Gazeteci olarak 1977 yılından beri yapılan bütün seçimleri izliyorum. Hiçbir seçimde seviyenin bu kadar aşağı indiğine, belaltı vuruşların bu kadar çok olduğuna tanık olmadım.Elbette seçim atmosferinde, siyasetçiler normal zamanlarda söylediklerinin yaptıklarının dışına çıkarlar, seviyeyi biraz düşürürler, yine normal zamanda hoş karşılanmayacak bir üslubu kullanırlar, ama şimdi yaşadıklarımız hiç olmadı.Özel hayatlara tecavüz edilmesi, insanların gizlice izlenmesi, kayda alınması, sonra bunların kamuya açık hale getirilmesi yetmedi bir de üstüne şimdi şantaj belası çıktı karşımıza.Peki, bunları yapanlar cesareti nereden alıyorlar?Bugünkü iktidarın yarattığı iklimden.Özellikle son üç yıldır, imzasız ihbar mektuplarına, nereden atıldığı belli olmayan e-maillere, gizli telefon dinlemelerinin, gizli video çekimlerinin, ses kayıtlarının uluorta yayınlanmasına ses çıkarmayan, çıkarmadığı gibi bunlara sarılıp muhalif gördüklerini hapislere tıkan iktidar zihniyeti tehditçileri, şantajçıları cesaretlendiriyor.Ama daha da önemlisi, aslında herbiri bir suç yumağı olan bu tür eylemleri önleyecek ve hesap soracak konumdaki Başbakan’ın, bunları seçim malzemesi yapması, karanlık güçleri daha da yüreklendiriyor.Kim adına çalışırsa çalışsın, karanlık güçler siyasi rakiplerini altetmenin de ötesinde siyaseti “dizayn etmeye” soyunmuş durumdalar.Örneğin MHP Lideri Bahçeli’yi “18 Mayıs’a kadar istifa etmezsen diğer kasetler yolda” diye tehdit eden güçler, aynı zamanda parti içine nifak da sokarak “Oktay Vural geçici genel başkan olsun” koşulunu da öne sürüyor.Bu ister istemez CHP’deki genel başkan değişimini de hatırlatıyor herkese. Böylelikle CHP’yi sarsan kaset olayının da belli bir plan dahilinde yürütüldüğü, şimdi aynı oyunun MHP’de oynandığı hissini oluşturuyor.Şu anda Devlet Bahçeli ne kadar zor durumdaysa, partinin parlayan yıldızlarından Oktay Vural da aynı durumdadır.Oktay Vural’a “MHP’nin Kemal Kılıçdaroğlu’su” muamelesi yapmak isteyen karanlık güçler böylelikle “bir taşla iki kuş vumayı” hesaplıyor.Elbette, bu puslu ortamda elinde kanıt olmadan hiç kimse iktidarı planlayıcı olarak suçlayamaz. Ancak seçim meydanlarında bel altı operasyonlarını hararetle savunması nedeniyle Başbakan ister istemez “bir numaralı hedef” haline geliyor.Sanıyorum Başbakan ve kurmayları eleştirilere rağmen, tamamen ahlâki duygulara yönelik bu tür propagandanın rakiplere zarar kendilerine ise kazanç sağlayacağını düşünüyor.Ancak bu tür durumlarda terazinin iki kefesine de bakmak gerekir. Elbette bu propagandadan etkilenip oyunu MHP veya CHP’den esirgeyecekler çıkacaktır. Buna karşı, mağduriyete olan zaafı nedeniyle kamuoyunun önemli bir bölümünün de öfkelenmesi ihtimali daha fazladır.Başbakan ve kurmaylarının hem seviye hem de “kazanç” açısından bu çirkin propagandayı bir daha düşünmelerinde yarar vardır.*****Nedir bu e-mail gürültüsüCHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “bir bakanın e-mailinden ” söz edince kıyamet koptu.Aslında olan şudur: ÖSYM skandalı patlayıp konu savcılığa intikal ettikten sonra yapılan incelemeler sırasında “bir bakanın adının geçtiği” bir e-mail bulunuyor ÖSYM bilgisayarlarında.Bu mailde, söz konusu bakan “yeğeninin bir tıp fakültesine yerleştirilmesini” istiyor. Bu mail de Kılıçdaroğlu’nun eline geçiyor. Bir bakanın e-mail yoluyla ÖSYM Başkanı’ndan böyle bir talepte bulunması mantıklı ve inandırıcı mı? Değil.Nitekim Kılıçdaroğlu isim de açıklamıyor, sadece bir soru soruyor.Olayın gelişimi ondan sonra ilginç hale geliyor.Anlıyoruz ki bu mail bir yıl önce gönderilmiş. Üzerinde hiçbir işlem yapılmamış. Muhtemelen o bakanın da haberi olmamış.Ancak ne zamanki Kılıçdaroğlu böyle bir mailden söz ediyor, belli ki bakan hemen uyarılıyor, o da harekete geçip bu mailin kendi adını kullanan bir başkası tarafından gönderildiğini açıklıyor. Üstüne de bir yeğeni olmadığını belirtiyor.Bakanın açıklamasıyla birlikte yandaş kalemler de “durumdan vazife çıkarıp” Kılıçdaroğlu’na yönelik bir karalama kampanyası başlatıyor. Kılıçdaroğlu’nun ne yalancılığı kalıyor ne iftiracılığı.Bu telaş ve öfkeyi anlamak mümkün değil. Ayrıca, benzer durumlarda “anında suçlama” hakkını kendilerinde bulanların bu konuda kalkan haline gelmeleri de çok manidar.İktidar zihniyeti kendilerinden olmayanlara karşı bu kampanyayı sürdürdü hep. Şimdi ok kendilerine döndü ya şahin kesildiler.Vatandaş her halde bu farkı görüyordur.*****Pazar fıkralarıYıldırım Tuna fıkraları ile keyifli pazarlar;Salakça işlerMüdür memurunun tanzim ettiği evraklara göz gezdirdikten sonra “İnanamıyorum” demiş sinir içinde, “Bu kadar salakça işleri yapmayı bir insan bir güne nasıl sığdırabilir?” Memur “Şeyy efendim” diye cevap vermiş ceketinin düğmelerini iliklerken, “Ben sabahları çok erken kalkarım efendim!”Boğa kovalıyorAdamın biri dükkana koşarak girip “Çabuk.. karımı bir boğa kovalıyor..!” demiş telaşla. “Tamam da beyefendi ben ne yapabilirim ki?” diye cevap vermiş dükkan sahibi. “Sizden bir şey yapmanızı beklediğim yok..” demiş adam heyecanla, “Bana çabuk bir fotoğraf filmi verin.. Çabuk..!”Dur bir heleDut gibi bir sarhoş taksiye binip gitmek istediği otelin adresini vermiş, şoförün hareket etmesiyle de başlamış içerde soyunmaya.. “Hoop” demiş dikiz aynasına bakan şoför telaşlanarak, “Daha otele gelmedik dur.” Adam “Öff..!” demiş sinirlenerek, “Yahu şunu kapının önünde ayakkabılarımı çıkarttığımda söyleseydin ya!”İnanç farklılığıHakim mahkemede adama “Karından neden boşanmak istiyorsun?” diye sormuş. “İnanç farklılığı nedeni ile bu evliliği sürdürebilmem imkansız efendim” diye saygılı bir şekilde cevap vermiş adam. “Nasıl yani?” diye detaya girmek istemiş hakim. “Kendisi acayip paraya tapıyor efendim.”*****Gani Yıldız’danMilletvekilleri için yapılan yeni odalarda kahve makinasından dokunmatik masaya her türlü teknolojik yenilik varmış. Merak ettiğimiz konu; gizli kamera ve dinleme cihazı standart mı yoksa isteğe bağlı mı alınıyor?***Bülent Arınç, “Vekil maaşı AB normunda olmalı!” demiş. Doğru, hep söylenegelmiştir: “Batı’nın iyi yanlarını almakta fayda var!”***Malatya’da 22 bin kişi bir araya gelerek “Sefiller”i okumuş, “Aynı Anda Aynı Yerde Aynı Kitabı Okuma Rekoru”nu kırmış. “Aynı Anda Aynı Ülkede Aynı Sefilliği Çekme Rekoru” denenseydi bu sayı milyonları bulurdu!***Vatandaş, anketlerin klasik sorusu olan “Pazar günü seçim olsa kime oy verirsiniz?”e ne cevap veriyor? “Cumartesi günü kapıma yardım paketini bırakan partiye!” ***Bakan Yazıcı, Kılıçdaroğlu için, “Adam çıkıyor, ‘Kaynak benim!’ diyor. Hiç duydunuz mu adamdan kaynak olmayı?” demiş. Neden olmasın? Başbakan, “Temel özgürlüklerin güvencesi benim!” dediğinde kabul görüyorsa, Kılıçdaroğlu’nun “kaynaklığı” da pekâlâ olabilir!***Mart ayının cari açığı beklenenin çok üzerinde çıkmış. “Fâninin açlığı”nda ise yine sürpriz yok; milyonlar her zamanki gibi aç!
Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki generallerin yüzde 10’unun tutuklu olduğu Balyoz davası bütün ilginçliği ile devam ediyor. Aralarında eski kuvvet komutanlarının da bulunduğu sanıklar, duruşmalarda aleyhlerine sunulan belgeleri çürütüyorlar, ama tutukluluklar bir türlü sona erdirilmiyor.Konuştuğum bazı avukatlar artık savunma yapmanın da pek bir anlamı kalmadığını dile getirerek “Sanıklar suçsuzluklarını ispatlıyorlar, ama iddia makamı suçu kanıtlayamıyor, buna rağmen eziyet sürüyor” dediler.Bazı sanıkların da “Ne söylesek mahkeme bildiğini yapacak” diyerek artık uzun savunma yapmak yerine sadece beş altı dakikalık savunmalar yapmayı tercih ettiklerini öğrendim.Bu kısa savunmalardan birini de emekli albay Erdal Akyazan yapmış. İlgimi çekti ve savunmayı sonuna kadar okudum.Akyazan savunma yerine son derece duygusal bir konuşma yapmış mahkeme heyetine karşı. Bütün kanıtları tek tek çürüttükleri halde mahkeme heyetinin sustuğunu söyleyen Akyazan 12 Eylül’de tutuklanıp sopalarla dövüldüğünü şimdi ise darbeci sıfatıyla sorguda dayak yediğini anlatıyor.Ancak emekli albayın en dikkat çekici sözleri, eski Genelkurmay Başkanları ile ilgili.Şöyle diyor Akyazan; “Omuzlarındaki yıldız Samanyolu kadar çok olan dört eski komutanımız var; Hilmi Özkök, Aytaç Yalman, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ. Şimdi izninizle buradan onlara sesleneceğim:Vatansever bir subay bizi sırtımızdan hançerledi. Yalan söyledi, tuzak kurdu. Hançer sırtımızda.Ey benim eli öpülesi komutanım. Canım çok yanıyor.Gel buraya, ya hançerin hepsini sok bitir bu işkenceyi ya da çek çıkar hançeri sırtımdan ve sar yaramı.O zaman seni affeder miyim? Asla. Yaramı sarsan da artık seni affetmem. Bana emir komuta etmiş olma onurunu sonsuza kadar geri alıyorum.Ne onu yapıyorsun ne bunu. O zaman da sorarlar adama. Peki ne için yaşıyorsun.”Emekli albay mahkeme heyetine karşı en son da şu cümleyi söylemiş; “Sizden tek talebim hukuku egemen kılmanız. Eğer bunu başaramazsak bu cumhuriyet çöker. Çöker de ne olur? Hiçbir şey olmaz. Dün çökmüş bir imparatorluğun yıkıntıları üzerine ulusça yepyeni pırıl pırıl bir cumhuriyet kurduk. Bir kere yaptık, yine yaparız.”Elbette bu tür savunmaların hukuki geçerliliği pek yok. Mahkeme heyetinin de öylesine dinlediğini sanıyorum.Ama şu bir gerçek ki, yargılanan subaylar içinden çıktıkları orduya çok kırgın. Bırakın hukuksal desteği, moral takviyesi bile alamamaktan şikâyetçiler.Hele eski komutanların gelip hiçbir şey söylememeleri, sanıkların hepsinde müthiş öfke duygusu oluşturuyor.Türk Silahlı Kuvvetleri adına hiç de hoş bir durum değil bu.*****AKP kalabalıklarıEdirne’den çok sevdiğim bir dostum aradı. “AKP’nin buradaki mitingi çok kalabalıktı” dedi ve sonra gülmeye başladı. “Hayrola niye gülüyorsun, Edirne AKP’li oldu mu diyorsun?” diye takıldım.“Yok yok” diyerek anlattı: “Mitingi gidip izledim, kalabalığa baktım, pek tanıdık kimse göremedim. Neyse miting bitti, kalabalığın büyük bölümü toplu halde bir yere doğru yürümeye başladı. Bir de baktım ki, 100’den fazla otobüs bekliyor, otobüse binene kumanya veriyorlar.”Arkadaşım, her gün dükkânına uğrayan bir trafik polisinin “En az 150 otobüs geldi miting için, çoğu İstanbul’dan” dediğini de anlattıktan sonra şöyle dedi: “Alanda 10 bin kişi falan vardı. 150 otobüs 40 kişiden 6 bin eder. Alanın nasıl dolduğu anlaşılıyor.”*****Mitinglerde harem-selamlıkHaber kanallarından özellikle canlı yayınlanan mitingleri izlemeyi çok seviyorum. AKP mitinglerinde çok dikkatimi çeken bir şey var.Herhalde kadınlar rahat etsin diye AKP mitinglerinde harem-selamlık uygulaması yapılıyor.Genellikle kadınlar toplu halde en ön sıralara konuyor.Ancak en önde kadınlar olunca, yayın yapan TV kanallarının mikrofonlarına en yakın kalabalık kadınlardan oluştuğu için tezahüratlarda sadece kadınların sesi duyuluyor.Bu da ekranda miting izlerken kulaklarda çok garip bir duygu oluşturuyor.Canlı mitingleri “bu kulakla” izleyin, anlayacaksınız ne demek istediğimi.*****Namık KemalÖğretmen öğrencisine “Zil çaldıktan sonra sınıftan çıkma, seninle beş dakika görüşmek istiyorum” demiş. İkisi yalnız kaldıklarında öğrencinin ödev kâğıdını eline almış, “Bu şiiri kendin mi yazdın?..” diye sormuş. “ Evet öğretmenim, ben yazdım , bütün mısraları tek tek bana aittir” diye cevap vermiş öğrencisi. “Ooo, o zaman sayın Namık Kemal Bey, sizinle tanışmak benim için inanılmaz bir onur” demiş öğretmen saygıyla ayağa kalkıp telaşla ceketini iliklemeye çalışırken, “Türk edebiyatseverleri sizin uzun yıllar önce öldüğünüz gibi saçma sapan bir düşünceye kapılıp büyük bir üzüntü içerisindeydiler efendim.”*****Dincilikten atılanlara hak var solculuktan atılanlara yok!İktidar, muhalefetin de desteğini alarak darbelerle hesaplaşmak adı altında “ordudan atılanların haklarının geri verilmesi için” bir kanun çıkardı biliyorsunuz. 12 Mart’a kadar uzanan dönemde ordu ile ilişkisi kesilenlere, yitirdikleri tüm haklarının geri verilmesi öngörülüyordu bu kanunla.Böylelikle örneğin 1978 yılında orduyla ilişkisi kesilenler, eğer kalsalardı hangi rütbeye kadar gelecekse o rütbe üzerinden emeklilik hakkı kazanıyor. Ve tabii en önemlisi onurları da iade edilmiş oluyor.Ancak sıra uygulamaya gelince durum değişmiş. Çünkü iktidarın muhalefeti de kandırarak yaptığı bir düzenleme ile pek çok subay ve astsubay bu haktan yararlanamıyor.Kanun maddesi yazılırken, araya sokulan bir cümle ile “Yargı yolu kapalı olan durumlarda ordudan atılanlara haklarının verileceği” karara bağlanmış.Yani sadece Yüksek Askeri Şûra kararı ile ordudan atılanlara bu hak tanınmış oluyor.Durum böyle olunca “irticai faaliyetlere karışan, tarikatlara üye olan, ordu içinde görevi dışında dini faaliyetler yapan ve bu nedenle YAŞ kararıyla ihraç edilen” tüm subay ve astsubaylar bu haktan yararlanırken, solcu oldukları için “üçlü kararname” ile ordudan atılanlar bundan yararlanamıyor.Başvuru sahiplerine ya hiç yanıt verilmiyor ya da “Sizin için yargı yolu kapalı değildi” deniliyormuş.12 Mart’ta ordudan atılan eski bir tanıdığım şöyle dedi: “12 Mart muhtırasından sonra bizi içeri aldılar. Aylarca işkence gördük. Sonra bizi serbest bıraktılar ama ordudan da attılar. O sırada mahkemeye başvurma hakkımız yoktu, olsa bile zaten kimse buna cesaret edemezdi” dedi.İktidar yine cinlik yapmış, muhalefet de uyumuş.
Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’yu gören var mı? Yok.YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ı gören var mı? Yok.ÖSYM Başkanı Ali Demir’i gören var mı? Yok.1 milyon 700 bin öğrenci YGS skandalı nedeniyle büyük bir çöküntü yaşıyor, aileler perişan, geleceğinin çalınmış olması ihtimali herkesin içini kemiriyor ama işin sorumluları ortada yok.Böyle bir sorumsuzluk olur mu?ÖSYM’de bırakın şifre olayını bir kenara, puanlamada, kitapçık basımında, itirazlarda bir dolu hata çıktı ortaya, ama kurumun başındaki zat lütfedip cevap vermeye bile tenezzül etmiyor.Çünkü belli ki arkasında iktidar var, hatta belki ondan da güçlü başka gruplar.En iyisi bir kenara çekilmek, hiçbir şeye karışmamak. Nasıl olsa “büyükleri” bir formül bulacaklar, Ali Demir de kendini kurtaracak.Oysa bu işten kimse yakasını kurtaramayacak. Skandal artık saklanacak halde değil.Gelelim işin iktidar boyutuna. Skandal patladığında iktidar bir anda telaşa kapılarak, hiç kimse kendini suçlamadığı halde “Bu, hükümeti yıkmak için hazırlanmış bir komplodur” deyiverdi. Doğal olarak gözler iktidara çevrildi.Başbakan “Ali Demir süreci iyi yönetemedi” diyerek kendini bir parça işin içinden sıyırmak istiyor ama olmaz.Hükümete düşen, hiç zaman yitirmeden olayın üzerine tam anlamıyla gitmektir.“Yargı karar verecek” söylemi bir aldatmacadan ibarettir. Yargının bu konuyu çözemeyeceği, hatta şüpheyi gelecek yıllara da taşıyacağı gün gibi ortada.ÖSYM Başkanı ile gizli toplantı yapan, Başbakan’a tüm hukuk kurallarını çiğneyerek bilgi veren savcılığın, kamuoyunu tatmin etmek yerine iktidarın istediğini yerine getirmek için çabaladığı anlaşılıyor.Nitekim dün sonunda karar açıklandı ve savcılık hiçbir suç unsuruna rastlamadığını bildirdi. “Yargı açısından” mesele kapandı yani. ÖSYM pirüpak hale getirildi. Ama her nedense Başkan Ali Demir hakkında soruşturma açılacakmış.Yargının kararı ÖSYM’de hiçbir hata olmadığını göstermez. İktidar her şeyin kurallara uygun yapıldığını ispatlamak istiyorsa gerçekten ÖSYM’yi tamamen, çaycısına kadar boşaltmalı ve kuruma kayyum atamalı. Tüm bilgisayarlara ve programlara el konulmalı. “Özerk bir kuruma böyle müdahale edilemez” diye hukuki engel çıkarmak isteyenler olabilir.Sanki iktidar başka konularda hukuka mı uyuyor, bunun da bir kılıfı bulunur nasıl olsa. ÖSYM’ye girilmeli, tarafsız, alanında uzman ve hatta tercihen yabancı uzmanlardan oluşan bir kayyum heyetine tüm bilgisayar sistemi teslim edilmeli.Bu heyet bilgisayar programlarını incelemeli, şifreleme sisteminden puanlamaya, yerleştirmeden özel mail’lere kadar her şey ortaya çıkarılmalı. Yargının kararı öğrencilerin içine düşen kuşkuyu hafifletmeyecektir. Eğer sistemi tekrar güvenli hale getirmez, emin ellere bırakmazsak, ÖSYM üzerindeki şaibe asla bitmeyecektir.*****Radyo anketinde bile aynı sonuçBirbiri ardına anketler yayınlıyor birçok şirket. Gerçi hepsi birbirinin türevi durumunda. Adeta beyin yıkar gibi AKP’nin yüzde 48’den aşağı düşmeyeceği, CHP’nin yüzde 25’i bulamayacağı, MHP’nin ise baraja takılabileceği pompalanıyor zihinlere.Anket merakına bir radyo da katılmış. Kral FM bir hafta süren bir kamuoyu araştırması yapıyor. Dinleyiciler oylarını veriyorlar, noter de bunları tasdik ediyor.Pazartesi günü bu anketin sonucunun açıklanmasına denk geldim. Sunucu sonucu şöyle açıkladı: AKP: 47,5 CHP: 23,5 MHP: 12,3 Gerisi ise baraj altında.Çok ilginç. Tıpatıp AKP anketlerinin aynısı çıkıyor radyo anketinden de.Oysa bu mümkün değil. Çünkü radyo, televizyon, internet, gazete gibi halka açık konumda olan kuruluşların yaptığı anketlerde Türkiye profilini bulmanız mümkün değildir. Üstelik bu tür anketler parti ya da grupların birlikte hareket etmelerine de açıktır. “Normal yapıldığı” söylenen anketlerle birebir tutması ihtimalini matematikçilere bırakmak isterim.İktidar medyada hiçbir boşluk bırakmak istemiyor. Kolu nereye uzanıyorsa orada yürütüyor beyin yıkama faaliyetlerini.Şimdi radyocular bana itiraz edecek ve diyeceklerdir ki “Hayır, hiç müdahale etmedik, rakamlar da noter tasdikli.”Diyeceğim şu: O anket yayınlandıktan sonra sadece kadınlara yönelik “oyunuzu kime vereceksiniz?” sorusu soruldu. Programa 12 kadın telefonla bağlandı. 2’si CHP 2’si de MHP’ye oy vereceğini söyledi. 8 kadın ise tercihinin AKP olduğunu söylerken, ağız birliği etmişçesine “Başbakanımız’ın yaptıkların görmeyenler kördür” dediler. Oranlarsanız AKP yüzde 66 çıkıyor.O an nasıl AKP’liler yüklendiyse, başka partililer de yüklenebilirdi. O halde bir haftalık sonuç nasıl AKP anketleriyle birebir tutuyor ki?Daha sonra Kral FM’in kimin olduğuna baktım. Öğrenince “Yakışır” dedim kendi kendime.*****Siyasilerden röntgenciliği özel hayatları izlemek için değil, “toplumun röntgenini çekip” sorunlara çözüm bulmak için kullanmalarını isteriz! (Gani Yıldız)*****Polisin protestocu avıÜniversite giriş sınavındaki büyük skandalı yargı marifetiyle çözmüş gibi yaptık. Ama polisimiz umutları yıkıldığı için durumu protesto eden öğrencilere hâlâ göz açtırmıyor.Van’da dün polis sabahın köründe operasyon yaparak bir yurtta kalan 5 lise öğrensisini yaka paça yataklarından kaldırarak gözaltına aldı.Çünkü bu öğrenciler YGS’deki rezaleti protesto etmek için derslere girmemişler, okulda boykot yapmışlar.Elbette boykot yapmak suçtur. Ama bir suçu takip etmek için henüz hayatlarının baharında olan liseli çocukları gün doğmadan toparlamaya kalkmak da “görev aşkı” ile tanımlanamaz.AKP iktidarı sık sık “ileri demokrasiden” söz ediyor ama uygulamalar 12 Mart ve 12 Eylül darbe dönemlerini aratır hale geldi.O zaman “asker var” diyorduk dişlerimizi sıkıyor, hırslanıyorduk, ama elimizden fazla bir şey gelmiyordu.Şimdi ise güya demokrasi var, asker vesayeti bitti. Yerine sivil diktatörlük ve polis devleti geldi. Eskisinden beter.*****Duydun mu?Alışveriş merkezinin kalabalık otoparkına park ettim, arka koltuğa uzanmış yatan kedim ‘Pati’ hava alsın diye arka camları ikişer parmak indirdim, arabada huysuzlanıp orayı burayı tırmalamasın diye kapıları kapattıktan sonra sert bir üslupla işaret parmağımı arabaya doğru sallayarak “Bir yere kımıldama... Duydun mu beni!..” diye bağırdım. Tam yanımdaki boşluğa arabasını park eden adam şaşkınlıkla bana baktı, “Arkadaşım” dedi beni deli zannettiği kesin, tedirgin bir şekilde, “Sadece motoru durdurduktan sonra arabayı viteste bırakıp el frenini çekeceksiniz.. O siz gelene kadar ööle durur..! ”
