CHP tarihi fırsatı kaçırdı

9 Şubat 2011

CHP uzun süredir ilk kez gerçek anlamda muhalefet yapma, topluma önderlik etme, gerçek bir dik duruş sergileme fırsatı yakalamıştı, ama belli ki yüreğindeki asker korkusu nedeniyle bunu kenara itti.İki gündür CHP’yi üzüntü ve ibretle izliyorum. Bir parti bu kadar mı pısırık, bu kadar mı gerçeklerden uzak, bu kadar mı halktan kopuk, bu kadar mı demokrasi ve hukuk yoksunu olabilir.8 yıldır başta asker olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarını, Atatürk ilke ve devrimlerini ayaklar altına alan, tüm değerlere hiçbir şeyden sakınmadan ağır hakaretler, aşağılamalar yapan iktidarın “darbeci” istismarı karşısında nasıl bu kadar korkak davranır anlamak mümkün değil.Doğru bir tespitten neden bu kadar çekinilir? Neden Genel Başkan “Orduyu sadece ben eleştiririm, başkası söz söyleyemez” dediğinde CHP milletvekilleri alkış sağanağı başlatır?Bugüne kadar gerek AKP’li milletvekillerinin, gerek yandaşların gerekse maskelilerin her türlü aşağılamalarına hiç ses etmeyen Başbakan’ın CHP’li bir yöneticinin sözleri üzerine suç duyurusunda bulunmasındaki garabete bile dikkat etmeyen CHP giderek daha büyük hayal kırıklığı haline geliyor.CHP asıl şimdi askerci, askerden korkan, asker vesayeti altında olmaktan fayda uman durumuna düştü. CHP’nin görevi asker şakşakçılığı yapmak değil, bizzat ordunun şeref ve haysiyetini ayaklar altına alınmasına tepkisiz kalan ve hatta buna destek veren komutanlardan hesap sormaktır.CHP orduyu korumak zorunda değildir. 27 Nisan muhtırasını yazan komutanın neden elini kolunu sallayarak gezdiğinin hesabının sorulmasını istemelidir.CHP ordu sempatizanlığı yapacağına başına çuval geçirilmesine razı gelen, bir emirle Irak’tan çıkan, döşeme altlarına belge saklayan, kendi askerine sahip çıkmayan, yalan ve iftiralara cevap bile vermeyen ama sıra CHP’ye gelince şahin kesilen komutanlara “Bunlar ne rezalettir” diye sormasını bilmelidir.CHP dik durabilmelidir. Demokrasinin kuralları içinde askerin iktidar payandası gibi olmasını hazmedemediğini açıklamalıdır.En önemlisi CHP halkın sesini dinlemelidir.Ama CHP ne yapıyor? Süheyl Batum’un “yeni politikacı olduğunu” söylüyor “bunun da hata yapmaya neden olduğunu” çekinmeden belirtiyor ve en önemlisi gizliden gizliye istifa çağrısı yapıyor.Oysa o Süheyl Batum bile sizin tavrınız nedeniyle dik duramadı, daha ne istiyorsunuz? Tıpkı sizin gibi oldu işte. Sevinin.*****Mübarek diktatör, peki Esad?Başbakan Erdoğan, Mısır olaylarının patlak vermesinden sonra hiçbir açıklama yapmadı. Biraz bekledi. Bir gece Amerika Başkanı Obama telefon etti. Ertesi gün başbakan Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e “ayar veren” bir konuşma yaparak “çekil” çağrısında bulundu.Başbakan’ın bu tavrı, özellikle yandaş medya tarafından “büyük devlet adamlığı” olarak tanımlandı. Dünyada kimse bir yorum yapamamışken, Türkiye Başbakanı’nın çıkışı tüm dünyada hayranlık uyandırmıştı.Gerçi, gelişen olaylar ortaya bir hayal kırıklığı çıkardı. Belli ki bütün hesap Mübarek’in gitmesine göre yapılmıştı. Koca Amerika desteği çektiyse Mübarek buna direnemezdi.Ama bizim çok aktif Dışişlerimiz herhalde Obama’ya çok inandı, son anda bir manevra yapacağını düşünmedi. Sonuçta Mübarek “şimdilik” yerinde, üstelik duruma hâkim de olabilir ve bir de üstüne Türkiye’ye “İşimize karışmaya kalkma” mesajı gönderdi.Başbakan ve iktidar mensupları ile yandaşları bu gelişme üzerine biraz frene bassa da ok yaydan çıktı artık. Yandaş “Mısır uzmanları” Mübarek’in nasıl despot bir diktatör olduğunu, Mısır halkının artık bu zulme dur dediğini, bu ülkede eninde sonunda demokrasinin hâkim olacağına inandıklarını yazıp söylüyorlar.Tam bu sırada Başbakan Asi Nehri üzerine kurulacak bir baraj açılışı için Suriye’ye gitti.Gözler bu ülkeye döndü. Gazetelerin manşetlerinde tüm televizyonlarda Erdoğan ile Esad’ın birbirlerine sarılarak verdikleri barış mesajının görüntüleri yayınlandı.Bu komşumuzla vizenin kaldırılması, sorunların sıfıra indirilmesi, ticaret hacminin büyümesi üzerine “güzellemeler” yapılıyor şimdi.Ancak kafa karıştıran konu şu: Beşşar Esad, Mısır’daki Mübarek tipindeki bir diktatör değil mi? Yıl hesabına vurursanız Esad ailesi Mübarek’ten çok daha uzun bir süredir ülkesinin başında. Ülkede demokrasi de yok. Bunun yanı sıra Amerika’nın “terörist ülkeler” listesindeydi, bu listeden tam çıkmadı ama şüphe devam ediyor.Kısacası durum şudur: Türkiye aynı bölgedeki bir diktatörün gitmesi için halk hareketlerini desteklerken, bir diğer diktatörle dostluk, kardeşlik ve işbirliği mesajları vermektedir.Peki yarın öbür gün Amerika tıpkı Mısır’daki gibi düğmeye basarsa, Suriye’nin diktatörü benzer bir zor duruma girerse Türkiye’nin tavrı ne olacaktır?Eğer o gün geldiğinde yine demokrasi nutukları atılacaksa, bugün demokrasi olmamasına rağmen yaşadığımız muhabbet o zaman nasıl açıklanacaktır?*****WikiLeaks’te çifte standartOkurlardan Metin Yaykınlıoğlu Dışişleri Bakanı’nın bir sözünü aktarmış. Şöyle diyor bakan Davutoğlu: “Bu ülkelerde geçmişte güç olarak algılanan şeyler bir zayıflık olarak algılanmaya başladı. Bu zayıflığın sebebini devlette görmeye başladı halk. Bunu da zirveye çıkartan WikiLeaks oldu. Orada Arap liderlerin yürüttüğü dış politikayla ilgili öyle şeyler deşifre edildi ki, insanların kendi liderlerine, devletlerine olan güvenleri sarsıldı.”Özetle, bakana göre WikiLeaks bu ülkelerde halkı uyandırdı.Ama sıra Türkiye’ye gelince iş değişiyor. Bize göre WikiLeaks “bir balon, yalan, iftira, dedikodu, safsata, akıl almaz saçmalık.”İyi de bizde böyle nitelenen WikiLeaks başka ülkeler söz konusu olunca neden doğru kabul ediliyor? *****Güzel sloganDün sabah TV 8’de Erkan Tan’ın konuğu MHP’li Deniz Bölükbaşı’nı dinledim. Bölükbaşı çok ilginç bir cümle söyledi. Dedi ki “AKP zenginliği yandaşlara, fakirliği vatandaşlara eşit biçimde paylaştırdı.”Son zamanlarda iktidarla ilgili bu kadar veciz ve etkili bir slogan duymamıştım.MHP sadece bu sloganı iyi anlatarak bile çok oy toplayabilir.*****Her tarafın...Sayın Başbakan; popülizmi bu kadar kötü yapmak zorunda değilsiniz. Ancak kahvede kullanılabilecek bir üslubu meclis kürsüsüne taşıdığınızda “halka daha yakın, daha fazla halkçı” olmuyorsunuz. Tam tersine bir devlet adamına yakışmayacak içimde argo kullanarak bulunduğunuz makamı zedeliyorsunuz.Elbette “Her tarafın hukukçu olsa ne yazar” sözü, sığ görüşlü zihinlerde alkış alır, ki salondan çıkan alkışın şiddetini siz de gördünüz, ama yakışmadı.Birincisi “her tarafın hukukçu olsa ne yazar” sözü “Ben hukuk anlamam, kafama göre davranırım” diye düşündüğünüz biçimde yorumlanabilir.İkincisi yarın biri de size “Her tarafın Başbakan olsa ne yazar” derse verecek cevap bulamayabilirsiniz. Lütfen argoyu bu kadar kullanmayın.*****Mısır’ın Ankara Büyükelçisi, Davutoğlu’na, “İçişlerimize karışmayın!” uyarısında bulunmuş. Lider ülke rolüne soyundukça fırçayı yiyoruz. Bu gidişle yan rollerde bile olamayacağız! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Asker 'kâğıttan kaplan' demek ille de darbe istemek değildir

