar sıra Kılıçdaroğlu’na gelince nasıl da “gazeteci” kesiliveriyorlar.Şaşkınlıkla izliyorum ama içimden de seviniyorum. Çünkü zaten geçmişlerinde de gazeteci sıfatını pek taşımayanlar, AKP iktidarı döneminde kurşun askerlere dönüşmüşlerdi.Ama şimdi hiç olmazsa Kılıçdaroğlu sayesinde gazetecilik kırıntısı sayılabilecek örnekler sergilemeye başladılar. Kimbilir belki ileride gazeteci olmaya da çaba gösterirler. Kalemlerini ve sözcüklerini yalan, iftira, aşağılama, itibarsızlaştırma için değil de, halkın gerçekleri öğrenmesi için birer bilgi pınarı gibi kullanmayı öğrenirler.Tabii bu süreçte akıl, mantık, vicdan, ar, haya, namus, konusunda da aşama kaydetmeleri gerekir.Bakarsınız bu hayal de gerçekleşir.***Kılıçdaroğlu, “Onun dişlerini sökeceğim!” diyor. Başbakan, “Ben bu dişleri sana emanet etmem!” cevabını veriyor. Sıka sıka ağzında diş kalmayan vatandaş bu dişe diş mücadeleyi şaşkınlıkla izliyor! (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; artık son haftadayız, haftaya bugün seçim sonuçları belli olacak, kim kazanmış, kim kaybetmiş, Türkiye’nin yeni geleceği ne olacak öğreneceğiz. Yeni parlamento ile bir anayasa yapılıp yapılmayacağının da ipuçlarını göreceğiz. Tabii girdiğimiz son haftanın bizlere neler yaşatacağını herhalde heyecanla bekleyeceğiz.En kritik haftaKuşkusuz seçimden bir önceki hafta en kritik günler olacak. Seçim meydanlarının ateşi çok yükseldi. Özellikle Başbakan üslup konusunda hiçbir engel tanımıyor. Ne ölüye saygısı var, ne protestocuya, ne bir kadına, ne tarihimize. Diğer parti liderleri de üslupta Erdoğan’a yetişmek için çok çaba harcıyor ama güçleri o kadarına yetmiyor.Kürt sorunuSeçimlerin en can alıcı noktası partilerin Kürt sorunu üzerine yaptıkları çeşitlemeler. Kürt açılımına kalkışan AKP, son anda viraj alıp bu sorundan uzaklaşmaya çalışırken CHP ve MHP’de belirgin bir atak dikkat çekiyor. İki partinin bu beklenmedik atağı bölgede sempati yaratırken AKP’ye karşı da görünür bir öfke dalgası yükseliyor.Türkiye’deki etkisiPartilerin ve özellikle televizyondaki tartışmacıların seçimleri âdeta sadece Kürtler üzerinden yürütmeleri Kürt olmayan kamuoyunda ne kadar etkili oluyor şu anda bunu pek bilmiyoruz. Çünkü bu tartışmalar içinde halk pek yok. Ancak çeşitli yerlerden gelen haberler görünmeyen bir tepkinin giderek egemen hale geldiği sinyalini veriyor.Bağımsız bir adayÖrneğin Balıkesir’den bağımsız aday olan Serap Yeşiltuna’nın başlattığı bir hareketin kamuoyunda ne ölçüde sempati gördüğünü çok merak ediyorum. 1980 doğumlu Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunu Yeşiltuna’nın ana sloganı şu: Balıkesir’i PKK’dan kurtar. Yeşiltuna kendisini ulusalcı olarak tanımlıyor.Irkçılık mı yapıyor?Serap Yeşiltuna Türkiye genelinde yayın yapan gazete ve televizyonlara da röportajlar verdi ve genellikle “ırkçı” bir söylem geliştirmekle de suçlandı. Kendisi politikasının ırkçı olmadığını ileri sürüyor ve Kürtlerle bir sorunu olmadığını, ama Kürt maskesi altında PKK’lı teröristlerin Batı bölgesini adeta istila ettiklerini söylüyor.Sessiz destekYeşiltuna