Başbakan Erdoğan Libya liderini uyardı ve “Artık bitti, çek git” dedi. Kaddafi’nin şimdilik buna kulak astığı yok ama, Başbakan’ın artık çok alıştığı “one minute”lerden etkilenen ve Erdoğan’ı “kahraman” gibi gören kamuoyunun pek çok gerçekten haberi yok.Erdoğan Libya’ya karşı bir NATO operasyonundan söz edildiğinde “Bu ne saçmalık ya, NATO’nun orada ne işi var?” demişti.Oysa Başbakan operasyon için plan yapıldığını biliyordu ve Türkiye de resmen bu planın içindeydi.Bundan 4 ay önce NATO Libya’daki olası bir kargaşaya karşı Libya halkını Kaddafi’nin zalimliğinden koruma adı altında ama aslında petrol bölgelerini kontrol altına almak için bir plan geliştirdi.“Southern Mistral 2011” adı verilen plana göre Kaddafi gitmemek için direnirse Fransa savaş uçaklarının önderliğinde Libya’ya karşı bir operasyon başlatılacaktı. Buna daha sonra İngiltere ve Amerikan güçleri de katılacak ve operasyona NATO damgası vurulacaktı.“Müslüman bir ülke” olmasından dolayı Türkiye’ye ise “denizden abluka” görevi öngörülmüştü. Ancak Türkiye aynı zamanda operasyonun merkez üssü görevini de yürütecekti.Başbakan atıp tuttu ama, önce Birleşmiş Milletler kararı ile operasyon başladı, ardından “Southern Mistral 2011” planı gereği devreye NATO girerek tüm sorumluluğu üzerine aldı.Türkiye’nin bu operasyona “katılmama” gibi bir lüksü yoktu ve nitekim daha operasyon başlar başlamaz önceden emir almış olan Türk donanması bölgeye doğru harekete geçti. 6 gemiden oluşan Türk filosu şu anda Libya açıklarında abluka görevini sürdürüyor.İşin Türk halkından gizlenmeyen, ama üzerinde pek durulmayan bir yönü de, Batılı güçlerin operasyonu bir “haçlı seferi” olarak nitelemesi.Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı bu tanımlama da pek etkilemedi ve Erdoğan “haçlı seferi” konusunda aynen şunları söyledi;“Bugün haçlı seferlerinin bir başka boyutunu da görmek, haçlı seferlerini artık farklı şekilde değerlendirmek durumundayız. Haçlı seferleri iki kültürün iki medeniyetin iki dinin karşı karşıya gelmesinden ziyade birbirini tanıması, birbirini anlaması ve birbirinden etkilenmesi sonucunu da doğurmuştur. Bugün batı medeniyetinin temellerinde de doğu medeniyetinin temellerinde de bu karşılaşmanın etkisini kimse inkâr edemez. Haçlı seferleri tarihi sadece savaşla çatışmalar tarihi değil aynı zamanda bir kültürel etkileşim, yakınlaşma, birbirini doğrudan tanıma tarihidir.”Ve işin çok ilginç tesadüflerinden biri, Libya’ya karşı sürdürülen operasyondaki ABD savaş gemisinin adı Andrea Doria. Barbaros Hayrettin’in Preveze’de yendiği amiral.Adamlar hiçbir şeyi unutmuyor. Bize ise figüranlık yapmak düşüyor.*****Bu da hayal miydi?AKP’nin reklamlarını izliyoruz TV ekranlarında. 1999 depreminde hasar gördüğü için yapımı yılan hikâyesine dönen Bolu Tüneli’ni açmakla övünüyorlar.Günün modası biliyorsunuz “Büyük hayaller kurmak ve bunları gerçekleştirmek.” AKP reklamlarında da Bolu tüneli hayalinin nasıl gerçekleştiği anlatılıyor.Tabii ki bir hayalin gerçekleşmesi güzel bir duygudur. Ama bir okurum uyarmış. Hayalin gerçekleştiği ve tünelin açıldığı 2005 yılında o tünelden geçen kamyonların kullandığı motorinin litresi 1.87 liraydı.Şimdi ise aynı motorin 3.59 lira. Acaba AKP’nin “büyük” hayalinde motorin fiyatlarını buraya kadar yükseltmek de var mıydı?*****Oy uğruna aynı anda işlenen 4 suçBaşbakan Erdoğan “kimliği (güya) belirsiz kişilerin” ortalığa yaydığı bazı görüntüleri çok sevdi.Daha önce “Bu tür siyaset bize yakışmaz” diyen Erdoğan şimdi o görüntülere “can simidi” gibi sarılmış durumda.Oysa konumu gereği her biri suç olan bu görüntülerin kimler tarafından yayıldığını bulmak ve gereğini yapmak zorunda.Ama Erdoğan bunun yerine işlenmiş bir suça ortak olarak ve hatta bu suçu överek oy uğruna kendi itibarını da sarsıyor.“Ne özeli, bunlar genel, genel. Genel ahlaksızlık” diyen Erdoğan 4 suça ortak oluyor.Evlere gizlice girilmiş. Bu suç.Girilen evlere görüntü alma cihazı gizlice yerleştirilmiş. Bu suç.Cihazla gizlice görüntü alınmış. Bu suç.Elde edilen görüntüler kamuoyuna sunulmuş. Bu da suç.Aslında bu dört suçun hesabını sormak zorunda Başbakan. Ama seçim var; kim takar hukuku, öyle değil mi?*****Bizim donanma da mı insanlığını yitirdi?Tüm dünya Akdeniz’de Libyalı mültecileri taşıyan geminin batmasını konuşuyor. İddialara göre batan gemide 600’e yakın mülteci olduğu ve bunların çoğunun boğulduğu belirtiliyor.Arızalandığı için akıntıya kapılan ve batan geminin yardım çağrılarına hiç kimsenin cevap vermediği, bölgedeki NATO güçlerinin de yardıma koşmadığı ileri sürülüyor.Dün sabahtan beri çeşitli televizyonlarda konuşanlar mültecilere yardım edilmemesini ve ölüme terk edilmelerini “vicdansızlık” olarak nitelerken “Batı bunu hep yapar, çünkü çıkarları bu yöndedir” görüşlerini ekliyorlar.Oysa bölgedeki NATO güçleri içinde Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait gemiler de var. Libya’yı abluka altına alan 4 gemimiz ile iki denizaltımızın bu durumdan haberdar olmamaları mümkün değil.“Vicdansız NATO” kılını kıpırdatmamış ama bizim donanmamızın da hiçbir şey yapmadığı ortada.NATO’ya aklım eriyor da, bizim donanmamızın “NATO emri ile” vicdansızlık yapmasını içime sindiremiyorum.Ama sonra düşünüyorum da, istihbarat odasının zemininde kendi silah arkadaşlarını hapse attıracak düzmece belgelerin konmasını bile engelleyemeyen bir deniz kuvvetlerinden ne beklenir ki?*****Örgütlü okurlarHer gün hem internetteki yazımın altına pek çok yorum yazılır hem de e-mail’ler gelir. Hepsini okurum, notlarımı alırım, cevap da yazarım.Ancak seçim hileleri ve YGS hakkındaki yazılarıma gelen yorum ve mesajlarda bir örgütlülük hissediyorum.Bilgisayarla seçim hilesi yapılamayacağını söylüyor birçok okur. Aynı şekilde ÖSYM’nin de YGS konusunda hiçbir hatası olmadığını savunuyor aynı kişiler.Elbette ikisinde de kesinlik yok, ama ciddi kuşkular var.Amerika bilgisayarlı seçimden vazgeçti. Yunanistan ihaleyi iptal etti. Avrupa ülkeleri kullanmıyor bu yöntemi.Ama bizim bazı örgütlü okurlar hiçbir kuşkuya kapılmadan “hile olamaz” diyebiliyor.YGS konusunda ortaya çıkan gerçekler rezalet halini almışken yine aynı örgütlü okurlar “Şifre, kopya, kayırma, hepsi sizin uydurmanız, bu mümkün olamaz zaten” diyebiliyorlar.Demek ki bir yere ait olmak gözleri böylesine karartabiliyor.*****Bülent Arınç, “Anayasanın değiştirilemez üç maddesi arasından sadece ‘Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir’e dokunulmaması gerek” demiş. Durumu AKP’nin sloganıyla özetlersek: “Cumhuriyet’in temellerini tartışmak hayaldi, gerçek oldu!” (Gani Yıldız)
