Tam 16 ay sürdü askerliğim. 4 ayı eğitim, 12 ayı da yedek subaylık ile geçti. Benim dönemimde kısa dönem askerlik yoktu. Tam benimki bitti önce bedelli geldi sonra da üniversite mezunları için kısa dönem erlik çıktı.Açık söyleyeyim, gitmeden önce “hayatımın sonu” diye düşünmüştüm.Tıpkı bugün “bedelli çıksın” diye ortalığı birbirine katan ve işi “Bedelliyi kabul etmeyen vatan hainidir” diyecek kadar şuursuzluğa taşıyanlar gibi “Tam da hayatım rayına girerken nereden çıktı bu askerlik” diye karalar bağlamıştım.* 12 EYLÜL ETKİSİ: Yıl 1982’ydi. Askeri darbe yeni yapılmış, meslekteki 6’ncı yılımdı. Çok hırslıydım, kendimi göstermeye çalışıyordum. O dönemin en büyük gazetesi Günaydın’ın gece sekreteriydim. Aşama yapmam lazımdı ama nasıl? İroni gibi ama 12 Eylül paşalarının Günaydın’ı kapatması imdadıma yetişti. Gazete kapanınca gece işi kalmadı. Gazeteye gündüz gidip geliyordum. Gazetenin sahibi Haldun Simavi de bizimle birlikteydi. Sanki gazete çıkıyormuş gibi her gün toplantı yapılıyordu. Tabii ortam da yumuşak olduğu için güven bulup ara sıra patronun da yanında lafa karışıyordum. O yıllarda patronun, genel yayın müdürünün yanında konuşmak, lafa girmek kimin haddine. Bir gün Genel Yayın Müdürü Rahmi Turan’a “Şu çocuk kim?” diye sormuş Haldun Simavi. Rahmi ağabey de “Gece sekreteri, çok çalışkan ve becerikli, elimiz ayağımız oldu” demiş. * MESLEKTE YÜKSELİŞ: Haldun Simavi bunu duyunca “Yavrum madem o kadar iyi ne diye gecede harcıyorsunuz” karşılığını vermiş. Birkaç gün sonra kapatma kararı kalktı, gazete tekrar yayınlanmaya başladı, Rahmi ağabey de “Artık gündüzdesin” dedi. İçim içime sığmıyordu. Beklediğim an gelmişti. Gündüzleri gidecektim gazeteye ve Haldun Simavi’nin her biri ders niteliğindeki toplantılarına katılacaktım. Kısa sürede yeni duruma alıştım, Rahmi ağabeyin hemen dizinin dibindeydim. Hatta toplantılarda ara sıra konuşuyordum.* ASKERE ÇAĞIRIYORLAR: Meslekte yükselmeye başladığımı düşünerek hayaller kurarken, gelen bir tebligatla başımdan aşağı kaynar sular döküldü. “Yahu olur mu böyle şey, insan hayatının en önemli döneminde, üstelik yükselişe geçmişken askere gider mi?” diye ağlıyordum açıkçası. Dünyam bitiyordu. Ben bu fırsatı bir daha nasıl yakalarım diye düşünüyordum* VAY APTAL VAY: Bu duygular içinde süklüm püklüm Haldun Simavi’ye gittim ve “Askere çağırıyorlar” dedim. Haldun Simavi yüzüme baktı, “Vay aptal, sen hâlâ askerliğini yapmadın mı?” dedi. Sanıyorum o da kurmak istediği yeni düzenden fire verilmesine sinirlenmişti. “Ne olacak şimdi?” diye sordu. Ne olacağı var mıydı, askere gidecektim.* ZİNCİRKIRAN FAKTÖRÜ: Haldun Simavi, Necati Zincirkıran’a telefon etti ve “Bu aptal askere gidecekmiş. Biraz yardım et de ara sıra gazeteye gidip gelebilsin bari” dedi. Necati Bey o sırada Günaydın’ın başyazarı, çok forslu. Beni yanına çağırdı, birkaç yere telefon etti. Sonra da “Seni denizci yapmaya çalışacağım, belki İstanbul’da kalırsın, hafta sonları da işe gidip gelebilirsin” dedi.* DENİZCİ OLDUM: Sonuçta Tuzla Piyade Okulu’ndaki sınavlara ve mülakata gittim. Beni denize ayırdılar. 4 ay Karamürsel’de eğitim gördükten sonra sıra geldi atamaya. Ankara’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na atanmaz mıyım? Dünyam bir daha yıkıldı. Gazeteye gidip gelme hayallerimin yok olduğunu düşündüm. Oysa subaydım. Mesai ile çalışıyorum, hafta sonlarım eğer nöbete denk gelmezse bana aitti.* İKİLİ ÇALIŞMA: Böylelikle hemen her gün mesaiden sonra Günaydın’ın Ankara bürosuna gidip gelmeye başladım. Sonra hafta sonları o zaman çok lüks sayılan uçakla İstanbul’a gittim ve gazetede çalıştım. Bu durumda bir gün bile izin kullanmamış oldum.