CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu sakin üslubuyla elbette büyük sempati kazandığı gibi partisinin oy oranını da artırıyor. Ancak öyle anlar geliyor ki “Burada da mı sakinlik, burada da mı çelebilik” demekten alamıyor kendini insan.
Geçen akşam Kılıçdaroğlu CNN’deydi. Gazeteci arkadaşlarımızın sorularını cevapladı. Arkadaşlarımızın ara sıra bir bürokratı sorgulayan politbüro üyeleri tavrına bile sakince karşılıklar verdi. Örneğin “Siz bu üslupla bu soruları Başbakan’a yöneltebilir misiniz?” diye sormadı, herhalde nezaketinden.
Daha önce söylemiş miydi, hatırlamıyorum, öyle bir ifşaatta bulundu ki, ağzım açık kaldı. “Referandumda oy kullanamadınız, neden?” sorusuna dürüstçe “Hata bizim, bakmamız lazımdı” dedi ama inanılmaz bir de bilgi verdi.
Kılıçdaroğlu’nun söylediğine göre polis muhtarlığa gidip belirtilen adreste oturmadığını saptadıktan sonra Seçim Kurulu’na başvurup seçmen kartını iptal ettirmiş.
Ve Kemal Kılıçdaroğlu bunu adi bir vaka gibi anlatıyor!
Çok merak ediyorum, polis bugüne kadar kaç adrese bakıp da “Daha önce bu adreste oturan kişi taşınmış, bu durumda seçmen kartının da iptal edilmesi gerek diyerek Seçim Kurulu’na başvurmuş acaba?”
Kılıçdaroğlu ve parti yöneticilerinin aklına bunu sormak gelmiyor mu? Bırakın sormayı, nasıl olur da yeri göğü inletmezler. O dönemin İstanbul Emniyet Müdürü’nün istifasını istemez, İçişleri Bakanı hakkında gensoru vermezler?
Diyelim ki polisin böyle bir yetkisi var ve bu yöntemle birçok kişinin seçmenliğini düşürdü. Peki ana muhalefet partisi Genel Başkanı’na durumu bildirmek en azından siyasi nezaket gereği değil midir? Bunun kasıtlı yapıldığı ortada değil mi?
Kılıçdaroğlu ve ekibi nasıl bu kadar sessiz ve sakin kalabilir. Bir siyasi parti genel başkanına bu tezgâh hazırlanıyorsa normal vatandaşa neler yapılabileceğini de düşünmüyorlar mı?
Kılıçdaroğlu bu kadar basit bir muhalefeti yapmazken, gazeteci arkadaşlarımızın “Neden sadece hükümeti eleştiriyorsunuz, iyi işleri neden övmüyorsunuz?” gibi absürd sorularına bile cevap yetiştirmeye çalışıyor. Aklına “Siz iyileri anlatıyorsunuz zaten bırakın ben de muhalefet yapayım” diyemiyor.
Artık biraz durup düşünmenin ve muhalefet yapmaya da başlamanın zamanı gelmedi mi? Şunun şurasında seçime 3.5 ay kaldı, hatırlatayım dedim.
Dünyanın en yüksek seçim barajı da bir “ucube” olarak değerlendirilip yıkılma emri verilse demokrasimiz için ne güzel olur! (Gani Yıldız)
İstanbul Samatya’yı yeniden keşfediyor
Samatya, sahilyolundaki İstanbul’un en eski semtlerinden biri. 6-7 Eylül olaylar ına kadar Türk, Rum, Ermeni ve Yahudilerin iç içe barış ve sevgiyle yaşadığı yer olan Samatya daha sonraları eski cazibesini kaybetti.
Ancak buna rağmen Samatya’nın kültürü, gelenekleri, özellikle damak tadına hitap eden meyhaneleri, balık lokantaları yaşamaya devam etti.
Semt çarpık kentleşmenin kültürü ve tarihi ezen baskısına fazla direnemedi ama yine de ayakta kaldı.
İşte o Samatya şimdi yeniden canlanıyor. Eski Turizm Bakanı ve Turizm Araştırmaları Derneği Başkanı Bahattin Yücel ’in hayata geçirmeye çalıştığı proje ile Samatya yepyeni bir görünüm ve kimlik kazanıyor.
Fatih Belediyesi tarafından düzenlenen Samatya Meydanı ’nın çevresindeki tüm lokantalar “Dirilen Samatya” projesine uygun biçimde yeniden düzenlendi. Düzenlemeler için lokanta sahiplerine Mey İçki Grubu da sponsor olmuş.
Samatya’nın yeni halini görmek için ben de gittim. Hem de birkaç kere. Her seferinde ayrı bir lokantada ayrı lezzetlere ortak oldum, geçmişten günümüze yaşayan çok kültürlü mutfak örneklerinden tattım.
