Seçimlerde AKP’nin daha az oy almasını istiyordum. Demokrasi adına bunu daha istikrarlı görüyordum. Özellikle kendi mesleğimizi yaparken çok güçlü bir hükümet karşısında “otosansür” uygulamak zorunda kalmadan daha dengeli bir çalışma ortamının yaratılacağını düşünüyordum.Şimdi bazı gazeteci arkadaşlarımız sanki maça çıkmışız da kaybetmişiz gibi bıyık altından gülüyorlar. Onlara diyorum ki “Yanılıyorsunuz, bu kadar güçlü hükümet eninde sonunda kendisine yandaşlık yapanlara da tahammül edemez hale gelir bir gün, eğer bir partiyi tutmadan iktidara karşı muhalefet ettiysem bu hepimiz içindi aynı zamanda, umarım bir gün (sen yine doğruyu söylemişsin meğer) diye karşımda ezilip büzülmezsiniz.”Neyse, seçim geçti. Eğer ille “morardın” diye şımarıklık yapmak isteyenler varsa, pazar gecesi Samanyolu Haber’e “mor tişörtle” çıktım ve “Al sana mor, oldu mu?” diye de sordum. Güldük.Seçimden önce meslek büyüğümüz Saruhan Ayber, “artık benim de patronum var” diye tanıştırdığı Derya Acar’la birlikte gazetede ziyarete geldi. “Bursa Festivali’nin 50. yılını kutluyoruz. 17 Haziran’da açılış gecesi var, sen de onur konuğumuz olacaksın Doğan Hızlan’la birlikte, mutlaka geleceksin” dedi.Saruhan Ayber bir şey isteyecek ve ben de yapmayacağım, mümkün mü? Ayrıca 50. Yıl’ın açılışı da Güher Süher Pekinel konseri ile yapılıyor, etti mi iki?Dile kolay, tam 50 yıl süren bir sanat ve kültür festivali. Türkiye’nin ve dünyanın önemli sanatçıları ağırlanıyor, Bursalılar müzik, dans ve gösteri sanatlarına doyuyor.Açılış muhteşemdi. Gerçekten 50. Yıl’a yaraşır biçimdeydi. Bursa Devlet Senfoni Orkestrası şef Howard Griffiths’in yönetiminde Rossini’nin La Cenerentola Uvertürü ile başladı.Ardından Mozart’ın mi bemol majör iki piyano için konçertosu ile sahneye Güher- Süher Pekinel kardeşler geldi.Öyle olağanüstü çaldılar ki, aklımda ne seçim kaldı, ne diğer sorunlar, uçtum gittim.Orkestra daha sonra Shostakovich’in Bale Süiti ve Tchaikovsky’nin İtalyan Capricciosu’nu seslendirdi.Konserden söz edince şef Howard Griffiths’ten söz etmemek mümkün değil. Birçok konser izledim ama bu kadar renkli şefe hiç rastlamamıştım.Eşi Türk olan İngiliz şef, harika Türkçesi ve esprileriyle büyük alkış aldı. Orkestrayı olduğu kadar binlerce izleyiciyi de yöneten şef Howard Griffiths başlı başına bir olay.Bursa’da sadece 24 saat kalabildim, ama çok hoş anlar yaşadım. Bunlar bana kalsın, ama Bursa ile ilgili bazı gözlemlerimi de önümüzdeki günlerde yazmak istiyorum.*****Ekranda gazete yırtılmazİki gündür bir TV kanalında gazete yırtılması olayı tartışılıyor. Bengü Türk’te sabah gazeteleri okuyan genç bir sunucu sıra Taraf Gazetesi’ne geldiğinde, okuduğu başlığı beğenmediği için önce ağlar gibi yapmış sonra da gazeteyi yırtıp kenara atmıştı.Bir gazetenin yırtılmasına asla tahammül edemem. Çünkü 35 yıldır gazetecilik yapıyorum ve bir gazete benim canım kanım. Onca emek verdiğimiz bir gazetenin, kime ait olursa olsun yırtılması yüreğimi sızlatır, öfkemi kabartır.Hele gazete kâğıdından paket sarmaya bile kıyamayan biri olarak ekranda gazete yırtılmasını şiddetle kınıyorum. Sokakta başıma taş atılması neyse emek verdiğim gazetenin yırtılması da aynı şey.Ancak, şimdi pek çok kişinin hatırlamadığı bir olayı da paylaşmak istiyorum.Yırtılan gazete Taraf. Sahibi ve Başyazarı Ahmet Altan.Gazetesi ekranda yırtıldığı için çok üzüldüğünü tahmin ettiğim Ahmet Atlan bundan 19 yıl önce bir televizyon kanalında gece haberlerini sunuyordu. Hayli aykırı bir programdı. Ahmet Altan o dönemin siyasi iktidarına karşı çok sert ve hatta acımasız muhalefet yapıyordu.Altan’ın programının en ilginç bölümü, günlük gazetelerden kestiği bazı kupürleri ya da günün haberlerinden bazılarını okumasıydı.Ahmet Altan beğenmediği gazete kupürü ya da haberleri yüzünü buruşturarak ve ağır eleştiriler yaparak yırtar ve kenara atardı.Bu davranışı çok tepki çektiği için bir süre sonra programı yayından kaldırılmıştı.Aynısı demeyeceğim ama, ekranda beğenmediği haberi yırtıp atma eylemini ilk yapan Ahmet Altan’dı. Ne yazık ki şimdi başkaları onun hazırladığı gazeteyi yırtıp atıyor.*****Ankara Büyükşehir Belediyesi 250 körüklü otobüs alıyormuş. Yolların halini ve birkaç ay sonraki sonbahar yağmurlarını düşünüp “kürekli otobüs” alsalar daha iyi olur! (Gani Yıldız)*****Angelina Jolie geldi, başardıkNeyi başardık biliyor musunuz? Güvenlik önlemi almayı. Televizyonların birbirini ezerek görüntü almaya çalışmasının önüne geçmeyi. Ülkemizi ziyaret eden bir konuğu korumayı.Angelina Jolie Antakya’ya geldi. Gelmeden önce bütün kurallarını söyledi.Kimse görüntü almayacak, kameralarla birlikte gezmeyecek, gitmek istediği yerlere büyük kalabalıklarla gidilmeyecek, Türkiye’de bir gece kalması için ısrar edilmeyecek.Eh, gelen Angeline Jolie gibi bir dünya starı olunca akan sular durdu.Hiçbir aktivitede güvenlik almayı beceremeyenler bu kez başardı. Angelina Jolie gayet rahat biçimde uçaktan indi, rahat nefes alarak mülteciler arasına girdi, sohbet etti ve çekip gitti.Gazeteciler de rahat çalıştı. Herkes nerede ne yapacağını biliyordu, kurallara uydu ve her gazetede harika fotoğraflar yayınlandı.Peki aynısını kendi insanımız için neden beceremiyoruz?Herhangi bir nedenle gözaltına alınan, emniyete getirilen, mahkemeye çıkarılan insanlarımız için neden bir güvenlik şeridi oluşturulamıyor?Angelina Jolie, güzelliğinin ve alımının dışında en iyi çalışma koşullarının nasıl olacağını da öğretti bizlere. Teşekkürler...*****Atatürk’ün gizlenen mektubu çıktı peki ya vasiyetiYazar Atilla Oral’ın “Atatürk’ün sansürlenen mektubu” adlı kitabı çok ilginç bir tarihi gerçeği açığa çıkardı. Atatürk, okullarda okutulacak tarih kitaplarında “Türklerin İslam’daki yeri” başlıklı bölümün El Ezher Üniveristesi’den Zahir Kadiri’ye yazdırılmasına tepki göstererek, bu tarihçinin Türk çocuklarına Arap kültürünü empoze etmeye çalıştığını söylüyor. Bu konuda Türk Tarih Kurumu’na ağır bir mektup yazan Atatürk o bölümü çıkarttırıyor.İşte bu mektubun tam metninin hiç açıklanmadığı ve Atatürk’ün bu konudaki öfkesinin gizlenmeye çalışıldığı ileri sürülüyor Oral’ın kitabında. Zaten kitapta mektubun tamamı var. Bu haberi okuyunca, benim de birkaç kez dile getirdiğim “Atatürk’ün gizlenen vasiyeti” konusu geldi aklıma. Örneğin bu konuyu yıllardır kovalayan Meriç Tumluer, göreve gelen her başbakana ve genelkurmay başkanına “Atatürk’ün gizli vasiyetini neden açıklamıyorsunuz” diye soruyor.Bir türlü cevap alamıyor. Bu sorulara muhatap olanlardan biri çıkıp “Yok böyle bir vasiyet” dese belki yine ikna olunacak ama bu açıklama da yapılmıyor.Atatürk’ün gizlenen bir vasiyeti var mı yok mu? Bir yetkili artık dürüstlükle çıkıp bunu söylemeli.Atatürk’ün sansürlenen mektubu olduğunu da bilmiyorduk. O halde gizlenen vasiyeti neden olmasın.
