Sanatçıyı ölüme iten kompleks

Haberin Devamı

Tiyatro ve dizi sanatçısı Peker Açıkalın ölümle boğuşuyor. Dün yoğun bakımdaydı, umarım en kısa sürede sağlığına kavuşsun.

Peker Açıkalın’ı ölümle burun buruna getiren basit bir tartışma. Kızının okuluna giden Açıkalın, bahçedeyken, bir arkadaşının aracının polisler tarafından çekilmek istendiğini görünce koşup “şimdi geliyor, çekmeyin” diyor.

Polis ise “Artistlik yapma” diyerek Açıkalın’ı itiyor, sanatçı yere düşüyor, ama herhalde daha önceden de kendisini zorlayan kalbi tekliyor. O korkuyla tekrar okulun bahçesine girip arkadaşlarından ambulans çağırmalarını istiyor.

Tatsızlık bununla da bitmiyor, okul önünde araç çeken polisler yüzünden ambulans sokağa giremiyor, polisler bu konuda son derece duyarsız davranıyorlar. Doktorların söylediğine göre Açıkalın hastaneye biraz daha erken ulaşabilse durumu belki daha iyi olacaktı.

Olay tamamen yukarıda anlattığım gibi mi oldu, elbette kesin bilemem, ben gazetelere yansıyan tanık ifadelerine göre yazdım. Ancak burada dikkat çekmek istediğim konu, görevi ve makamı ne olursa olsun, sıradan insanların tanınmış isimlere karşı takındıkları kompleksli tavır.

Peker Açıkalın’ın başına gelen ilk kez olmuyor, bu olayın duyulmasının nedeni sanatçının ölümle burun buruna gelmesi.

Nedense insanlarımız, öyle ya da böyle ünlü olmuş isimlere normal zamanlarda büyük ilgi ve hatta hayranlık duyarlar, ama o kişiler yine şöyle ya da böyle kendi ellerine düştüklerinde inanılmaz bir komplekse kapılırlar.

O polislerin Peker Açıkalın’ı tanımadıklarını sanmıyorum. Ama “görev aşkına” fazla kapılmış o polisler, aslında her gece hayranlıkla izledikleri bir sanatçının kendilerine müdahale etmesine fena halde içerliyor ve anında komplekse kapılıp “ünlüsün diye kendini bir şey mi sandın” havasına girerek o anki güçlerini en acımasız biçimde kullanıyorlar.

Peker Açıkalın ekranlarda “çok şirin bir polisi” canlandırıyor, bu nedenle onu polisler de çok seviyor. Aynı polisler aynı yerde araba çekmiyor olsalardı ve sanatçıyı görselerdi, büyük ihtimalle etrafını sarıp sohbet edecek ve imzalı fotoğraf bile isteyeceklerdi. Gel gör ki, Açıkalın polislerin görev alanı içinde buldu kendini ve ve o garip insan duygusu ortaya çıkıverdi.

Bu garip duygu ünlülere hayranlık duyan pek çok kişinin zihninin derinliklerinde bir canavar gibi duruyor. Hatırlar mısınız, Bülent Ersoy dostlarıyla yemek yerken küçük bir kız çocuğu fotoğraf çektirmek istemişti, sanatçı da “Yavrum şimdi yemekteyim biraz sonra” deyince, küçük kızın annesi hışımla yerinden fırlayarak ağır hakaretlerde bulunmuştu.

Peker Açıkalın’a acil şifalar dilerken, yüreklerindeki “canavar” belki de bilmeden ortaya çıkan polisleri de vicdanlarıyla baş başa bırakmak istiyorum.

***


Tanınmak o kadar da iyi değil

Peker Açıkalın’ın başına gelen, bir süre önce başıma gelen ama yazmak istemediğim bir olayı hatırlattı bana.

Bir ay kadar önce iki günlüğüne gittiğim bir dış geziden dönüyordum. Uçaktan inip pasaport kuyruğuna girdim, önüm hayli kalabalıktı. Sıra bana gelirken pasaport bankının camında “pasaportunda TC kimlik numarası olmayanların, TC kimlik numarası taşıyan başka bir kimlik göstermeleri mecburidir” yazıyordu.

Benim pasaportumun süresi bitmediği için yenisini henüz almamıştım yani TC kimlik numarası yoktu. Yurt dışına çıkarken pasaport ve bir kredi kartı dışında hiçbir kimlik almıyorum yanıma, ne olur ne olmaz diye.

Neyse, sıra bana geldi. Çok genç bir polis “TC kimlik numarası yok, başka kimlik verin” dedi. Ben de olmadığını ama kimlik numaramı verebileceğimi söyledim. Çünkü böyle durumlar için cep telefonumda numaramı saklıyorum. Ama polis “ne malum senin olduğu” diyerek “en baştakine gidin” emri verdi sertçe.