Balıkesir halkından yeterli oyu alır mı bilemem, ancak söylediklerini paylaştığım Kürt olmayan çevrelerde tedirgin bir destek olduğunu da gözledim. Gizliden gizliye “Kürtlere düşman değilim, ama ne olacaksa olsun, ama herkes yerine gitsin” görüşünün yayıldığını fark etmemek mümkün değil. Bu çok tehlikeli bir gidiştir.Nereden kaynaklanıyorKendimizden saklamanın âlemi yok. Her ne kadar medyada âdeta Kürt propagandası yapılsa da, AKP tabanının bile sırf Tayyip Erdoğan uğruna Kürt açılımını destekler göründüğünü kabul etmek durumundayız. Kürt olmayan milyonlarca kişi Kürtlerin bitmek bilmeyen taleplerine karşı giderek daha derin bir öfke duymaya başlıyor.Terör tehdidi bunalttıGözlediğim kadarıyla en büyük tepki, başta PKK lideri olmak üzere Kürt hareketinin temsilcilerinin başları her sıkıştığında terör sopasını ellerine alarak “İsteklerimiz kabul edilmezse cehennemi birlikte yaşarız” mesajları vermesine geliyor. Kürtlerin her bahane ile sokaklara dökülmesi, ortalığı yakıp yıkmaları halkı fena halde bunaltmış.Dokunsan patlar mı?En büyük endişem, toplumun bir kesiminde oluşan, ama özellikle terör korkusundan ve Kürt olmayanların şimdilik örgütlü olmamalarından dolayı açığa çıkmayan öfkelerinin beklenmedik bir olayla patlaması. Zaman zaman çeşitli Anadolu kentlerinde yüreğimizi ağzımıza getiren olaylar yaşanmasına rağmen henüz çok tatsız bir olay yaşanmadı.Yeşiltuna’nın endişesiBalıkesirli Serap Yeşiltuna iş arama bahanesiyle Güneydoğu’dan gelenlerin, kısa sürede örgütlü topluma dönüştüklerini, bu birlik ve beraberlik sayesinde adeta mafyalaşarak bulundukları yerde egemen olduklarını ileri sürerek “Madem özerklik istiyorlar, artık yerlerine dönsünler” diyor. Ama itiraf etmeliyiz ki, Yeşiltuna’nın bu irkilten düşüncesine katılan pek çok kişi var.Kürtler de düşünmeliÖzgürlükler adına rahatsız edici gibi gelse de, Kürt vatandaşların da oturup düşünmesi gereken bir konu var. Elbette her Kürt kendi kimliğinin tanınmasını isteyecek, demokratik eşitliğini savunacaktır. Ama bunu terör üyesi olmadığı halde şiddet yoluyla halletmeye çalışmak ve bu yolla tehdit etmek de günün birinde ters tepebilir.Ya Türkçülük başlarsaBunun karşılığı kimi bölgelerde Türklerin de örgütlü biçimde Kürt düşmanlığı yapmaları demektir ki, bu yolun açılması halinde dökülecek kanın önüne ne akıl ne mantık geçebilir. Türkiye’yi bir kan gölüne çevirmeye hiç kimsenin hakkı yoktur ve olamaz. Kürtlerin haklı taleplerini siyasete alet etmenin yaratacağı sakıncaları artık görmek gerek.İçi boş açılımÜç yıldır, iktidarın hiçbir hazırlık yapmadan başlattığı Kürt açılımını eleştiriyorum. Kimi zaman Kürt vatandaşların yanlış “ayrımcı suçlamalarına da göğüs germeye çalışarak uyarılarımı çekinmeden söylüyorum. Türkiye’de yaşayan herkes Kürtlerle, terörü birbirinden ayırmayı biliyordu üç yıl öncesine kadar. Bilinmeyen Kürtlerin ne istediği idi.