Sevgili okurlar; Başbakan seçim kampanyasının son günlerinde seçim sonrasının “yeni anayasa dönemi” olacağını söylemişti. Hatta 13 Haziran’ı “Anayasa Bayramı” ilan eden Erdoğan “yeni anayasa için hemen çalışmalara başlayacağı” sinyalini vermişti. Bu bana göre çok iyi niyetli bir söylem. Meclis takvimine baktığımızda yeni anayasa çalışmalarının sonbahardan önce başlaması teknik olarak mümkün değil. Ekim beklenecektir.Sözcü de açıkladıNitekim AKP adına açıklamalar yapan Hüseyin Çelik Meclis’in 1 Ekim’de açılacağını belirterek yeni anayasa çalışmalarının bundan sonra başlayacağını ilan etti. Ancak Çelik’in açıklaması “taslağın 1 Ekim’den sonra mı hazırlanacağı yoksa taslağın 1 Ekim’de hazır mı olacağı” sorusuna bir açıklık kazandırmıyor. Tahminim 1 Ekim’e kadar AKP’nin bir anayasa taslağı hazırlamayacağı yönünde. Çalışma ondan sonra başlar.Muhalefetin tavrıSeçimden “yenik” çıkmayan ama umduğunu da bulamayan CHP, şimdilik anayasa çalışmalarına katkı sağlayacağını ve Başbakan’dan gelebilecek bir görüşme çağrısını reddetmeyeceğini açıkladı. Genel Başkan Kılıçdaroğlu da yeni anayasa konusundaki “kırmızı çizgilerini” değiştirilemeyen ilk üç madde ile sınırlı tuttu. Ancak eğer gerçekten bir taslak ortaya çıkarsa “kırmızı çizgilerin” artıp atmayacağı konusunun belirsiz olduğunu söylemeliyim.Neden yeni anayasa?AKP açısından bakıldığında yeni bir anayasa ihtiyacı olup olmadığı sorgulanması gereken bir konudur. Çünkü açıkçası AKP’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı yok. Kendi adına yapılması gereken her şeyi zaten yaptı. Bundan sonrası verdiği sözlerin altında kalıp kalmayacağı konusudur ki, Erdoğan ve kurmayları, söz verdikleri halde yapmayacaklarını halka açıklamakta ve ikna etmekte büyük beceri sahibi. Bunda da böyle olabilir kuşkusuz.330’un altında kaldıSeçimlerden önce rahatlıkla şunu söylüyordum: “Eğer AKP 330 milletvekiline ulaşamazsa, yeni anayasa çabasına girmez. Çünkü AKP tek başına yazacağı bir anayasa istiyor. Tek başına yazmayacağı bir anayasa istediği gibi olmayacaktır, o halde neden boşa çaba harcasın.” AKP 330’un altında kaldı ama eksik sadece 5. Bunu uzlaşmayla tamamlaması tabii ki mümkün de, işte o zaman amaçladığına ulaşamayacaktır.Transfer olur mu?CNN’deki bir programda Şirin Payzın “Siyasi kulislerde dedikodular var, AKP CHP ve MHP’den transfer yapacakmış, ne diyorsunuz?” diye sormuştu. Ben de cevap olarak “Bu kötü bir spekülasyon olur, gündeme getirmemek gerek. Elbette transfer olur ama, milletvekilleri henüz yemin bile etmeden bunları konuşmak Meclis’in itibarına gölge düşürür. Bizim buna konuşarak da katkı vermemiz yanlış olur” demiştim. Aynı görüşteyim.Aslında çok mümkünTabii transfer konusu şu anda kötü bir spekülasyon bana göre ama, AKP’nin gerek CHP’den gerekse MHP’den “adam ayartması” o kadar da zor değil. Çünkü iki partide de kolaylıkla AKP ile işbirliği yapabilecek isimler var. Ancak her şeye rağmen ilk aşamada böyle bir şey mümkün görünmüyor bana. İki muhalefet partisi öncelikle AKP’yi yalnız bırakmak isteyecek ve kendi gruplarına hâkim olmaya çalışacaktır. Siyaset böyle işler.BDP destek olur mu?Tabii Meclis aritmetiğine bakınca anayasa konusunda en basit ittifakın AKP ile BDP arasında olabileceği görünüyor. Buna karşı böyle bir ittifakın da riski çok büyük. Erdoğan bir anda 28 Şubat dönemindeki Refah ile işbirliği yapan Tansu Çiller durumuna düşebilir. Tayyip Erdoğan’ın şu aşamada bu riski yüklenmek isteyeceğini sanmıyorum. Yine de BDP desteği ile seçilen bazı bağımsızlar üzerinden bir işbirliği sağlanabilir.BDP grubu kaç kişilikSeçimlerde BDP’nin desteklediği bağımsız adayların 36’sı seçildi. Ama bu BDP’nin Meclis’te 36 kişilik grubu olacağı anlamına gelmiyor. Bazı bağımsızlar BDP çatısı altında olmak istemeyebilirler. Tercihlerini Meclis’te daha bağımsız hareket etmekten yana kullanabilirler. Bu da AKP’nin 330 için kalan eksiğini tamamlayabilir. Buradaki sorun ise verilen desteğin yine BDP kaynaklı olarak algılanma olasılığının büyük olmasıdır.2007’de olabilirdiAslına bakarsanız yeni bir anayasa yazılması 2007’de bugüne oranla daha rahat yapılabilirdi. AKP bir taslak hazırlamıştı. Bu taslak çok tartışma yaratsa bile bazı asgari müştereklerde anlaşma sağlanabilir, Kürt sorunu da bir şekilde bu anayasada yerini alabilirdi. Ancak araya kapatma davasının girmesi bütün hesapları altüst etti. Her şey durdu. AKP dahil herkes nefesini tuttu, kararı bekledi. Ne zaman ki “kapatmama” kararı çıktı her şey değişti.Düğmeye basıldıAKP’nin kapatılmaması Anayasa Mahkemesi’nin tercihi değil uluslararası bir baskının sonucuydu. AKP “laikliğin odağı” olmak gibi iddia ile suçlu bulundu, ama kapatılmadı. O ana kadar “kapatılmayı” bekleyen AKP derin bir nefes aldı ve hiç zaman yitirmeden karşı atağa kalktı. Karar şuydu: “Ucuna kadar gelindiği halde parti kapatılmıyorsa, askerin de gücü kalmamıştır, darbe yapma ihtimali de artık sıfırdır, artık korkma değil saldırma zamanıdır.”Anayasal sıkıntı nedir?AKP her ne kadar demokrasiden, hukuktan, özgürlüklerden söz etse de, asıl hedef kapatılmaya giden yolların tıkanması, kapatılmanın olanaksız hale getirilmesi ve en önemlisi sıfır olasılık olsa bile askerin bir şekilde önlerine çıkmasını önlemekti. Operasyon başladı. AKP ile aynı zihniyette olmayan ama demokrasi, hukuk, özgürlükler konusunda hassas olan çevrelerle işbirliği yapılması, zihinlerin bulandırılması eylemin ilk adımlarıydı.Ergenekon tırmandırıldıErgenekon davası aslında, devlet gücünü kullanmaya kalkan bir kısım işgüzar emekli subaylarla, mafyozo sivil işbirlikçilerinin bazı kirli işlerinin ortaya çıkarılmasıydı. Kapatma davasının atlatılmasıyla, buradan hareketle sanki bir darbe hazırlanıyormuş paranoyası yaratılarak, geniş operasyonlar başlatıldı. Gazeteciler, akademisyenler, aydınlar, bazı emekli subaylar tutuklandı. İş sonunda ordunun muvazzaf subaylarına kadar geldi dayandı.Anayasa değişiklikleriİktidar bir yandan bu çaplı operasyonu sürdürürken, destekçi olarak yanına aldığı kimi liberallerin daha entelektüel yardımlarıyla müthiş bir korku imparatorluğu kurdu. Herkes sindi. Darbeden ve darbecilerden korkar hale geldi. Bu vesileyle Türkiye Cumhuriyeti’nin değerleri birer birer