Yazacaklarımın şimdilik bir belgesi yok. Ancak bilgisayar programlarıyla neler yapılabildiğini bilen biri olarak yaşanan sınav rezaletinin arkasında aslında ne olduğunu bugüne kadarki deneyimlerimle tahmin edebiliyorum.ÖSYM’nin garip başkanı, sadece bir konuda ısrarlı. Diyor ki “Şifre var, kopya yok.”Tabii ilk soru “O zaman şifre niye var?Bunun da “bilimsel!” cevabını verebilirler. Diyebilirler ki “Bu tür programlarda değerlendirme yapabilmek için şifrelere ihtiyaç vardır. 1 milyon 700 bin sınav kâğıdının değerlendirilmesinde bir program uygulanmasa her şey karışabilir.”Buna da tamam diyelim.Ve en önemlisi, diyelim ki gerçekten şifre anahtarı hiç kimseye verilmemiş olsun.Yine de durum değişmiyor.Sınavın en şüphe çeken yanı, 1 milyon 700 bin ayrı soru kitapçığının basılmış olması. Bu konu sadece “güvenlikle” izah edilemez.Anladığım kadarıyla bu sistemin temel amacı “yerleştirme” sırasında oynanacak oyundur.Burada hedef sınavdan ziyade bazı cemaatlar tarafından yetiştirilen, eğitilen taze beyinlerin belli bazı üniversitelere “grup halinde” sokulmalarını sağlamak.Bazı dini grupların yetiştirdiği öğrenciler kendi başlarına bırakıldığında değişik üniversitelere dağılıyorlar. Bu kez işi daha sıkı tutup bazı üniversitelere, eğitim dönemi boyunca birlikte hareket edecek, örgütlenme faaliyetlerini daha güven içinde sürdürecek sayıda öğrenci aynı anda yerleştirilmek isteniyor.Zamanında bunda başarılı olmuşlar ve toplu halde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne yönelmişlerdi. Geçen 40 yıl içinde bu okuldan mezun olan çok sayıda “belli görüş sahibi” genç Türkiye’nin çeşitli yerlerinde kaymakam ve vali oldular.Anladığım kadarıyla 1 milyon 700 bin kitapçık ve cevap anahtarı hazırlanmasının temel nedeni bu. Çünkü bu yolla kimlerin nereye yerleştirileceğini bilgisayar sistemiyle belirlemek mümkün. Adayların alacağı puanın bile hiç önemi yok, çünkü sınav kitapçığını ve alınan sonucu o öğrenci dışında hiç kimse göremiyor.Ama ÖSYM her adayın kim olduğunu bildiği gibi kimin hangi kitapçığı aldığını ve onun cevap anahtarını biliyor. O halde puanı ne olursa olsun bazı öğrencilerin istenilen yerlere yerleştirilmesi de mümkündür.Kimileri için bu yazdıklarım “çok ileri bir komplo teorisi” olarak görülebilir. Ancak ÖSYM Başkanı’nın tavrına baktığımda bunun bir komplo teorisi olmadığı izlenimini alıyorum.Savcılar, asıl yerleştirme sonunda çalışma yapmalı. Yerleştirilen her öğrencinin aldığı puan ve girdiği yer sıkı sıkıya kontrol edilmeli.*****Seçim hilesine dikkatBelki sıkılan olmuştur, çünkü birçok kez yazdım. 2007 seçimlerinde bilgisayar yoluyla hile yapıldığı konusunda kamuoyunun zihninde kuşku var. Daha sonra yerel seçimlerde gecenin bir yarısı elektriklerin kesilmesi ve elektrikler geldikten sonra sonuçların ciddi biçimde değiştiğinin görülmesi de kuşku yaratmıştı. Sonunda referandumun sonucunun da zihinleri bulandırdığı bir gerçek.Bu nedenle çeşitli defalardır partileri uyarıyor ve sandığa sahip çıkmaları gerektiğini söylemeye çalışıyorum.Hatta sadece sandıkların sıkı kontrolü değil, “birleştirme tutanaklarının” da iyi izlenmesi gerektiğini söylüyorum.Bilgisayarın neler yapabileceğini hayal edemeyenler ise “Nasıl yani, millet oyunu verecek, bilgisayarla bu değiştirilecek, olur mu öyle şey?” diye soruyorlar haklı olarak.ÖSYM 1 milyon 700 bin aday için ayrı soru kitapçıkları hazırlayabiliyor, buna bir şifre koyabiliyor ve her aday için ayrı bir cevap anahtarı hazırlayabiliyor. Bunların hepsi bir bilgisayar programıyla gerçekleştiriliyor.Yani demem şu ki, bilgisayarla neler yapılabileceğini hayal edemeyenler bu örnekten yola çıkarak hayal güçlerini zenginleştirebilir. Bilgisayar programı ile aynı soruları içeren 1 milyon 700 bin ayrı kitapçık hazırlanabiliyorsa, yine bilgisayar programı kullanılarak oyların merkeze ulaştırılması sırasında yapılacak müdahaleler için de bir program yazılabilir.Bu nedenle öncelikle her sandığın kesin sonucunu elde tutmak ve birleştirme tutanaklarının düzgün yazıldığını kontrol etmek çok önemli.Ondan sonra yapılacak tek iş kalıyor. Eldeki “kesin” sonuçlarla Yüksek Seçim Kurulu bilgisayarındaki rakamları karşılaştırmak.*****Nedir bu 15 Haziran?İmralı’daki mahkûma dayandırılarak telaffuz edilen 15 Haziran tarihi var. İmralı’daki “15 Haziran son gün. O güne kadar müzakereler başlamazsa kendi kaderimizi çizeriz” diyor. Bunun Türkçesi şudur: “size 15 Haziran’a kadar süre. İsteklerimizi yerine getirdiniz getirdiniz, yoksa günah bizden gider, Türkiye’yi kan gölüne çeviririz.”Yani terör sopası yine Türkiye’nin üzerinde. Devletimizi yönetenler de bu terör sopasının tehdidi altında ne yapacaklarını bilemez halde.Ancak garip olan 15 Haziran tarihinin verilmesi.15 Haziran seçimlerden üç gün sonrasına denk geliyor.Bu seçimden ne sonuç çıkacağı belli değil. AKP tek başına iktidar olabileceği gibi bu kez salt çoğunluğu bulamayabilir de.Ya da bırakın yeni baştan anayasa yazmayı, değişiklik yapacak gücü bile olmayacak bir çoğunlukla iktidara gelebilir.Hangi durum söz konusu olursa olsun, Türkiye’nin en önemli sorununa seçimden üç gün sonra bir çözüm bulmak ya da müzakere etmek teknik olarak mümkün değil.İmralı’daki bunu bilmiyor mu? Biliyor tabii. O halde neden ısrarla 15 Haziran diyor? Demek ki asıl hedef 15 Haziran değil, daha önce bir takım sözler almak.Soru şu: İmralı’daki ile pazarlık yapılıyor mu? Yapılıyorsa ne aşamada?