8 Şubat 2011

ANALİZSüheyl Batum’un “Asker kâğıttan kaplan çıktı” sözleri çok tartışılıyor. Doğrudur. Ama amaçlar farklıdır.Süheyl Batum’u bilenler, Türkiye’deki gelişmelere sağlıklı bakanlar; sağduyulular, siyasi çıkarlar için her olayı çarpıtmayı ahlâksızca bulanlar, bu sözlerin ne anlama geldiğini elbette anlıyor ve biliyor.İktidar ve yandaşları ise aynı taktikle “mal bulmuş” gibi bu sözlerin üzerine atlayıp “İşte biz yıllardır darbe olacak diye çırpınıyorduk, kanıtı bu” diyebiliyorlar. Ne diyeyim, üç yıldır anlatıyoruz, ama iktidardan “beslenenler” beslenmenin devamı için böyle konuşmaya bir yerde mecbur hissediyorlardır kendilerini.Gelelim Batum’un sözlerine.Bülent Arınç’ın “İyi ki bu orduyla savaşa girmemişiz” sözleriyle Batum’un “Asker kâğıttan kaplan çıktı” sözleri arasında ne fark var?Arınç aynı sözleri söyleyince “demokratik dik duruş“ oluyor da Batum söyleyince neden “darbe çağrısı” olarak kabul ediliyor?Bunu geçelim.Batum’un sözleri o kadar da yanlış değil ki. “Kâğıttan kaplan” tanımı belki bir siyasetçi ağzından çıkınca garip oluyor ama, askerin durumunun hiç iyi olmadığı da ortada.Son üç yıldır kendisine yönelik hayasız saldırılardan hangisine doğru dürüst cevap verebildi asker?Kevgire döndüğü belli olan Genelkurmay’dan her gün “dehşetengiz” bir belge sızarken, kendi içlerindeki subaylar her gün isimsiz ihbar mektuplarıyla savcıları harekete geçirirken kılını kıpırdatabildi mi asker?Başına çuval geçirilirken de sessiz kaldı, ABD Başkanı’nın “get out” talimatını yerine getirmek için Irak’tan çıkarken de.Kendi mensupları için “sehven” delil üretildiğinde ağzını açamadı, sırf orduyu etkisiz hale getirmek üzere evlerinden, kışlalardan alınan subaylara, astsubaylara destek çıkamadı, hukuksal yardım bile sağlayamadı.Deniz Kuvvetleri’nin kalbinin tam ortasında döşeme altından çıkarılan bilgi ve belgeler karşısında da tıpkı normal vatandaş gibi hayret etmekten başka bir şey yapamadığı gibi kendi içinde bile hesap soramadı.Genelkurmay, bunca saldırıya karşı bugüne kadar ne yapmıştır; dava açmış mıdır, açmışsa hangi aşamadadırlar, bunları bile bilmiyoruz. Çünkü iktidarın emrinde “kapalı kutu” gibi davranarak sözde bir ciddiyet tablosu çizilmek isteniyor herhalde.Ordumuz kâğıttan kaplansa işte bu nedenledir, yoksa darbe yapamadığı için değil. Bu bilinmeli.*****SİYASETÇİYE ELEŞTİRİÖzür dileyeceğine dik durBu yazım direkt Süheyl Batum ve CHP yönetimine.Askerden tepki görür görmez etekleri tutuştu. Süheyl Batum özür üzerine özür diliyor, parti yöneticileri de “sözlerin maksadını aştığını” anlatmak için bin dereden su getiriyor.Bunlar nasıl siyasetçi, nasıl parti yönetimi, anlamak mümkün değil!Eğer söyleyeceğiniz lafları kaldıramayacak, arkasında duramayacaksanız hiç söylemeyeceksiniz.Askerin ilk tepkisinde “korkan” bir ana muhalefet partisi olmaz.“Asker kâğıttan kaplan çıktı” anlamındaki sözleri söyleyen Süheyl Batum özür dileyeceğine askere “Sen ne hakla siyasi açıklama yapıyorsun?” diye sorabilmeliydi.Sonra da Başbakan’a dönüp “Neden askerin açıklama yapmasına izin veriyorsun, Başbakan olarak sana bağlı bir kurum adına senin konuşman gerek. Üstelik böylelikle senin fikrini de öğrenmiş oluruz” diyecek yüreği göstermesi gerekirdi.Süheyl Batum ve CHP yönetimi askerden korkacağına o koca kurumun neden kâğıtta kaplan gibi algılandığının hesabını sormalıdır.*****DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLERBravo Tayyip Bey’eNe diyeyim, helal olsun Başbakan’a. Süheyl Batum hakkında “suç duyurusu”nda bulundu. Neden? Çünkü Batum askere “kâğıttan kaplan” dedi. Başbakan bu sözlerin hakaret olduğunu kabul ediyor.Ama Erdoğan için “İyi ki bu askerle savaşa girmemişiz” sözleri normal. Bu sadece bir örnek, AKP ve yandaşlarının “kâğıttan kaplan”ı gölgede bırakacak ne hakaretleri var. Onların hiçbiri Başbakan’a göre suç unsuru taşımıyor.Aynı çifte standart yandaş medyada da var. Daha önce hangi konuda olursa olsun askerin her açıklamasında “siyasete karışma” diyen bu medya her nedense hedef CHP olunca “bu komplekse hiç kapılmadan” manşetlerinde yer vermeyi uygun görmüş. Üstelik “asker siyasetçiye karşı nasıl açıklama yapar?” gibi bir eleştiride bile bulunmadan.*****ÜZÜLDÜMAltan ailesine şerefsiz demedimCinimi en çok tepeme çıkaran şey “söylemediğim ya da yapmadığım” halde tersinin ileri sürülmesidir. Yine başıma geldi, çünkü sözüm ona “özgür haberleşmenin merkezi internet haber siteleri” yaptı yapacağını.Beyaz TV’de Rasim Ozan Kütahyalı ile yaptığımız programda, laf döndü dolaştı Defne Joy Foster’ın ölümüne geldi. Foster’ın öldüğü evin sahibi gazetecinin, ölmüş bir kadını korumak yerine “bardan kaldırdığı bir kadın muamelesi” yapmasının bir erkek için şerefli davranış olmadığını söyledim.Kütahyalı, her zamanki gibi kurnazlıkla “Altan ailesinden niye bu kadar nefret ediyorsun” demez mi? Orada cevabını verdim ama, kan kokusuna meraklı bazı internet haber siteleri bu görüntüleri anında yayına soktu.Videonun altına yazılan haberlerde ise “Can Ataklı Altan ailesi şerefsizdir dedi” başlığını attılar. 30’u aşkın haber sitesi bu görüntüleri ve haber metnini, üzerinde hiçbir değişiklik yapmadan, “copy, paste” yöntemi ile aynen aldı.Oysa ne böyle bir sözüm var ne de böyle bir düşüncem.Evet, Altan kardeşlerin görüşlerine, bunları yansıtma biçimlerine şiddetle karşıyım. Onların bu tavrına karşı her yerde mücadele eder, eleştirilerimi sürdürürüm. Ama bugüne kadar hiç kimsenin şeref ve haysiyetine dil uzatmadım, kişisel hesap görmeye kalkmadım, nezaket kurallarını elden bırakmadım.Ahmet Altan’ın oğlu olduğunu öğrendiğim gazetecinin polis ifadesini “panik halinde” verdiğini sanıyorum ama, yine de belirteyim ki, bir erkek erkek olabilmeli.Bu arada, polisin ilk soruşturma zaptını ve ifadeleri üçüncü kişilere vermesi kabul edilebilecek şey değildir.Buna karşı, biliyoruz ki bugüne kadar bu tür yüzlerce ifade basına verildi ve basın da bunuları fütursuzlukla yayınladı.Özellikle o gecenin kahramanı gazetecinin yazı işleri müdürlüğünü yaptığı Taraf Gazetesi bu kurala hiç uymadı.Şimdi anlıyorum, Altan ailesi en çok bu durumdan şikâyetçi.İşte bunun için yıllardır “hukuk bir gün herkese lazım olacak” demekten dilimde tüy bitti.*****Süheyl Batum televizyon programına başlıyormuş. Origami (kâğıt katlama sanatı) konulu programın ilk bölümünüde “kâğıttan muhalefet” yapacakmış. (Gani Yıldız)*****Her değişiklik insan beyninin sınırsızlığa açtığı bir penceredir (Rüştü Alçı)

