Hiç kuşkusuz Türk basınının en çok eleştirilen isimlerinden biri Ertuğrul Özkök’tür. Kolay değil, 20 yılı aşkın süre en büyük gazetenin Genel Yayın Müdürlüğü’nü yaparken her gün köşe yazısı da yazarsanız sonucu bu olur.Tabii bir de şu var ki, Ertuğrul Özkök’e “çakmanın” bir müeyyidesi yoktur ama getirisi vardır. Ona “çakan” egosunu tatmin ettiği gibi kendi mahallesinden de alkış alır.Hele şu yeni yetme ve kendini “mizah yazarı” sananların yazdıkları yazılardan sonra şişmekten patlayacak hale geldiklerini sanıyorum.Ertuğrul Özkök, Genel Yayın Müdürlüğü ve köşe yazarlığının ötesinde “rafine yaşamı” ile “gustosu” ile ve özellikle “şarap sevgisi” nedeniyle de tanınır ki, “atış serbest çakmaların” pek çoğu da zaten bu yönde olur.Sanki “şarap sevmek ve şaraptan anlamak” halktan uzaklaşmakmış gibi algılanır nedense. Neyse, bir operasyonla Ertuğrul Özkök’ü de “halk adamı” yapmayı başardık ki, yazı bununla ilgilidir.Bir ay kadar önce hani şu 2 milyar dolara İngilizlere satılan Mey İçki’nin başarılı yöneticisi Galip Yorgancıoğlu Berlin’deki lüks lokantalarda servis edilmeye başlanan Türk şaraplarını tanıtmak için davet etmişti bizi. Yazmıştım; Güneri Cıvaoğlu, Ertuğrul Özkök ve Serdar Turgut.Harika yemekler yiyip, inanılmaz güzellikte şaraplar içmiştik. İşte bu yemek sohbetleri sırasında yeni çıkan Âlâ rakısı da konu olmuştu ve Ertuğrul Özkök’ün hiç “rakı sevmediğini” öğrenmiştik.Bunun üzerine Ertuğrul Özkök’ü rakı ile tanıştırma yemeği düzenlemeye karar verdik. Söz aramızda kalmıştı.Ama o ne ki, Güneri Cıvaoğlu sözü unutmamış, İstanbul’a döndükten sonra Galip Yorgancıoğlu ile birkaç kez konuşup “rakı gecesini” düzenlemiş.Perşembe gecesi Rumelihisarı’ndaki İskele Restoran’da bir araya geldik. Bir eksik ve bir fazlayla.Berlin’de sık sık “Ertuğrul Özkök’ün halka karışmasını ve rakı içmesini görmeyi özlemle bekliyorum” diyen Serdar Turgut gelemedi. Anladığımız kadarıyla eşi “Gecenin bir vakti ne işin var sokaklarda” demiş. Ama Serdar “Grip bahanesi” ileri sürdü. Onun yerine yine çok sevgili arkadaşımız Vahap Munyar vardı. Biraz gecikti, çünkü yemeğe gelene kadar 28 ayrı davete katılmış, yazıları için notlarını almış. Neyse ki başka yere gitmeyecekmiş ve yemeğin sonuna kadar kaldı bizimle.Güneri Cıvaoğlu güveçte kuru fasulye yaptırmış; pastırmalı. İlk kez yediğim büyüklükteki fasulyeler Rodos’tan geliyormuş, pastırma da Namlı’dan çok özel. Güveç masanın ortasına kondu, Ertuğrul Özkök’e “Âlâ Rakısı” sunuldu. Özkök önce “susuz tatmak” istedi, rakının nasıl bir şey olduğunu tatmak için. Sonra suyla içilmesi gerektiğini anlattık ona ama “Yahu bu fena değil, yemeklerden önce aperitif olarak alabilirim, hatta grappanın da yerini tutar” dedi.Gerçi yemek boyunca “Şaraba geçmeyecek miyiz?” diye söylenip durdu ama hiç istifimizi bile bozmadık.Galip Yorgancıoğlu Güneri Cıvaoğlu’nun “pastırmalı kuru fasulyesine” ek olarak nefis bir ıstakoz ısmarlamış, üstüne de tuzda balık. Tabii konu ıstakoz olunca Güneri Bey’e çok takıldık haliyle.Gecenin sonunda Galip Yorgancıoğlu Ertuğrul Özkök’e “halk adamı olması ve ilk kez rakı içmesi” şerefine hazırlattığı ve üzerinde “Üstad-ı Âlâ” yazılı plaketi takdim ederken gözyaşlarımızı tutamadık.*****Haftanın fıkraları Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla keyifli bir “bahar pazarı” geçirmenizi dilerim...Tarık AkanSarışın kız müthiş süratli araba kullanırken radara girmiş, ileride onu durduran ekipteki polisi etkileyip ceza yememek için “Aa?” demiş, “Ne kadar da Tarık Akan’a benziyorsunuz?..” Polis “Teşekkür ederim” demiş bir yandan da ceza makbuzunu doldururken ve sormuş “sinemayla yakından ilgilisiniz anlaşılan?” Sarışın kıkırdayarak “Evet” demiş. “O zaman çok şanslı sayılırsınız” diye cevap vermiş polis makbuza son imzasını atarken, “Siz de göreceksiniz, biraz sonra çıkacağınız suçüstü mahkemesinin hâkimi aynen ama aynen Kadir İnanır!..”Bozuk yumurta Pazar sabahı ailece kahvaltıya oturmuşlar, küçük oğlan “Anne bu yumurta kötü kokuyo.. Bozuk..” demiş yüzünü ekşiterek, “Saçmalama!” diye sinirlenmiş annesi, “Günah... Yemek yerken böyle şikâyet edilmez! Hemen ye bakayım onu!...” Bir müddet sonra oğlanın ağlamaklı sesi yeniden duyulmuş, “Anne.. Gagasını da yiyecek miyim?..” Çölde yolAdam uçsuz bucaksız çölde arazi taşıtı ile bir vahayı ararken deveyle karşıdan gelen bir bedevinin yanında durmuş; aradığı vahayı bedeviye sorup yolu tarif etmesini rica etmiş, “Hiç durmadan ve direksiyonu kırmadan dümdüz gidin..” demiş bedevi, “çarşamba günü de sola sapın..!” Millet açSokak çalgıcısı sanatını icra ettikten sonra şapkasını çıkartıp kalabalığın arasında gezdirmiş, bir müddet sonra kaldırımda arkadaşının yanına çöküp şapkasının içini göstererek “Şuna bak” demiş, “Beş kuruş bile atmamışlar...” Arkadaşı “Millet aç oğlum” diye cevap vermiş “Sen şapkanı kurtardığına şükret!..”Piknik yeriAdam karısıyla gittiği piknikte yemeği yedikten sonra halının üzerine sırt üstü uzanmış “Ooohhh..!” demiş göbeğini sıvazlayarak, “Burası gelinebilecek en güzel piknik yeri...” Karısı “Haklısın” demiş sinir içinde bulaşıkları, çöpleri naylon torbalara doldurmaya çalışırken “Yüzlerce sinek, arı ve karınca asla yanılmış olamaz!..”TelefonPatron yeni işe aldığı sekreterine “Yahu tam yarım saattir senin telefonunu çaldırıyorum, neden açmıyorsun?” diye bağırmış, “Çok affedersiniz efendim” demiş sekreter, “Daha önce elektrik arıza servisinde telefonlara bakan sekreter olarak çalışıyordum da!”RüyaAdam doktora gidip “Dün gece bir rüya gördüm, kan ter içinde perişan bir şekilde uyandım” demiş, “Issız bir adadaymışım, etrafımda yüzlerce çırılçıplak kadın...” Doktor “Ne var bunda?.. Ne güzel...” demiş. Adam cevaplamış; “Ben de kadındım, hem de aralarında en yaşlı ve pörsümüş olanı. Göğüslerim taa dizime kadar, dudak rujum çeneme, koca burnuma bulaşmış, kambur bir cadaloz. Bi süpürgem ve sivri külahım eksik Allah kahretsin!.. ”Şak diyeÖğretmen matematik dersinde toplama işlemini öğretirken Temel’i tahtaya kaldırıp sormuş “Sağ cebine elini soktun orada tam 10 lira buldun, sol cebinde de tam 20 lira buldun, bu seni hangi sonuca götürür?” Temel “Tek bir sonuca götürür öğretmenim..” diye cevap vermiş “Başka birinin pantolonunu giydiğimi ‘şak diye’ anlarım!..”Kel ayıYılbaşı partisinde delikanlı tavlamak istediği kızın yanına sokulmuş, onu etkilemek için çeşitli konulara girmiş, bir ara “Bendeki şansa bak, şuradaki kel ayıyı görüyor musun?” demiş, “O ayıya gidip ‘şu koca memeli obez kadın kim?’ diye sordum, meğer onun karısı değil miymiş?” Kız “Hadi ya?” diye cevap vermiş “Peki babam size ne dedi?..”GözlükOrta yaşlı kadın okuma gözlüğü almak için gözlükçüye girmiş, gözlükçü “Sizin gibi yaşlı biri için 2.5 derece bir gözlük yeterli olur kanaatindeyim...” demiş vitrinden çıkarttığı gözlüğü ve bir okuma sayfasını kadına uzatırken, “Takıp bir bakın, ufacık bir şey eşek gibi görünüyor...” Kadın yaşıyla ilgili dokundurmadan oldukça sinirli, okuma sayfasını tezgâha doğru itmiş, gözlüğü takmış, dönüp adama bakmış bakmış, “Mmm” demiş, “Haklısınız.. Dediğiniz gibi, aynen!”İlk devreStadın açılış maçında ilk devre sonunda kulüp başkanı telaşla soyunma odasına inmiş, “Arkadaşlar Başbakanımız açılışa şimdi gelebildi” demiş, “Benim de hükümetle olan iş ilişkilerim malumunuz... İlk yarıyı yeniden oynayabilir miyiz?..” *****Gani Yıldız’danBir kitabı yazarken yararlanılan malzemeye “bomba malzemesi”, kitabın kendisine “bomba” olarak bakan zihniyet için ne denir? “Kitap görse ‘bomba’ diye karakola götürür!”***Bari yeni dönem yemininde “genel başkanımın sözünden çıkmayacağıma” ibaresi olsun ki, “genel başkana bağımlı vekil” gerçeği resmileşsin!***Şifreleme sistemleri gündemdeyken bir şifre de milletvekilliği için bulundu! Peki milletvekili olabilmenin şifresi nerede? KuLİSTE ve MecLİSTE. Meclis’in yolu “kulis yapıp listeye girmekten” geçiyor!