zafiyete uğratılırken, Atatürk’e, Cumhuriyetin kuruluş felsefesine yönelik bir öfke ve tepki yaratıldı. Bu ortamda anayasa değişiklikleri hazırlandı.AKP için sorun bittiAnayasa değişiklikleri 26 maddeden oluşuyordu ama aslında amaç farklıydı. Birincisi Anayasa Mahkemesi’nin yeniden düzenlenmesi ve ele geçirilmesi. Böylelikle açılsa bile bir kapatma davası sonunda mahkemeden asla aleyhte bir karar çıkartmamak. Bu başarıldı. İkincisi yargının tümüyle ele geçirilmesi, iktidarın başını ağrıtan her türlü kararın önüne geçilmesiydi. Bu da başarıldı. Üstelik neye oy verdiğini bilmeyen halkın oyuyla.Yenisine ne gerek varTürkiye’nin rejimini tamamen değiştirme olanağı olmayınca AKP’nin yeni bir anayasa için çırpınmasının da bir gereği kalmamıştır artık. Çünkü uzlaşma adı altında yeni bir anayasa yazılırken, beklenmedik gelişmeler olabilir ve AKP bu kez yeni anayasanın boyunduruğu altında hissedebilir kendini. Bu nedenle iktidar anayasa çalışmalarını en azından rölantiye alacak, ancak tamamen kendi istediklerini gerçekleştirecekse adım atacaktır.Bir tek Kürt sorunuTabii burada tek sıkıntı Kürt sorunu. Çünkü Kürtler sorunun çözümünü yeni anayasada bulmayı ümit ediyor. İmralı’daki de zaten bu umutla eylemsizlik kararını uzatıyor. AKP şimdi biraz zaman kazanmaya çalışarak, Kürt sorununu “anayasa dışında” nasıl çözebileceğini araştıracaktır. Çözümünü bulduğu andan itibaren de yeni anayasanın tamamen rafa kalkması olasılığının çok büyük olduğunu bilmelisiniz. Hepinize iyi haftalar dilerim..
Başlıktaki kelime herhalde anlaşılıyordur ama daha genç okurlar için anlatayım. Vaka “olay” demek. “Adiye” ise sıradan. Yani adi-sıradan olay.Vaka-ı adiye eski bir gazetecilik deyimidir. Alışılmış, kanıksanmış, haber yapsan da yapmasan da olur cisten haberler için kullanılır.Örneğin yankesicilik, araba hırsızlığı, gasp, mahallenin namusu için adam dövmek vs.Bunlar hemen hergün yaşanan olaylardır. Gazetelerde yer alır ya da almaz. Alsa da iç sayfalarda görürsünüz. Bazı eski iyi muhabirler işte bu “adi olaylardan” bir hikaye çıkarmayı başarırdı. Hikaye deyince aklıma geldi, Amerikan filmlerinde rastlamışsınızdır. Muhabirler aralarında konuşurken “Story- hikaye” derler. Filmlerde biraz da bilgisizlikten tam tercüme yapılınca “haber eşittir hikaye” gibi bir anlam çıkıyor. Gazeteci olmayanlar da “Yahu siz hikaye yazıyormuşsunuz” diye takılıyor bazen. Oysa haberin İngilizcesi “News”tür. “News” düz haberdir, içinde yorum, ruh yoktur. “Kartal’da bir otobüsün çarptığı Mehmet Yeşil isimli vatandaş öldü” bir news’tür. “Story” ise kazadan yola çıkarak yazılan bir yaşam öyküsüdür örneğin. Muhabir ölen kişinin evine gider, o kişi beş çocuğunu geçindirmek için iki ayrı işte çalışan biridir belki. Ölen kişinin yürek paralayan öyküsü artık “news” olmaktan çıkar “story”e dönüşür. Söze vaka-ı adiye’den girdik. Önceki gün yine bir korgeneral tutuklandı. Baktım da birçok gazetenin ilk sayfasında bile yok bu haber. Oysa 2013’ün Hava Kuvvetleri Komutanı söz konusu olan komutan. Yandaş medya bile ilgi göstermemiş. İlk sayfalarında yok, içerde de ya tek sütun ya çift sütun kadar yer almış.Neden? Çünkü Türkiye’de paşaların tutuklanması artık “Vaka-ı adiye” oldu da ondan. Haberlerdeki “kasıtlı” ayrıntılar bile yok olmuş. “Bir eve yapılan baskında bulunan belgeler üzerine sorgulanan falan paşa tutuklandı.” Hepsi bu.12 Eylül’den önce yaşanan şiddet olayları da öyle kanıksanmıştı ki, yazıişleri müdürleri birinci sayfayı tamamlarken haber müdürlerine seslenirdi “Tek sütun yer kaldı, bugün ölen kaç kişi var?” diye.Hiç unutmuyorum, 12 Eylül döneminde Günaydın’daydım. Darbe olunca gazete tabii ki tamamen değişmişti ama, darbe öncesi hazırlanan 12 Eylül sayısının birinci sayfasında tek sütun bir haberin başlığı şöyleydi: “Dünkü olaylarda 33 kişi öldü.”Öyle kanıksanmış ki milletin birbirini öldürmesi sıradan olay olarak kabul ediliyordu.Bugün aynı durum paşalar için söz konusu. İyi bir şey değil ama.*****Komutan çocuklarından babalar günü mektubuSilivri’de ve Hasdal’da tutuklu olan subayların çocukları ve bazılarının torunları bu yıl buruk “Babalar günü” yaşadıklarını belirterek bu günün anlamına uygun olarak Babalar Günü’nü bir mektupla kutlamak zorunda kaldıklarını söylediler. Çocuk ve torunlardan hapisteki babalara, dedelere yazılan mektubu biraz kısaltarak sizlere de sunuyorum;Canım Babam; Sormuşlar; “Ölüm mü daha ağır çeker, ayrılık mı?” diye. Ayrılık bir katre ağır basmış... Bizim bu ayrılığımız ne planlı, ne istemli, ne anlamlı, ne de süresi belli... ...Bu sene daha bir hüzünlüyüm, senden ayrı olmanın, senin dört duvar arasında olmanın verdiği mutsuzluk yanına tüm tutuklu olup özel günlerini sevdiklerinden ayrı geçirenler de eklendi kalp ağrıma ve sırtımdaki ağırlık, gönlümdeki yorgunluk milyonlarla katlandı. ...Tutukluluk garip bir ruh hali yaratıyor, sonu belli değil, bir suç kanıtlanmamış ama yeterli delil olmadığından hapis hayatı yaşamak. İsyanlardayım, ruhum isyanlarda, delil toplamak ve suçu kanıtlamak gerekmez mi? Neyse, bu noktada da ruhani tarafım devreye giriyor. Her şerde bir hayır vardır. Allah bir kapı kapatır, bir pencere açar diyorum. Allah her problemde gücünü de beraberinde veriyor. Ve insan aklının akıl sır ermeyen kendini avutma yetisi devreye giriyor. Bizler yine de çok ama çok şanslıyız. Bugün aramızda olmayan, tüm bu tür süreçlere maruz kalıp katlanamayan ve kendi canına kıyanlar aklıma geliyor. Onlarla bu kalp yorgunluğu biraz daha artıyor...Kalbinde baba sevgisi olan tüm insanların Babalar Günü kutlu olsun... Babalar ve çocukları Allah’tan olmayan sebeplerle ayrı kalmasın...*****Sevgili babamaNe mutlu ki bana ve kardeşim Cem’e, bu Babalar Günü’nde de yine birlikteyiz. Bize yine güç veriyorsun. Aklımız erdiği günden bu yana bize aşıladığın insan sevgisi, ülkemize bağlılık, Atatürk ve ilkelerine sarsılmaz inanç, kendine güven duygularını her ikimiz de hiç eksiltmeden bugüne kadar taşıdık. Bundanh sonra da taşıyacağız. Çünkü sarsılmaz bir abide olarak önümüzde yürüyorsun.Babamın ve tüm babaların Babalar Günü’nü saygılarımla kutlarım.*****Pazar fıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bir demet;Ne satıyorsun?