*****Anneler GünüAnneler Günü’nde yayınlamayı unuttuğum bir fıkrayı hoşgörünüze sığınarak bugün paylaşmak istiyorum. Tabii kiYıldırım Tuna’dan:İki küçük çocuk pazar sabahı annelerinin yatağına gelmişler, “Bugün Anneler Günü, sen lütfen kalkma, yat, sana bir sürprizimiz var..” demişler. Anne yatağına kahvaltı beklerken mutfaktan mis gibi kızarmış ekmek ve sucuklu yumurta kokuları gelmeye başlamış, hayli uzun bir süre sonra başka bir hareket olmayınca ‘Neler olduğunu’ merak eden anne öğrenmek için aşağı inmiş, çocukların ikisinin de pişirdikleri sucuklu yumurtayı yediklerini görmüş... “Sürprizzz...” diye bağırmaya başlamış onu gören iki çocuk aynı anda, “Bugün Anneler Günü ve biz kendi kahvaltımızı kendimiz pişirdiiikk!”***Bir teklif: Siyasetin kalitesini artırmak için milletvekillerine SÜSS (Siyasette Üslup ve Seviye Sınavı) uygulansın. Ancak mümkünse ÖSYM süreçte yer almasın! (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; seçimler yaklaştıkça iktidarın dengesi biraz daha bozuluyor. Başbakan yüzde 50 oy alacaklarını söylediği halde durumun keyfini çıkarmak yerine muhalefete karşı giderek sertleştiği gibi halk arasında “bel altı” denilen yönteme başvurarak öfke ve sinir manzaraları sergiliyor.Otorite yok gibiBaşbakan’ın öfke ve sinir dolu konuşmaları belki seçim propagandası kapsamında mazur görülebilir, buna karşı ülkenin her tarafından ateş fışkırırken devlet otoritesi neredeyse sıfıra inmiş durumda. İşte bunun hiçbir mazereti ve gerekçesi olamaz. Ancak AKP iktidarı bütün gücünü ne pahasına olursa olsun seçim kazanmaya veriyor. Bu uğurda otorite boşluğu görmezden geliniyor.Güneydoğu isyandaİktidar kendi başlattığı “Kürt açılımının” altında kaldı. Güneydoğu başta olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde adeta bir isyan yaşanıyor. Kürt temsilciler “Çok kötü şeyler olacağından” söz ediyor, iktidar ise hiçbir şey olmuyormuş gibi davranıyor. Sadece bir yaptırımı olmayan sert sözler söyleniyor.Yok sayınca olmuyor mu?Güneydoğu’daki bütün kentlerde bir ayı aşkın süredir “sivil itaatsizlik” eylemleri yapılıyor. Hemen her gün kanlı çatışmalar yaşanıyor. Devlet güçleri bu olaylar karşısında tam bir acziyet içinde. Polis TOMA’ları çoluk çocukla köşe kapmaca oynayarak sözde toplumsal olayları bastırıyor.Dalga dalga büyüyorOysa olaylar çoluk çocuğun polislerle köşe kapmaca oynamasından çok daha önemli ve kapsamlı. İmralı ile görüşmekten bitap düşen iktidar organları soruna çare bulamadıkları gibi dalga dalga büyüyen olayları da artık kontrol altına alamıyor. Çare ise “hiçbir şey olmuyormuş gibi davranmakta” bulunuluyor.Konvoya saldırıİktidarın nasıl bir otorite boşluğu yarattığının en somut kanıtlarından biri Kastamonu saldırısı oldu. Hesapta Başbakan’ı yüzlerce kişi karadan ve havadan koruyor ama, korumalar kendilerine yapılan saldırıda bile aciz kalıyorlar. Teröristler buhar olup uçarken ne bir iz ne bir ipucu bulunabiliyor.Ergenekon ucuzluğuİktidar ülkedeki otoriteyi elinden kaçırınca, yine bildik çareye başvurdu. Suçluları bulmaktan âciz güvenlik birimleri suçu yine “derin devlete” atmayı tercih etti. Azgın yandaşlar üç gündür Kastamonu saldırısının Ergenekon işi olduğunu anlatmak için çırpınıyorlar. Ne komik.Amaç zihin bulandırmakOysa yandaşlar günler öncesinden PKK’nın Karadeniz’de saldırıya geçeceği kehanetini savurdular. Devletin hiçbir birimi “Siz bunu nasıl biliyorsunuz?” diye sorma gereği bile duymadı. Bunu yapmadığı gibi saldırıyı da önleyemedi. Devletin bu kadar acz içine düşmesinin hesabı elbet bir gün verilir.Bursa’daki olaylarSiyasi olmayan ama devletin nasıl bir acz içine düştüğünü gösteren bir olay da Bursa’da yaşandı. Bursa ile Beşiktaş arasında yıllar öncesine dayanan “kan davası” devleti yönetenlerin basiretsizliği sonunda kanlı olaylara yol açtı. Her nasılsa Bursa’nın valisi de emniyet müdürü de hâlâ koltuklarında oturuyor.Maç bile yapılamıyorİktidar o kadar şaşırmış durumda ki, Türkiye’nin en gelişmiş kentlerinden birinde seyirci taşkınlığı yüzünden maç bile yapılamıyor. Çünkü devletin gücü bir avuç kendini bilmez seyirciyi zaptedecek durumda bile değil. Çare yine aynı: Maçı ortadan kaldır, olaylar kendiliğinden biter. İyi mi?Otelden stadaBeşiktaş kaldığı otelden maçın yapılacağı stada bile gidemedi. “Beşiktaş seyircisi Bursa’ya gelecek, bu kan davasını bitireceğiz” diyen Vali, bir takımın güvenliğini sağlayamadı. Kolayı seçti, maçı iptal etti. Bu aynı zamanda devletin de iflas ettiğinin itirafıydı. Ama ne fark eder. AKP affedecektir.Bu olabilir mi?Türkiye gibi bir ülkede seyirci taşkınlığı nedeniyle maç iptal edilebilir mi? Bunu önleyecek güç ve beceri koca ilin emniyetinde yok mudur? Vardır. Ama devletin bütün birimleri kendilerini iktidara göbekten bağlarsa, ne kimse iş yapabilir ne doğru yönde inisiyatif kullanabilir. Bu da tarihe bir utanç belgesi olarak geçer.Bursalılara iki çift sözBu arada Bursalılara da söylemek istediğim bir şey var. Kaç yıldır, Atatürk’e, ilkelerine, Cumhuriyet’e, milli değerlere, Türk olmaya karşı ağır saldırılar ve hakaretler yapılıyor. Kimsenin kılı bile kıpırdamıyor. Ama bir maç için Bursalı sokağa dökülebiliyor. Hepinizi yürekten kutlarım.Doğu’da gelişmelerİktidar anketlere sığınarak “tek başına iktidar olacağı” propagandası yapıyor. Oysa durum çok farklı olabilir. Doğu illerinden çok ilginç sonuçlar gelebilir. CHP’nin hatta MHP’nin bu bölgelerdeki oylarını hayli artırmaları kimse için şaşırtıcı olmamalı. Muhalefet Doğu ve Güneydoğu’da oylarını birkaç kat artırabilir.Batman ve VanÖrneğin Maliye Bakanı’nın aday olduğu Batman’da Faris Özdemir’i aday gösteren CHP patlama yapabilir. Bazı yerel kaynaklar BDP’li bağımsızlarla CHP’nin milletvekili çıkarabileceğini AKP’nin ise bu ili boş geçebileceğini bile ileri sürüyor. Aynı durumun Van için de geçerli olduğu yolunda haberler var.Diyarbakır sürpriziDiyarbakır’da seçim sadece AKP ile BDP arasında geçecekmiş gibi bir hava yayılıyor. Bu ilde CHP’nin hatırı sayılır bir oy alacağı, özellikle korucu köylerindeki oyların AKP yerine CHP ve MHP’ye yönelebileceği söyleniyor. Muhalefetin bölgede sessiz ve derinden çalıştığı ileri sürülüyor.YGS sınavlarıAKP’nin önemli handikaplarından biri hâlâ YGS skandalı. Başbakan önünü arkasını düşünmeden savcılardan bilgi aldığını söyledi söylemesine ama kuşkular giderilmedi. Hatta puanlama hataları nedeniyle kuşku ve öfke daha da arttı. Bunun seçimlerde beklenmedik tepki yaratması şaşırtıcı olmaz.Şimdi de internetToplumun özellikle genç kesimi için internet çok önemli. Siyasetle pek ilgilenmeyen hatta bilgisiz oldukları için AKP propagandalarına en çabuk inanan bu kesim internet sansürü nedeniyle çok öfkeli. İnternet sansürü, bu kesimin de ülke sorunlarına duyarlı olmasına neden olacaktır.Genel acziyetEtnik kalkışmadan terör saldırılarına, maç nedeniyle çıkan çatışmalardan sınav yolsuzluğuna rağmen her alanda yaşananlar genel bir devlet aczini ortaya koyuyor. Türkiye hiç bu hale gelmemişti. Her yer barut fıçısına döndü. Bu tepkinin sandıklara yansıması halinde iktidarın işinin zor olduğunu söylemek yanlış olmaz.Hepinize iyi haftalar dilerim.