İstekler ortaya çıktıSonunda Kürtlerin ne istedikleri daha açık biçimde dile getirilmeye başlandı. Aklı başında herkes bu taleplerin büyük bölümünün haklı olduğuna inandı, destek verdi. Ancak iktidar belli ki dış talimatlı Kürt açılımını siyasi gücüne katkı sağlamak için kullanmaya kalkınca hiçbir sorun çözülemediği gibi kördüğüm haline getirdi. Facia burada.Kimseye kızmayınElbette herkes Kürt sorununun çözülmesini, boşuna akan kanın durmasını istiyor, özlüyor. Ancak siyasi kaygılarla Kürt sorununun çıkmaza sokulması, üstelik bugüne kadar hiç yaşanmamış biçimde düşmanlıkların körüklenmesi, durumu artık terör boyutundan çıkarmış halkları karşı karşıya getirmiştir. Kürt olmayanların tepkisini de anlamak gerekir.İlkesizlik- sevgisizlikPartiler seçim yaklaştıkça bir taraftan Kürt sorununu derinleştirip çıkmaza sokarken diğer yandan da güya diğer oyları kaybetmemek için milliyetçi söylemlere de bel bağlamaktadır. Bu kadar ilkesizlik sonuçta sevgisizlik doğurmaktadır ki, yazının başından beri anlatmaya çalıştığım derin kaygılarımın nedenini her herhalde özlü biçimde anlatmaktadır.Çare zor değilOysa Kürt sorununun çözümü o kadar da zor değil. Öncelikle iktidar sorunun çözümü için ne düşündüğünü açıkça söyleyecek. Ardından diğer siyasi partilerin görüşünü alacak. Bunu toplumun bu konudaki tarafları ile oturup konuşacak. Herkesin üzerinde mutabık kalacağı temel ilkeler belirlenecek. İlk etapta bunlar hemen yerine getirilecek.Anayasa hemen çözemezİktidar, kendisine destek olan bir avuç sözde liberalin peşinde sorunu anayasada yapılacak bazı değişikliklerle çözebileceğini sanıyor. Oysa bu büyük yanılgı. Bir kere Anayasa’da henüz söylenmese bile yapılacak değişikliği toplumun tamamına kabul ettirmek o kadar kolay değil. Hele iktidar güçlü olmazsa bunun olanaksız olacağını rahatlıkla söyleyebilirim.Gizli pazarlık olmazİktidar hem kendi fikrini açıkça söylemiyor hem de bir dizi gizli görüşme yapıyor. İmralı ile yapılan gizli görüşmeler şimdilik açığa çıkmasa da toplumda tedirginlik ve endişe yaratıyor. AKP bu pazarlıkların nasıl yapıldığını, görüşmelere kimlerin katıldığını; neler konuşulduğunu, neler vaat edildiğini kamuoyuna açıklamak zorundadır.Tepkiyi durduramazAksi halde toplumda oluşan görünmeyen tepkiyi frenleyebilmek bir süre sonra zorlaşabilir. Bunun bedeli de takdir edersiniz ki çok ağır olur. AKP iktidarı, sırf oy uğruna kanattığı ve üzerine merhem süremediği Kürt sorununun altına kalabilir. Ama bu aynı zamanda Türkiye’nin de aynı sorunun altında kalması demektir. O halde biraz izan.Hepinize iyi haftalar dilerim...
Başbakan Erdoğan’ın etrafında sayısız danışman var. Hepsi maşallah çok iyi lisan biliyorlar, Başbakan’a Beyaz Saray’dan, Buckhingham Sarayı’na, Alman Parlamentosu’ndan Pakistan’daki görüşmelere kadar tercümanlık yapıyorlar.Hepsi de okumuş çocuklar olduğu için dünya medyasını da iyi izliyorlar, Beyaz Saray’a girip çıkıp Başbakan’ın “süpürülmemesi ama kullanılması gerektiğini” söylüyorlar.Peki bu anlı şanlı danışmanlar Başbakan’ın “hafıza konusunda çektiği sıkıntının” farkına varamıyorlar mı bir türlü?Erdoğan iki gündür tutturmuş “The Economist” dergisindeki yazıyı eleştiriyor.Dergiyi çeteci ilan etti. Hani bir özel yetkili savcı bulsa, tutuklattıracak derginin yöneticilerini.Neden? Çünkü bu dergi son sayısında Türkiye ile ilgili “imzasız” bir makale yayınladı, bu makalede Türk halkına “CHP’ye oy vermesi” öneriliyor.AKP’nin “anayasayı bile değiştirecek güçle yeniden seçilmesinin Türkiye için tehlike olacağına” işaret ediyor. Demokrasinin güçlenmesi için CHP’ye oy verilsin istiyor.Derginin bu ifadeleri Başbakan’ı çileden çıkarmış görünüyor. Kılıçdaroğlu’nun “uluslararası bir çete tarafından” yönetildiğini bile ileri sürdü.