Devamını Oku

Mısır analizleri duvara çarptı, Tayyip Bey’in hesabı tutmadı

7 Şubat 2011

ANALİZİki koca haftayı Mısır ve Mısır’da yaşananlarla geçirdik. “İçimiz dışımız Mısır” oldu desek yanlış olmaz.Ne çok şey öğrendik Mısır hakkında. Pek bir faydası oldu mu, orası meçhul.15 gündür TV ekranlarında “tam gaz” Mısır konuşuluyor, onlarca “analist” neler döktürdüler, izlediniz. Ancak birçok analizin duvara çarptığı da bir gerçek.Tahminlerin çoğu tutmadı. Hesaplar yattı. Millet kafasının karıştığıyla kaldı.Böylelikle bir gerçeği daha öğrendik. Türkiye’de TV ekranlarına çıkanların çoğu boş konuşuyor. Çünkü Türkiye’de uzmanlık yok ya da uzmanlar yerine başkaları konuşuyor.Mısır Başkanı Mübarek’i, daha olayların çıktığı gün gönderenlerin hâli şu anda yürekler acısı. Demek ki tahminlerle temennileri birbirine o kadar karıştırmamak gerek.Tabii, hemen iğneyi kendime de batırmalıyım, çünkü meraklı okurlar “sen de çıkmadın mı ve çıkmaya devam etmiyor musun ekranlara” diye sorabilir.Kendi payıma cevap vereyim, evet ben de konuştum, ama birçok konuda olduğu gibi Mısır konusunda da “uzman gibi” ahkâm kesmeye çalışmadım. Gazeteci olarak gözlemlerimi aktarmaya çabaladım. Konuyu her seferinde Türkiye üzerinden görmeyi tercih ettim.Mısır’daki olayların Türkiye’de yaşanmayacağını, ama bu olayların muhalefeti cesaretlendireceğini anlattım.Sakın bu cümleden “Hepsi kötüydü, ben farklıyım” dediğim anlamını çıkarmayın, sadece herkes haddini bilmeli diyorum.Ama bir gözlemimi de aktarmak istiyorum çünkü bu konu Başbakan’la da bağlantılı.Ekranlara çıkan özellikle yandaş isimler “garip biçimde” bir Mübarek düşmanlığı yaptı. Her nedense Mübarek’in “diktatör olduğu” 30 yıl sonra anlaşıldı. Ve “Mübarek gitsin” diyenlerin asıl temennisi ülkede “daha dinci bir yapının” kurulmasıydı. Hep bunu anlattılar.Mısır konusunda asıl hesabı tutmayan kişi ise Başbakan Erdoğan oldu. Sanıyorum Başbakan Erdoğan iki nedenle Mübarek konusunda ön aldı.Birincisi biraz duygusal. Mısır Orta Doğu’nun lider ülkesi.Mübarek’in Türkiye’den pek hazzetmediği de biliniyor. Bu nedenle özellikle İsrail konusunda Türkiye’nin öne çıkmasından rahatsız. Barış görüşmelerinde Türkiye’yi her seferinde dışlamayı başardı. Erdoğan fırsat bu fırsat deyip Mübarek’e yüklendi.Tabii burada danışmanların da etkisi olabilir. Mübarek’in bu halk hareketine dayanamayacağını söylediler herhalde.Eş zamanda Obama’dan gelen telefon da Erdoğan’ı cesaretlendirmiş olabilir.İkinci neden ise siyasi. Mısır aslında şeriat hükümlerine yakın koşullarda yönetiliyor. Buna karşı ülkedeki başı açık tek Müslüman kadın Mübarek’in eşi. Geri kalan ilkokul öğrencileri dahil bütün kadınlar sokağa tesettürlü çıkıyor.Mübarek, en Müslüman ülkenin batıya açık (güdümünde) laik anlayışlı lideri. Nüfus ve konum itibarıyla da Orta Doğu’nun lideri. Tayyip Erdoğan da lider olmayı planlıyor. Engel ise Mısır.Eğer Mısır’da Mübarek gider, yerine içinde Müslüman Kardeşler’in de olduğu daha dinci bir yönetim gelirse, hem İsrail’le ilişkiler kötüye gider, hem de Türkiye’nin dolayısıyla AKP iktidarının bölgedeki gücü artar.Oysa şu anda durum eskisi gibi, ama Türkiye açığa çıktı.Evet, Mübarek uzun süre iktidarda kalamayacaktır. Ama Tayyip Erdoğan’ın hesabı da şimdilik tutmamıştır. Mübarek gidene kadar Türkiye’ye zarar veremez, buna karşı yerine gelecekler de durumu fark ettikleri için tedbirli olacaklardır.*****BUNU YAZMAK GEREKHıncal’a yüklenmenin nedeniSabah’ta yazan Hıncal (Uluç) bir gazetecinin evinde ölü bulunan Defne Joy Foster hakkında yazdığı “Su testisi su yolunda kırılır” yazısı yüzünden topa tutuluyor.Hemen söyleyeyim; o yazıyı hiç sevmedim, içim çekilerek okumak zorunda kaldım, sonunu zor getirdim.“Ölünün arkasından konuşulmaz” türü popülist bir anlayıştan değil beğenmemem, gazetecilik ilkelerine aykırı olduğu için de hiç sevmedim.Çünkü; “hiçbir şey göründüğü gibi olmayabilir” gerçeğinden hareketle, o gece ne olduğunu henüz bilmediğimiz için yazıyı çok acele yazılmış olarak değerlendiriyorum.“O fıkır fıkır genç kadın, kocası yokken, çocuğu evdeyken neden sabaha karşı evine çok uzak yerde, bekâr bir erkeğin evine gitti?” sorusunun cevabını henüz tam bilmiyoruz.Evde neler yaşandığını da tam bilmiyoruz. Hatta ölüm nedenini tam belirleyecek otopsi raporu bile ortada yok.O halde yazılan ve söylenen her şey “tahminler” ve tanık “beyanları” üzerine.Ya olay çok farklıysa.İşte Hıncal, bunların hiçbirini göz önüne almadan yazmış yazıyı ve akla ilk gelen “ahlak” üzerinden girmiş konuya.Tabii, iddialı bir gazetenin yazı işleri müdürünün sabah saatlerine kadar neden barlarda dolaştığını hiç sorgulanmıyor. Bir erkeğin ölmüş bir kadından “barda tanıştık, aramızda duygusal bağ oluştu” diye söz etmesinde ve olayı basit bir “bardan kadın kaldırma” gibi anlatmaya çalışmasındaki garabeti de merak etmemesi ve kendisinden sadece “kerata” diye söz etmesi de büyük gaf.Hıncal bu yazısı nedeniyle çok eleştiri aldı. Ama asıl büyük saldırıyı dinci kesimlerden ve onlara payandalık yapanlardan aldı.İşte orası biraz karışık. Normal koşullarda, hayata bakış açıları nedeniyle aslında Hıncal’la aynı düşünüyor olduklarını bildiğimiz isimler daha ağır yazılar yazdılar, Hıncal’ın da ahlakını sorguladılar.Oysa saldırının asıl nedeni belli. Hıncal, Sabah Gazetesi’nin “tarafsız olduğunu kanıtlamak” için “katlandığı” tek yazarı. Yandaş değil.Konu anlaşılmıştır herhalde.*****OKURDAM MESAJLARX Ray’deki çarşaflıDeğerli Can Bey; Sabiha Gökçen Havaalanı’nda tanık olduğum bir olayı anlatmak istiyorum. Çarşaflı bir kadın, X Ray avazı çıktığı kadar ötmesine rağmen önümden geçip gitti. Be de “Memur bey, ben niye ceket çıkarıp buradan geçiyorum, çarşaflı kadına karışmıyorsunuz” diye itiraz ettiğimde memur “Arkadaş sen kendi işine bak” demez mi? Kalakaldım. Ülkemde kanunlar kişiye göre uygulamada değişmekte. M. A.BENİM NOTUM: Bu konuda sayısız şikâyet geliyor. Elbette inancı nedeniyle örtünen bir kişinin herkesin önünde üstünü çıkarmaya kimsenin hakkı olamaz. Ancak kurulacak kapalı bir bölgede gerekli aramanın yapılması bu konudaki eleştirileri de bitirecektir. Batı’da böyle yapılıyor. *****IMF, “İşsiz gençler saatli bomba gibi!” demiş. Bizimkiler normal bombadır zira saat alacak para nerede! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Unutmayın ki burası Türkiye Cumhuriyeti