* ÇIKARILACAK DERS: Erkek olan herkesin en önemli derdi tam hayatını düzene sokarken gelip çatan askerliktir. Bu, insana sanki dünyanın sonu gibi gelir ama öyle olmuyor işte. Herkes askerlik yapınca adaletsizlik de ortadan kalkıyor. Şimdi “Hayatımızı düzene sokmuşuz, çoluk çocuğa karışmışız, askerlik yapmayalım, parasını verelim” diyenleri anlıyorum ama gülüyorum da. ***** Önce bunu okuyunSevgili okurlar; bundan böyle bazı pazar günleri esprili yazılar ve Yıldırım Tuna’nın tiryakisi olduğunuz fıkralarının yanı sıra 30 yıllık gazetecilik yaşamımda başımdan geçen bazı olayların, haberlerin perde arkasını yazacağım. Böylelikle geçmişe doğru birlikte yolculuk yapmış olacağız. Tabii bunu yaparken, geçmişte yaşadıklarımızla bugün arasında paralellikler kurmaya çalışacağım. İlginç olacağını düşünüyorum. *****Pazar fıkralarıYıldırım Tuna’dan fıkralarla keyifli Pazarlar diliyorum...Ananı getirKöylü oğlan ve babası büyük şehre ilk defa gelmişler. Alışveriş merkezinde zemin kattaki iki gümüş renkli parlak duvarın ağır ağır açılıp kapanması ilgilerini çekmiş. “Bu ne baba?” diye sormuş oğlan. Hayatında hiç asansör görmemiş. Baba “Bilemiyorum oğul..” demiş. Onlar bu ilginç şeyi nefeslerini tutup izlerken tekerlekli sandalyeli yaşlı bir kadın sağa sola kayan gümüş renkli duvarlara doğru gitmiş ve bir düğmeye basmış. Duvarlar açılmış, yaşlı kadın yoğun ışıklı küçük bir odaya girmiş, duvarlar kapanmış. Oğlan ve babası kapının üzerindeki küçükten büyüğe doğru yanıp sönen ışıklı rakamları izlemişler. Son rakamdan sonra aynı sırayla bu sefer geriye doğru ışıklar teker teker yanmış. Sonunda duvar iki yana kayarak açılmış, dışarı 24 yaşlarında incecik muhteşem bir fıstık çıkmış. “Oğlum” demiş adam kızdan gözlerini ayıramayarak, “Koş.. Koş ananı getir!..”Önemli bilgiOrta yaşlı bir kadın müzeye girmek için bilet sırası gelince gişe görevlisi “Giriş 20 lira efendim” demiş, “Ama yaşınız şayet 50’yi geçtiyse 15 lira alıyoruz.” Kadın “Aa!” demiş şaşırarak, “Hangi kadın böyle önemli bir bilgiyi 5 lira karşılığında verir ki?”KurtarmakŞehrİn “Kırmızı Fenerli” sokağında yürüyen adamın yanına güzel genç bir kız yanaşmış, “Bayım bir miktar para verirseniz benim gibi genç bir kızı bu iğrenç sokaktan kurtarabilirsiniz” demiş. “Ta..Tabii” demiş heyecanlanan adam elini cüzdanına götürerek, “Ne kadar vermem gerekir?” Kız “Değişir” demiş gülümseyerek, “Kaç saatliğine kurtarmak istediğinize göre değişir!..”Büyük sevinçBİr gün kadın kocasına sormuş “Ben ölsem sen ne yaparsın?” diye. “O an ben de ölürüm” demiş adam. “Neden?” diye mutlu bir ifadeyle sormuş karısı. Adam cevaplamış: “Öyle büyük bir sevinci kalbimin kaldırabileceğini zannetmiyorum!..”
Çetin Doğan tedavisini yarıda kesti ve hakkındaki “yeniden tutuklanması” talebinin yerine gelmesi için gidip teslim oldu. Paşa şu anda hapiste.Mahkeme “tutuklama” kararı aldıysa buna kimsenin direnme gücü olamaz. Paşa da olsa gidecek ve hapse girecek, bunda garip bir şey yok.Benim anlamakta zorluk çektiğim, kimi AKP’lilerin ve yandaşları maskeli faşistlerin bir hezeyan halinde “tutuklayın da tutuklayın” diye çığlıklar atması. Birinin hapse girmesini bu kadar iştahla istemek acaba ne anlama geliyor.Bir kişinin eğer suç işlediyse ceza görmesini istemek farklı, henüz hiçbir şey kanıtlanmadığı halde ille de hapse girmesini ve özgürlüğünden mahrum kalmasını talep etmek farklı.Elbette tutuklanan sadece Çetin Doğan