Şimdi gelelim işin “hafıza” tarafına. The Economist dergisi, hemen her ülkede seçimlerden önce yayınladığı analizlerle ünlü. Dergi Amerikan seçimlerinden Fransa’ya, İngiltere’den Almanya’ya her seçimde kimin desteklenmesi gerektiği konusundaki görüşünü de açıkça yazmakla tanınıyor.Bu dergi 2007 seçimlerinden bir hafta önce Türkiye ile ilgili yayınladığı bir analizde “oyların AKP’ye verilmesini” önermişti. Hemen arkasından yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise Abdullah Gül’ün seçilmesi gerektiğini yazmış üstüne bir de “Asker de artık bunu hazmetmeli, selam durmalı” demişti.Bu yazıları önceki akşam CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında aynen okudum. Gazetemizin dünkü sayısında The Economist’in 2007’de yazdıkları yer aldı dün.Durum böyleyken Başbakan’ın miting meydanlarında halkı yanıltıcı konuşmalar yapmasına, The Economist’in bu eski yazılarını hatırlamaması neden oluyor bana göre. Yoksa daha önce “AKP’ye oy verin” diye yazan ve analizi yandaş medyanın manşetlerini süsleyen The Economist’e bu kadar yüklenir mi?Ya 4 yıl önce The Economist’i manşetlerine taşıyan yandaşlara ne demeli? Onlar da aynı hafıza kaybı nedeniyle dün ateş gibi başlıklarla çıkmışlardı. Hele en yandaş olanı kendini tutamamış “böylesi görülmedi” demiş.Ne diyeyim, hem aralarında tek bir gazeteci yok hem de sonuna kadar bağımlılar. Ne hafıza kalır bu durumda, ne ahlak, ne vicdan, ne namus, ne ar, ne haya.Tabii bir de bunu İsrail’e bağlamanın ve Kılıçdaroğlu’nu da İsrail’in hizmetinde göstermenin akla ne kadar ziyan bir durum olduğunu söylemek bile abes.Yazık be Türkiyem çok yazık.*****Pazar fıkralarıYıldırım Tuna’dan fıkralarla keyifli pazarlar dilerim;Taraflı hakemMaçtan sonra konuşan teknik direktör “Hakemin taraflı davranması mağlup olmamızda en büyük etken olduğunu zannediyoruz arkadaşlar..” demiş basın toplantısında, “Bu kanıya nasıl vardınız?” diye sormuş muhabirler, “Aleyhimize verilen alakasız 4 penaltıya şaşırdık tabii..” demiş teknik direktör, “Ama penaltıları kimseye bırakmayıp sadece kendisinin atması, hele attığı gollerden sonra sevinerek tribünlere gidip yumruk şov yapması şüphelerimizi artırdı tabii..”Kadınlar askeriSon zamanlarda kadınları da askere alıyorlar. Bence erkeklerden çok daha başarılı olurlar.. Planlanan operasyon öncesi onları toplayıp “Bayanlar” diyeceksin, “Şu karşıdaki düşmanı görüyor musunuz? Dün gece aralarında toplanıp ‘Giydiğiniz üniformaların içinde hepinizin acayip şişman göründüğünüzü’ söyleyip yerlere yatarak kahkahalarla gülmüşler.. ”HıçkırıkAdam bankada vezne kuyruğunda beklerken müthiş bir hıçkırık nöbetine