6 Şubat 2011

Sevgili okurlar; tam bir haftayı özellikle Mısır’da yaşanan olaylarla geçirdik. Lübnan’dan başlayıp, Tunus’a sıçrayan “rejim karşıtı ” olayların Mısır’da doruğa çıkması ve Orta Doğu’nun en önemli ülkesinin karışması doğal olarak dünya gündemine de oturdu.Türkiye’nin ilgisiTürkiye doğal olarak bu gelişmelerin dışında kalamazdı. Açıkçası olayların patladığı sırada medya durumun pek farkına varamadı. Bunda iktidarın ilk günlerdeki sessizliğinin de rolü var tabii. İktidar konuşmayınca medya da gereken duyarlılığı gösteremedi.Erdoğan inisiyatifiTüm dünya özellikle Mısır’da yaşanan olayları kaygıyla izlerken ve henüz bir yorum yapma cesareti bulamazken, ilk kez Türkiye sessizliği bozdu ve Başbakan Erdoğan Mısır Devlet Başkanı Mübarek’e “Halkın sesini dinle, çekip gitmesini bil” mesajı gönderdi.Acele mi edilmişti?Bu kadar çaplı bir olayda Türkiye’nin diplomatik teamülleri de aşarak yaptığı çıkışın çok acele olduğu ileri sürüldü. Ancak Başbakan Erdoğan Mübarek’in kaçınılmaz sonunu gördüğü için “çekil” çağrısı yaparken daha cesaretli davrandı. Bu belli ki Arap kamuoyuna da mesajdı.Hesap tutmadıAncak, Erdoğan’ın ilk anda prim toplayan siyasi hesabının tutmadığını görüyoruz. Herkes Mübarek’in gidişine kesin gözüyle bakarken, şaşırtıcı bir şey oldu ve Mısır Devlet Başkanı en azından seçimlerin yapılacağı eylül ayına kadar görevini bırakmayacağını bildirdi.Türkiye’ye zararıTabii ki bazı diplomatlar Erdoğan’ın acele ettiğini ve bunun Türkiye’ye zarar vereceğini söyleyebilir. Ben aynı kanıda değilim. Mübarek’in kalabilme süresi uzun olmayacaktır. Bu süre içinde de Türkiye’ye yönelik yapabileceği bir şey yoktur. Erdoğan bu tutmayan çağrısıyla belki bazı batı ülkelerinde itibar kaybedebilir.Yanlış değerlendirmelerMısır’dan Türkiye’ye gelmek istiyorum. Erdoğan’ın çağrısının ve bu sırada Mısır meydanlarında Erdoğan’a yönelik sevgi gösterilerinin etkisinde kalanlar bunu Başbakan’a övgüler düzmek için bir fırsat olarak gördüler. Kargaşa yaşayan Arap ülkelerinin Türkiye modelini tercih ettikleri iddiaları atıldı ortaya. Bu doğru bir değerlendirme değil.Hangi Türkiye?Kimi Arap ülkelerinin kamuoyları, İsrail’e karşı çıkışları nedeniyle Tayyip Erdoğan’a büyük sevgi gösterebilir. Resimlerini evlerinin duvarlarına asabilir. Ve hatta Türkiye gibi olmak istediklerini de belirtebilirler. Ancak burada sorulması gereken şudur; Arapların örnek almak istediği Türkiye hangi Türkiye’dir?Yandaşların sevinciEkranlara çıkıp konuşan bazı yandaşlara bakıyorum, hepsi de Türkiye modelinin Arap dünyasında örnek olacağını söylüyorlar. Burada kastedilen sanıyorum Erdoğan’ın kimliğinde vücut bulan bir İslam devleti modeli. Demokrasiyi Erdoğan’la bütünleştirenler “Türkiye model ülke olacak” demekten çekinmiyor.Diyelim ki öyleŞunu unutmamak gerekir ki, Arap ülkelerinin halkları Türkiye’ye dışarıdan bakıyor. Eğer Türkiye’yi beğeniyorlarsa, bunu Tayyip Erdoğan’a bağlıyor. Oysa Tayyip Erdoğan ve partisi 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hükümeti olarak görev yapıyor.İslam devleti değilizArap halkları, büyük ihtimalle Türkiye’yi “demokrasisi olan bir İslam devleti” olarak algılıyor. Çünkü iktidarda İslami kimliğini öne çıkaran bir Başbakan var. Türkiye Müslüman bir ülke olduğuna göre bu algıyı yadırgamamak gerek. Demokrasiyi hiç yaşamayanlar Türkiye’ye böyle bakabilir.Türkiye’dekilerin telaşıAma aynı yanlış algıyı Türkiye’deki AKP yandaşlarının da paylaşması ve gerçeği bildikleri halde iç politikaya yönelik biçimde bu görüşü pompalaması akıl alacak şey değil. Erdoğan ve partisi Türkiye’yi dönüştürmek istiyor olabilir, ama bunu henüz başarmış değil, bunu unutmayın.Cumhuriyete borçluEğer Erdoğan ve partisi bugün iktidardaysa, bunu Türkiye Cumhuriyeti’ne borçlu olduğunu bilmek zorunda. Seçimleri bu cumhuriyetin kurduğu hukuk ve demokrasi düzeni sayesinde kazandı, iktidarını da bu cumhuriyetin kurallarına göre sürdürebiliyor.Araplara uyar mı?Eğer başta Mısır olmak üzere Arap ülkeleri Türkiye olarak Erdoğan’ı algılar ve bu modeli uygulamaya kalkarlarsa herhalde büyük hayal kırıklığına uğrarlar. Çünkü bu Cumhuriyet laik temeller üzerine oturtulmuş demokratik, sosyal bir hukuk devletidir. Arapların bunu henüz anlaması mümkün değil.Tamamen içe dönükBu nedenle Türk kamuoyuna pompalanmak istenen “Araplar Türkiye modeli istiyor” söylemi tamamen seçim amaçlı iç politika malzemesinden başka bir şey değildir. Erdoğan ve partisinin Türkiye’yi dönüştürme planı olabilir, ama bunu henüz başarmış değiller. Başarmaları da mümkün değildirTürkiye’ye gelinceYine geçen hafta özellikle TV ekranlarında Mısır’daki gelişmelerin Türkiye’yi nasıl etkileyeceği konuşuldu sürekli. Geçen haftaki pazartesi yazısında bu konudaki görüşlerimi dile getirmiştim, Yanılmadığım ortaya çıktı, iktidar bu konuda da çifte standart taşıdığını gösterdi.O gösterici bu eşkıyaİktidar ve mensupları sadece günü kurtardıklarından ve her şeyi popülizm için yaptıklarından söyledikleri de birbirini tutmuyor. Mısır konusunda Türkiye’yi unutup gösteri yapanları desteklediler. Türkiye’de gösteri yapmak isteyenler ise eşkıya olarak nitelendirildi.Yine sınıfı geçemediGeçen haftaki yazımda 3 Şubat’taki işçi eyleminin iktidar için de bir sınav olacağını belirtmiştim. Hepimiz gördük ki iktidar bu sınavı geçemedi. Mısır’daki göstericiye destek verenler, Türkiye’de işçinin üzerine tazyikli su sıktı, gaz bombaları attı. İleri demokrasinin gereği bu demek ki.Sonsuz teşekkürlerSon olarak geçen hafta uğradığım hayasız saldırı nedeniyle sizlerden gelen mesajlara teşekkür etmek istiyorum. Beni de şaşırtan ölçüde o kadar çok destek mesajı aldım ki anlatamam. Bu mesajlar hiçbirimizin yalnız olmadığını ve Türkiye’nin bir uçuruma gitmesine engel olacak milyonların varlığını kanıtlıyor.Hepinize iyi haftalar dilerim..

Devamını Oku

Hüsnü abi sen ne biçim diktatörsün?