Yolsuzluk yapanın yanına kâr kalmamalı. Kim olursa olsun, yolsuzluk yapanın üzerine gitmemiz ve hesabını sormamız en azından vatandaşlık sorumluluğumuz.Ancak çağdaş bir ülkede yolsuzluğun üzerine gidilirken de hukuka ve daha da önemlisi adalete uymak zorundayız.Günlerdir İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde yaşanan “yolsuzluk operasyonunu” izliyoruz.Polis, özel yetkili savcıların emriyle Büyükşehir Belediyesi’ne ait bazı şirketleri ve merkez binayı bastı, saatlerce süren aramalar yapıldı. Çuval çuval kağıtlar çıkarıldı dışarıya, bilgisayarlara el kondu, birçok kişi gözaltına alındı.Sonuçta 17 kişinin tutuklanmasına karar verildi.Eğer ortada bir yolsuzluk varsa yapılanlarda bir terslik var mı?Yok. Hatta tam tersine alkışlanacak bir tavır.Ama garip olan, AKP’li birçok belediyede yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkarken operasyonun hep CHP’li belediyelere yönelik olması.Üstelik İzmir’deki özel yetkili savcı ve polis de müthiş çalışmış. Aylar öncesinden içeri adam sokmuşlar. Elektrik prizlerine video izleme cihazları, ses kayıt aygıtları takılmış. Gireni çıkanı aylarca izlemişler, dinlemişler. Kim rüşvet verdi kim aldı tek tek saptamışlar!Hepsi harika da, bu tür ince çalışma neden başka belediyelerde uygulanmaz acaba?Haklarındaki yolsuzluk iddiaları günlerce gazete manşetlerinden ve televizyon haberlerinden inmeyen belediyelere de video alıcıları, ses kayıt cihazları takmak başka savcıların, polis müdürlerinin aklına neden gelmez?Diyorum ki, keşke her ilde böyle özel yetkili savcılar ve onların talimatıyla müthiş çalışan polis müdürleri olsa, yolsuzlukların önüne nasıl da geçeriz değil mi?*****UtanıyorumDeniz Gezmiş ve arkadaşları siyasi çıkarlar uğruna idam edilmelerinin yıl dönümünde anıldılar. Ne acı tesadüftür ki, Deniz’lerin avukatı Halit Çelenk de, onların göğe uçtukları gün aramızdan ayrıldı.“Üç fidan” tanımı 1976’de Nihat Behramoğlu’nun o zamanki Vatan Gazetesi’nde yayınlanan sonra kitap olan “Darağacında üç fidan” yazı dizisinden sonra hayatımıza girmişti.O yıllardan sonra köprülerin altından çok sular aktı. Denizler’in yoldaşlarından bazıları şimdinin gericileri, ülke sevgisizleri, yabancı uşakları oldular.“Üç fidan” bu alçakları, hayasızları, arsızları görüyorlarsa bulundukları yerden, herhalde kederlerinden ağlıyorlardır.Bize ise sadece utanmak kalıyor.*****Sevgili annemeBirkaç günlüğüne alıp başımı gitmiştim. Daha sakin daha huzur verici bir ortamda bir süreliğine de olsa yazılarımı yazsam bile hiç olmazsa ortamdan uzak kalmayı düşünmüştüm.Ama bugün Anneler Günü. Sevgili annemden uzakta olmak, o güzel günde gidip elini öpememek, boynuna sarılamamak, “Aman biraz dikkatli ol evladım” nasihatini bıkıp usansam bile alamamak duygusu yüreğimi sarınca tereddütsüz atlayıp tekrar döndüm İstanbul’a. Bugün milyonlarca annenin mutluluğuna ben de annemin dizinin dibine giderek katılacağım. En gencinden en yaşlısına tüm annelerin bu mutlu gününü gönülden kutlamak isterim.Elbette bu mutlu güne annesi olmadığı için hüzünlü girenler de var. Ama diyorum ki, acınızı yüreğinize bastırın ve aldığınız bir gülü sokakta gördüğünüz ilk anneye vererek mutluluğa ortak olun.*****Taksi parasıAdamın biri iş için Hindistan’a gitmiş, Delhi Havaalanı’na inip otele gitmek için taksiye binmiş. Müthiş kalabalık bir trafik, uzunca bir yolculuk sonrası otele varmışlar. Otel müdürü onu kapıda karşılamış. Taksi şoförü makul sayılacak 8 dolar karşılığı bir para istemiş. Adam parayı uzatır uzatmaz otel müdürü birden araya girip şoförün elini yakalamış, “Seni değersiz parazit.. Seni pislik!” demiş şoföre, “Böyle kazıklar atarak ülkemizin adını kirletiyorsunuz.. Aşağılık mahluklar!” diye çıkışmış. Müdür paranın yarısını alıp adama iade etmiş. Şoförün ensesine bir tokat patlatarak “Defol!” diye bağırmış, “Defol ve bir daha seni buralarda görmeyeyim!” Şoför inanılmaz yoğun trafiğin içinde sinirle kaybolurken müdür “Özür dilerim efendim..” demiş adama dönerek, “Nasılız?..” Adam “Valla..” demiş şaşkınlığını atlatamayarak “Taksinin bagajında kalan bavulumu bu 14 milyonluk şehirde buldurabilirseniz sanırım daha iyi olacağım!” (Yıldırım Tuna)*****Gani Yıldız’danBu yılki 1 Mayıs, 34 yıl sonra asılan “zincirlerini kıran işçi” pankartıyla beraber, “kafasında cop kırılmayan işçi”yi de görmemiz açısından önemliydi!***ÖSYM Başkanı yarın ekrana çıkıp, “Çıraklık dönemindeyim. Kalfalıkta da hatalar olabilir. Fakat ustalık döneminde her şey çok güzel olacak!” derse şaşırmamalı!***Başbakan, “Her öğrenciye elektronik kitap vereceğiz” demiş. Aslında iktidar bu uygulamayı genişletip kitap yayımlamayı yasaklasa daha rahat eder. Hem insanların ne okuyacağını belirlemek kolaylaşır hem de basımevi basmaya gerek kalmaz!***Ağustos ayında yürürlüğe girecek uygulamayla kimin hangi internet sitesine girebileceğine devlet karar verecek. Çin, İran gibi ülkelerde sansür için kullanılan bu sistemden sonra siteleri “AK siteler” ve “yasaklı siteler” olmak üzere ikiye ayırırız artık!***Başbakan, YGS’deki şifre konusunda, “Yargıdan gelen ilk sinyaller olumlu” demiş. Acaba Başbakan’ın gördüğü sinyal, bozulup kenara çeken “yürütme-yargı ilişkisi”nin dörtlü flaşörü mü?***Maliye Bakanı, 4.5 liraya yaklaşan benzin fiyatıyla birlikte akaryakıt istasyonlarından fedakârlık istemiş. Konunun zam olmasına rağmen, fedakârlığın vatandaştan istenmemesi oldukça şaşırtıcı bir durum!*** Toplumdaki gerginlik artarken insan, “Acaba gerçek ‘Çılgın Proje’, bir türlü sonuç vermeyen ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ mi?” diye sormadan edemiyor!