Tiyatro ve dizi sanatçısı Peker Açıkalın ölümle boğuşuyor. Dün yoğun bakımdaydı, umarım en kısa sürede sağlığına kavuşsun.Peker Açıkalın’ı ölümle burun buruna getiren basit bir tartışma. Kızının okuluna giden Açıkalın, bahçedeyken, bir arkadaşının aracının polisler tarafından çekilmek istendiğini görünce koşup “şimdi geliyor, çekmeyin” diyor.Polis ise “Artistlik yapma” diyerek Açıkalın’ı itiyor, sanatçı yere düşüyor, ama herhalde daha önceden de kendisini zorlayan kalbi tekliyor. O korkuyla tekrar okulun bahçesine girip arkadaşlarından ambulans çağırmalarını istiyor.Tatsızlık bununla da bitmiyor, okul önünde araç çeken polisler yüzünden ambulans sokağa giremiyor, polisler bu konuda son derece duyarsız davranıyorlar. Doktorların söylediğine göre Açıkalın hastaneye biraz daha erken ulaşabilse durumu belki daha iyi olacaktı.Olay tamamen yukarıda anlattığım gibi mi oldu, elbette kesin bilemem, ben gazetelere yansıyan tanık ifadelerine göre yazdım. Ancak burada dikkat çekmek istediğim konu, görevi ve makamı ne olursa olsun, sıradan insanların tanınmış isimlere karşı takındıkları kompleksli tavır.Peker Açıkalın’ın başına gelen ilk kez olmuyor, bu olayın duyulmasının nedeni sanatçının ölümle burun buruna gelmesi.Nedense insanlarımız, öyle ya da böyle ünlü olmuş isimlere normal zamanlarda büyük ilgi ve hatta hayranlık duyarlar, ama o kişiler yine şöyle ya da böyle kendi ellerine düştüklerinde inanılmaz bir komplekse kapılırlar.O polislerin Peker Açıkalın’ı tanımadıklarını sanmıyorum. Ama “görev aşkına” fazla kapılmış o polisler, aslında her gece hayranlıkla izledikleri bir sanatçının kendilerine müdahale etmesine fena halde içerliyor ve anında komplekse kapılıp “ünlüsün diye kendini bir şey mi sandın” havasına girerek o anki güçlerini en acımasız biçimde kullanıyorlar.Peker Açıkalın ekranlarda “çok şirin bir polisi” canlandırıyor, bu nedenle onu polisler de çok seviyor. Aynı polisler aynı yerde araba çekmiyor olsalardı ve sanatçıyı görselerdi, büyük ihtimalle etrafını sarıp sohbet edecek ve imzalı fotoğraf bile isteyeceklerdi. Gel gör ki, Açıkalın polislerin görev alanı içinde buldu kendini ve ve o garip insan duygusu ortaya çıkıverdi.Bu garip duygu ünlülere hayranlık duyan pek çok kişinin zihninin derinliklerinde bir canavar gibi duruyor. Hatırlar mısınız, Bülent Ersoy dostlarıyla yemek yerken küçük bir kız çocuğu fotoğraf çektirmek istemişti, sanatçı da “Yavrum şimdi yemekteyim biraz sonra” deyince, küçük kızın annesi hışımla yerinden fırlayarak ağır hakaretlerde bulunmuştu.Peker Açıkalın’a acil şifalar dilerken, yüreklerindeki “canavar” belki de bilmeden ortaya çıkan polisleri de vicdanlarıyla baş başa bırakmak istiyorum.***Tanınmak o kadar da iyi değilPeker Açıkalın’ın başına gelen, bir süre önce başıma gelen ama yazmak istemediğim bir olayı hatırlattı bana.Bir ay kadar önce iki günlüğüne gittiğim bir dış geziden dönüyordum. Uçaktan inip pasaport kuyruğuna girdim, önüm hayli kalabalıktı. Sıra bana gelirken pasaport bankının camında “pasaportunda TC kimlik numarası olmayanların, TC kimlik numarası taşıyan başka bir kimlik göstermeleri mecburidir” yazıyordu.Benim pasaportumun süresi bitmediği için yenisini henüz almamıştım yani TC kimlik numarası yoktu. Yurt dışına çıkarken pasaport ve bir kredi kartı dışında hiçbir kimlik almıyorum yanıma, ne olur ne olmaz diye.Neyse, sıra bana geldi. Çok genç bir polis “TC kimlik numarası yok, başka kimlik verin” dedi. Ben de olmadığını ama kimlik numaramı verebileceğimi söyledim. Çünkü böyle durumlar için cep telefonumda numaramı saklıyorum. Ama polis “ne malum senin olduğu” diyerek “en baştakine gidin” emri verdi sertçe.Ben de “İyi de uzun süredir bekliyorum, 48 saat önce çıkış yaparken aynı pasaportu kullandım, polise TC numaramı da verdim, işlemimi yaptı, sizin için gerekli işlem neyse burada yapamaz mısınız?” diye sordum. Polis daha da sertleşerek “Ne diyorsak onu yap kardeşim, bak orada yazıyor” deyince ister istemez sinirlendim; “benim okumam yazmam yok, okuyamıyorum, siz okuyun” dedim.Polis bunun üzerine hışımla yerinde kalkıp gitti ve amir olduğunu sandığım bir başkasıyla geldi. Bu polis de “Bu tarafa geç kardeşim” diye sertçe emir verince, arkamda bekleyenleri daha fazla bekletmemek için sıradan çıkıp en baştaki banka geçtim. Pasaportumu aldılar, meğer fotokopi alacaklarmış. Fotokopi alındıktan sonra tekrar sıraya geçip bekledim tabii.Tam pasaporttan geçtim ki, o amir gibi duran polis bekleyen yüzlerce kişiye “Görüyorsunuz değil mi, eskisi gibi ayrıcalık istiyorlar kendilerine, ama geçti o günler” demez mi?Hiçbir şey bu kadar koymamıştır bana. Bilen bilir ki, hiçbir yerde, özellikle resmi kurumlarda adımı, gazeteciliğimi hiç kullanmam. Aralarında belki beni okuyan, dinleyen ve sevenler olan birçok kişiye karşı onurumun böylesine hoyratça ayaklar altına alınmasına o kadar üzüldüm ki.Sadece o polislerin belli bir topluluğa ait oldukları hissi bana biraz teselli verdi.***Esprili polislerBugün polislerden yazdım, zaten polis haftası vardı ya, bari devam edeyim. Çarşamba gecesi Abbas Güçlü’nün Genç Bakış programına gidiyorum. Programın yapıldığı Özyeğin Üniversitesi’ne 50 metre kala polisler alkol kontrolü yapıyor. Benim arabamı da kenara çektirdiler.Camın yanına gelen polis kibarca “Ehliyet ruhsat” dedi. Onları verirken “Canlı yayına gidiyorum” dedim gülerek. Polis de anında karşılık verdi ve “Olsun, beş dakika geç başlasınlar, zaten her gece konuşuyorsunuz” dedi gülerek.Derken başka bir polis gelip “Bir de alkole bakalım Can Bey” deyince “Bakın da, canlı yayına gidiyorum, alkol olur mu, ayrıca araç kullanacaksam asla içki içmem” cevabını verdim.Polisler yine “Olsun” dediler ve aleti üflettiler. Sonra ikisi de dikkatle bakmayı başladı cihaza. Biri “Oooo Can bey, siz bu akşam yayına katılamazsınız, çok yüksek” demez mi? Karşılıklı kahkahalar attık, “hayırlı yayınlar” dilediler. İşte bazen tanınmak böyle tatlı anlara da neden olabiliyor.***Araç çekmek Anayasa suçuYazıyorum da yazıyorum, ama şu araba çekme konusuna bir düzen gelmiyor maalesef. Çünkü İçişleri Bakanlığı bunu bir gelir kaynağı olarak görüyor, yoksa asıl amaç trafiği rahatlatmak değil.Araç çekmek demokrasi ve hukukun geçerli olduğu ülkelerde de var ve çok katı biçimde uygulanıyor. Ama bizdeki gibi keyfi davranamıyorlar oralarda.Çünkü asıl amaç araç çekmek değil, trafiği düzenlemektir. Batı’da bir araç çekilince yerine yenisi park etmez. Bizde araç çekmek aslında bir başka araç için park yeri açmak gibi. Araç çekmek marifet değildir, önemli olan sürücülerin park yasağı olan yerlere park etmesini önlemektir.Bizde ise polis rastgele araç çeker. İşte Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı dediğim bu. Onlarca araç park etmiştir, polis gelip birini alır, eğer otoparka yakın bir yerse yine gelir bir tane daha götürür.Peki bunun kıstası nedir? Yoktur; hangisi daha kolay çekilebiliyorsa ilk o gider, ki bunlar da genellikle lüks araçlar değildir, lükslere en son sıra gelir.***İnsanların hayatlarını türlü şekilde mahveden hiç duymadığımız sayıdaki “sehven” uygulamayı bu iktidar döneminde gördük. Bu durum gösteriyor ki bazı yetkililer o makamlara “sehven” gelmiş! (Gani Yıldız)
