ANALİZ
Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerinde başlayan ve “domino etkisiyle” Orta Doğu ve Arap Yarımadası’na da sıçrayan halk hareketleri, liderleri devire devire yoluna devam ediyor.
Önce Tunus Devlet Başkanı gitti. Mübarek dayanamadı.
Kaddafi’nin dayanması mümkün değil. Ama o henüz gerçeği göremediği için halkını vurarak tepkileri düşüreceğini sanıyor.
Tunus ve Mısır başkanları hiç olmazsa çekip gittiler, belki peşlerine düşen bile olmayacak. Kaddafi ise tarihe kanlı bir katil olarak geçecek, haberi yok.
Yemen her an yıkılabilir, Körfez ülkelerinde şeyhlikler bitmese bile genel durum değişecek. Ürdün’de kral yerinde kalır ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Bütün bunlar bittikten sonra sırada Suriye ve İran’ın olduğunu da söylemek kehanet sayılmaz.
Yakın çevremizde yaşananlar elbette Türkiye’de ilgiyle izlendiği gibi heyecan da yaratıyor. Kimileri Arap ülkelerine demokrasi gelmekte olduğunu ileri sürerken, halk hareketlerinin Türkiye’yi de mutlaka etkileyeceğini söyleyenler, belki daha doğrusu bunu temenni edenler var.
Olaylar başladığı sırada “bunların Türkiye’ye sirayet etmeyeceğini” yazmıştım hatırlarsanız. O sırada bu ülkelerde neler olacağını tam kestiremiyorduk ama yine de Türkiye’ye sıçramasının mümkün olmadığını görüyordum.
Şimdi gelişmeler daha netlik kazanıyor.
Görünen şudur: Arap ülkeleri Türkiye’nin 1950’ye giden yıllarını yaşıyor.
Manzara çok farklı değil. Bizde o tarihlerde Milli Şef vardı. Seçim yapılıyordu ama, aslında iktidar kimin seçilmesini istiyorsa zaten onu aday gösteriyordu.
Savaş yıllarının getirdiği sıkıntılar nedeniyle otoriter bir rejim uygulanıyordu. Halk sıkıntı çekiyor ancak elinden bir şey gelmiyordu.
Demokrasi ve hukuk istiyordu halk ama bunun nasıl olacağını da bilmiyordu açıkçası. 600 yıl kul olarak yaşayan halkın Cumhuriyet’le birlikte “vatandaşlığa” kavuşmasını hazmetmesi kolay olmadı tabii ki.
Burada imdada Batı yetişti. “Eğer Batı içinde yer almak istiyorsan demokrasiyi kurman gerek” dedi. Bunun şartları hazırlandı ve Türkiye demokratik yapıya büyük gürültüler, halk ayaklanmaları, çatışmalar olmadan geçti.
Türkiye demokrasiye çok hızlı geçti, hemen hazmedemedi, bunun üzerine 27 Mayıs 1960’ta bir uluslararası dizayn operasyonu yapıldı. Demokrasi ve hukuk anayasal kurallarla tanıştı.
Sonra kendi başımıza yürümeye başladık, bugünlere geldik.
Bu açıdan bakınca Arap ülkeleri henüz yolun başında.
Örneğin Mısır, Türkiye’deki 27 Mayıs’ı yaşıyor gibi. “Ne amaç la olursa olsun her türlü darbeye karşıyız” diyen bizim sözde aydınlarımız ve AKP yandaşlarımız bile Mısır’da devrim olduğunu yazıyorlar.
Oysa yapılan askeri bir darbedir. Sadece görünürdeki diktatör gitmiştir. Ancak göreceksiniz, yerine yenisi gelmeyecek, tıpkı bizim 27 Mayıs’ta yaşadığımız gibi “demokrasiyi ve hukuku yücelten, çok partili demokrasinin ve özgürlüklerin önünü açan” bir anayasa hazırlanacaktır.
Diğer Arap ülkelerinde de bu olacaktır. Asıl demokrasi savaşı ise ondan sonra başlayacaktır.
Bu nedenle kimse Arap ülkeleriyle Türkiye’yi karşılaştırmaya kalkmasın. Kendimiz beğenmesek de demokrasi, hukuk, özgürlükler, insan hakları açısından bu ülkelerin fersah fersah önündeyiz.
Buna rağmen Başbakan’ın ısrarla geçmişi anlatmasını, bundan nemalanmaya çalışmasını da anlamakta zorluk çekiyorum.
Yandaşları ve maskeliler “Türkiye’nin kendisiyle hesaplaşması gerektiğini” ileri sürüyorlar. Oysa Arap ülkelerindeki gelişmelere bizim 60 yıl öncesinde yaşadıklarımıza olan benzerlikleriyle baktığımızda, Türkiye’nin bu hesaplaşmayı çoktan yaptığını söyleyebilirim.
DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER
CHP kafa karışıklığını gidermeli
Başbakan’ın “Bunlar Sivas’ın doğusuna gidemez” sözleri artık iyice tarihe karıştı. Önce Baykal Ağrı’ya gitti.
Herhalde AKP’liler Başbakan’ın sözünü doğru çıkarmak gerektiğini düşündüler ki, yumurta ve taş eylemi yaptılar.
Güya soruşturmalar açıldı ama şu ana kadar elde somut bir şey yok. Yapan yine yaptığı ile kaldı.
Ardından yeni Genel Başkan başta Diyarbakır olmak üzere yine Sivas’ın doğusuna geçti. Gerçi biraz mahcup biçimde dolaştı Kılıçdaroğlu ama Başbakan’ın o tahrik de kokan silahı elinden alınmış oldu.
CHP’liler hafta sonu yine Van’daydılar. Kılıçdaroğlu yine mahcuptu, “Buraya miting yapmaya gelmedik” dedi önce. Sonra sadece bölge halkının sorunlarını dinleyeceklerini belirtti.
Kapalı salonda yapılan toplantıdan sonra da izlenimlerini, düşüncelerini anlattı Kılıçaroğlu.
Belli ki CHP’nin kafası Güneydoğu ve Kürt konusunda hayli karışık. Ne yapacağını, ne diyeceğini pek bilemiyor.
Herhalde “Bu bölgeden CHP’ye oy çıkmaz, bunu bilin” diyorlar kimi uzmanlar.
Böyle olunca da CHP’den Kürt sorunu ile ilgili net bir fikir çıkmıyor ortaya. Hep ikircikli, hep çelişkili, hep zihinleri bulandırıcı.
Örneğin ana dilde eğitim konusu. CHP ne yapmaya çalışıyor anlamak mümkün değil.
Kılıçdaroğlu’na göre “ana dilde eğitim olabilir” ama her nedense “henüz erken”miş.
“Olabilir ama erken” ne demek acaba? Güneydoğu’da ne zaman “ana dilde eğitim” yapılabilir?
Özerklik aldığında mı yoksa Türkiye’den ayrılıp kendi devletini kurduğunda mı?
MERAK ETTİKLERİM
İkincilik de nereden çıktı?
İktidara karşı muhalif durduğumdan olacak, siyaseti at yarışı ya da maç gibi görenler, kendilerine ne kadar güvendiklerini göstermek için olacak her seferinde “Var mısın iddiaya?” diye sıkıştırmaya çalışırlar beni.
Çünkü örneğin “Haziran seçimlerini AKP o kadar çantada keklik görmesin” dediğimde karşımdaki hemen atılıyor “Var mısın iddiaya?”
Ne diyeyim, “iyi de güzel kardeşim, şans oyunu mu oynuyoruz burada, görüş ve analiz yapmaya çalışıyoruz, niye işi sulandırıyorsunuz” cevabıyla bu garip “iddialaşmadan” sıyrılmaya çalışırım.
Ancak anladığım kadarıyla “iddialaşma” büyük kitlelerde etkili oluyor. Bir tür meydan okuma, cesaret olarak algılanıyor.
Hele Başbakan “var mısın iddiaya” dediğinde kitleler bundan hoşlanıyor.
Erdoğan, pazar günü bu faktörü oya tahvil etmek için olacak durup dururken “İkinci olursam giderim, peki sen de gidecek misin?” diye sordu.
İsim vermedi ama hedef CHP tabii ki. Kılıçdaroğlu’nu halk önünde sıkıştırmak istiyor, “ikinci olursan gider misin?” diyor.
Ama garip olan Erdoğan’ın “ikincilikten” söz etmesi. İkide bir araştırma sonuçları açıklıyor Başbakan ve hedefi iyice büyüttü, yüzde 50’leri bile telaffuz ediyor.
CHP ve diğer muhalefetin buna pek itirazı yok gibi. En azından AKP’nin birinci parti çıkacağından adeta eminler de, amacın AKP’yi tek başına iktidar yapmamak olduğu ortada.
Böyle bir aşamada sırf halka şirin gözükmek adına iddialaşmak ve “ikincilikten” söz etmek siyasi akılla ne kadar bağdaşır bilemiyorum.
Başbakan’ın örneğin “ıslıklı eylemlerden” rahatsız olduğu anlaşılıyor, çok iddialı görünmesine rağmen içinde bir endişe taşıdığını da düşünmek yanlış olmaz.
Başbakan ve AKP’liler “yüzde 50’den söz ederken kendileri de inanmıyor mu” yoksa. Bazı araştırmacıların kamuoyuna açıklayamadığı ama özel sohbetlerde söylediği “kararsızların oranı çok yüksek, AKP yüzde 32’lerde” sonucu acaba doğru mu?