Anketlere inanırsanız seçimin sonuçları çoktan belli. AKP 47-51 bandında tek başına iktidar oluyor. Eskisinden de güçlü biçimde anayasayı tek başına değiştirecek güce kavuşuyor.CHP ise yüzde 21-25 arası bir oy alacak, milletvekili sayısı biraz artacak ama mecliste etkili muhalefet yapacak güce kavuşamayacak.MHP’nin durumu ise kritik. Baraj altında kalması ihtimali var. Geçse de yüzde 11 bile olamayacak 10.1 gibi bir oranla, ucu ucuna meclise girebilecek.Kamuoyuna araştırma şirketleri tarafından dayatılan bu.Kimse de aksini söylemeye cesaret edemiyor çünkü eğer ki biri anketlerin doğruları dile getirmediğini söylerse, güçlü bir yandaş korosu harekete geçiyor.Sadece bu görüşü ileri sürenle sınırlı kalsa saldırı yine neyse. Ama direkt patronlar hedef alınıyor ve “Falan medya grubunun patronu CHP’nin adamı mı oldu, ayağını denk alsın” türünden yayınlar başlıyor.Tamam, bu araştırmaları yedik!Ama Başbakan Erdoğan’ın tavrına bakınca ortaya farklı bir tablo çıkıyor.Kamuoyu araştırmalarına göre şu anda en rahat lider Erdoğan. Partisi neredeyse yüzde 50 oy alacak durumda. Hal böyle olunca Erdoğan’ın da seçim kampanyasını adeta “dalga geçerek” yapması gerekir.Oysa tam tersi, Erdoğan sertleştikçe sertleşiyor, belden aşağı iniyor, dini tahrik sayılabilecek söylemlerde bulunuyor.Baykal’la ilgili kaset bundan bir yıl önce çıktığında Erdoğan “Bu işe karışmayacaklarını, bunun siyaset dışı olduğunu ve kendilerine yakışmayacağını” söylemişti.Gerçi aklına estiğinde kasetten söz ederek yıpratma yaptı yapmasına ama son günlerde kaset dilinden hiç düşmüyor.Demek ki Erdoğan çok endişeli ve rakibi yıpratmak adına kendi ilkelerini bile çiğnemeyi göze alabiliyor.Ancak asıl önemlisi Erdoğan’ın “din üzerinden” yaptığı propaganda. Kılıçdaroğlu’nun artık en tutucu dindarın bile hoşgörü ile karşıladığı bir deyimi kullanmasını, olabilecek en ilkel biçimde eleştirmeye ve bundan medet ummaya çalışan Erdoğan’ın durumu hiç de hoş değil.Ayrıca bence asıl önemli olan Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na yönelik “Müslümanlardan özür dilesin” sözleridir ki, nedense pek ilgi görmedi bu söylem.Türkiye’nin yüzde 90’ı Müslüman. Böyle bir ülkede “Müslümanlardan özür dilesin” uyarısı Müslüman olmayanlara karşı söylenen bir sözdür.Erdoğan durumun çok kritik olduğunu fark ediyor olmalı ki, Kılıçdaroğlu’nun “Alevi” kökenini işaret ederek ve kendi tabanının bu kesime olan bakışını bilerek “Müslümanlardan özür dilesin” diyecek kadar işi ileri götürüyor.Konu artık din istismarını bile aşmıştır. Tayyip Bey seçim sonuçları için belli ki büyük endişe içinde.***Hem suçlu hem de herkesten para alıyorSınav rezaleti, artık üstü örtülemez hale geldi. Şifresi olan ama kimsenin kopya çekmediği! YGS’de şimdi de “puan düzeltme” kepazeliği yaşanıyor.Öğrencilerin hepsi soluğu ÖSYM’de alıyor, çoğunun da puanının yanlış hesaplandığı anlaşılıyor. Çocuklar puanlarını düzeltip geri dönüyorlar.Eğer bu kadar öğrenci sınav sonucunu değiştirebiliyorsa artık işi “başvuruya” bırakmadan tüm cevapların yeniden değerlendirilmesi gerekiyor.ÖSYM bunu yapmadığı gibi bir de “puanım yanlış” diyen öğrenciden 5 lira para alıyor. Hem suçlular hem de bu suçtan para kazanıyorlar yani.İşin çivisi bir kere çıktı mı artık kimse tutamaz...***Buhar mı oldular?Başbakan’ın Kastamonu’daki mitinginde güvenlik alan birimlerin bir bölümünün konvoyu silahlı saldırıya uğradı ve bir polisimiz şehit oldu biliyorsunuz.Ama saldırıyı yapanlar ortada yok. Sanki buhar olup uçtular.Oysa gazeteciler bile biliyordu saldırı olacağını. Bu konularda çok uzman bir polis-yazar daha günler öncesinde “Kastamonu’da eylem yapılacağını” bildirmişti.Verilen bilgilere göre polis ve istihbarat birimleri de eylem yapacak teröristleri takibe almıştı, adeta nefes aldırmıyordu.Gelin görün ki sonuç farklı oldu. Adamlar el bombalarıyla otomatik tüfeklerle saldırdılar, uzun süre çatışma yaşandı. Bir polis şehit oldu. Yaralananlar oldu, bir araç yandı. Yakalanan yok.Peki Başbakan’ı korumak için nereyse 100 kişi seferber. Havada helikopterler uçuyor. Her balkona bir keskin nişancı konuyor.Ee, ne anladım ben bu korumadan.Gazetecilerin bile bildiği saldırganlar nasıl yakalanamıyor?***İsabetAntalya’da “Ladys Open Golf Turnuvası” var. Zaman geçirmek için biraz izledim. Yıldırım Tuna’nın bir golf fıkrası geldi aklıma. Sizlerle de paylaşayım istedim;Golf oynayan adam topunun başında, atış yapacağı deliğe 200 metre mesafede sopasını kaldırıp indirerek topa nişan alıyor, vuruş yapmadan tekrar heyecanla omuzlarını titreterek aynı hazırlığı tekrarlıyormuş,“Yahu amma uzattın?.. Vur artık şuna...” demiş arkadaşı.“Karım kulübün balkonunda buraya bakıyor...” demiş adam, “O nedenle çok iyi bir vuruş yapmam lazım..”“ Saçmalama..!” diye atılmış arkadaşı heyecanla, “Tam bu mesafeden ona isabet ettirebilme şansın neredeyse sıfır.. Deneme bile..!”***Bagaja laptop koymak da yasakBirkaç günlüğüne İstanbul’dan kaçtım. Bazen insan çok bunalıyor. Hiçbir şeyden keyif almaz hale geliyor. Böyle durumlar için en iyisi ortamdan biraz uzaklaşmak, kafa dinlemek.Tabii ne kadar kaçarsam kaçayım, asıl sorumluluğum olan yazılar devam edecek. Yanında laptop olunca iş kolaylaşıyor.Birkaç gün İstanbul dışında olacağım için mecburen bavul aldım yanıma. Uçağa binerken elimde eşya olmasın diye de neyim var neyim yok hepsini bavula koydum, bagaja vereceğim. Tabii laptop da içinde.Havaalanında ilk arama kapısına geldim. Görevli “bavulda laptop var mı?” diye sordu. Var tabii.“Çıkarın” demez mi? “Anlamadım” dedim, o el çantaları için değil mi, koca bavul burada açılır mı, gümrük kapısında kaçak mal mı arıyorsunuz?”Oysa dünyanın her yerinde, laptop, sıvılar, ruhsat gerektirmeyen kesici-delici aletler bavulla bagaja verilebiliyor ve ön aramadan da geçmiyor.Ama İstanbul Valisi emir vermiş, bavullarda laptop varsa çıkacakmış. Düşünebiliyor musunuz, binbir zorlukla bavulu oldurup kapatıyorsunuz sonra daracık bir x ray kapısının önünde ve herkesin içinde bavulu açıp hasar görmesin diye ortalarda kazakların arasına sıkıştırdığınız laptopu çıkarıyorsunuz.“Dünyada hiçbir yerde (İsrail hariç) yok böyle bir şey” dedim. Görevli “Valiye söyle” cevabını verdi.İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi yetkilileri, “Depremde İstanbul’daki binaların çoğu yassı kadayıf şeklinde çökecek” demiş. Özetle; müteahhit işin kaymağını yer, vatandaş kadayıfın altında kalır. (Gani Yıldız)