tutulmuş, sıra ona geldiğinde hıçkırmaları daha kötü bir hal almış, veznedeki kız onun elinden bozdurmak istediği çeki almış, bilgisayarında adamın hesabını bulmuş, çeke bakıp “Bunu size ödeyemem” demiş, “Neden?” diye cevap vermiş adam şaşkınlık içinde, “Yeterli bakiyeniz yok, hesabınızdan biraz önce 5000 dolar çekilmiş.” Adam “O..Olamaz.. şaka yapıyorsunuz” demiş adam telaşla, “Evet, yapıyorum” demiş kız gülümseyerek, “Ama bakın.. Hıçkırığınız geçti bile..! ”Kredi kartı- Biri kredi kartımı çalmış..- Nee?.. Polise bildirdin mi?..- Yok ya.. Ne bildireceğim ki?.. Her kimse karımdan daha az harcıyor..!*****Gani Yıldız’danMizah dergilerini poşete koyana kadar, liderlerin meydanlardaki konuşmalarına 18 yaş sınırı getirilse “küçüklerin maneviyatı” daha iyi korunmuş olur!***Bu seçim için, 52 milyon seçmene 69 milyon oy pusulası basılmış. “Mükemmel seçim”in önündeki engel bir kez daha “mükerrer oy” olursa şaşırmamalı! ***İktidar alkolle mücadelede gösterdiği çabanın benzerini kaçak içki için gösterse iyi olur. Zira insanların “gerçek ölüm nedenleri”nin “sahte içki” olduğu günleri yaşıyoruz!***AKP öncesini yok sayan ve “Bu ülkede iyi olan her şey AKP tarafından yapılmıştır!” diyen zihniyet, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihini 3 Kasım 2002 olarak görüyor galiba!***Vatandaşın cebinde para olmamasına ve “sayıları fazla” tartışmasına rağmen, Türkiye’de hâlâ 150 alışveriş merkezine ihtiyaç varmış. Oldu olacak Kızılay duruma el koysun ve “seyyar alışveriş merkezleri” kurarak ihtiyaç sahiplerinin yüzünü güldürsün!***Bu seçim öncesi liderlerin dilleri görülmemiş derecede keskin. Dolayısıyla, klişe soru “Liderlerin vücut dilleri ne söylüyor?”un cevabını merak eden yok gibi!*****Uğur Dündar’dan düzeltmeMeclis Başkanı Mehmet Ali Şahin’in Star televizyonuna geldiğini anlattığım yazımda “Başkan korumalarıyla birlikte 62 kişi ile gelmiş. Nedir bu korku?” diye yazmıştım.Dün Uğur Dündar aradı. “Galiba bilgilerinde bir yanlışlık var, Mehmet Ali Bey’i bizzat ben ağırlayıp yemek ikram ettim, 62 kişi ile gelmedi” dedi.Dündar “Yasa gereği Başkan’ı bir ambulans ile üç polis eskortu izliyordu. Ayrıca yanında danışmanları da vardı” dedikten sonra şunları söyledi: “Kendisine ve yanındakilere, bir polis çocuğu olduğum için elbetteki tüm korumalarına da Doğan Medya Center’in lokantasında ben yemek ikram ettim. Toplam 16 kişilerdi, hesabı da bizzat ben ödedim.”Uğur Dündar’a “Aynı sırada bahçede de piknik tipi düzenlenmiş bir şenlik vardı. Galiba kalan kesim orada yemiş, çünkü ben zaten o sırada servis yapanlardan öğrendim” deyince Dündar “Yanılmış olabilirler, o kadar kalabalık değillerdi” dedi.Uğur Dündar bu konuda hassasiyet gösteriyorsa elbette bana da bunu yazmak düşer.