Ben de “İyi de uzun süredir bekliyorum, 48 saat önce çıkış yaparken aynı pasaportu kullandım, polise TC numaramı da verdim, işlemimi yaptı, sizin için gerekli işlem neyse burada yapamaz mısınız?” diye sordum. Polis daha da sertleşerek “Ne diyorsak onu yap kardeşim, bak orada yazıyor” deyince ister istemez sinirlendim; “benim okumam yazmam yok, okuyamıyorum, siz okuyun” dedim.

Polis bunun üzerine hışımla yerinde kalkıp gitti ve amir olduğunu sandığım bir başkasıyla geldi. Bu polis de “Bu tarafa geç kardeşim” diye sertçe emir verince, arkamda bekleyenleri daha fazla bekletmemek için sıradan çıkıp en baştaki banka geçtim. Pasaportumu aldılar, meğer fotokopi alacaklarmış. Fotokopi alındıktan sonra tekrar sıraya geçip bekledim tabii.

Tam pasaporttan geçtim ki, o amir gibi duran polis bekleyen yüzlerce kişiye “Görüyorsunuz değil mi, eskisi gibi ayrıcalık istiyorlar kendilerine, ama geçti o günler” demez mi?

Hiçbir şey bu kadar koymamıştır bana. Bilen bilir ki, hiçbir yerde, özellikle resmi kurumlarda adımı, gazeteciliğimi hiç kullanmam. Aralarında belki beni okuyan, dinleyen ve sevenler olan birçok kişiye karşı onurumun böylesine hoyratça ayaklar altına alınmasına o kadar üzüldüm ki.

Sadece o polislerin belli bir topluluğa ait oldukları hissi bana biraz teselli verdi.

***


Esprili polisler

Bugün polislerden yazdım, zaten polis haftası vardı ya, bari devam edeyim. Çarşamba gecesi Abbas Güçlü’nün Genç Bakış programına gidiyorum. Programın yapıldığı Özyeğin Üniversitesi’ne 50 metre kala polisler alkol kontrolü yapıyor. Benim arabamı da kenara çektirdiler.

Camın yanına gelen polis kibarca “Ehliyet ruhsat” dedi. Onları verirken “Canlı yayına gidiyorum” dedim gülerek. Polis de anında karşılık verdi ve “Olsun, beş dakika geç başlasınlar, zaten her gece konuşuyorsunuz” dedi gülerek.

Derken başka bir polis gelip “Bir de alkole bakalım Can Bey” deyince “Bakın da, canlı yayına gidiyorum, alkol olur mu, ayrıca araç kullanacaksam asla içki içmem” cevabını verdim.

Polisler yine “Olsun” dediler ve aleti üflettiler. Sonra ikisi de dikkatle bakmayı başladı cihaza. Biri “Oooo Can bey, siz bu akşam yayına katılamazsınız, çok yüksek” demez mi? Karşılıklı kahkahalar attık, “hayırlı yayınlar” dilediler. İşte bazen tanınmak böyle tatlı anlara da neden olabiliyor.

***


Araç çekmek Anayasa suçu

Yazıyorum da yazıyorum, ama şu araba çekme konusuna bir düzen gelmiyor maalesef. Çünkü İçişleri Bakanlığı bunu bir gelir kaynağı olarak görüyor, yoksa asıl amaç trafiği rahatlatmak değil.

Araç çekmek demokrasi ve hukukun geçerli olduğu ülkelerde de var ve çok katı biçimde uygulanıyor. Ama bizdeki gibi keyfi davranamıyorlar oralarda.

Çünkü asıl amaç araç çekmek değil, trafiği düzenlemektir. Batı’da bir araç çekilince yerine yenisi park etmez. Bizde araç çekmek aslında bir başka araç için park yeri açmak gibi. Araç çekmek marifet değildir, önemli olan sürücülerin park yasağı olan yerlere park etmesini önlemektir.

Bizde ise polis rastgele araç çeker. İşte Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı dediğim bu. Onlarca araç park etmiştir, polis gelip birini alır, eğer otoparka yakın bir yerse yine gelir bir tane daha götürür.

Peki bunun kıstası nedir? Yoktur; hangisi daha kolay çekilebiliyorsa ilk o gider, ki bunlar da genellikle lüks araçlar değildir, lükslere en son sıra gelir.

***


İnsanların hayatlarını türlü şekilde mahveden hiç duymadığımız sayıdaki “sehven” uygulamayı bu iktidar döneminde gördük. Bu durum gösteriyor ki bazı yetkililer o makamlara “sehven” gelmiş! (Gani Yıldız)

DİĞER YENİ YAZILAR