Başbakan Erdoğan CHP’nin aday gösterdiği bazı Ergenekon sanıkları ile ilgili konuşurken “dokunulmazlık diyordunuz, şimdi ne oldu?” diye sordu. Tabii kastettiği açık. CHP’yi “Ergenekon sanıklarını hapisten kurtarıp dokunulmazlık kazandırmayı istemekle” suçluyor.Kılıçdaroğlu da “dokunulmazlık zırhının arkasına sığınmayacaklar” diye cevap verdi.Aslına bakarsanız CHP’nin adayları sayesinde dokunulmazlıkların kaldırılması için önümüze tarihi bir fırsat çıkmış oldu. Erdoğan bir günlüğüne Meclis’i toplayıp dokunulmazlığı kaldırtabilir.Ama yapmaz, bugüne kadar da yapmadı.Oysa 2002 seçimlerine az kala Erdoğan Baykal’la çıktığı bir TV programında halka söz vermiş ve “iktidara gelince dokunulmazlığı kaldıracağız” demişti.Seçimler yapıldı, AKP seçimi kazandı. O gün bugündür Erdoğan kendisine yöneltilen “hani dokunulmazlıkları kaldırma sözü vermiştiniz” sorusunu hep duymazdan geldi. Ne zaman CHP tutuklu sanıklardan aday gösterdi, Erdoğan da dokunulmazlığı hatırladı.Erdoğan’ın dokunulmazlıkları kaldırmamak için gerekçeleri vardı elbette. Örneğin “Sadece milletvekili dokunulmazlığı olmaz, Türkiye’de başka alanlarda da dokunulmazlıklar var, dokunulamayanlar var” demişti.Erdoğan böyle diyordu ama “Tamam onlarınkini de kaldıralım” önerilerine de kulak tıkadı. O dokunulmazlıklar yasalarla kalkmadı belki ama, istenilen herkese dokunuldu.Erdoğan dokunulmazlıkları kaldırmazken yargıdan, Anayasa Mahkemesi’nden ve ordudan da endişe ediyordu besbelli. Hele 2007 seçiminden hemen sonra gelen kapatma davası büyük tehdit oluşturmuştu.Ancak o günden bu yana geçenleri de göz ardı edemeyiz.Erdoğan kendisi için en büyük endişe kaynağı olan Silahlı Kuvvetler’i ezdi geçti. Ordu’nun kılını kıpırdatacak hali kalmadı. Öyle ki, bir dava nedeniyle her kurumun yapabileceği bir açıklama yapmasından sonra adeta tekme tokat dövüldü.Bir endişe kaynağı Anayasa Mahkemesi’ydi. Bir kapatma davasında bu mahkemenin aleyhte karar vereceğinden endişe ediyordu. Bu tamamen ortadan kaldırıldığı gibi bundan sonra artık Erdoğan’ı Yüce Divan’da yargılamak bile mümkün değil. Bu mahkemeden Erdoğan aleyhine kimse karar aldıramaz.Dokunulmazlıklar konusunda en büyük endişe kaynaklarından biri tabii ki yargı. Artık o da halloldu. Yargı tamamen iktidara bağlandığı için oradan da bir tehlike gelmesi söz konusu değil.Bu durumda Erdoğan dokunulmazlıkları kaldırmaktan hâlâ neden çekiniyor olabilir ki?Kim bilir belki de kamuoyuna sürekli “darbe olabileceği” paranoyası yaratıp “vesayetin bitmediği” propagandasını yaparak beslendiğini düşünüyordur.*****Küskün CHP’lilerElbette listeye giremeyenler üzülecektir. Kısmi öfke göstermeleri de haklı bulunabilir.Ancak CHP’li küskünlerin öfkeleri sınırları aşar görünümde. En azından maaşallah bütün küskünler AKP’li ve yandaş medyanın manşetlerinde. Herhalde bunun ayıbını bir süre sonra fark edeceklerdir.Beni şaşırtan küskün CHP’liler “örgüt çok huzursuz, yanlışların hesabını soracaktır” diyor.Bana en komik gelen söylem bu. O “huzursuz” olan örgüt hiç olmasa ne olur ki? CHP’nin oyu mu düşer? Tam tersine artacağını biliyor herkes.Seçimden sonra ilk yapılması gereken örgütün baştan aşağı ve “yargı denetiminde” yenilenmesidir.*****IsrarlıyımSonunda ÖSYM Başkanı da itiraf etti ki sınav kitapçıklarında bir şifre kullanılmış. Bu tamam. Ama tamam olmayan “Bundan kimse yararlanmadı” açıklaması. İşte onu bilmemiz ya da Cumhurbaşkanı ile Başbakan gibi ikna olmamız mümkün değil.Bu nedenle iki kere yazdığım önerimi ısrarla tekrarlıyorum. Savcılık sınav sonuçlarına el koysun, ilk 5 bine giren adayların kitapçıklarını incelesin. Şifreli kitapçıkları saptasın. Bu kitapçıkların verildiği öğrencilerin hangi dershanelere devam ettiği de ortaya çıkarılsın. Sorun kendiliğinden çözülecektir.*****Önümüze gelse barajı kaldırırız daErdoğan Strasbourg’da Avrupalı parlamenterlere esti gürledi. “Size mi soracağız” dedi, “Siz Türkiye’ye Fransızsınız” benzetmesi yaptı “Bizde yargı bağımsız, sizin istediğinizi yapamayız” gibi garip bir tavır da takındı.Avrupalı parlamenterlerin Erdoğan’ı ağızları açık dinlediğini gördük. Şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemiyorlardı.Başbakan yüzde 10 barajının çok yüksek olduğu eleştirisine çok öfkelendi. “Size soracak değiliz, biz Türk halkına sorarız” diye karşılık verdi. Başbakan yüzde 10 barajının bir istikrar unsuru olduğunu söyledikten sonra da bunun kendilerini iktidarda tutacak bir faktör olduğunu galiba şu sözlerle dile getirdi: “Biz buraya gelinceye kadar neler çektik biliyor musunuz?”Bana göre Başbakan’ın şaşırtıcı sözleri yüzde 10 barajını ancak 74 milyonun düşürebileceğini söylemesiydi. “Halkımız karar verir, barajı düşür derse düşürürüz” dedi.Kafa karıştırıcı bir açıklama. Eğer halkın önüne böyle bir soru ile gitmezseniz nasıl karar verecek ki?Ama gerçek olan şu ki, kamuoyunun büyük bölümünün yüzde 10 barajını fazla bulduğu biliniyor. En azından AKP dışındaki bütün partilerin barajın indirilmesinden yana tavır koyduğu biliniyor. Eğer Başbakan halkın sesine kulak veriyorsa barajı çoktan indirmesi gerekiyordu.*****Patlıcanı çok seven ABD’nin Ankara Büyükelçisi, “Türkiye patlıcanlar ülkesi” demiş. Acemi Büyükelçi ülkemizi tanıdıktan bir süre sonra “Hıyarlar Ülkesi” demesin sakın. (Gani Yıldız)*****Kitap bombaymışKimbilir kaç kere yazdım. Başbakan Erdoğan ulusal ya da uluslararası toplantılarda kendisi için hazırlanmış metinleri çok iyi okuyor. Bu metinler iyi hazırlandığı için etkili de oluyor.Ancak ne zaman ki yazılı metin bitiyor ve Başbakan “irticalen” konuşmaya başlıyor, işte sorun da orada çıkıyor.Dün yine bir örneğini yaşadık Strasbourg’da. Erdoğan Ahmet Şık’ın basılmamış kitabının imha edilmesiyle ilgili bir soruya çok öfkelendi ve gözlerinden ateş saçarak “Türkiye’de gazetecilik yaptıkları için hapse atılan kimse yoktur, onlar gazetecilik dışı işlerden yargılanıyor” dedi.Bunu Türkiye’de de çok söyledi, ama bu kez durmadı ve devam ederek “bomba” örneği verdi. Başbakan’a göre bomba atmak suç ama, bomba yapmaya giden yollar da suç. Şık’ın kitabının savcılar tarafından böyle değerlendirildiğini söyledi Erdoğan.Sanıyorum daha sonra kırdığı potu fark ederek “Bizde yargı bağımsızdır, biz karışamayız, siz bizim karışmamızı istiyorsunuz” dedi.Madem yargı bağımsız ve gazetecilerin hapse atılmasında iktidarın hiç payı yok, basılmamış bir kitabın arkasında büyük bir suç olduğunu nereden biliyor acaba?Ayrıca bu kitabı yüz binler internet üzerinden okudu. Bomba falan da patlamadı.