5 Şubat 2011

Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker, Mısır olayları üzerine oturup bir yazı yazmış. Hem çok komik hem de ders niteliğinde. Hafta içinde bazı köşelerde yazının bazı bölümleri yayınlandı. Burada ise tamamını bulacaksanız:Hüsnü abi,Hayretler içindeyim!! Seninki nasıl bir diktatörlük abi?Ne demek muhalefet? Ne demek gösteri? Ne demek koskoca Mısır Devlet Başkanı’nın maketlerinin yakılması? Bu ne edepsizliktir? Bu ne çirkinliktir?Gösteriler başlar başlamaz, gelişigüzel 10-15 göstericiyi “provokatör” ilan edip kemiklerini kırdırtacaktın.Dayayacaktın biber gazını suratlarına, bak bakalım gösterici mi kalıyor sokaklarda. Bu duruma nasıl düştün sen abi?Bunca yıldır iktidardasın. Kusura bakma ama uyumuşsun sen.Haddime düşmez ama telefon dinleme, teknik takip, kaset yayma, medyaya gözdağı, yargıya gözdağı, köşe yazarlarına, iş adamlarına üstü kapalı tehditler, vergi denetlemeleri gibi kavramları hiç duymadın mı sen abi?Dünyada 88. sırada bulunan ama bölgenin en demokratik ülkesi Türkiye’de bir siyasetçi olarak ben mi öğreteceğim sana bunları diktatör Hüsnü abi? Galiba senin en büyük hatan her gün sabahtan akşama kadar “demokrasi, cumhur, milli irade” diyerek nutuklar atmaman. Öyle bir konuşacaktın ki, değil Mısır halkı, bütün dünya, Amerikalısı, Avrupalısı bile seni demokrat bir lider zannedecekti.Biraz nohut, mercimek, makarna dağıtsan millet öyle sokağa dökülmezdi. Oralar sıcak ama sözümü dinle, sen kömür de dağıt. Garanti ederim, yanında biraz da fakir fukara, garip gureba edebiyatı parçaladınmı, cahil cühelanın da desteğini sağlarsın.Telefonları da dinletmedin sanırım. Yoksa haberin olurdu bu gösteriler planlanırken. “Milli güvenlik için” deyip ortam dinleme araçları alıp kullansaydın ya canım abicim. Sinirine dokunan muhalefet varsa, mesela liderinin kaçak et kesen bir videosunu piyasaya sürdürseydin.Diktatörler çevrelerine biraz korku salmalı Hüsnü abi. Seni desteklemeyip sessiz kalanlar olursa “bitaraf olan bertaraf olur” diyeceksin bak nasıl hizaya geliyorlar.Söz dinlememekte ısrar eden gafillere de “sizi de zamanı gelince halledeceğiz” dedin mi iş bitti abi.Sana ters gelen gazeteciler filan varsa orada, medya patronlarına söyle koysunlar kapının önüne. Sözünü dinlemeyen varsa Maliye Bakanı’na söyle, hemen bir vergi incelemesi başlatsın.Hüsnü abi, senin galiba Washington’da adamın da yok. “Aman Hüsnü abiyi musluktan aşağı süpürmeyin, kullanın” diyecek bir adam bulundur Washington’da mutlaka. Millet senden serbest ve adil seçim istiyor değil mi? “Tamam” de abi. Bırak partiler seçime girsin. “Hazine yardımı” diye bir kanun yaptır. Kendi partine 100 milyonlarca dolar para al, diğer partiler kuruş verme. Bak bakalım muhalefet mi kalıyor ortalıkta. Seçimi yap, oylar sayılırken cereyanlar kesilsin. Tek tek sandık sonuçlarını filan da yayınlatma.Neyse artık olan oldu. Ama şunu bilesin ki, senin yüzünden benim Ahmedinecad kardeşim, Esad kardeşim, Kral Hüseyin kardeşim, El Beşir kardeşim hepsi diken üstündeler.Sana çocukken kimse söylemedi mi Hüsnü abi? “Başkan sensin, istediğini asarsın, istediğini kesersin.” Şimdi ayıkla pirincin taşını bakalım.Dün ülkemin Başbakanı konuşmasında sana mükemmel bir demokrasi dersi verdi. Ben demokrasiden kendisi kadar anlamıyorum. Bu aralar otokrasiyi öğrenmekle meşgulüm.*****Haftanın keyifli fıkralarıYıldırım Tuna’nın geçen haftadan kalan fıkraları bunlar. Yenileri o kadar çok ki, üstelik bu hafta da hiç yerimde durmayınca başa çıkamadım, gerisi haftaya artık:***Dünyada tekKadın, yorgun argın işten dönmüş. Kapıyı çubuklu pijamalarla işsiz kocası açmış, “700 dolar telefon parası geldi beyefend” demiş kadın sinirle posta kutusunda bulduğu faturayı göstererek, “900’lü hatları arayıp kızlarla sohbet edersen sonu bu olur işte..!” Adam “Yahu bir kere aradım..” demiş, “Onu da samimiyetle sana anlattık suç oldu.. Topu topu 10 cümle söyledi kapattık..” Karısı sinir içinde, “On cümle söyledi ha?” demiş, “Dünyada bu işi yapan tek kekeme fahişe sana rastlamış anlaşılan..!”***Garip oyunGece kapı çalmış. Yaşlı bayan kapıyı açmış. Kapının önünde iyi giyimli iki küçük çocuk, ellerinde bazı kalemlerine çarpı konulmuş uzun bir liste, sırtlarında da zor taşıdıkları bir torba. “Teyzeciğim” demiş biri, “Çöp toplama oyunu oynuyoruz.. Bize dana pirzolası kemiği, kullanılmış karbon kağıdı, bir de mor kağıt havlu kutusu lazım.. Bunları da bulabilirsek 1 dolar kazanacağız..! Kadın “Oh..!” demiş, “Bu saçma sapan şeyleri bulma oyununa sizi kim başlattı ki?” Küçük çocuk, “Annemle babam baloya gittiler de..” demiş, “Gece bize bakmak için gelen kızın erkek arkadaşı..!”***İtfaiyeciPolis komiseri, görevini sabaha karşı bırakması gerekirken evine gece 02’de dönmüş. Karısını uyandırmamak için ışığı yakmadan soyunup yatağa süzülmüş. Biraz sonra karısı uykulu bir sesle “Sevgilim..” demiş, “Başım çatlayacak gibi ağrıyor, nöbetçi eczaneden bana aspirin alır mısın?..”Komiser “Tabii bir tanem..” demiş. Yine ışığı açmadan el yordamıyla bulduğu elbiseleri giyerek eczaneye gitmiş. Eczacı şaşırarak karşılamış onu, “Aa?.. Siz.. Siz.. 8. bölge sorumlusu Komiser Flick değil misiniz?..” diye sormuş. “Evet benim..” demiş komiser. “Tamam da..” demiş eczacı, “İtfaiye müdürünün üniformasıyla gecenin bu saatinde ne işiniz var?”***Tuvalet nerde?Kolları olmayan adam, bara gelip bir bira istemiş. Barmen köpüklü bir bardak doldurup uzatmış kolları olmayan adama. “Affedersiniz, kolum yok” demiş adam, “Bardağı ağzıma dayayıp içmeme yardım eder misiniz?” Barmen “Ne demek, tabii” demiş ve denileni yapmış. “Şimdi” demiş adam, “Pantolon cebimden mendilimi çıkartıp ağzımı silebilir misiniz?” Barmen adamın mendilini bulup silmiş ağzını. “Çok naziksiniz.. Ama son bir şey daha var.. Erkekler tuvaleti nerde?” Barmen “Dı.. Dışarıda..” demiş önüne bakıp kaçarcasına uzaklaşarak, “Dışarı çıkıp dümdüz yürüyün, iki kavşak sonra köşede benzinlik var..” *****Günümüz insanıOkurlardan Erhan Tığlı bu hafta da çok hoş bir yazı göndermiş. Yazıyı okuyup çevrenize bir bakın, ne kadar çok olduklarını göreceksiniz bu tür insanların:- Sorma soruşturma, gündem oluşturma merkezinden geliyoruz. Size birkaç soru soracağız. Boş vaktiniz var mı?- Pek boş vaktim yok ama sorun bakalım.- Aşk hakkında ne düşünüyorsunuz?- Şarkıda belirtildiği gibi, aşk eski bir yalan, Ademle Havva’dan kalan.- Hiç âşık oldunuz mu?- Çok şükür olmadım.- Niye şükrediyorsunuz?- Cinayetler aşk yüzünden işlenir çoğu kez. Gençler anne babalarıyla aşk yüzünden bozuşur, aşk yüzünden intihar ederler. Aşk yuvaları bozar, karı kocayı birbirine düşman eder. Aşk evliliklerinin çoğu ayrılmayla sona erer. Geçenlerde bir iş adamı bir kadına tutuldu. Gece gündüz onu düşünmekten işini ihmal etti ve iflas bayrağını çekti...- Kitap okuyor musunuz?- Böyle bir kötü alışkanlığım yoktur. Okuyup da ne olacak ki? Okuyanları görüyoruz işte! Çoğu işsiz ya da hapiste çile dolduruyor. Okumanın sürünmektir sonu.- Müzik, resim gibi güzel sanatlarla ilgilendiniz mi?- Sanat karın doyurmaz. Benim böyle boş şeylerle ilgilenecek boş vaktim yoktur.- Hiç ağaç dikip çiçek yetiştirdiniz mi?- Parayı verdikten sonra istediğin ağacı, çiçeği satın alabilirsin. Böyle şeyler yapacak işi olmayanlar, emekliler, köylüler içindir. Ben köyden kente göçtüm, işim gücüm var.- Doğayı kirletenlere engel oluyor musunuz?- Başımı belaya mı sokayım canım.- Candan bir arkadaşınız, dostunuz var mı?- Eskiden mahalle, okul, askerlik arkadaşlarım vardı. Şimdi hiçbiriyle görüşmüyorum. Zaten bu dünyada dostluk, arkadaşlık kalmadı artık. Herkes çıkar peşinde, para pul derdinde.- Sorular bitti. Bu sonuca göre işgaliye vergisi ödeyeceksiniz.- Niyeymiş o?- Niye olacak, bu dünyayı boşuna işgal ettiğiniz için!