İki ortak o gün açılacak mağazalarını açılışa yetiştirememişler, o telaş ve sıkıntıyla içeride rafları düzenlemeye çalışırken ortaklardan biri “Allah kahretsin..!” demiş, “Şimdi biri gelip ‘ne satıyorsunuz? ’ diyecek diye inan mideme kramp giriyor.” Gerçekten tam 2 dakika sonra meraklı adamın biri burnunu vitrine dayayarak görebildiği her köşeyi detaylı incelemiş, camı parmaklarının arasına sıkıştırdığı bozuk parayla çıtlatarak yüksek sesle “Ne satıyorsunuz?” diye bağırmış. “Öküz satıyoruz öküz” demiş ortaklardan biri hayli sinirlenerek. “Aferin size” demiş meraklı adam duraksamadan, “Mükemmel satıcılarmışsınız.. baksanıza dükkanınızda sadece iki tane kalmış..! ”Vitrindeki arabaAdam otomobil galerisinin müdürünü telefonla arayarak “Çok affedersiniz, karım biraz önce aradı, sizinle vitrininizdeki Volkswagen Golf hakkında görüşmek istiyor” demiş. “Bizim vitrinimizde Volkswagen Golf marka araba yok ki?” diye cevap vermiş mağaza müdürü. “İşte o da sizinle o konuyu görüşecek” demiş adam sıkılarak, “Kendisi biraz önce aradı ve şu anda var..! ”Nereden buldun?65 yaşındaki adam 20 yaşında bir kızla arkadaşlık etmeye başlamış, ona yavaş yavaş aşık olduğunu hissedince soluğu hemen psikoloğunda almış “Benimle çıktığım kız arasında 40 yaş fark olması normal mi? ” diye. “Aa?” diye hayretle şaşırmış psikoloğu “Pes yahu” demiş gülerek, “105 yaşındaki kadını da nerden buldun?”Kötü havaKarım bana “Hadi git ekmek al da gel” dedi. “Nee?” dedim “Bu havada dışarı çıkılır mı? Yahu insan köpeğini bile bu havada göndermez”Bana “Öff, uzatma” dedi “Giderken sana ‘Yanına köpeği de al’ dedik sanki?.. ”*****Gani Yıldız’danYağmurda suyla dolan alt geçitler için Melih Gökçek’e kızanları anlamak zor. Zira adı üzerinde; alt geçit. Suyun altından geçip gideceksin!***On emekliden dördünün çalışmaya ihtiyacı varmış. Emeklimizin kaderidir: Hans emekliliğinde dünyayı görür, Ahmet emeklerinin boşa gittiğini...***Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Türkiye raporunu “Kitaptan bomba olmaz!” başlığıyla açıklamış. Belki kitaptan bomba olmaz ama basılmamış kitap için basımevine “bomba gibi” baskın olur!***Başbakan, seçim sürecinde siyasetçi ve köşe yazarlarına açtığı davaları geri çekmiş. Bilim adamları, Başbakan’da “balkon etkisi”nin görüldüğünü, bu durumun geçici olduğunu ve birkaç hafta sonra bildiğimiz Başbakan’ın geri geleceğini açıklamış.
Başbakan seçimden sonra tıpkı 2007’deki gibi yine toparlayıcı, herkese kucak açan bir konuşma yaptı. Seçimlerde söylenenlerin geride kaldığını ve bilerek bilmeyerek kırdığı herkesle “helâlleşmek” istediğini söyledi.Ardından da son zamanlarda siyasetçiler ve gazeteciler aleyhine açtığı davaları geri çektiği açıklandı.Güzel şeyler bunlar. İnsanı ferahlatıyor, umutlandırıyor.Korku bulutlarının dağılacağı, daha demokratik, daha özgür bir ortamın doğacağı beklentisini yaratıyor.Başbakan’ın “helâlleşmek” istemesini de gazetecilerle ilgili davaları geri çekmesini de ilk duyduğumda çok olumlu buldum.Hatta ilk gün “Erdoğan neden bu kararını seçim öncesi açıklamadı?” sorusuna yandaşların verdiği “O zaman da seçim yatırımı olarak algılanırdı” cevabı bile mantıklı geldi.Ama biraz düşününce, “keşke bu kararı seçimden birkaç gün önce açıklasaydı” görüşü ağır basmaya başladı bende. Yüzde 50 aldıktan sonra samimiyet sorgulaması yapma hakkımız doğar.Çünkü bunun gazeteciler üzerinde çok büyük bir baskı ve otosansür oluşturmayacağının garantisi yok.Bir gazeteci için otosansür “direk baskıdan” bile daha ağırdır, zordur. Direk baskı yapıldığında “neyi yapıp neyi yapmayacağınızı” bilirsiniz. Oysa otosansür öyle değil. Kendinizle baş başa kalırsınız. Bir yandan kendi başınıza gelecekleri düşünürken, diğer yandan da çevre etkilerini hesaplamak zorunda hissedersiniz kendinizi.“Bunu yazdığımda acaba bulunduğum kuruluşa zarar gelir mi, benim yazım yüzünden intikam patronlarımdan mı alınır, farkında olmadan tasfiye edilir miyim” korkusu basar yüreğinizi.Askeri darbelerden sonra sıkıyönetim komutanlıklarından talimatlar gelirdi: “Şu haberi yapmayacaksınız, şu kişi ile ilgili yazı yazmayacaksınız, anayasaya hayır anlamına gelecek hiçbir yayın olmayacak.”Bilirdik ne yapacağımızı. İçimize sinmezdi ama “köprüyü geçene kadar” idare ederdik.Oysa otosansürde bu yok. Tek başınasınız.Başbakan davaları geri çekti. Bir tür af bu. Yargının bugünkü durumunda Başbakan’ın açtığı bir davayı kazanmaması mümkün mü?Hemen belirteyim; bana açılmış ve şimdi geri çekilmiş bir dava yok. Ama bu karar hepimizi etkiliyor. Başbakan diyor ki “Tamam, her şeyi unuttum, dava açmıyorum, ama bir daha yazarsan...”Durum bu değil mi? Davaları geri çekilenler ve diğerleri bundan sonra iktidarın nasıl davranacağını biliyor mu? Geçmişteki dönemler unutuldu mu?Helâlleşmek ve davaları geri çekmek, kulağa çok hoş bir seda gibi geliyor, ama aynı zamanda büyük kasırgaların da habercisidir bu. Kendini bilmez birinin ekranlara çıkıp “Daha ne soruşturmalar açılacak, daha kimler hapse girecek” diyebilmesinin bedelini işten atılarak ödemesi sakın kimseyi kandırmasın.***En taze seçim laforizmalarıCihan Demirci seçimden hemen sonra yepyeni, taptaze “laforizmalar” yazmış. Seçim zaferinin sarhoşluğunu yaşayanlar da, yenilginin karamsarlığına düşenler de kendilerine düşen payı alsınlar artık.Seçim sonuçlarını bir vatandaş şöyle yorumladı: “Çeyrek altın alamayan halkımız iktidara yarım altın taktı!..”***Eskiden kimisi “Bardağın yarısı dolu” derdi, kimisi ise: “Bardağın yarısı boş!” Şimdilerde bu kimisi “Halkın yarısı dolu” diyor kimisi de “Halkın yarısı boş!” ***“Yarısı şimdi, yarısı iş bittikten sonra” denir ya hani bazı mafyavari filmlerde... Seçim sonrasında da yarısı şimdi oldu ama zaten iş bittiği için diğer yarısına gerek de kalmadı bence!.. ***Koltuktayken başka türlü, balkondayken başka türlü konuşulan bir sinema biliyorum, adı: “AKP SİNEMASI”***Her iki kişiden birinin oy verdiği parti gene iktidar, orası tamam da... Her dört kişiden birinin oy verdiği partinin midesi gene neden “kurul kurul” ötmeye başladı?..***CHP’nin iktidar partisi olma yoluna girmeden önce daha önemli bir sorunu var: Bu parti şu anda bir muhalefet partisi midir, yoksa gene eskiden olduğu gibi parti içi muhalefet partisi mi?..