Anketlere inanırsanız seçimin sonuçları çoktan belli. AKP 47-51 bandında tek başına iktidar oluyor. Eskisinden de güçlü biçimde anayasayı tek başına değiştirecek güce kavuşuyor.
CHP ise yüzde 21-25 arası bir oy alacak, milletvekili sayısı biraz artacak ama mecliste etkili muhalefet yapacak güce kavuşamayacak.
MHP’nin durumu ise kritik. Baraj altında kalması ihtimali var. Geçse de yüzde 11 bile olamayacak 10.1 gibi bir oranla, ucu ucuna meclise girebilecek.
Kamuoyuna araştırma şirketleri tarafından dayatılan bu.
Kimse de aksini söylemeye cesaret edemiyor çünkü eğer ki biri anketlerin doğruları dile getirmediğini söylerse, güçlü bir yandaş korosu harekete geçiyor.
Sadece bu görüşü ileri sürenle sınırlı kalsa saldırı yine neyse. Ama direkt patronlar hedef alınıyor ve “Falan medya grubunun patronu CHP’nin adamı mı oldu, ayağını denk alsın” türünden yayınlar başlıyor.
Tamam, bu araştırmaları yedik!
Ama Başbakan Erdoğan’ın tavrına bakınca ortaya farklı bir tablo çıkıyor.
Kamuoyu araştırmalarına göre şu anda en rahat lider Erdoğan. Partisi neredeyse yüzde 50 oy alacak durumda. Hal böyle olunca Erdoğan’ın da seçim kampanyasını adeta “dalga geçerek” yapması gerekir.
Oysa tam tersi, Erdoğan sertleştikçe sertleşiyor, belden aşağı iniyor, dini tahrik sayılabilecek söylemlerde bulunuyor.
Baykal’la ilgili kaset bundan bir yıl önce çıktığında Erdoğan “Bu işe karışmayacaklarını, bunun siyaset dışı olduğunu ve kendilerine yakışmayacağını” söylemişti.
Gerçi aklına estiğinde kasetten söz ederek yıpratma yaptı yapmasına ama son günlerde kaset dilinden hiç düşmüyor.
Demek ki Erdoğan çok endişeli ve rakibi yıpratmak adına kendi ilkelerini bile çiğnemeyi göze alabiliyor.
Ancak asıl önemlisi Erdoğan’ın “din üzerinden” yaptığı propaganda. Kılıçdaroğlu’nun artık en tutucu dindarın bile hoşgörü ile karşıladığı bir deyimi kullanmasını, olabilecek en ilkel biçimde eleştirmeye ve bundan medet ummaya çalışan Erdoğan’ın durumu hiç de hoş değil.
Ayrıca bence asıl önemli olan Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na yönelik “Müslümanlardan özür dilesin” sözleridir ki, nedense pek ilgi görmedi bu söylem.
Türkiye’nin yüzde 90’ı Müslüman. Böyle bir ülkede “Müslümanlardan özür dilesin” uyarısı Müslüman olmayanlara karşı söylenen bir sözdür.
Erdoğan durumun çok kritik olduğunu fark ediyor olmalı ki, Kılıçdaroğlu’nun “Alevi” kökenini işaret ederek ve kendi tabanının bu kesime olan bakışını bilerek “Müslümanlardan özür dilesin” diyecek kadar işi ileri götürüyor.
Konu artık din istismarını bile aşmıştır. Tayyip Bey seçim sonuçları için belli ki büyük endişe içinde.
Hem suçlu hem de herkesten para alıyor
Sınav rezaleti, artık üstü örtülemez hale geldi. Şifresi olan ama kimsenin kopya çekmediği! YGS’de şimdi de “puan düzeltme” kepazeliği yaşanıyor.
Öğrencilerin hepsi soluğu ÖSYM’de alıyor, çoğunun da puanının yanlış hesaplandığı anlaşılıyor. Çocuklar puanlarını düzeltip geri dönüyorlar.
Eğer bu kadar öğrenci sınav sonucunu değiştirebiliyorsa artık işi “başvuruya” bırakmadan tüm cevapların yeniden değerlendirilmesi gerekiyor.
ÖSYM bunu yapmadığı gibi bir de “puanım yanlış” diyen öğrenciden 5 lira para alıyor. Hem suçlular hem de bu suçtan para kazanıyorlar yani.