Pazartesi günü Okur Sohbeti’nde iktidarın türban konusunda samimi davranmadığını belirterek “AKP büyük ihtimalle türbanlı kadın aday da göstermeyecek” diye yazmıştım.Tahminim aynen gerçekleşti. AKP listelerinde her ne kadar bir türbanlı aday varsa da bunların seçilebilme şansları hiç yok. Demek ki türbanlı aday da yok.Oysa listelerin açıklanmasından önce, kimi tarafsız görünümlü haber kanalları günlerce “türbanlı aday isteriz” yayınları yapmışlardı. Türbanlı bazı kadınlar da bir platform oluşturarak “Başörtülü aday yoksa oy da yok” kampanyası bile açmışlardı.Bu tartışmalar sürerken en dikkatimi çeken konu şuydu; medyanın güya tarafsız görünen kesimi türbanlı aday konusunu ısrarla gündeme getirirken AKP’li ve yandaş medyada en küçük bir tepki yoktu. AKP’nin olduğu bilinen kanallarda bu yönde hiç haber yapılmıyordu. AKP yönetiminden ise bu konuda tek açıklama bile gelmiyordu.Kulislerden sızan bilgiler bu seçimlerde de “türbanlı aday gösterilmeyeceği” yolundaydı. Konuşabildiğim bazı AKP’liler “bazı hassasiyetlerden” söz ediyordu. Ya da “gerginlik yaratır” savunması yapılıyordu.Peki neydi acaba AKP’nin elini tutan? Aslında hiçbir şey. Kapatılma tehlikesi tamamen bertaraf edilmiş, askerin bir tepki göstermesi mümkün değil, Türkiye’de darbe olma olasılığı sıfır, bütün bunların üstüne bir de CHP “türbanlı milletvekili gelirse Merve Kavakçı olayındaki gibi davranmayız” mesajı vermişti.Açıkçası türbanlı aday göstermek için “dikensiz gül bahçesi” oluşmuştu. Ona rğmen AKP buna uzak durdu.İki ihtimal var:Birincisi daha zayıf. AKP “darbe paranoyasının” kendisine oy getirdiğine inanıyor. Bu nedenle ne pahasına olursa olsun “asker-darbe” tehdidini diri tutmak ve özellikle cahil halka “aslında neler yapacağız da, siz bilmiyorsunuz, bu Ergenekon ahtapot gibi, içerde olanlara bakmayın, dışarıda çok güçlüler hâlâ” mesajını veriyor.Ama bana göre asıl güçlü ihtimal, iktidar partisinin ve yandaşlarının kadına bakış açısıdır. Her ne kadar “hanım kardeşlerimiz canımızdır” deseler de, demokratik atılım için kadının toplumda hakkı olan yeri alması gerektiğini savunsalar da, her yerde türban takmayı demokrasi ve özgürlük gereği gibi sunup kadınları, genç kızları pohpohlasalar da, sonuçta bu zihniyetin kadına önem vermediği gerçeği de ortadadır.Örneğin sormuştum, “televizyonlarda erkeklerle dişe diş mücadele eden türbanlı kadınlar, kendi cemaatleri içinde erkeklerle bir araya gelip siyasi tartışmalar yapabiliyor mu?” diye.Sorun burada işte. Toplum önüne çıkarılan türbanlı kadınların, kendi çevrelerinde aynı özgürlüğü yaşamaları mümkün değil.Bunu kendileri de biliyorlar.Erkek egemen AKP zihniyeti kadınları siyasi amaçla ortaya sürdükten sonra havaya girip “özgür olduklarına, demokratik toplumda yer alacaklarına inanan” kadınlara haddini işte böyle bildiriyor.Kısacası, çoğunun samimiyetinden şüphe etmediğim türbanlı kadınlara şu söyleniyor: “Kocalarıızı zengin ettik, artık en lüks mağazalardan alışveriş yapıp, en lüks otellere gidiyor, yurt dışında lüks seyahatler yapıp, ciplere, çok lüks otomobillere biniyor, en lüks evlerde jakuzi keyfi yapıyorsunuz. Bununla yetinin işte.”*****10 günlük rötarÜniversite sınavlarında ortaya çıkan “şifre” kuşkusu konusunda bugüne kadar hiç konuşmayan Başbakan 10 gün sonra ilk kez açıklama yaparak “Ben tatmin oldum” dedi.Peki neden 10 gün bekledi Başbakan? ÖSYM Başkanı sadece ilk iki gün konuştu ve söyleyeceğini söyledi. Ondan sonra şifre ile ilgili pek çok iddia atıldı ortaya, şifreyi kanıtlayan teoriler üretildi. Öğrenciler protesto gösterileri yaptı, dayak yedi, gaz bombalarının hedefi oldu.Ama Başbakan hiç konuşmadı.Şimdi “tatmin olduğunu” söylüyor, üstelik “birilerinin oyununun bozulduğunu da” iddia ediyor. Tatmin olmak bir kenara, Cumhurbaşkanı da önce tatmin olmuştu, sonra işi yargıya bıraktı. Ama şu “oyunu bozulan birileri” kimdir, Başbakan bunu da açıklamak durumundadır.1 milyon 700 bin öğrencinin geleceği ile ilgili “birilerinin oyunu” vardıysa, bunun da hesabının sorulması gerekir.Ancak anlaşılan Başbakan, durumun seçim öncesi aleyhine döndüğünü fark ederek, milyonu aşkın öğrencinin gelecek hayallerini yıkmak pahasına sınava sahip çıkıyor.*****Madem ki yüzde 50...Artık seçim anketlerini izleyebilmek bile güçleşti. Hemen her gün yeni bir araştırma sonucu açıklanıyor ve AKP bu anketlere göre sürekli tırmanıyor. Yüzde 40’lardan başlayan AKP oranı artık yüzde 50’nin üzerinde olarak söylenmeye başlandı.Sokağa çıkınca bu manzara görülmüyor gerçi ama, araştırmacıların da vardır bir bildiği!Ancak diyelim ki bu araştırmalar doğru ve AKP yüzde 50’nin de üzerine çıkacak.Peki o zaman bu telaş ve heyecan neyin nesi oluyor?Her parti gibi CHP de aday listelerini YSK’ya teslim etti. O andan itibaren AKP medyasında ve yandaşlar arasında müthiş bir yarış başladı.Kimi “Ergenekon” diyor, sanki bu sanıklar çocuk tacizinden, tecavüzden, hırsızlıktan hapse atılmış çapulcularmış gibi tavır takınarak, kimi CHP’nin sağa kaydığını, kimi Alevi partisi olduğunu yazıyor.Hızını alamayanlar, sanki üzülüyormuş gibi yaparak “Ama bu liste ile CHP iktidar olamaz ki” gibi inciler döktürürken “Tüh, yine muhalefet eksiği var” ahkâmları kesiyor.Madem AKP yüzde 50’yi geçiyor, bu kadar CHP ve muhalefet takıntısının ne anlamı var? Bırakın onları kendi haline, siz AKP’nin zaferini kutlamaya başlayın, olsun bitsin.*****O zaman niye bakandı?AKP’deki en ilginç sürprizlerden biri halen bakanlık koltuğunda oturan Aliye Kavaf’ın liste dışı bırakılması.Aliye Kavaf tepeden inme bir siyasetçi değil. 2002’de siyasete girmiş, AKP’nin çeşitli kademelerinde çalıştıktan sonra 2007’de milletvekili seçilmiş. Kavaf 2009’daki kabine revizyonu sırasında da Kadından Sorumlu Devlet Bakanı olmuştu. Şimdi ise listede yok. Demek ki Erdoğan Kavaf’ın çalışmalarını beğenmemiş, partiye yararlı olamayacağını görmüş. Ama nedense iki yıldır bakanlık koltuğunda oturmasına da izin vermiş.Eğer bir milletvekili partisine yararlı olamıyorsa, parti yönetimi gerekli önlemleri alır. Ama bakanlık yapan bir kişinin hizmet alanı partisi değil tüm ülkedir. Eğer Kavaf beğenilmeyen işler yaptıysa sadece partisini değil Türkiye’yi ilgilendirir. Bu durumda “Kavaf neden iki yıl bakanlık koltuğunda oturdu?” diye sorma hakkımız vardır. Bir kadın milletvekilini “çıraklık” dönemini geçirsin diye bakan yapmış gibi olursunuz ki, herhalde hükümet deneme tahtası değildir.*****Vekil adayı, aday listesinin üst sıralarında olmayı kafaya çok takıyorsa belli ki vatana hizmet isteği kendi listesinde üstlerde değil! (Gani Yıldız)