***Türk halkı mağdura acır ama iş iktidar yapmaya gelince her daim mağruru iktidar yapar!..***Daha önce 14. Louis’nin masasında (açık büfe:)) kahvaltı yaptığı söylenen Topkapı Sarayı Müdürü’nün bilindiği gibi, seçim öncesinde 3. Selim’in tahtını lojmanına taşıtmaya kalktığı haberlerini okumuştuk... Yüzde 50’yi önceden görebilen bir müdür olsaydı o tahtı kendi evine değil Başbakanlığa taşımaya kalkardı!.. ***Halkımız dizileri gerçek sanarak izliyor ya, son söylentiye göre; Öyle Bir Geçer Zaman ki’nin Ali Kaptan’ı ve Karolin’i, Hanımın Çiftliğinin Halide’si ve Muhteşem Yüzyıl’ın Mahidevran’ı da AKP’ye oy vermiş!..***Şarkıda “Aynı sudan içmişiz biz” diyor ya, keşke o suyun tahlil sonuçlarına da biraz baksaydık!..***ÖSYM’nin nerdeyse düzenlediği her sınavda ayrı bir rezalet, ayrı bir şaibe, ayrı bir skandal yaşanıyor... Hâlâ hayal kırıklığı yaşamakta olan bazı muhaliflere göre bu seçimin sonuçlarını da YSK değil ÖSYM hesapladı!..***Kemer çıkartmaHavaalanlarının girişinde x-ray’den geçerken kemerler çıkartılıyordu, artık çıkartılmayacakmış. Doğru bir karar. İnsanları illet ediyordu çünkü. Bugüne kadar x-ray’den geçerken kemerlerimizi çıkarmamızın neden istendiğini bir türlü çözemedim.Sorduğumda “Tokası metal, sinyal veriyor, buradan geçerken hiç sinyal vermemesi gerek” cevabını alıyordum.Gel gör ki uygulama böyle değil ki. Ceketi çıkarıyorsunuz, kemeri çıkarıyorsunuz, bütün metalleri kutuya koyup cihazdan geçiriyorsunuz. Üzerinizde bir pantalon bir gömlek kalıyor, cihaz yine “ötüyor.” O zaman elle arama cihazını vücudunuzun üzerine tutuyorlar. Bazı yerler yine ötüyor. “Niye?” diyorsunuz, görevli de bilmiyor aslında “Düğme” diyor bazen, “Ne yapsan yine de ötüyor” diyen de var. Neyse, bir eziyet bitiyor demek ki. Bir de terminale girerken yapılan arama kaldırılsa. Dünyada yok bu, bir tek bizde var. İnanın asıl eziyet orada. Çünkü koca bavulları kaldırıp x-ray’den geçirmek o kadar zor ki..***O yüzden işteHapishanede gardiyan adamın adını yüksek sesle bağırıp “Karınız ziyarete gelmiş görüşme odasında bekliyor” demiş. “Hangisi?” diye sormuş mahkûm. “Ne?” demiş gardiyan, “Senin kaç karın var?” Mahkûm “Tam 8 tane” diye cevap vermiş “O yüzden içerideyiz ya..!” (Yıldırım Tuna)Yurt dışı Yükseköğretim Diplomaları için Seviye Tespit Sınavı’nın tıp doktorluğu 2’nci aşama sınavında, geçen yıl sorulan 75 sorunun aynen sorulduğu ortaya çıkmış. Yetkililere hemen kızmayalım; belki de, sınav tıpla ilgili olduğu için “tıpatıp” sorular sormuşlardır! (Gani Yıldız)
Başlığa bakınca şaşıracaksınız mutlaka. Söylediğim anda ben de şaşırdım. Dün Bugün TV’de öğle saatlerinde bir canlı yayına katıldım. Konu doğal olarak seçim sonuçları ve yaratacağı etkilerdi. Karşımda Samanyolu TV’den Faruk Mercan vardı. Söz CHP’ye geldi elbette.Soru basit: CHP başarılı mı değil mi? Mercan CHP’nin aslında başarılı, özellikle yeniliklere açık hale gelmesinin umutlandırıcı olduğunu söyledi.Ben de “bakış açısının” önemli olduğunu belirterek “CHP beklentilerin altında kaldı. Şimdi eleştiriliyor. Atatürk’ten söz etmemekle, laikliği ağzına almamakla, Ergenekoncuları aday göstermekle, anlaşılmayan Kürt açılımı ile kıyasıya eleştiriliyor. Oysa bunların hangisinin oyları geride bıraktığını bilmiyoruz. Ya da eğer CHP tam tersi bir politika uygulasaydı daha mı aşağıda kalacaktı, yukarı mı çıkacaktı, yoksa yine aynı oyu mu alacaktı” dedim.Şahsi kanaatim CHP’nin hangi politikayı uygularsa uygulasın alacağı oyun yine bu olacağı yönünde.Ancak CHP’nin artık değişmesi gerek. Daha da ileri gittim; “CHP’nin kapanması ve yerine yeni ve yeniden bir partinin kurulması belki de en iyi çözüm” dedim.Canımı en çok sıkan söylem şu: “Atatürk’ün partisi CHP.” Bu büyük bir yanılgı. Evet CHP’yi Atatürk kurdu ama, Atatürk Cumhuriyet’i kurdu. Türk devrimini gerçekleştirdi. Parti yeni Cumhuriyetin demokrasiye geçişi için atılan ilk adımıydı.Bugün kalkıp da “Biz Atatürk’ün partisiyiz” demenin bir anlamı yok. En başta da Atatürk’e saygısızlık. Atatürk adımı atmış, ölümüne dek şeklen partinin başında olmuştur ama asıl yeri Cumhuriyet’in başıdır. O açıdan bakılınca çok partili hayata geçtiğimiz yıldan bu yana kurulan bütün partiler, bugünkü AKP de dahil Atatürk’ün partisidir, çünkü O’nun kurduğu Cumhuriyet’in ve temelini attığı demokratik hukuk düzeninin ürünleridir.“Atatürk’ün partisi” tanımı CHP’ye bir psikolojik ağırlık da veriyor. Cumhuriyet’in ilk partisi olması dışında 88 yıllık bir marka değeri olması, tüm çarpışmalarda CHP’yi odak haline getiriyor. CHP düşüncesindeki herkes bu marka içinde kalmak ve paylaşımı burada gerçekleştirmek istiyor.Şimdi CHP’de kavga var. Bir olasılık partinin bölünmesidir. Ama CHP yine kalacak ve “Atatürk’ün partisi” psikolojisi partiyi ezecek.Bu da yeni fikirlerin, yeni oluşumların önünün açılmasını engelliyor. O halde akılcı bir yol var. CHP’yi tamamen kapatmak. Atatürk’ün kurduğu ve yaşattığı Cumhuriyet’in ilk partisi olarak bir “demokrasi müzesi” haline getirmek.Ondan sonra yeni bir partiyi, yeni anlayışla, yeniden kurmak... Bu yeniden kuruluş biraz kural dışı olabilir. Nasıl yeni Meclis’in açılışını en yaşlı üye yapıyorsa, partinin en yaşlısı “geçici genel başkan” olarak atanır. Ardından partiyi yönetmek isteyen gruplar ortaya çıkar, her ilde tüm üyelerin katıldığı seçimle delegeler belirlenir, Kurultay toplanır, kıyasıya tartışılır ve partinin yeni çatısı ortaya çıkarılır.CHP de Türkiye de bir nefes alır.*****Seçim sonucu analizlerine göre, hane halkı ortalama geliri düştükçe AKP’nin, yükseldikçe CHP’nin oyu artmış. Anlaşılan vatandaş, “başına düşmeyen milli gelir”den memnun ve CHP’nin bu durumu bozmasından korkuyor! (Gani Yıldız)*****Bir internet sitesiBeni yakından tanıyanlar bilir, internet medyasına fazla merakım yoktur. Twitter, Facebook gibi sosyal medya ile de aram fazla yok. Sadece birileri söz ettiğinde ilgilenirim. Bu iyi mi kötü mü bir karar veremedim.Dün bir arkadaşım aradı. “Senin seçim öncesi analizlerine karşı kampanya açanlarla ilgili yazılarını okuyunca internete girip (Arkadaşıma bunu kimler yapıyor) diye araştırdım. Bir internet sitesi var, sürekli senden söz ediyor. Ben bu siteyi MİT’in diye biliyorum.” dedi.