Demokrasisi yarım bir ülkede iktidarlar her kesim üzerinde egemendir. Hele yarım demokrasi ile biri güçlü bir iktidar elde etmişse ne yargı tanır, ne iş dünyası, ne bilim, ne sanat, ne kültür, ne demokrasi, ne özgürlükler.Çünkü bu tür bir demokraside hukukun yerini iktidarın gücü ve zihniyeti alır. İktidarlar, kavramsal olarak her konuyu alabildiğine sömürür, sahip çıkar, ama asla uyma zorunluluğu hissetmez. Tam tersine kavramların içini sadece kendi zihniyetiyle doldurup sonra da âdeta “kutsal”lık mertebesine yükseltir.Türkiye’nin durumu işte böyledir.O nedenle Başbakan “kendinden olmayan ölüye bile” hakaret etmekten sakınmıyor, muhalefet liderleri için “alçak, edepsiz, şerefsiz” gibi sıfatları yapıştırmaktan geri durmuyor, her kurumu eline geçirip dilediği gibi yönetmekten kaygılanmıyor, kendinden olmayan herkesi her durum ve zamanda tehdit etmekten çekinmiyor, yasa ve özellikle hukuk dışı uygulamalarla rakiplerini köşeye sıkıştırmaya kalkmaktan hicap duymuyor.Bütün bunlara rağmen, demokrasi ve hukuka inancı olanlar, özgürlüklerden korkmayanlar, giderek diktatörleşse de iktidarın yanlış ve kötü uygulamalarına karşı dik duruşu sergilemekten, başlarına gelecekleri bilmelerine rağmen mücadele etmekten vazgeçmezler.Nitekim bugün tüm baskı ve tehditlere rağmen, pek çok kişi sarsılmaz bir inançla dik durmakta, inandıkları fikir ve görüşleri dürüstçe savunmakta, hapislere, saldırılara, aşağılamalara rağmen namuslarını korumaktalar.Elbette bir iktidarın totaliter yapıyı andıran baskılarına karşı toplumun her kesiminin aynı duyarlılığı ve tepkiyi göstermesi beklenemez. Öncelik aydınlarda, bilim adamlarında, medyada, kaanat önderlerinde ve elbette siyasetçilerdedir.Bu kesimler şu anda iktidarın baş hedefi, ama pek çok kişi tüm riskleri göze alarak doğru bulduğunu sakınmadan söyleyebiliyor. Ne yazık ki bu tanımlamaya girenlerin bir kısmı halen hapishanelerde zulüm görmekte, hukuk ve adaletin bir gün yerine geleceği umuduyla, ama asla çaresizliğe düşmeden beklemekte.Bunların dışında ellerindeki büyük sermaye gücü ile gerektiğinde siyaseti de, sosyal yaşamı da ve hatta hukuku da yönlendirebilen iş dünyasının dik durması çok önemlidir.Elbette, bizim gibi iktidar-iş dünyası ilişkilerinde devletin çok güçlü olduğu ülkelerde, bir iş adamının iktidara kafa tutması, her fırsatta eleştirmesi, başına buyruk gibi davranması mümkün değildir.Buna karşı, tıpkı TÜSİAD Başkanı’nın söylediği gibi her şey para da değildir. “Para gelsin ama özgürlükler gitsin, hukuk gitsin” anlayışına hiçbir çağdaş sermayedar ortak olamaz.Herkes gibi iş dünyası da, ne kadar çok üretirse üretsin, ne kadar çok para kazanırsa kazansın, sonuçta ülkenin kaynaklarından yararlanıyor ve gücünü ülkeden alıyor. O halde ülkesine karşı sorumlulukları vardır ve demokrasi ile hukukun çağdaş ülkelerdeki gibi yerleşmesine katkı sağlamak hatta bunu başarmak zorundadır.Evet, Başbakan korkutuyor, tehdit ediyor. Geçmiş 9 yılın örneklerine bakınca, bu konuda Başbakan’a ters düşenlerin durumu ortada. Ama atasözümüzün de dediği gibi “korkunun ecele faydası yok.”İş dünyası da bilmeli ki, maddi olarak ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, gidecekleri yer yok. Bugün boyun eğenler, korkup konuşmayanlar, konuştuklarını düzeltmek için çırpınanlar, yarın bir çırpıda yok edileceklerini de görmelidir.Bilmem anlatabildim mi?