ANALİZMilletvekili aday listeleri nihayet ortaya çıktı. Diğer partileri önümüzdeki günlere bırakmak ve bugün sadece CHP’nin listesine bakmak istiyorum.Baştan söyleyeyim, CHP’nin listesi üzerine çok eleştiri getirilebilir ancak yapılan doğrudur.Elbette isim isim ele alındığında birçok olumsuzluk bulabilirsiniz.Ancak bütününe bakıldığında CHP’nin bu seçime hayli iddialı gireceğini söylemeliyim.En dikkat çekici olan, bazı eski isimlerin tasfiyesidir.Bu mutlaka yapılmalıydı. Aksi takdirde parti içinde büyük huzursuzlukların olacağını söylemek kehanet olmaz.CHP’de bir büyük kavga verildi. Baykal’ın partiyi hantallaştırdığı, muhalefeti gerektiği gibi yapmadığı, örgütleri battal hale getirdiği bilinmeyen bir gerçek değil.O halde bu ortamı hazırlayan kim varsa tasfiye edilmesinden daha normal bir şey olamaz.Peki bütün bu isimler giderken, işin asıl sorumlusu Baykal’ın kalması çelişki olmuyor mu? Görünüşte evet, bana kalsa eğer gerçekten büyük bir yenilik yapılıyorsa Baykal’ın da liste dışı kalması gerekirdi, ama sanıyorum CHP’nin vefasını göstermek için böyle yapılmadı.Tercih yanlış değildir.Bu yeni liste, CHP’nin yeni yönetiminin geleceğini de belirleyecektir. Tam iki ay sonra seçim var. Eğer CHP bu yeni haliyle başarılı olamazsa her şey sil baştan değişir.Bu kimseyi korkutmasın. CHP Türkiye’nin en eski ve köklü partisi; gelenekleri, kuralları, itibarı olan bir parti. Küllerinden yeniden doğmayı bilir.Ayrıca eski yönetimle başarısız olunacağı da gün gibi açıktı. Bu yenilik CHP’ye yeni bir soluk getirecektir kuşkusuz.Tabii başarının ölçüsü de önemli bir konu. Hedef mutlaka iktidarı devralmaktır. Bunun dışında bir başarı kabul edilemez.Ama tek başına ama bir koalisyon ortağı ile, eğer CHP’nin yeni yönetimi AKP iktidarını tahtından indirecek performansı gösteremezse değişimin bir anlamının olmadığı da ortaya çıkacaktır.Oranın yükselmesi elbette bir kriterdir ama sonuçta AKP yine tek başına iktidar olacaksa CHP’nin yeni yönetiminin başarısız olduğunu söylemek zorunda kalacaktır herkes.MHP’nin baraj sorununun olmadığı görüldüğüne göre CHP oyunu yüzde 30’ların üzerine çıkarmak ve AKP’nin tek başına iktidara gelmesini önlemek zorundadır.Yeni anlayışın bunu başaramaması için bir neden yoktur. Yeter ki kararlı ve coşkulu olsunlar, parti içinden gelen düşmanlıklara kulaklarını tıkamayı bilsinler.*****BUNU YAZMAK GEREKSınav şifresi AKP’nin en zayıf noktasıYazdığım oldu, AKP sınav yolsuzluğunun altına kalacak gibi görünüyor. İlk günlerde telaşa kapılıp “Bu, hükümeti devirmek için komplodur” gibi absürd bir savunma yapmak yerine olayın üzerine yürümeyi becerseler, aleyhteki durumu lehlerine çevirebilirlerdi. Ama geçti artık.Kılıf uydurulamayacak bir noktaya gelindi. Kim ne derse desin YGS için bir tür şifre hazırlandığı ve bunun bazı öğrencilere aktarıldığı gün gibi ortada.Nitekim yandaş medya da bunun farkında ve “sınavda bir şey yok ama, matbaa bu konuda suçludur” türü yayınlar yapıyorlar. Hele ilk birkaç gün “sınavda şifre olduğunu söylemek aptallıktır” iddialarını öne süren Taraf’ın bile “ÖSYM yetkilileri istifa etmeli, sınav tekrar ele alınmalı” diye yazmasını da düşünün artık.Sonuçta durum AKP’nin aleyhinedir artık. Kendi kendilerine okları üzerlerine çektiler.Sınava 1 milyon 700 bin öğrenci girdi. İster AKP’li olsun ister başka bir partiden, şifreden haberi olmayan her öğrenci ve ailesinin hedefinde AKP olacaktır.Bunun da iktidarı korkutmaması mümkün mü?Zaten görmüyor musunuz Türkiye’nin her yerinde olayı protesto eden öğrenciler nasıl insafsızca dövülüyor, gözlerine gaz sıkılıyor. Korkunun sonucu bunlar.*****HOŞUMA GİDENLERKıskandıran yazarYılmaz Özdil’i taa Sabah yıllarından tanırım. 2000’de Sabah’tan ayrıldığımda Yılmaz zaten çoktan gitmişti. Fatih Çekirge ile birlikte Star Gazetesi’ni çıkarıyorlardı artık.Sabah’ın yazı işlerinde en rahat çalıştığım kişilerin başında geliyordu Yılmaz Özdil. Gazetecilikte en önemli konulardan biri uyumlu çalışmaktır, alınan kararların en doğru biçimde uygulanmasıdır.Yılmaz Özdil için iyi iş çıkarmak, yaratıcı olmak birkaç cümlelik konuşmadan sonraki davranış biçimiydi.Sabah’ta çok başarılıydı ama asıl rüştünü Star’da kanıtladı Yılmaz. Türkçeyi çok iyi bilmenin üstüne bir de espri yeteneği katılınca, Star’ın manşetleri tadından yenmez hale gelmişti.İtiraf etmeliyim, kıskandığım o kadar çok manşeti olmuştu ki, komplekse bile girdiğim olmuştur, “neden bizim de aklımıza gelmedi?” diye.Daha sonra yazarlığa da adım attı Yılmaz. İnanılmaz bir başarı sağladı. Açıkçası gazeteler içinde ilk okuduğum yazarlardan biri.Geçtiğimiz pazar yazdığı ilk kitabın imza günü vardı. Bugüne kadar hiçbir yazar için böylesine bir kalabalık, böylesine bir coşku görmedim.Yine kıskanmamak elde değil. Keşke her yazarın bu kadar seveni olsa, bu kadar ilgi görse, bu kadar duygusal bir çembere alınsa.Kutlarım sevgili Yılmaz. Bükülmeyen kaleminin, eğrilmeyen karakterinin ve sağlam görüşlerinin hep süreceğini biliyorum.*****ŞAŞIRDIMİshak Alaton bu kadar ilgisiz olabilir mi?Alarko Holding’in en büyük ismi İshak Alaton son günlerde yaptığı çıkışlarla çok ilgi çekti.Önce “özgürlükler sağlanacaksa bölünmenin önemi yoktur” anlamında çıkış yapan Cem Boyner’i alnından öpen daha sonra da Abdullah Öcalan’a ev hapsi önererek Güneydoğu’da referandum yapılmasını isteyen Alaton kimi çevrelerde eleştiriliyor kimi çevrelerde ise ayakta alkışlanıyor.Bu konulara girmek istemiyorum. Yakından tanıdığım ve sohbetlerinden de keyif aldığım Alaton’un bu ilginç fikirleri ile ilgili söyleyecek sözlerim elbette var ama şu anda gerek yok yazmaya.Beni şaşırtan şu oldu; Alaton geçen hafta bir kanalda konuştu. Sunucunun tüm sorularını yanıtlayan Alaton “Yazılmamış bir kitabın imha edilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?”sorusuna “Son günlerde çok yoğun olduğunu ve bu konuyu hiç izleyemediğini” söyleyerek cevap verdi.Peki her konuda fikri olan, son günlerde gelişen her olayla ilgili sözler söyleyen Alaton’un kitap imhası konusunda hiç bilgisi olmaması mümkün mü?Kıbrıs’ın nerede olduğunu bilmeyenlerin bile haberinin olduğu kitap imhası konusunda Alaton’un bir şey söylememesi çok manidar.Aslında belki de en doğrusunu yapmıştır Alaton. Çünkü o konuda söyleyecekleri belki de son günlerde söylediği her şeyin de inkârı olacaktı.