İşin çivisi bir kere çıktı mı artık kimse tutamaz...
Buhar mı oldular?
Başbakan’ın Kastamonu’daki mitinginde güvenlik alan birimlerin bir bölümünün konvoyu silahlı saldırıya uğradı ve bir polisimiz şehit oldu biliyorsunuz.
Ama saldırıyı yapanlar ortada yok. Sanki buhar olup uçtular.
Oysa gazeteciler bile biliyordu saldırı olacağını. Bu konularda çok uzman bir polis-yazar daha günler öncesinde “Kastamonu’da eylem yapılacağını” bildirmişti.
Verilen bilgilere göre polis ve istihbarat birimleri de eylem yapacak teröristleri takibe almıştı, adeta nefes aldırmıyordu.
Gelin görün ki sonuç farklı oldu. Adamlar el bombalarıyla otomatik tüfeklerle saldırdılar, uzun süre çatışma yaşandı. Bir polis şehit oldu. Yaralananlar oldu, bir araç yandı. Yakalanan yok.
Peki Başbakan’ı korumak için nereyse 100 kişi seferber. Havada helikopterler uçuyor. Her balkona bir keskin nişancı konuyor.
Ee, ne anladım ben bu korumadan.
Gazetecilerin bile bildiği saldırganlar nasıl yakalanamıyor?
İsabet
Antalya’da “Ladys Open Golf Turnuvası” var. Zaman geçirmek için biraz izledim. Yıldırım Tuna’nın bir golf fıkrası geldi aklıma. Sizlerle de paylaşayım istedim;
Golf oynayan adam topunun başında, atış yapacağı deliğe 200 metre mesafede sopasını kaldırıp indirerek topa nişan alıyor, vuruş yapmadan tekrar heyecanla omuzlarını titreterek aynı hazırlığı tekrarlıyormuş,
“Yahu amma uzattın?.. Vur artık şuna...” demiş arkadaşı.
“Karım kulübün balkonunda buraya bakıyor...” demiş adam, “O nedenle çok iyi bir vuruş yapmam lazım..”
“ Saçmalama..!” diye atılmış arkadaşı heyecanla, “Tam bu mesafeden ona isabet ettirebilme şansın neredeyse sıfır.. Deneme bile..!”
Bagaja laptop koymak da yasak
Birkaç günlüğüne İstanbul’dan kaçtım. Bazen insan çok bunalıyor. Hiçbir şeyden keyif almaz hale geliyor. Böyle durumlar için en iyisi ortamdan biraz uzaklaşmak, kafa dinlemek.
Tabii ne kadar kaçarsam kaçayım, asıl sorumluluğum olan yazılar devam edecek. Yanında laptop olunca iş kolaylaşıyor.
Birkaç gün İstanbul dışında olacağım için mecburen bavul aldım yanıma. Uçağa binerken elimde eşya olmasın diye de neyim var neyim yok hepsini bavula koydum, bagaja vereceğim. Tabii laptop da içinde.
Havaalanında ilk arama kapısına geldim. Görevli “bavulda laptop var mı?” diye sordu. Var tabii.
“Çıkarın” demez mi? “Anlamadım” dedim, o el çantaları için değil mi, koca bavul burada açılır mı, gümrük kapısında kaçak mal mı arıyorsunuz?”
Oysa dünyanın her yerinde, laptop, sıvılar, ruhsat gerektirmeyen kesici-delici aletler bavulla bagaja verilebiliyor ve ön aramadan da geçmiyor.
Ama İstanbul Valisi emir vermiş, bavullarda laptop varsa çıkacakmış. Düşünebiliyor musunuz, binbir zorlukla bavulu oldurup kapatıyorsunuz sonra daracık bir x ray kapısının önünde ve herkesin içinde bavulu açıp hasar görmesin diye ortalarda kazakların arasına sıkıştırdığınız laptopu çıkarıyorsunuz.
“Dünyada hiçbir yerde (İsrail hariç) yok böyle bir şey” dedim. Görevli “Valiye söyle” cevabını verdi.
İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi yetkilileri, “Depremde İstanbul’daki binaların çoğu yassı kadayıf şeklinde çökecek” demiş. Özetle; müteahhit işin kaymağını yer, vatandaş kadayıfın altında kalır. (Gani Yıldız)