*****“İnternette sansür yok” diyorlarBayılıyorum iktidar sözcülerine ve yandaşlarına. İktidar hangi konuda sıkışsa o kadar güzel anlatıyorlar ki, insanın nutku tutuluyor.İnternette bal gibi sansür uygulanıyor ve 22 Temmuz’dan itibaren daha da katmerlenecek, ama iktidara bakarsanız “bunun kadar iyi bir uygulama olmaz.”Meğer internette sansür yokmuş da, talebe göre filtreleme varmış. Artık insanlar nasıl bir internet istiyorlarsa onu seçeceklermiş. Sonra da biraz aşağılayarak ekliyorlar “Filtre istemeyenler standart paketi alacaklar, isterlerse porno da izleyebilirler, ama porno izlemek istemeyenlere saygı duysunlar.”Sevsinler. Elbette bu saçmalığa inanan birçok kişi var. Ama sadece şunu söyleyeyim. Standart denilen paket, hiçbir paketi istemeyene otomatik olarak uygulanmayacak. Standart paket isteyene bir şifre verilecek, internete bu şifreyle girecek. Standart paket istemek “porno izlemek istiyorum” demeye gelecek. Yani standart paketini alırken âdeta “Ben pornocuyum” demek durumundasınız. Hepsinin ötesinde, standart paket alanlar, o zaman da şimdi yasak olan sitelere giremeyecek, çünkü sansür zaten devam edecek.***Normal demokrasilerde iş adamları riske girip yatırım yapar. Bizim gibi ileri demokrasilerde ise seçim tahmini yapıp riske girer.(Gani Yıldız)*****Şok kasetlermişİki gündür iki “şok!” kasetler tartışılıyor yine. Kasetlerin birinde BDP’liler konuşuyor. MHP’ye destekten söz ediyorlar. Başlıkları okuyunca şaşırıyorsunuz, ama içerik çok farklı.Olay şu: BDP Elazığ adayı YSK tarafından veto edildi. Böylelikle BDP’nin Elazığ’da adayı kalmadı. BDP’liler seçimi boykot etmeyeceklerine göre Elazığ’da AKP’ye karşı başka birinin desteklenebileceğini düşünüyorlar. BDP’nin AKP’nin milletvekili sayısının az olmasını istemesi kadar normal bir şey olabilir mi?Ama hayır, “şok” diyeceksiniz, “skandal” diyeceksiniz, iktidara karşı her eylemi göğüsleyeceksiniz.İkinci kasette bir binbaşının konuşması var. Onda da yine başlık numarası yapılmış. “Binbaşı BDP’ye oy istedi” diyorlar. Oysa içerik yine farklı.Olay şu: Binbaşı olduğu söylenen kişi konuşuyor. İktidarı hiç beğenmiyor, beğenmediği gibi ulusal güvenlik konusunda tehdit ve tehlike olarak da görüyor. Hatta öyle ki “Bunlar BDP’den bile tehlikeli. BDP’ye oy veririm bunlara vermem, çünkü ülke uçuruma gider” diyor. Bu tür konuşmalar herhalde yüz binlerce evde yapılıyor bu günlerde.*****Meclis Başkanı’nın 62 kişilik ordusuBirkaç gün önce bulunduğumuz binaya Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin geldi. Hem Doğan Grubu’nun bir sosyal kampanyasının törenine katıldı hem de Uğur Dündar’ın Arenası’na konuştu. Başkan ve yanındakilerin kalabalığı çok dikkat çekiciydi. Sayısız polis aracı, iki ambulans ve geniş bir maiyet.O gün bahçede verilen yemekli davette Mehmet Ali Şahin dışında tam 62 kişi daha yemek yemiş. Görevli arkadaşların söylediğine göre 50 kadarı koruma polisiymiş. Şaşırmamak mümkün mü? Dünyanın hangi ülkesinde bir Meclis Başkanı 50 koruma ile gezer, nedir bu kadar korkulan?Tamam, kimse İsveç’teki gibi bakanlar, başbakanlar bisiklete binsin demiyor ama, bu kadarı da ifrat değil mi?