Sevgili okurlar; bugün seçim öncesinin en önemli günü. Çünkü bugün siyasi partiler adaylarını resmen açıklayacaklar. Kimin nereden aday olduğunu, sürpriz isimler bulunup bulunmadığını, hüsrana uğrayanları birlikte öğreneceğiz. Sonraki bir hafta her partide adaylık umudunu yitirenlerin ağlaşmalarını ve hatta partileri aleyhine yürütecekleri tezviratı izlemek zorunda kalacağız. Ondan sonra seçim havası da başlamış olacak.Türban heyecanıBu dönem adaylıklarda en dikkat çekici nokta, barajı aşabilecek partilerden herhangi birinin türbanlı aday gösterip göstermeyeceği. Öncelikle tabii ki AKP’nin türbanlı bir aday gösterip göstermeyeceği merak ediliyor. Başbakan bu konuda hiç renk vermedi. Gariptir ki AKP kurmaylarının da hiçbiri türbanlı aday konusuna girmedi. Ankara kulislerine göre AKP bu seçimlerde de türbanlı aday göstermeyebilir. Sürpriz olmaz yani.Parti önde gelirTabii AKP içinde türbanlı aday konusu hiç konuşulmadı ama, buna karşı özellikle bazı türbanlı yazarlar “türbanlı aday yoksa oy da yok” kampanyası açtılar. Buna en büyük tepki yine AKP içinden ve dini ağırlıkları bilinen kişilerden geldi. AKP’nin abileri, türbanlı kızları adeta azarlayarak “Ne karıştırıyorsunuz şimdi, önce iktidarda kalmak önemli” anlamına gelecek yazılar yazdılar. Türbanlı yazarlar çok kızdı buna.TÜSİAD’ın çıkışıAday belirleme çalışmaları sürerken, kamuoyunda en dikkat çekici çıkışı ise TÜSİAD yaptı. AKP’ye anayasa hazırlayan ekipte bulunan bir gruba anayasa taslağı hazırlatan TÜSİAD türbanın artık mecliste olması gerektiğine inandığını belirtirken, laikliğin, Ankara’nın başkent olmasının, İstiklal Marşı’nın ve sosyal devletin kaldırılabileceğini ileri sürerek bu konuları tartışmaya açtı. AKP bunu çok beğendi.Büyüklerin tepkisiAncak, TÜSİAD’ın büyük abileri bu çıkıştan pek hoşnut kalmamış. Rivayettir ki bir büyük holdingin en büyük ismi Başkan’a anında mektup yazarak “Özgürlük ve demokrasi tabii ki ana şiarımızdır ama çok önemli kararlarda ve açıklamalarda büyüklere danışmak da nezaket gereğidir” demiş. Yine rivayete göre TÜSİAD yönetimi de bunun üzerine geri adım atmış. İyi de TÜSİAD’ın bütün itibarı ve gücü de gitmiş olmadı mı?Meclis’ten önceTÜSİAD’ın laiklik, başkent, İstiklal Marşı konusundaki görüşlerini bir kenara bırakıp sadece türbanla olan ilgisine bakmak istiyorum, çünkü şu anda gündem bu. TÜSİAD mecliste türbanlı milletvekili istiyor. Ancak bir gariplik var; Meclis’e türban sokmak isteyenler acaba kendi işlerinde neden türbanlılara özgürlük sağlamıyorlar. Devlet Bakanı Egemen Bağış da bu konuya çok güzel biçimde değinerek bir çağrı yaptı biliyorsunuz.Görmek istiyoruzEgemen Bağış TÜSİAD’ın “Meclis’te türbanlı vekil görmek istiyoruz” talebine “Ne kadar güzel bir düşünce” dedikten sonra “Umarım bu hassasiyeti kendi işlerinde de gösterirler. TÜSİAD üyesi şirketlerin yönetimlerinde türbanlı kadınların da bulunduğunu artık görebiliriz” diye konuştu. İronik olduğunu tahmin ettiğim bu konuşma ile Bağış TÜSİAD’a “lafla olmaz, hayata geçirin” çağrısı yapıyordu galiba aslında.Bağış’ın yapması gerekenTürkçemizde “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diye bir deyim vardır. TÜSİAD’a fevkalade güzel bir akıl veren Egemen Bağış’ın da bu konuda katkı yapması gerek. Bağış’ın zarif eşinin VAKKO mağazaları var. Hatta bunların açılışı adeta devlet töreniyle yapılmıştı. Bayan Bağış Beyoğlu’ndaki VAKKO’yu tekrar açıyormuş. Umuyorum ve diliyorum VAKKO’nun yeni mağazasında türbanlı hanım kardeşlerimiz de çalışacaktır.Tabii görünür olmalıGerçi kimi TÜSİAD üyeleri “Bizde çalışan türbanlılar var” diyebilir. Ama kastım o değil. Türbanlılar görünür biçimde çalışmalı. Örneğin bir şirketin CEO’su, satış müdürü, reklam ve halklar ilişkiler müdürü de türbanlı olabilir. Ya da ünlü mağazaların satış bölümlerinde, müşteri ilişkilerinde de türbanlılar olmalıdır. Sanıyorum Bayan Bağış VAKKO Beyoğlu’nda bu işe öncülük edecek ve türbanlı satış elemanı çalıştıracaktır.Gizli yasak mı var?Ancak sanıyorum Bayan Bağış’ın da diğer TÜSİAD üyelerinin de görünür yerlerde türbanlı çalıştırmaları o kadar kolay değil. Çünkü örneğin daha çok varlıklı bölgelerdeki büyük alışveriş merkezlerinde alınmış bir “gizli karar” var. Çok satışlı büyük firmalar büyük AVM’lerdeki mağazalarında veya görünür yerlerde “türbanlı eleman çalıştırmama” konusunda anlaşma imzalamışlar. Temizlikçiler falan bu kararın dışında kalıyor tabii ki.Tamamen “duygusal”Bir alışveriş merkezinin ortaklarından birine sormuştum “Bu kararı neden aldınız?” diye. O kişi “Karar bizim değil, mağazaların ortak kararı. Çünkü satış elemanı türbanlı olan yerlerin müşteri sayısı düşüyormuş. Onlardan talep geldi, toplantılar yapıldı ve karar alındı” dedi. Demek ki durum tamamen “duygusal.” Her nedense türbanlı elemanlar varken alışveriş yapmaya gelenler içeri girmekten çekiniyormuş.Türbanlı müşteriye evetBuna karşı, alışveriş merkezlerinin en çok satın alan müşterilerinin de türbanlı kadınlar olduğu ileri sürülüyor. Pek çok mağaza sahibi “türbanlılar gelip dünyanın alışverişini yapıyor, onlar olmasa işlerimiz çok kötü olur” diyorlar. İşe bakın ki, türbanlı eleman satışı düşürüyor, türbanlı müşteriler ise satışları patlatıyor. Özellikle mücevher satıcılarının keyfinin çok yerinde olduğunu gözlemliyorum.O halde başka kampanyaŞimdi bazı türbanlı yazarlar “türbanlı aday yoksa oy da yok” diyor ya, bu sloganı geliştirmeleri gerekmiyor mu? Örneğin “Türbanlı çalıştırmayan mağazalardan alışveriş yapmıyoruz” demek neden akıllarına gelmez? Anlaşılan Meclis’e türbanlı sokmak alışveriş merkezlerine ya da lüks mağazalarda türbanlı çalıştırmaktan daha kolay geliyor. Doğru. Meclis’te risk yok. Ama başka yerde türbanlı istemek galiba biraz cesaret işi.Kızlar niye okur?Yıllardır “Türkiye’de eğitim özgürlüğü olmadığı için okuyamayan kızlar” ağıtları yakılıyor. Pek çok kızımız evinde oturmaya mahkûm bırakılırken, parası olanların ise yurt dışında, “türbana özgürlük sağlayan ülkelerde” okuduğu söylenir. Yabancı okullarda “özgürce” okuyan çok sayıda kızımız başarıyla diplomalarını alıp Türkiye’ye geliyorlar. Peki neden onların uzmanlıklarından yararlanmak gelmiyor hiç akıllara.Nerede dindar sermaye?TÜSİAD söz konusu olunca, ister istemez örnekleri de sosyetenin gittiği mağazalardan vermek durumunda kalıyor insan. Oysa vitrini olmayan pek çok büyük şirket, holdingler de var. Ama bakıyoruz onlarda da türbanlı yönetici hiç yok. Üstelik dindar olduğunu söyleyen, bu nedenle MÜSİAD’ta birleşen iş adamlarının şirketlerinde de etkili makamlarda türbanlı kadınlar oturmuyor. Peki bu kızlar boşuna mı okudular dışarıda yıllarca?Dış ilişkiler bahanesiAnladığım kadarıyla büyük şirketler “dış ilişkileri nedeniyle” yetkili makamlara türbanlı getirmiyor. Katar’ın, Bahreyn’in, Dubai’nin kadın yöneticilerinin başının açık olduğu taplantılarda, türbanlı bir Türk kadını olması “imaj” bozuyormuş. Öyle söylüyorlar özel sohbetlerde. Madem imaj bozuyor, peki üniversite kapılarında biriken türbanlı genç kılara bunu neden anlatmıyorlar acaba? Burada bir samimiyetsizlik yok mu?Türbanlıların rahatlığıSon olarak bir noktaya daha değinmek istiyorum. Türbanlı kadınlar “özgürlük ve demokrasi” adına TV ekranlarında erkeklerle kıyasıya çatışıyor. Benim merakım şu; bu türbanlı kadınlar kendi camiaları içinde erkeklerle aynı masada oturup, tıpkı TV’deki erkeklerle tartıştıkları gibi kendi görüşlerinden erkeklerle tartışabiliyorlar mı, yoksa bir köşede sadece laf mı dinliyorlar? Cevaplara göre konuyu tekrar tartışırız, çünkü bence işin en önemli noktası bu. Kamuoyu önündeki özgürlük kendi yaşam alanlarında da geçerli mi?Hepinize iyi haftalar.