değil. Ancak bu maskeli faşist güruh hemen her tutuklamayı aynı vahşi ihtirasla destekledi ve hatta tesadüfün dışarıda kalan ya da tutuklanmasına gerek duyulmayanlar hakkında da aynı şeyleri söyledi.Adalet sadece tutuklanma ile sağlanmaz. Adaleti sağlamak için herkesi ikna edecek delillerin de ortaya konması gerekir. Oysa “tutuklayın” bağırışlarının kurbanı olanların pek çoğu hakkında yeterli deliller olmadığı gibi, neyle suçlandıkları konusunda bile ikna edici belgeler yok.Bir taraftan “hukuk” nutukları atarken diğer taraftan “Nasıl olsa bizden değil, o halde çeksinler” mantığı ile davranmak, aynı zamanda kötü bir yolun açılmasına olanak da sağlamaktadır.Çok anlamlı bir deyişimiz vardır “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” deriz. Gün gelir gerçekten devran değişir.O zaman iktidara gelenler, açılan yoldan yürür ve “Nasıl olsa bu yönteme kimse karşı çıkmıyor” diyerek aynı şeyleri yapmaya kalkarsa ne olacak?Bugün iktidar gücünü ve medya desteğini arkasına alanlar yarın öbür gün aynı durumla karşı karşıya kaldıklarında, unutmasınlar ki yine tek desteği hukuk ve demokrasiden yana olan bu ülkenin çağdaş aydınlık insanlarından alacaklardır.***** İnsan “Acaba 23 Nisan’da büyüklerimizin koltuğuna oturan çocuklar hiç kalkmasalar, halimiz bundan daha kötü olur muydu?” diye sormadan edemiyor! (Gani Yıldız) *****Vah paşam vah Anlatanların yalancısıyım. AKP ve özellikle yandaşları tarafından çok sevilen ve “demokrasi kahramanı” ilan edilen emekli bir orgeneral önceki hafta yanında eşiyle birlikte İzmir’deki orduevlerinden birine gitmiş.Ya yemek yiyecek ya da bir akşamüstü kahvesi içecek.Emekli paşa ve eşi içeri girmişler, amiral ve generallere ayrılan bölüme doğru yürümüşler.Bu sırada salonda çok sayıda emekli amiral ve general aileleri, yakınları oturuyorlarmış. Paşa’nın geldiğinin görülmesi üzerine önce bir sessizlik olmuş sonra da salonda oturanlar birer ikişer kalkmaya başlamışlar.Bir süre sonra salonda sadece emekli paşa ve eşi kalmış.Allah kimsenin başına vermesin böyle bir şeyi.*****Modern dolandırıcılıklar Bugün sizlere yeni öğrendiğim, “çok can yakmayan” ama dikkatli olmanız gereken “modern dolandırıcılık” konularında bilgi vermek istiyorum.Kapınız çalınıyor, “genellikle” alımlı ve güzel bir genç kız “üniversite öğrencisi olduğunu, yeni bir deterjanı tanıtmak istediği” söylüyor.Genç kız “ürünün bedava olduğunu” özellikle belirttikten sonra “ancak” diyor “verdiğimiz ürünü hemen boşaltın, belki içinden hediye çıkar.” Asıl golü ise bu cümleden sonra atıyor: “İki hediyemiz var. Biri cep telefonu biri de elektrikli tıraş makinesi. Ancak hediye kazanırsanız sizden 50 lira rica edeceğim. Ama bu para doğrudan öğrencilere burs olarak gidecek.” Öğrendiğime göre bu yöntemle yüzlerce evden bu tür para toplanmış. Tamam sonuçta bir hediye veriliyor belki ama o da Çin malı, piyasadan 10 liraya bile alırsınız.Yardım konusunda o kadar duygusalız ki, iki tatlı dilden sonra ayaklarımızın bağı çözülüyor ve makbuz bile istemeden parayı veriyoruz.Bu arada bu yolla para toplayanlardan birinden makbuz istemiş bir vatandaş. O da elimde. Üzerinde sadece Aral Ticaret yazıyor. Ne adres ne telefon numarası...İkinci modern dolandırıcılık yöntemi ise şöyle: Yine üniversiteli olduğunu söyleyen bir genç kapıları çalıyor. Elinde süslü bir paket. “Falanca yoksullara yardım derneği adına kermes düzenledik. Annelerimiz tatlılar yaptılar. Bağış karşılığı veriyoruz.” Gerçekten pakette tatlı var. Vatandaş bir yardım yapmanın huzuru ile bunları alıyor. Bu paketlerden çıkan “tel kadayıfını” gördüm geçen gün. Tamam tel kadayıfı ama, şerbet yerine musluk suyu kullanmışlar.Dedim ya, çok can yakmıyor bu yeni dolandırıcılık türü ama yine de dikkatli olun derim.