İnternet sitesinin adını aldım. Duyduğum, daha önce de hakkımda yazı yazdığı için bir kere baktığım, ama daha sonra hiç ilgilenmediğim bir site.Aman Allah’ım o ne yazılar. Güya beni yerden yere vuruyor. Ona aldırmam da, benim yazdıklarım için “Bize cevap yazıyor” demezler mi?Bu biatçılar meğer seçim akşamı bir yazı yazmışlar hakkımda. Okumadım, ama kimi okurlardan gelen mesajlar üzerine yazdığım bir yazıyı kendilerine cevap sanmışlar. Ondan sonra bir daha yazmışlar, benim yazdığım diğer yazıyı yine kendilerine cevap sanmışlar. Saydırmışlar da saydırmışlar.Güldüm geçtim tabii. Size niye cevap vereyim ki? İlle de “kime cevaptı” diye soran olursa, her gün izlediğim bir başka internet sitesindeki, arkadaşım olduğunu da söyleyen bir yazarın yazısına olabilir belki. Ama bu siteye değildi. Tek özelliği iktidarının hoşuna gidecek haberlere yer verdiklerini anladığım, gazetecilikle ilgilerini ise hiç bilmediğim kişilerin internet üzerinden insanları nasıl karaladıklarını görmek, kendilerinde bir üstünlük olduğunu sanmak, bunu her türlü ahlaki ve vicdani değerlerin üzerine çıkarak en şımarıkça dile getirmek nasıl bir histir benim anlama mümkün değil.*****Anketlere yeniden bakıncaSeçimlerden önce anketler konusunda pek çok eleştiri yazdım. Öncelikle aylar öncesinden başlayan bu anketlerin yönlendirici olduğunu, beyinlere “AKP tekrar kazanacak, muhalefet batacak, Erdoğan artık tek adam” kavramlarının adeta kazındığını, bunun da en azından eşitlikçi bir yaklaşım olmadığını belirttim.Tabii en dikkat çekici konulardan biri de şuydu bana göre: 6 ay önceden başlayan anketlerle, seçime az kala yapılan anketler neredeyse birbirinin aynı. Peki nasıl oluyor da onca propagandaya, gelişmelere, yanlışlara ya da iyi çıkışlara rağmen hiçbir parti yerinden kıpırdamıyor bile?Neyse, seçimler bitti, anketlerin hükmü kalmadı. “Bildik bilmedik” tartışması anketçilerin işi.Seçimden sonra anketlere bir daha baktım. Hemen hepsinde en önemli yanılma payı baraj altında kalan küçük partilerde. Bütün anketlerde Saadet, Has, BBP, DP öyle ya da böyle var. Toplamları da anketlere göre 8 ile 11 arasında.Oysa seçim sonuçlarına göre bu partilerin toplamı 2’yi bile bulmuyor. Demek ki 6 ile 8 puan arası oy AKP’ye gitmiş. Küçük partiler geleneksel kemikleşmiş oylarını tutamamışlar bu kez. Tutabilseler AKP 42-44 arasında olacakmış.*****Bu mesajın akıbeti ne?Aşağıdaki SMS Süheyl Batum tarafından seçim akşamı 19.30 sıralarında CHP’li sandık görevlilerine gönderilmiş: “Saygıdeğer sandık sorumlumuz, genel merkezimize gelen sandık sonuçları ile basında açıklanan sonuçların çok farklı olduğu görülmektedir. Lütfen sandıklarınızı terk etmeyiniz! Mutlaka ıslak imzalı sandık tutanaklarınızı ilçe merkezlerine ulaştırınız. Bu konuda göstereceğiniz hassasiyetin ülkemizin geleceğine katkı yapacağını unutmayınız. Saygılarımızla. Suheyl Batum CHP Genel Başkan Yardımcısı.” O saatlerde TV’ler oyların yüzde 50’sinin belli olduğunu ve AKP’nin yüzde 50’nin üzerinde olduğunu duyuruyordu. CHP bu mesajdan sonra ne yaptı? Hangi sonuçlar çok farklıydı? Sonra bu fark ortadan kalktı mı? CHP neden bu konuda çok suskun?
Seçimler bitti, AKP 3. kez üstelik zafer kazanarak iktidarını sürdürme hakkı kazandı. Elbette kazanan taraf çok sevinçli ve mutlu, kaybedenler ise durumdan pek hoşnut değil. Bunlar çok doğal.Ancak seçimden önce kamuoyunun bir bölümünde oluşan kuşkuların da giderilmesi gerek. Bir yılda artan 8 milyonun üzerinde yeni seçmen, bazı adreslerde görünen hayali seçmenler, mükerrer oy kullanıldığına ilişkin iddialar, bilgisayar sisteminin sağlıklı olup olmadığı konusundaki sorular herkesi rahatlatacak ölçüde cevaplanmadı.Elbette Yüksek Seçim Kurulu “resmi” açıklamalarıyla bu tür iddiaları yalanladı, buna karşı muhalefet partileri seçim öncesi yapılan bu uyarıları ne kadar dikkate aldı ve seçimleri iyi izledi mi, orası henüz bilinmiyor.Örneğin CHP’nin bu seçimlerde iddialı olduğu gibi sandıklara sahip çıktı mı? Her sandık başında en az bir müşahit bulundurdu mu, sandık sonuçlarının resmi tutanakları alındı mı, birleştirme tutanaklarının yazılımı sırasında başında duruldu mu, tutanak alındı mı?CHP’nin bu konudaki görevlileri, başta Emrehan Halıcı olmak üzere kamuoyunu tatmin edici açılama yapmak zorunda.CHP’nin intenet sitesinde sandıklara göre kullanılan oylar görülüyor. Ama bu liste YSK’nın internet sitesinde yok. Sandık bazındaki sonuçlar YSK sitesine konacak mı?CHP sitesine bütün sandıkları koyduğuna göre bunun sağlaması yapıldı mı, bütün sandıklar toplandı ve YSK’nın açıkladığı toplam sonuç bulundu mu? CHP’nin bu konudaki çalışması ile ilgili de açıklama yapması gerek.Gelelim gelen bazı ihbar ve şikâyetlere.Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker diyor ki “Bazı yerlerde adayımıza hiç oy çıkmadı, buna karşı adayımız olmayan bazı yerlerde bize verilmiş oylar var, bu nasıl iş.”Bir okurum göndermiş. Şöyle diyor: “Tek katlı evimizde karı koca oturuyoruz. Seçimden önce asılan seçmen listelerinde bizim adreste tanımadığımız üç kişinin oturduğunu gördük. İhbar ettik. Düzeltildiğini söylediler. Ama sonra evimize bu tanımadığımız üç kişi adına seçmen kartı geldi. Hemen şikâyette bulunduk, kartları alıp yanlışlık olduğunu söylediler. Seçim günü oyumuzu kullandıktan sonra özellikle bizim evde yanlışlıkla yazıldığı söylenen isimleri aradım ve buldum. Bizim adreste oturuyor görünüyorlardı ve bizden önce gelip oylarını kullanmışlardı.”Bunun bir izahı olacaktır herhalde.Hem Tuncay Özkan’a hem CHP’ye basılmış 10 bin pusula iptal edilmiş örneğin. Birkaç kişi hata yapabilir ama 10 bin fazla. Güya bazı seçmenlere “İkisine de basarsanız hem CHP oy alır hem Tuncay Özkan seçilir” denmiş. 10 bin kişi bu kadar aptallık yapabilir mi? Tabii “tepki oylarıdır” diyenler de var, ama durum yine de kuşkulu.Yine fazla basılan 19 milyon oy pusulasının sağlıklı biçimde iade edilip edilmediği, bunlardan kaybolan olup olmadığı da merak konusu.CHP ve tabii ki MHP’nin seçim birimlerinin bu konuları iyi araştırması ve her partinin en azından kendi mensuplarını tatmin edecek açıklamalar yapması gerek.