İlk Aziz nesin başlatmıştı “aptal” tartışmasını. Aslında 12 Eylül anayasası ile ilgili bir espriydi bu. Bir toplantıda “halkın yüzde 60’ı aptal” deyivermişti rahmetli büyük usta.“Neden yüzde 60?” diye soranlara 12 Eylül anayasasına verilen yüzde 92’lik desteği kastederek “Aslında yüzde 92 diyecektim ama, ayıp olur diye düşündüm” cevabını vermişti.Yıllar sonra Müjdat Gezen bir TV programında Aziz Nesin’in bu esprisini hatırlatınca, sanki bu esprinin gerçekliğini ispatlamaya çalışan güya demokratlar kıyameti koparmışlardı. Tabii maksat iktidara yağcılık yapmaktı, yoksa anladıklarından değil. Zaten espriden anlasalar bugüne kadar söylediklerini söyler, yaptıklarını yaparlar mıydı?Neyse, ben Aziz Nesin’den daha ileri giderek ve içine kendimi de katarak oranı 12 Eylül anayasasına verilen destekten de yukarı çekmek istiyorum.Sahi yoksa yüzde 95’imiz aptal mıyız?Yok, yok, aranızda güya damokratlardan olan varsa hemen kıyameti koparmasın.Sadece bir örnek üzerinden yürümek istiyorum.Trafikten söz etmek ve yüzde 95’imizin nasıl aptal durumuna düşürüldüğünü anlatmak amacım.Hepimiz biliyoruz ki büyük kentlerin en büyük çilesi trafik.Bu kadar çok araba, ama bu kadar yol olursa trafik elbette sıkışacak. Sonuçta örneğin İstanbul’da Asya ile Avrupa’yı bağlıyoruz. Toplam 7 şerit var.Bütün uluslararası trafik ve İstanbul’un nüfusu bu 7 şeridi kullanarak gidip geliyor. 3’ü Boğaziçi Köprüsü’nde 4’ü de Fatih Köprüsü’nde.Şehir içlerinde kavşaklar, alt geçitler, tüneller var ama yetmiyor da yetmiyor.Peki asıl sıkışıklık bu nedenlerle mi oluyor?Hayır, asıl sıkışıklık aramızdaki sadece yüzde 5’i oluşturan “akıllılar” yüzünden oluyor.Yüzde 95 ise “aptallığına razı” olarak bu akıllıların yarattığı kaosun içinde ömür törpülüyor.Çok basit bir deney. Şişenin ağzına bir huni koyun, sonra bir bardağı boca edin. Ne olur? Huninin içi dolar, çok su koyarsanız taşar. Ama bir yandan da huninin ucundan şişeye su akmaya devam eder.Bizim trafiğin durumu aynen bu. Kavşaklarımız, sağa ya da sola dönüşlerimiz, köprülere giden yollarımız huni sistemiyle çalışıyor.Gerçi trafiği düzenleyen, şeritleri çizen ilgililerimiz önceden her şeyi düşünmüşler ama o bizim yüzde 5’lik akıllı vatandaşımız yok mu, işte onlara şerit merit gerekmediğinden, yandan gelip hooop bir şerit daha yapıyorlar. Sonra biraz daha akıllı olan üzerine bir şerit daha ekliyor. Oldu mu sana kavşak noktası huni.O sırada kavşaktan sapacak sapmayacak herkes kaderine razı biçimde oflayıp puflayarak ama elinden bir şey gelmeyerek aracında oturuyor öylesine.Ya da çevre yolunda gidiyorsunuz. Sağda emniyet şeridi var. Siz yüzde 95’lik aptal kesim içinde olduğunuzdan emniyet şeridinin aslında sizi öncelikle gideceğiniz yere götüreceğini anlayamıyorsunuz.Ama o ne ki, yüzde 5’lik akıllı kesimden biri “yahu aptallar burada boş bir yol duruyor, niye kullanmıyorsunuz?” diyerek basıp gidiyor yanınızdan. İyi de kavşağa yaklaşırken emniyet şeridi bitiyor, o akıllı kişi normal şeride girmek için kafa sokuyor. Arkası iyice duruyor. Ama sonuçta “o akıllı” yine de senden önce geçip gitmiş oluyor.Peki bu ülkenin trafik polisi yok mudur?Yoktur. Sadece boş caddelerden araba çekmek ya da tuzak kurdukları noktalarda aslında genellikle “yüzde 95’lik aptallar” içinde olanları cezalarla bunaltmak için vardır.Bir gün ben de akıllanmak istiyorum.50 model tank gibi bir Desoto alıp, çift şerit yapıp sonra içeri girmeye çalışanlara var gücümle vurmak istiyorum. Normal şeridimde olduğum için polisi beklemek ve 8’de 8 haklı çıkmayı planlıyorum. İçinizde aynı duyguları taşıyan başka “yüzde 95’lik” yok mu?*****Haftanın fıkralarıYıldırım Tuna’dan bu hafta gelen fıkralarla sizi baş başa bırakıyorumDaireSarışın, spor arabası ile giderken direksiyonunu solladığı TIR’ın tam önüne kırması ile TIR devrilme, şoförü de ölüm tehlikesi atlatmış, sinirinden deliren dev gibi deri yelekli TIR şoförü sarışını ileride kıstırıp durdurmuş, cebinden çıkardığı tebeşirle yere bir daire çizip onu tam dairenin ortasına ittirip “Bu dairenin asla dışına çıkmayacaksın..! Asla ..!” diye bağırıp hırsını almak için spor arabanın bütün deri koltuklarını paramparça etmiş, sarışına dönüp baktığında onun ‘sırıtmakta’ olduğunu görünce “Bunu komik buldun ha?” demiş, eline aldığı levye ile arabanın bütün camlarını kırmış, dönüp baktığında sarışının yüzünde hala aynı sırıtışı görünce deliye dönmüş, tornavidasını çıkarıp bütün lastiklerini delik deşik etmiş, sarışın bu sefer gülmeye başlayınca TIR şoförü resmen kendini kaybetmiş, TIR’ın bagajından çıkarttığı bir bidon mazotu spor arabanın üzerine döküp kibriti çakmış, dönüp bakmış ki sarışın gülmekten yerleri yumrukluyor. “Komik olan neee? Neee?” demiş sinirinin son safhasında. “Her.. Her arkanı dön dönüp bu tarafa bakmadığında..” demiş sarışın gülmekten gözlerinden yaşlar süzülürken, “Ben hep çiz..çizdi ğin o dairenin dışına çıkıp durdum..!” PaganiniDelikanlı yeni çıkmaya başladığı kızı etkilemek için müzikli bir İtalyan restoranına götürmüş, yemekler ısmarlanıp şaraptan ilk yudumlar alındıktan sonra yanlarına gelen garson “Paganini sever misiniz?” demiş keman triosunu masalarına doğru davet ederken, “Hayır” diye cevap vermiş delikanlı, “Biz Spagetti söylemiştik! ”BeslenmeDoktor bebeği muayene ederken zayıflık hissedince “Bunu nasıl besliyorsun?.” diye sormuş annesine. “Bir taraftan süt, diğer taraftan da meyve veriyorum” diye cevap vermiş genç anne, “Bir dakika, bir dakika” diye kızgın bir şekilde telaşlanarak ayağa fırlamış doktor, “Hangi taraftan meyve veriliyor?”ŞişkoObez’e “şişko ” deyip toplumda utandırarak onu yemekten vazgeçirmek resmen hikaye.. Kesin yerler. Bırakın birkaç kişiyi 50.000 kişinin maçlarda hakeme ne şekilde bağırdıkları malum, onlar yine de görev almak için araya ‘ricacı adam’ sokuyorlar..UçakKadın telaşla psikiyatrın muayenesine dalmış “Kocam kendisini uçak sanıyor.” demiş. “Önemli değil hanımefendi ” demiş doktor gözlüğünü düzelterek, “Yarın sabah kendisini getirin, görüşelim” Kadın “İmkansız doktor” diye cevap vermiş sıkılarak, “Kendisine yarın sabah uzak doğuya bir sefer yazmışlar, ne kadar sürer bilemem ama 3-4 gün buralarda yok yani.. ”MasrafDüğün salonuna gelen nikah memuruna “Bize özel olarak geldiniz, yol masraflarınız falan da oldu, size ne kadar ödeme yapılır bilemedim, söyler misiniz?” diye sordum nazikçe. “Ağanın eli tutulmaz.. Şu evlendiğin kıza bak.. Şimdi eşin oldu, sence bu olay nelere değiyorsa onu ver..” diye cevap verdi memur gülümseyerek, ben de çıkartıp kendisine 50 lira uzattım nikah memuru endişe ile dönüp eşime baktı, baktı ve bana dönüp 45 lira geri verdi..*****Gani Yıldız’danYÖK Başkanı, tartışmalı YGS için “tarihteki en ciddi sınav” demiş. Yok canım! YGS’den daha ciddi ve milattan önce yapılmış bir sınav kesin vardır!***Çevik Kuvvet polisi kameralı kask takacakmış. Demek ki MOBESE kameralarından izlediğimiz trafik kazaları gibi, kask kameralarından da “cop ve biber gazı kazalarını” izleyeceğiz!***Soru: Aşağıdakilerden hangisi ÖSYM Başkanı’nın YGS öncesi yapılanları tanımlamak için kullandığı kelimedir?a-) Acemilik b-) İşgüzarlıkc-) Eksiklik d-) Dikkatsizlike-) Hepsi Not: Soruyu çözmek için şifreye gerek yoktur. Doğru cevap gün gibi meydandadır.***Bizi tanımlarken “Anahtar ülke” ya da “Kilit ülke” ifadelerini kullananlardan ricamız: Zaten şifreyle uğraşıyoruz, kilitle anahtarla kafaları iyice karıştırmayın!***İdeal milletvekilinin bazı özellikleri: Neden olduğunu bilmeden, saniyeler içinde parmak kaldırıp indirebilme; istediği anda ağlayabilme; Meclis’te yokken oradaymış gibi imza atabilme; uyku probleminin olmaması; yakın dövüşte başarı.***Basın özgürlüğü için çalışan Sınır Tanımayan Gazeteciler’e, “Sinir Tanımayan Gazeteciler” de diyebiliriz. Çünkü onlar, ülkelerinde basın özgürlüğü olduğunu iddia eden sinirli politikacılarla da mücadele ediyor.