Devamını Oku

Zorunlu bir yazı: Bu hayasızlığa karşı ne yapmalıyım söyleyin!

4 Şubat 2011

OKURLA SOHBETLERSevgili okurlar, sıra dışı biçimde bugün sizlere kendimi “zorunlu hissettiğim” bir konuda yazmak istiyorum. Çünkü “hayasız” bir saldırı ve “komplo” ile karşı karşıyayım. Buna sessiz kalmak, cevap vermemek ne yazık ki “kabullenmek” olarak niteleniyor. Hoş bu hayasızlar ordusu siz ne söylerseniz söyleyin yine bildiğini okuyor, o da ayrı konu.Bir yalan haber Geçen hafta tetikçiliği ile bilinen, hiçbir ahlak, namus, haysiyet kuralı tanımayan bir gazetenin bir yazarı, benim Genelkurmay’a gittiğimi, ismi de verilen iki generalle konuştuğumu, bana bir dosya verildiğini ve benim de “Balyoz davasını sulandırmak için” yayına başlayacağımı yazdı. Baştan aşağı yalan olan bu yazıyı birkaç gün önce cevapladım.Yalana devamAncak aynı gazetenin yazarı aldığı cevabı “yok sayarak” bir yazı daha yazdı ve bu kez yalanlarını katmerli hale getirdi. Konuya başkalarını da ortak ederek Genelkurmay’da bir ekip kurulduğunu ve buradan bazı belgelerin servis edileceğini ileri sürdü. Ardından da kurulan bu ekipleri deşifre edeceğini, Genelkurmay’dan bilgiler aldığını yazdı.Net cevap vereyimGazetecilikle ilgisi olmayan, ar, haya, namus, vicdan, haysiyet duygularından yoksun olanları ciddiye almamak gerekir elbette ama hazırlanan komployu bozmak ve kayda geçirmek amacıyla bir kez daha net cevap vermek istiyorum. Çünkü bu cevaplar verilmedikçe bu hayasızların cesareti ve küstahlığı daha da artıyor. Bu önlenmeli. Genelkurmay’a gitmedimGazetecilik yaşamım boyunca (35 yıl) Genelkurmay’a ya da herhangi bir kuvvet komutanlığına, sadece bir kere, işgal ettiğim makamın gereği ve tamamen nezaket ziyareti amacıyla yıllar önce gittim. Bunun dışında hiçbir yerde ve hiçbir şekilde asker kişilerle buluşmadım, konuşmadım, dolaylı yoldan olsa bile hiçbir ilişki kurmadım.Şimdi de gitmedimBu garip gazetenin yazarının iddia ettiği gibi kısa bir süre önce de Genelkurmay’a gitmedim, konuşmadım. Yazıda adı geçen Tümgeneral Muharrem Mutlu Arıkan ve Tümgeneral Caner Bener’i görmediğim gibi ne isimlerini biliyorum ne de kendileriyle konuşmuşluğum var. Bu generallerin varlıklarını bile malum gazetenin yazarından öğrendim.20 saniyelik görüşmeHayadan yoksun yazarın diline doladığı Genelkurmay Başkanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Başkanı Tuğgeneral Tayyar Süngü ile telefon konuşması tamamen iradem dışında oldu ve sadece 20 saniye sürdü. Gazete santralinden adı geçen generalin aradığı söylendiğinde telefona çıktım. Sadece generali dinledim ve herhangi bir soru bile sormadım.Bilgilendirme telefonuGeneral Süngü sadece 20 saniye süren görüşmede Donanma Komutanlığı’nda bulunan belgelerle ilgili Genelkurmay Başkanlığı sitesine bir açıklama konduğunu bildirdi. Ardından “Eleştirilerimin çok ağır olduğunu ve karargâhta üzüntü yarattığını” söyledi. Hiçbir cevap vermedim. “Sitenize bakarım” dedim ve telefonu kapattım.Başka yazarlar aranmışDaha sonra General Süngü’nün tıpkı benim gibi konuyla ilgili eleştiri yazan çok sayıda gazeteci ve yazarı arayıp açıklama ile ilgili haber verdiğini öğrendim. Nitekim bazı yazarlar General Süngü’nün kendilerini arayarak bildiriyi haber verdiğini yazdı. General Süngü’nün bana bir ayrıcalık tanımadığı ortadadır.Yazarın garip yorumuTetikçiliği ile ünlü gazetenin yazarı, bu samimi beyanı daha önceki yazımda yazmama rağmen, içindeki kin ve öfkeyi dile getirmek için “20 saniyede bir komutan telefonu açar, emrini verir, karşıdan emredersiniz yanıtını alır ve kapatır” yazacak kadar kendinden geçmiş. Herhalde kendi biat kültürü bunu gerektirdiği için herkesi öyle sanıyor.Ve yankılarıSevgili okurlar, bu yalan elbette bu tetikçi gazetenin sayfalarıyla sınırlı kalmıyor. Yalanın üzerine “mal bulmuş” gibi atlayan ne kadar AKP yanlısı, dinci ve maskeli faşist site varsa bana yönelik ağır hakaret ve tehditlere başladı. Ki zaten komplonun asıl amacının da bu olduğu anlaşılıyor. Çamur at izi kalsın, belki savcılar harekete geçer.Neden yapıyorlar?Bu komplonun neden kurulduğunu anlamamak mümkün değil. Kimseyle bağlantım yok, kimsenin gücünü arkama almış değilim. Özgürce, bana gazetem VATAN’ın ve bazı TV kanallarının tanıdığını olanaklar sayesinde fikir ve görüşlerimi yazabiliyor, ekranlarda söyleyebiliyorum. Buna müteşekkir olduğumu da belirtmeliyim.Yıpratmanın yöntemiBu fikirlerime ve görüşlerime aynı biçimde karşılık veremeyenler ise kavga çıkarmaya çalışıyor. Özellikle ekranlarda sık başıma gelen şey, fikir ve görüşlerimle baş edemeyenlerin bel altı vuruşlarla olayı çirkinleştirmeleri. Bunların çoğunu savuşturmayı başarsam da zaman zaman tuzağa düştüğüm hissine kapıldığım da bir gerçektir.Kurnazlığa bakınBana bu tuzağı hazırlayan gazete ve yazarı, sanıyorum yalanının ortaya çıkmasına rağmen komployu sürdürmek için bir de kurnazlığa başvurmuş. Bu kişi “Ben oyunu ortaya çıkardım, artık Can Ataklı zaten yazamaz” diyerek yarattığı şaibenin devamını sağlamaya çalışıyor kendince. Sonuna kadar mücadeleBu hayasız kesimlerle mücadele etmek sağduyu sahibi herkesin görevidir. Geçen yazımda da belirttiğim gibi namus, vicdan, ahlak, ar, haya, fazilet, şeref ve vicdan gibi duygulardan yoksun olan bu türle aynı mesleğin çatısı altında gibi görünmekten hicap duyuyorum. Gerçekten içim eziliyor, midem bulanıyor, ruhum kararıyor.Bunları neden yazdımSevgili okurlar; gündemin çok yoğun olduğu şu günlerde, tamamen kişisel bir olayı yazdığım için rahatsızlık duyuyorum. Ancak bu çirkin komployu da hem açığa çıkarmam hem de her ihtimale karşı “kayda geçirmem” gerektiğinin bilincindeyim. Konuyla ilgili “eğer çok ağır bir tahrik” olmazsa bir daha yazmayı da düşünmüyorum. Anlayana bunun yetmesi gerek.Medya kuruluşlarından ricaSon olarak, başta Gazeteciler Cemiyeti, Basın Konseyi, Gazeteciler Sendikası, Çağdaş Gazeteciler Derneği ve diğer tüm medya kuruluşlarından da bir ricam var. Bu tür komploları lütfen “gazeteciler arası polemik” gibi değerlendirmeyin ve gerekeni yapın. Medya kuruluşları son günlerde moda olan “linç girişimlerine” tepki göstermesini beklemek herhalde fazla bir istek değildir.Hepinize iyi bir hafta sonu dilerim.