******Şımarıklığı bırakın artıkBiat etmiş gazetecilerin çılgınca sevinmelerini anlıyorum. Göstermiyorlardı pek ama yürekleri ağızlarındaydı. Genel hava onları da tedirgin ediyordu. İşin sonunda AKP’nin beklenenden az oy alması da vardı. Bu nedenle son günlerde hiç de ahlaki olmayan yöntemlerle hem muhalefete hem de AKP’den yana olmayan gazetecilere karşı saldırıya da geçmişlerdi.Neyse ki seçimler bitti, biat etmişlerin morali yerine geldi, şimdi saldırılarını artırdılar.Türk halkını tanımayanlar, değişimin farkına varmayanlar, gelişmeleri okuyamayanlar yine yenilmiş. Tahminler tutmamış.Dün de yazdım, seçim yaptık maç yapmadık. Ya da loto oynamadık.Tahminde bulunmak ve yanılmak sanki dünyanın en kötü şeyi.Hepsini geçiyorum. Hazımsızlar zaten her yerde olduğu gibi seçimde de kazanınca kendilerinden olmayanları alaya almaya; sataşmaya, hakaret etmeye pek yatkındır. Bunlara aldırmam.Ama biat etmek dışında gazetecilikle ilgisi olmayanlar “Bunlar Türkiye’yi okuyamıyor, artık yazı da yazmasınlar, kalemlerini bıraksınlar, gazetecilik yapmasınlar” diye kampanya açmalarını anlayamıyorum.Bu iktidardan karnını doyuran, zenginleşen, patronluk taslayanların, bir yandan demokrasi, özürlükler, hukuk diye naralar atarken diğer yandan kendileri gibi biat etmemiş olan, başka fikirleri de savunanları topyekûn yok etmeye çalışmaları herhalde bize özgü ibret verici bir durum.Her gazeteci, yazar yanlış gözlemler de yapar.Örneğin Habur rezaletinin milli duygular üzerinde etkisi olacağını tahmin edersiniz bu tutmaz.Bir vatandaşın taş attı diye ölmesine hak vermenin toplumda ters etki yaratacağını sanırsınız yanılırsınız.Siftah bile etmediğini söyleyip “ailecek açız” diye feryat edenlerin oy tercihi tahmininde yanılırsınız.“Bu iktidar çiftçiyi, hayvancıyı öldürdü, bir lokmaya muhtaç hale getirdi” diye ağlayanların muhalefete oy vereceğini sanır, yanılırsınız.İki üniversite bitirmiş üç lisan bilen kızının evde oturduğunu ağlayarak anlatan babadan etkilenirsiniz, yanılırsınız.Mitinglere otobüs otobüs adam taşındığını, devlet dairelerinin tatil edildiğini, öğrencilerin bile meydanlara taşındığını görür “Bu nedir?” diye sorar, yanılırsınız.1 milyon 700 bin öğrencinin yaşadığı stresten sonra bir tepki oluşacağını tahmin edersiniz, yanılırsınız.İyi de bu tahminlerinde yanılanlara “Defolun gidin, gazetecilik yapmayın artık” diye ayar vermeye çalışanlar, aylardır “MHP barajı geçemeyecek, CHP yüzde 21’i anca bulur” tahminleri tutmayanların yerlerinde kalmasını neden isterler ki?*****CHP’de yeni Parti MeclisiGenel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Partimiz seçimden güçlenerek çıktı” demesine rağmen CHP’de kazanlar kaynamaya başladı. “Yeni CHP”den rahatsızlık duyanların başı çektiği isyancılara, Kılıçdaroğlu’nun yanındaki bazı isimlerin de destek verdiğini öğrendim.Bu arada Baykal’ın da atağa kalktığı ve Parti Meclisi’nin yeniden oluşturulması için Kurultay toplanmasını isteyeceği belirtiliyor. Kurultay çağrısı için imza toplanmaya başlanmış bile.Baykal’ın “şimdilik” Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığını tartışmaya açmak istemediği ama başta Gürsel Tekin olmak üzere birçok yöneticinin yerlerini bırakmasını istediği ileri sürülüyor. Baykal’ın şu sıralarda hiçbir şekilde yönetimde yer almayı düşünmediğini de öğrendim.*****CHP’nin oluşturduğu komisyon AKP’nin aldığı yüzde 50’yi araştıracakmış. İşe CHP’nin alamadığı yüzde 74’ü araştırarak başlasalar daha iyi olmaz mı? (Gani Yıldız)
Her seçimden sonra âdettir. Kazananlar da kaybedenler de herhalde “daha ciddi” olacağı savıyla “halkın seçimlerde verdiği mesajı” irdelemeye çalışır.Bu seçimden sonra da bu oldu. Sonuçların açıklanmasıyla birlikte ekranlardan pek çok kişi “halkın verdiği mesajı” anlatmaya koyuldu.Oysa halkın elinde böyle hassas bir terazi yok. Herkes gitti oyunu kullandı. Sonuç açıklandı. Şimdi sonuçlara göre “halk şunu dedi, halk bunu dedi” yorumları yapılıyor.En rağbet gören görüş şu: “Halk AKP’ye tam destek verdi, ama anayasayı tek başına değiştirme gücünü esirgedi. Başka partilerle uzlaş dedi.”Kulağa hoş geliyor da, bunun doğru olmadığını da biliyoruz. Kim böyle bir niyetle oyunu kullandı ki?AKP’nin 330’un altında kalması “halkın altın tartar gibi hassas davranmasından” değil seçim sisteminden. Eğer bazı illerde milletvekili sayısı düşürülmemiş olsa, AKP bu sonuçla 330’u hayli geçecekti.O zaman da “Halk Erdoğan’a, anayasayı istediği gibi yapma yetkisi verdi” denilecekti. Boş laf yani.Bu nedenle “halk goygoyculuğu” yapmayı bir kenara bırakıp gerçeği görelim.En önemli gerçek şudur: Halkın yarıdan fazlası yaşadığı hayattan mutlu. Başbakan’ı seviyor. Ne kadar otoriter olursa olsun Türkiye’nin başında kalmasını istiyor. Bunu kabul etmek zorundayız.Buna karşı “işte milli irade” laflarına da katılmam. Milli irade halkın seçime katılması ve tercihini yapmasıdır. Sadece bir partiye verilen oylar milli irade değildir.Halkın yarısı mutluysa yarısı da bu durumdan hoşnut değildir.Hoşnut olmaması “Türkiye’yi anlamaması” veya “gelişmeleri okuyamaması” anlamına da gelmez.Demokrasi fikirlerin tartışılması ve birlikte bir sonuca ulaşılması rejimidir. Güzelliği buradadır. En çok oy alan yönetir ama en çok oyu almak haklı ve doğru olunduğunun, az oy almak da haksız ve yanlış olunduğunun kanıtı değildir.Türkiye’de halk AKP’nin iktidarının devamını istemiştir. Bu devam edecektir.Eğer ille halkın bir mesaj verdiğini söylemek zorunda hissediyorsanız şunu söyleyebilirsiniz: “Türkiye’nin sorunlarıyla AKP baş etmeye devam etsin. 9 yıldır iyi yaptıklarına devam etsinler ama açtıkları sorunları da onlar temizlesin.”AKP çok büyük bir seçim zaferiyle çok büyük bir sorumluluğun da altına girdi. İşlerinin çok zor olduğunu söylemeliyim.“Ustalık dönemi” demek kolaydır ama yaşayacaklarımızdan “ustalıkla” çıkma başarısı gösterecekler mi, onu da zamana bırakalım.***Karşı çıkmak kâhin olmak değildirİktidarın zihniyetiyle de, uygulamalarıyla da, davranışlarıyla da uyuşmadığım çok ortada. Neyi nasıl düşündüğümü herkes biliyor. Bunu hiç saklamadığım gibi, bir o yana bir bu yana yalpa da yapmadım.Ancak ne yazık ki siyaseti bir maç gibi görenler, seçim sonuçlarından yola çıkarak yine şımarık edayla “Bilemedin işte, bırak artık o kalemi, şiştin mi, morardın mı” gibi çok “veciz” sıfatlarla saldırmaktan keyif alıyor.