ANALİZSınavda şifre konusunda geldiğimiz noktaya bakar mısınız?Gazetecilik yapan medya ortaya atılan bir iddia üzerine “şüphelerini” dile getirdi. Hiçbir şekilde hükümeti suçlamaya kalkışmadı. Sadece şüphenin giderilmesini istedi.Oysa iktidar şüpheleri gidereceğine hem olayı karmakarışık hale getirdi hem de olayı “hükümeti devirmeye yönelik bir komplo” olarak sundu.Hatta öyle ki bu komplonun Ergenekon tarafından hazırlandığını ileri sürenler bile oldu.Şu anda olay sınavda yapılan bir hilenin soruşturulmasından çıkıp hükümetin mağduriyetine taşındı. Çünkü hükümet belli ki bu tür mağduriyetlerden çok iyi beslendiğinin farkında ve milyonu aşkın öğrencinin geleceğini karartmak pahasına seçim öncesi kendine yatırım yapıyor.Oysa iktidarın görevi, durumu çarpıtmak ya da bundan da bir mağduriyet çıkarmak yerine derhal geniş bir soruşturma açmak, hızla sınav sonuçlarını inceleyip, ön sıralarda yer alan adayların kitapçıklarına bakarak basına dağıtılan cevap anahtarındaki şifrelemenin onlarda da olup olmadığına bakmaktı.Tabii önce “delillerin karartılmaması için” ilgili tüm kişilerin de açığa alınması ve kurum içinden çıkarılması gerekir.Öyle yapılmadığına ve iktidar kendiliğinden “bu bana karşı komplodur” dediğine göre, şüphelerimizi daha somut biçimde açıklamamız da yanlış olmaz.Anlaşılan durum şudur:ÖSYM’nin bilgi işlem merkezini bir şekilde ele geçiren bir zihniyet, “aşırı güvenlik önlemleri” adı altında bazı adaylara kolaylık sağlayacak kodlamaları da yazmış.Bunu yaparken, belli ki özgüvenleri de çok yüksek olduğundan, sadece kız öğrencileri aynı okullara toplayacak programlar yazmaktan bile çekinmemişler. Üstelik yaptıklarını “tamamen tesadüf, ne var bunda” diyerek açıklayacak kadar da kendilerinden eminler.Sınav kitapçıklarına yerleştirilen kodlama programı yazanlarla aynı zihniyeti taşıyan ve dershanelerde egemen olan bazı kişilere aktarılmış.Bu dershaneler, sınavdan iki gün önce “ekstra” bir ders için çağırdıkları öğrencilerine üstü kapalı olarak şifreleme sistemi ve bunun sınavda nasıl uygulanacağı öğretilmiş.Büyük ihtimalle “asla konuşmayacakları” bilinen ve sayıları da tahmin edilemeyen bir kesim öğrenciye ise bu bilgi saklanmadan aktarılmış.Başından beri aslında dile getirilmeye çalışılan “şüphe” budur.Çünkü bunun öncesi de var. Polis okulunda, KPSS sınavında, TUS sınavında buna benzer iddialar ortaya atılmıştı. Sadece bu şüphe yüksek sesle dile getirilemiyor, insanlar çekiniyor.Şüphe açıkça dile getirilemese de kendilerini bazı cemaatların sözcüsü olarak gösterenler birkaç gündür tıpkı iktidar gibi “bizi hedef almaya çalışıyorlar, bu bir komplodur” demeye başladı.Ne tuhaf değil mi; iktidarı suçlayan yokken hükümet “bu bize karşı komplodur” diyor, cemaatlere henüz bir şey söylenmeden sözcüler “bizi yıpratmak istiyorlar” diye haykırıyor.*****ÜZÜLDÜMAhmet Şık’a telifBilgisayarımda yüzlerce mesaj var. Diyorlar ki “Ahmet Şık’ın kitabını ben de indirdim, ama sizin telif önerisini okuyunca rahatsız oldum, açılacak bir hesaba telif ücreti yatırmaya hazırım.”Önerimi tekrarlamak istiyorum, ama beni sıkıntıya sokan bir durum var. O önerime Ahmet Şık’ın ailesinden de yakın dostlarından da en küçük bir tepki bile gelmedi.Bilemiyorum, farkında olmadan üzmüş de olabilirim. Ahmet Şık ve ailesi bu tür bir girişimi gururlarına yedirememiş, sanki içinde bulundukları durumu paraya çevirmek istiyorlarmış gibi bir hisse kapılmış olabilirler.Oysa bu konudaki dayanışmaya katkıda bulunmak istedim. Basılmamış hatta tamamlanmamış bir kitabı imha eden zihniyete karşı, internetten indirmek dışında, telif dayanışması ile de katkı sağlanacağını düşündüm.Ahmet Şık ve ailesi bu yolla para toplanmasından rahatsız olabilir, ama bunun da yolu var. Yine bir hesap açılır, duyarlı kamuoyu telif konusundaki dayanışmasını gösterir, toplanan para ise ya yeni bir kitabın finansmanında ya da yine eğitimle ilgili bir amaç için kullanılabilir.*****BUNU YAZMAK GEREKBaskıyı gücü olan yaparGenelkurmay’ın “Balyoz’daki tutuklulukların sürmesini anlamıyoruz” açıklaması özellikle yandaş kesimde yine “Ergenekon” çığlıklarının yükselmesine ve “işte asker vesayeti, yargıyı baskı altına almaya çalışıyorlar” propagandalarına yol açtı.Bu açıklama gerçekten “yargıya baskı” olarak algılanabilir mi? Bence hayır. Çünkü baskıyı “gücü olan” yapabilir. Oysa Genelkurmay’ın bu konuda hiçbir gücü yok. Bunun kanıtı da, bildirinin yayınlandığı günün ertesinde bir albayın daha tutuklanmasıdır.Yani yandaşların söylediği gibi “Serbest bırakılacaklar” iddiasına karşı cevabı yargı anında verdi.Gariptir, askere bir güç vehmedip “yargıyı baskı altına almak istiyorlar” diyenler nedense bu konuda gerçekten gücü olan iktidarın söylemlerine hiç değinmiyor.Örneğin Başbakan’ın “yargı ayak bağımız” sözleri acaba yargıya baskı değil midir?Ya da “Ben yargıya karışmam, ama yargı da bana karışmasın” sözleri ne anlama geliyor?Milletin kafası muhallebiye çevirilerek “evet” dedirtilen anayasa değişiklikleri ile yeni yapısına kavuşan HSYK’nın “ucubenin yıkılmasını durduran” hâkimi anında görevden alması, bu kararı durduran hâkimi ise terfi ettirmesi yargıya egemenliğin örneği değil midir?Eski HSYK’nin “Öz’ü görevden alacaklar” diye suçlanması, ama yeni HSYK’nın Öz’ü görevden almasını alkışlamak yargıya baskı yapıldığını göstermez mi?*****CANIMI SIKAN ŞEYLERLibya ve Kıbrıs’a bakİktidarın ve yandaşlarının en övündüğü konu dış politika. Öyle bir hava yaratılıyor ki, zannedersiniz Türkiye tüm dünyaya “ayar” veriyor. Ancak işin gerçeği, galiba bütün bunların iç politikaya yönelik propaganda çalışmaları olması.İki örnek vermek istiyorum.Libya’ya uluslararası bir operasyon yapılıyor. Erdoğan Libya konusunda inişli çıkışlı politika uygulamasına rağmen, içeride yayılmaya çalışılan hava “NATO’yu hizaya soktuğumuz, ABD Başkanı’na akıl verdiğimiz, dünyaya örnek olduğumuz” şeklinde. Milletin bir bölümü buna inanıyor.Ama gelin görün ki, dünyada böyle algılanmıyoruz.Libya’ya o kadar devlet saldırıyor, ama nedense Libya’da sadece Türkiye’ye karşı protesto eylemi yapılıyor. Bu hiç dikkat çekmiyor mu?Libya’yı bırakın, Kıbrıs’a bakın. Bu iktidar birkaç yıl önce, bugün Türkiye aleyhine olan kesimlere yoğun destek veriyordu. Talat’ı seçtirdi, Annan planına evet denilmesini sağladı, bu kesimi besledi, büyüttü.Ama nasıl bir başarıdır ki bu, şimdi aynı isimler Türkiye Büyükelçiliği’ni basıyor, kapısına Rum bayrağı dikiyor.Biz de Libyalılara ve Kıbrıslılara kızıyoruz “vay nankörler” diyoruz.İyi de hani o dünyaya ayar veren dış politikadaki beceriklilik ve başarı?*****Bir devlet yetkilisinden, “Basında yer alan iddialar beni tatmin etti; YGS’de şüpheli bir durum var, konu araştırılmalı!” açıklamasını beklemek çok mu saflık olur? (Gani Yıldız)