Devamını Oku

İktidarın telaşı çok anlamsız

2 Şubat 2011

ANALİZArap dünyasında başlayan isyan hareketleri ile CHP’nin “direniş çağrısı” aynı zaman dilimine denk gelince iktidarın kimyası bozuldu biraz.Orta Doğu’daki halk hareketlerinden kendine pay çıkarmaya çabalayan iktidar, benzer bir durumun Türkiye’de olması ihtimali karşısında tam bir telaş içinde.Yandaş medya büyük bir gayretle Orta Doğu’daki gelişmelerden Erdoğan’ın zaferle çıkacağını yaymaya çalışıyor. Erdoğan’ın Mübarek’e “çekil” anlamında çağrı yapması, bu konuşmanın El Cezire’den naklen yayınlanması, Tahrir meydanındaki bazı kişilerin Erdoğan lehine sloganlar atmaları “zafer çığlıkları” ile duyuruluyor Türk halkına.“Erdoğan git dedi, Mübarek gidiyor” söylemi kulağa hoş gelse de ne kadar doğru acaba? Erdoğan gündüz 12.00’de bu çağrıyı yaptı, Mübarek gece 23.30’daki konuşmasında “Şu anda gitmiyorum, ama aday olmayacağım” dedi. Mısır ordusu da dün “Talepler anlaşıldı, gereği yerine getirilecek, artık sakin olun” çağrısında bulundu.Bütün bunlara rağmen Mübarek’in yerini uzun bir süre koruması mümkün mü? Değil. O halde Erdoğan’ın “çekil” çağrısı bilinen gerçek üzerinden prim yapmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.Orta Doğu’ya ayar vermeye ve kendini Orta Doğu’nun lideri ilan etmeye çalışan Erdoğan her nasılsa sıra Türkiye’ye gelince bir anda değişiyor.İşçiler bugün Ankara’da Torba Yasa’ya karşı bir eylem yapacak. Ama daha eylem başlamadan Ankara Valiliği yasak koydu bile.Üstelik işçiler uyarılıyor ve gösterilerin “ne pahasına olursa olsun engelleneceği” açıkça ilan ediliyor.Nedir bu telaş, nedir bu korku? İleri demokrasilerde protesto hakkı kaldırıldı da bizim mi haberimiz yok acaba?Anlaşıldığı kadarıyla, çok heyecanlı ve sert konuşmalarına rağmen Erdoğan “kitle gösterileri hazırlığından” hayli endişeli. Her ne kadar CHP “direniş” kavramını sokağa dökülmek değil de halkın bilgilendirilmesi ve örgütlenmesi olarak açıklasa da, iktidar bunu “sokak savaşı” gibi tercüme etmeye ve halkın bir bölümünü etkilemeye çalışıyor.Bu korku ve telaş, iktidarı daha da sert önlemlere yöneltebilir, saldırganlık artabilir. Herkesin çok dikkatli olması gerek.*****MERAK ETTİKLERİMBu da sehvendirDurup dururken ortaya atılan “Erdoğan’a suikast” haberi daha ilk günden fos çıktı. Başbakan’ın Üsküdar tarafındaki evine yakın ne sarı bina bulundu, ne çıkarılmış iki tuğla, ne suikast emri veren emekli albay.Belli ki birileri Ergenekon olayını daha da “vahim” hale getirebilmek için bir plan yapmış. Bir ihbar yapılmış, MİT harekete geçmiş, Ergenekon Mahkemesi de bilgi istemiş.Ama görünen o ki oyun tutmamış. Ki zaten İçişleri Bakanı “Spekülatif bir haber gibi görünüyor” diyerek şaşırtmıştı.Ergenekon ve çevresinde koparılan fırtınalar bir bir tersine dönüyor. Yapılan hukuksuzluklar, hazırlanan tuzaklar, telefon kayıtlarında oynamalar teker teker ortaya çıkıyor.Hepsine de “sehven” damgası yapıştırılıveriyor.Demek ki MİT de “sehven” böyle bir rapor tutmuş.*****CANIMI SIKAN ŞEYLERLinç kampanyasıPosta Gazetesi’nin yazarı Candaş Tolga, ucu bucağı açık, her türlü spekülasyona hazır bir yazı yazdı. Yanlış bir yazıydı. Yazılmamalıydı.Ancak bu yazıyla birlikte başlatılan “linç kampanyasını” da görmezden gelemeyiz.Candaş Tolga’nın muhalif görünmesi, tüm yandaşları harekete geçirdi. Kimi “kalemi kırılmalı” diyor, kimi “hemen atılmalı” talebini dile getiriyor, kimi direkt patrona seslenerek “Sen de mi öyle düşünüyorsun?” diyerek tahrik ediyor.Yaratılan bu ortam çok tehlikelidir. Elinde medya gücünü tutan ve bunu iktidarın bekası için kullanmaktan zerrece çekinmeyen kişilerin ısrarla sürdürdükleri linç kampanyasını nefretle kınamak istiyorum.Bir genç gazetecinin yaptığı hatayı, neredeyse canıyla ödemesini talep edecek kadar gözü dönmüşlerin yuvalandığı bir medyanın halkı bilgilendirme görevini yaptığını söyleyemeyiz.Hele sırtını iktidara dayayıp her türlü güvenceyi kendilerinde hak görenlerin, Başbakan’ı taklit ederek herkese ayar vermeye çalışmaları ise utanç verici bir durumdur.*****CANIMI SIKAN ŞEYLERTHY intikam aldıUçağa ilk kez 55 yıl önce bindim. 40 günlükmüşüm, Diyarbakır’dan İstanbul’a gelmişim. İkinci kez 4 yaşında bindim. Hatırlıyorum, pervaneli uçaktı, midem çok bulanmıştı. Sonra ilkokuldayken bindim. Orta ve lisede de bindim. Ardından gazeteciliğe başladıktan sonra kaç kez uçağa bindiğimin hesabını tutamam.Bir kere bile uçak kaçırmadım. Son Ankara seyahati hariç. Biliyorsunuz cuma günleri Beyaz TV yayını için Ankara’ya uçuyorum. Programı tehlikeye atmamak için 16.40 uçağına biniyorum genellikle. Geçen hafta da hep yaptığım gibi tam bir saat önce alana gittim, biniş kartımı aldım, hatta her seferinde ertesi günkü dönüş kartımı da alıyorum ki kolaylık olsun.Ekranda uçağa çağrı anonsunu görünce salona gittim, oturdum, kitap okudum, sık sık da anonsları dinliyorum ve ekrana da bakıyorum. Nihayet son çağrı yazdı, kalktım, kapıya yürüdüm, kartımı uzattım, görevli “kapılar kapandı” dedi. “Nasıl olur daha 12 dakika var” dedim. “Kural böyle 15 dakika önce kapı kapanıyor” cevabını verdiler.Oysa uçak körükte duruyor, aramızda 20 metre var. Ama mümkün değilmiş. “Yahu” diyorum “Şurada oturuyorum, her hafta her cuma mutlaka, ama çoğu kez hafta içinde de uçuyorum, bir kere bile gecikmedim ve böyle bir uygulama görmedim, ayrıca biriniz inisiyatif kullansanız ne olur?”Nuh diyorlar peygamber demiyorlar. Ayrıca tanıyorlar da, biri telsizle müdür diye birini aradı. Oradan da kesin cevap geldi. “Uçağa almayın.”Almayın tamam da, ne olacak peki? Programa gideceğim. Eğer daha sonraki uçaklarda yer varsa yeniden bilet alacakmışım. Ya yoksa.Gerçekten de 17.00’de yer yok, 18.00’de yok, 19.00’da var. Ondan sonrakilerde yine yok.Derken “müdür” denilen kişi geldi. Hiç gülmeyen, apronda deve kesen zihniyetin görüntüsünde biri. Bir müşteri ile sıcak ilişki kurmak yerine “Kural böyle kardeşim” dedi. Sinirlendiğimi görünce de “Hemen adımı alın” dedi. Yani “git şikâyet et, bir de sütlü kahve söyle” misalindeki gibi.Ne şikâyet edeceğim be güzel kardeşim, tavır ortada, amaç ortada, bir tür intikam alıyorsunuz işte, ayrıca belli ki “gelsin şikâyet etsin, bir de biz hakaret ederiz” talimatı aldığı da görünüyor.Şu hale bakın, THY öyle bir kadrolaşmış durumda ki, kişisel hesaplaşmaları bile kaçırmıyorlar artık. Yazık...*****Milletvekillerine gözlük çerçevesi için ödenen ödeneğin miktarı artmış. Artsın, gözümüz yok! Vekiller, yeni gözlükleriyle halkın sorunlarını daha net görsünler yeter! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

İşkence uçaklarının hesabı sorulmayacak mı?