Şunu söylemeliyim ki, muhalif olmak, iktidarla uyuşamamak, sürekli eleştirmek “düşmanlık” olmadığı gibi seçim sonuçlarını “kâhince” bilme yetisi de vermez insana.Gözlemlere, deneyimlere, gelişmelere bakarak analizler yapmak, geniş tahminlerde bulunmak “milleti anlamamak” veya “gelişmeleri iyi okuyamamak” değildir.Ne gariptir ki ağızlarından “hukuk, demokrasi, özgürlük” gibi kavramları düşürmeyenler, bu kavramlara aykırı biçimde “Gördün mü, bilemedin, halka ters düştün” avazeleriyle saldırıya geçiyor.Şunu herkesin anlaması gerek. İnandığım değerlerin, savunduğum fikirlerin, yaşam biçimimin büyük çoğunluk tarafından kabul edilmemesi, bir tarafın doğrusu öteki tarafın yanlışı değildir.Tam tersine, bazı görüş ve fikirler toplum tarafından ne kadar desteklenirse desteklensin; karşı çıkanların, eleştirenlerin sözlerine de kulak verilmesi ve yanlışların en aza indirilmesi gerekir. Muhalefet de bunun için vardır, yoksa körü körüne düşmanlık, yıkıcılık, bölücülük için değildir.Binlerce fikir açar, ama hepsi herkes tarafından benimsenmez. Güzel olan hiçbirinin düşmanca kabul edilmemesi, bunlardan yararlanılmaya çalışılmasıdır.Elbette AKP’nin böyle bir seçim zaferi kazanması beni mutlu etmedi. Ama bu beni derin karanlıklara da itmedi. Çoğunluğun tercihinin bu yönde olması, namusluca yapmaya çalıştığım eleştirilerin yanlış olduğunu göstermez.Aynı tonda, aynı dürüstlükte, aynı objektiflikte, aynı terbiye ve nezakette gördüğüm yanlışları eleştirmekten kaçınmayacağımı, ama AKP’ye gösterilen büyük ilgiye de saygılı olacağımı özellikle belirtmek isterim.***Kılıçdaroğlu düşünmeliKemal Kılıçdaroğlu seçim gecesi “devam” mesajı verdi. CHP’nin oyunu ve milletvekili sayısını artıran tek parti olduğunu söyledi.Teknik olarak doğru, ancak “yeni CHP” sloganı ile yola çıkıldığı düşünülürse CHP’nin bu seçimden o kadar da kazançlı çıkmadığı ortada.Açıkçası, CHP 2009’daki yerel seçim aşamasına bile gelmedi. İstanbul’da gerilerken, AKP yüzde 50’yi geçti. İzmir aslında kaybedilmiştir, birinci olmasının artık çok önemi yok, AKP neredeyse yakaladı. Antalya kaybedildi. Trakya olmasa CHP’nin önde olduğu yer yok gibi.Kılıçdaroğlu, hemen seçimin ertesinde kendisine biraz zaman verilmesini talep edecektir, haksız da değildir.Ancak çok kısa sürede seçimlerin genel değerlendirmesini yapmalı, hangi alanlarda ve nerelerde başarısız olunduğunu saptamalı ve gerekeni yerine getirmelidir.Bu nedenle, kötü bir deyim ama “kelle alınacaksa” tereddüt etmemelidir. Dünden itibaren “Kemal Kılıçdaroğlu istifa” sloganları atılmıştır. Ama Kemal Bey bilmelidir ki, kendisine ancak son kez ve kısa bir süre için vize verilebilir. Bu şansı değerlendirebileceğine gönülden inanamıyorsa yarından tezi yok partisini Kurultay’a götürmelidir.***Her iki seçmenden birisi AKP’ye oy vermiş. Çıkan bu sonucu “ikide bir” duyan muhalefetin morali bozuk olmalı! (Gani Yıldız)***Leyla Zana ne yapacakBana göre bu seçimin en ilginç isimlerinden biri Leyla Zana. Bundan 17 yıl önce karga tulumba meclisten çıkarılıp hapse konmuştu. Tam 10 yıl hapiste kaldı.Çıktı, mücadelesine kaldığı yerden devam etti. Şimdi tekrar seçildi ve Meclis’e geliyor.1991’de Meclis kürsüsünden Kürtçe yemin etmiş ve büyük tepki görmüştü.Şimdi muzaffer komutan edasıyla o kürsüye tekrar çıkıp “Türk milleti adına” yemin edecek.Yaşadıklarını göz önüne alınca, nasıl bir duygu içinde olduğunu hayal etmek bile zor.Leyla Zana’nın bu kez sorun çıkarmadan yemin edeceğini, ama Meclis’te çok sert ve renkli bir mücadele vereceğini görmek isterim.
Seçim sonuçları jet hızıyla alındı. AKP’nin “oran başarısı” beni şaşırttı mı? İtiraf etmeliyim ki evet şaşırttı.Seçimlerden önce “sürpriz olabileceğini” yazmıştım. Sonuçta sürpriz oldu ama başka türlü.Açıkçası AKP’nin bu orana ulaşabileceğini beklemiyordum. Yüzde 40’lı bir rakam olabileceğini tahmin etmiştim. 2007 seçimlerinde aldığı oy oranına ulaşsa bile milletvekili sayısının hayli düşeceği kesindi.Hatta yüzde 50’lerde oy almasına rağmen bile AKP’nin milletvekili sayısı düştü. Tabii ki bu durum AKP’nin seçim başarısını gölgelemez.Seçimlerin bana göre en önemli sürprizi CHP’nin kaldığı nokta. Kılıçdaroğlu’nun performansı, toplumda yarattığı sempati, CHP’nin reklamlarının başarısı, TV programlarında Erdoğan’ı geçen reytingleri, meydanların coşkusu demek ki sandığa yansımadı.AKP’nin tüm partilerin ve bağımsızların toplamından bile fazla oy alması elbette çok büyük başarıdır ama bunun Türkiye’nin geleceğinde çok olumlu etkiler yaratacağını düşünmek de doğru değil.AKP’nin büyük başarısına rağmen ulaşabildiği milletvekili sayısı ile Türkiye’nin, yakın çevremizin ve dünyanın yaşayacağı sorunlar nedeniyle kolay günler geçirmeyeceğimizi söyleyebilirim.Türkiye içinde yaşayacağımız en önemli sorun “söz verilen” yeni anayasa konusunda olacaktır. AKP tek başına anayasa yazacak 330’a ulaşamadı ama o sayıya çok yaklaştı. Bu nedenle BDP’nin dış desteği ve CHP ile MHP’den gelecek desteklerle yeni anayasa çalışmaları yapılacaktır. Ancak bir sonuca ulaşılması mümkün olabilir mi, o şimdilik meçhul.Bunun yanı sıra, seçimlere kadar Başbakan’ın ağzından yeni anayasa sözlerini çok duyduk ama bunun bırakın detaylarını, ana hatlarını bile bilmiyoruz.Seçimlere kadar İmralı ile neler konuşuldu, ne teklifler verildi, ne tekliflerle karşılaşıldı. Bir söz verildi mi, bu da meçhul.Buna karşı bilinen şu ki İmralı’daki “istediklerimizi alamazsak 15 Haziran’dan sonrasına karışmam” diyecek kadar kendinden emin görünüyor.O halde anayasa çalışmalarının da Kürt sorununa çözüm getirecek hukuksal düzenlemelerin de sanıldığı kadar kolay olmayacağını söyleyebiliriz.Bu seçim sonuçlarının CHP’de büyük depreme neden olacağı da kesindir. Kılıçdaroğlu’nun da yakın çalışma ekibinin de topa tutulacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Kılıçdaroğlu baskıya direnebilir, yerini korur mu, bu da yakın geleceğin meçhullerinden.Elbette önümüzdeki günlerde seçim ve sonuçlarıyla ilgili pek çok yorum ve analizler yapacağım. Bugünlük bu kadar.Sadece şunu da eklemek isterim. Başkanlık sistemine geçilsin ya da geçilmesin Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıkmayı garantilemiş durumda.