Sohbetlerde Cem Yılmaz ’ın, Uğur Dündar ’ın, Fatma Girik ’in, Aydın Boysan’ın, cilt uzmanı Agop Kotogyan’ın, komedyen Yalçın Özden ve tasarımcı Sevan Bıçakçı’nın Samatyalı olduklarını ve ilgilerini hâlâ sürdürdüklerini öğrendim.
Samatya Osmanlı’nın önemli konuklarını karşıladığı, muzaffer ordusunun kente giriş yaptığı Altın Kapı’nın da olduğu yer. Küçücük bir alanda o kadar çok kilise ve cami var ki, öğrenince çok şaşırdım, üstelik hepsi de tarihi olarak çok değerli ve önemli.
İstanbul’da nostaljiyi ça ğdaş anlayışla yaşamak, geleneksel balık ve et keyfimizin tadını çıkarmak ve yeni bir yer keşfetmenin keyfine varmak isteyenlere mutlaka tavsiye ederim.
Gördüğüm tek olumsuzluk, Samatya’nın en eski kebapçılarından Develi’nin , Samatya Meydanı ’nın sahibi gibi davranması, “Benim müşterim sosyetik yürütemem” diyerek meydana araç sokması ve bu güzel projeye biraz soğuk bakması. Ama sanıyorum Samatya yeniden ünlendikçe Develi de durumun farkına varacaktır.
Cumhuriyet tarihinin en büyük tahliyesi
Libya’da yaşayan Türklerin deniz ve hava yoluyla Türkiye’ye taşınmasındaki organizasyon başarısı alkışı hak ediyor. Ama zaten Türkiye gibi bir ülkenin bunu başarmaması da mümkün değildir.
Buna karşın özellikle medyanın olayı biraz abarttığı ve galiba “hükümete de bir parça yaranmak için” ileri gittiğini görmemek de olmaz.
Gazete ve televizyonlar “Cumhuriyet tarihinin en büyük tahliyesi” diyorlar günlerdir. İyi de “ikinci büyük tahliye” hangisi acaba?
Sonuçta 25 bin Türk’ü taşıyoruz. Bu ülke yakın geçmişte Saddam’dan kaçan 500 bin Kürt’ü kucaklamış, onları yedirip içirip yatırmıştı. Ardından on binlerce Bulgaristanlı Türk, Türkiye’ye akın etmişti, onların da hiçbir şikâyeti olmamıştı.
Merak ettiğim bir nokta daha var. Mısır’a anında çağrı yapan Başbakan Libya konusunda sessiz kalınca eleştirilmişti. Hükümet yetkilileri Başbakan’ı korumak için “Libya’da 25 bin Türk var, Mısır’da 3 bin vardı” dediler. Bu durumda dış politikamız, bir ülkedeki Türk sayısının can güvenliğine göre mi yönleniyor?
Ve merak ettiğim bir şey daha var: Libya’da Türklerden başka yabancı yok mu? Onlar tahliye edilmiyor mu? Yoksa sadece Türklerin mi can güvenliği tehdit altında?
Öldürüyorsun bizi Uğur Dündar
Daha önce yazdım, dayanamıyorum bir daha yazacağım. Uğur Dündar her gece Star TV Ana Haber’de hepimizi çok üzüyor, öldürüyor mecazi olarak.
Vatandaşa sorular soruyor, aldığımız cevaplar yürekler acısı. Günlerdir Kuzey Afrika’da başlayıp yayılan halk hareketlerini konuşuyoruz. Televizyonlarda neredeyse başka haber yok.
Ama Uğur Dündar’ın ekibi sokağa çıkıp vatandaşa sormaya başlıyor “Libya nerede, hangi kıtada?” diye, bilen kimse çıkmıyor.
Libya’yı Amerika’ya götüren mi, Hazar kıyısında diyen mi, Doğu Anadolu’da olduğunu söyleyen mi, ne ararsanız var.
Millet olarak en büyük komplekslerimizden biri, örneğin Amerikalıların Türkiye’nin yerini haritada gösterememesidir.
Onların nerede olduğumuzu bilmemelerine kızarız da, günlerdir ekranlardan inmeyen Libya’nın nerede olduğunu bilmeyen kendi vatandaşımıza bir şey demeyiz.
Asıl üzücü olan, bu seçmenle bir seçime gidiyoruz. Bu kişiler oy verecekler, sonra da buna “milli irade” denilecek “halk en iyisini bilir” edebiyatı yapılacak, “halkın dediği doğrudur” bahanesinin arkasına sığınılacak.