1 Şubat 2011

WikiLeaks belgeleri dünyayı kasıp kavuruyor. Örneğin işte Tunus’taki olaylar bu belgelerin ortaya çıkmasından sonra patlak verdi. ABD Büyükelçisi’nin “Bu ülkede yolsuzluğu Başkan ve eşi yapıyor” içerikli mesajının sızmasından sonra ortalık karıştı. Halk ayağa kalktı, Başkan ve karısı kaçtı. Kaçarken de yanlarında bir buçuk ton altın götürdüler.Türkiye ise WikiLeaks açısından “dünyanın en rahat ülkesi.” Çünkü biz baştan kabul ettik ki “WikiLeaks bir balondur, yalandır, düzmecedir, Türkiye’de hükümeti sıkıntıya sokmak için Amerika’nın bir oyunudur.”Tabii mantık böyle olunca WikiLeaks’te ne yayınlanırsa yayınlansın kimsenin itibar etmeyeceği ortada. Hoş zaten Türkiye’de kimsenin itibar etmediği konuların başında yolsuzluklar, hırsızlıklar geliyor. Siz istediğiniz kadar ortaya yolsuzluk belgesi, hırsızlık belgesi koyun kimse umursamıyor bile. Hele iktidar sahipleri “Yalandan ibaret” dediler mi akan sular duruyor.Oysa biz ne kadar inkâr etsek de, WikiLeaks’ten çıkan belgeler, bilgiler o kadar da yanlış değil. Çünkü bu bilgiler birileri tarafından hazırlanan, medyaya sızdırılan, tehdit ve şantaj için elde tutulan belgeler değil.Bu belgeler, çeşitli ülkelerde görev yapan Amerikalıların aldıkları istihbaratları kendi merkezlerine ulaştırdıkları mesajlardan ibaret. Bunlar açıklanmayacağı ve hatta muhataplarının hiç haberi bile olmayacağı için Amerikalı görevliler hiçbir endişe duymadan yazmışlardır bu raporları.WikiLeaks’te Türkiye ile ilgili yayınlanan belgelerden biri, Amerikan işkence uçaklarının Türkiye’ye inip kalktığı bilgisi. Haberi WikiLeaks’ten önce Vatan haber yapmıştı. Afganistan’da yakalanan bazı El Kaide militanlarını taşıyan uçaklar Türkiye’ye 24 kere inip kalkmıştı.Bu uçakların önemi şuydu; Amerika’da her ne sebeple olursa olsun bir kişiye işkence yapmak çok büyük suç. Bu nedenle CIA yakaladığı bazı militanları konuşturmak için uçaklara bindirip uluslararası hava sahasına giriyor ve böylelikle “ABD’de işkence yapılmaz” kuralını bozmamış oluyordu.Uçak havada duramayacağına göre bir yere inmesi gerek. İşte Almanya, Fransa, Bulgaristan, Romanya, Moldavya bu uçakların inmesine izin vermemiş ama Türkiye vermiş.Haber Vatan‘da yayınlandığında Dışişleri Bakanlığı bunu şiddetle yalanlamıştı. Oysa şimdi haberin gerçek olduğu ortaya çıktı. Peki biz ne yapıyoruz? O dönemin sorumluları hakkında bir dava açılacak mı, dünyanın en büyük insanlık suçuna dolaylı destek vermiş olmanın onursuzluğu bir kenara, bu suça ortak olanlardan hesap sorulmayacak mı?*****Durup dururken suikastBaşbakan Erdoğan’ın çevresindeki güvenliğin günbegün arttığını görüyoruz zaten. Sızdırılan bilgilere göre Başbakan “sürekli” bir “suikast tehdidi” altında. Bu nedenle özellikle yakın koruması giderek güçlendiriliyor, çevresi etten bir duvarla örülüyor.Ancak MİT’in mahkemeye yolladığı belgedeki “Başbakan’a suikast yapılacaktı” açıklaması çok şaşırtıcı. Üstelik yer veriliyor, zaman veriliyor, kimlikler de ekleniyor bu açıklamaya.Hepsi iyi güzel de, birincisi “neden şimdi” öğreniyoruz bunu ve ikincisi “o günden bu yana yani üç yıldır” ne yapılmış. Suikast için tutulan evde şimdi kim var, saptanan isimler yakalanmış mı, Bulgaristan’da yaşadığı söylenen albay kimdir, arama kararı çıkarılmış mı?Bu bilgilerden şimdilik yoksunuz, belki önümüzdeki günlerde bunlar da ortaya çıkar.Ancak anlaşıldığı kadarıyla, devletin en gizli istihbarat örgütü, seçimler yaklaşırkan yeni bir “mağduriyet edebiyatı” yapılabilmesi için kaynak temin etmiş gibi görünüyor.*****Türkiye’de döv Mısır’da sevBir siyasetin ilkesi olmadı mı, sahipleri de ne söylediğini bilmez.İşte son örnek, Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’ten geldi.Çiçek Mısır’daki olayları değerlendirirken yöneticilerden gösteri yapan halka şiddet uygulanmamasını ve demokratik tepkilerini dile getirmelerine izin vermelerini istedi.Ne güzel değil mi? Keşke Çiçek ve içinde bulunduğu iktidar aynı demokratik anlayışı Türkiye’de de yerine getirse. Başbakanı protesto etmeye kalkan herkes karga tulumba alınıp dövülmese; öğrenciler, işçiler, memurlar, esnaf bir gösteri yapmaya kalktığında su bombalarına ve gaz püskürtmelerine uğratılmasa, ıslık çalanların peşlerine hafiye takılmasa.Ama öyle olmuyor. Hani bir lafımız vardır “âleme verir talkını, kendi yutar salkımı” diye. Bizimki o hesap.Ayrıca sokağa dökülen Mısır’da, Tunus’ta olursa “demokratik hak” oluyor da Türkiye’de neden “eşkıyalık” olarak niteleniyor anlamak mümkün değil.Mısır’da Mübarek devrilirse “eşkıya başkanı devirdi” diye mi başlık atmalıyız acaba?*****Yine çekici terörüBen yazmaktan bıkmam. Çünkü bu usulsüzlük ve hukuksuzluk mutlaka bitmeli. Gerçi Türkiye’de iktidarın yarattığı yeni anlayışla “Boşver ne yazarlarsa yazsınlar, biz dümenimize bakarız” zihniyeti egemen ama, hiç olmazsa her şey kayda geçsin. Günün birinde nasıl olsa birileri hesap vermek zorunda kalır.Konumuz yine çekici terörüyle ilgili. Artık herkesin bildiği bir gerçek var ki, polis trafiği aksattığı ya da yasaları çiğnediği için değil, ceza kotasını doldurmak için araç çekiyor. Bugüne kadar trafiği aksattığı için çekilen tek araç görmedim. Çekilen araç başına polise ve sürücüye de prim verildiği için, çekiciler ara sokaklarda, trafiği hiç etkilemeyen yerlerden araç çekiyorlar sürekli.İşte dünkü olay: Fulya’ya inen yolda, parkla ilgili tek bir uyarı işaretinin bile olmadığı yere adeta baskın yapan üç çekici çevre evlerde oturanların araçlarını çekip çekip götürdü.Oysa biraz aşağıda, Mecidiyeköy’e çıkan yokuşta çift sıra park var ve trafik zor yürüyor. Orada tek polis yok, çekici yok. İstanbul’da en kolay iş trafik polisliği galiba. Başlarında da kimse olmayınca canlarının istediğini yapıyorlar. (Sahi İstanbul’un trafiğinden sorumlu biri var mı? Bana yok gibi geliyor da.)*****Hükümetimiz, kaynayan Orta Doğu’ya “demokrasi” söylemi ihraç etmeye niyetli değilmiş. Acaba “demokrasi” diye “tramvay” ihraç ettiler de biz mi duymadık? (Gani Yıldız)*****İşten çıkmışCumartesi günü yayınladığım bir okur mektubunda, Hikmet Haberal isimli okurum soyadı ve akrabalığı nedeniyle iş bulamamaktan yakınıyordu. Bu mektubun bir cümlesinde yanlışlıkla işten çıktı yerine işten çıkarıldı ifadesi yer almıştı. Okurum işinden atılmadığını, kendisinin ayrıldığını, 14 yıl çalıştığı yerin kötülenmiş gibi olmasından ötürü üzüntü duyduğunu söyledi. Ben de düzelteyim.

Devamını Oku