*****3 bin çocuk denizle tanıştıGitmeye kararlıydım ama bugün Antalya’da katılacağım bir program, iki randevu ve yazılması gereken iki günlük yazı nedeniyle zaman ayıramadım. Nereye mi gidecektim. Deniz Temiz Derneği geçen yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul’da oturan ama çoğu belki denizi hiç görmemiş ya da deniz kenarına gitme olanağı olmayan 3 bin çocuğa Boğaz gezisi yaptırdı.Binlerce çocuk birer çiçek gibi doluştukları İDO motorlarında iki saatlik Boğaz turuna çıktılar. Derneğin Genel Müdürü Levent Ballar gezi biter bitmez çektikleri fotoğrafları göndermiş. Bayıldım ve keşke ben de orada olabilseydim diye hayıflandım. Geziye Sultanbeyli, Sultangazi, Sancaktepe, Arnavutköy ve Beyoğlu’nda yaşayan çocuklar gelmişler. İstanbul 2010 ajansı, Sütaş, Borsa Lokantaları, Banat ve Hamidiye su sponsorluk yapmış ve çocuklara çeşitli armağanlar dağıtmışlar. Gezi boyunca poğaça, simit yiyen, ayran içen çocuklara Deniz Temiz Derneği yöneticileri deniz temizliğinin ve çevre duyarlılığının önemini anlatmışlar.Geziye katılan İDO Genel Müdürü Ahmet Paksoy ve Milli Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız da çocuklar gibi bir gün geçirmişler.
O günü yaşayanlar hatırladıklarında hâlâ dehşeti damarlarında hissederler. Yaşamayanların ise okuduklarından kanlarının çekildiğini hissetmemeleri mümkün değil.36 kişinin canına mal olan 1 Mayıs 1977’nin esrarı hâlâ çözülemedi. Elbette o günden bugüne pek çoğumuzun zihninde oluşan “düzenleyiciler” var tabii ama kesin kanıt bulunması için çok derin ve gerçek bir araştırma yapılması gerekiyor.“1 Mayıs’ta neden bu kanlı provokasyon yapıldı?” sorusunun en somut cevabı bence şu: “1 Mayıs’lar nedeniyle halkın isteklerinin kitlesel olarak dile getirilmesi şansı buluyordu. Ama bu durum iktidarları ve özellikle komünizm tehlikesine inananları çok rahatsız ediyordu. Öyle bir provokasyon yaptılar ki, halk tam 30 yıl boyunca, Cumhuriyet mitinglerine kadar bir daha böylesine kitlesel bir gösteride bir araya gelmeye cesaret edemedi.” Bir ülke halkını 30 yıl boyunca tepkisini dile getirme konusunda korkutmak herhalde egemen güçler için az şey değil.Gelelim günümüze. Meclis’te anayasa değişiklikleri tartışılırken CHP’li Kemal Anadol bir önerge vererek “1 Mayıs 1977 katliamının araştırılması için bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasını” istedi.Ancak ne gariptir ki, her fırsatta demokrasiden, özgürlüklerden, hukuktan, darbe karşıtlığından söz eden AKP bu öneriye şiddetle karşı çıktı.Bu öneri televizyonlarda, o sırada şiddetli tartışma çıktığı için olsa gerek biraz da rating kaygısıyla yayınlandı ama gazetelerde pek yer bulamadı.Oysa bana göre çok önemli bir konu. Bugüne kadar üzerinde çok konuşulmuş, spekülasyonlar yapılmış ve hatta belki de Türkiye tarihini değiştirmiş bir olayın açığa çıkması AKP’lileri neden rahatsız eder ki? CHP önergeyi veriyor, MHP ve BDP destekliyor, AKP karşı çıkıyor.Sorduğunuzda AKP’liler “Anayasa görüşülüyor, önce onu bitirelim” diyorlar. Meclis iç tüzüğüne göre böyle bir şey yok. Önerge verilmiş, lehte aleyhte konuşmalar yapılmış ki yapılmak zorunda. Bu durumda topluca “evet” oyu verilse komisyon kurulacak ve derinlemesine bir araştırma başlayacak.AKP “hayır” diyor. Kemal Anadol’un Meclis’te söylediği şu sözler çok önemli. Belki de AKP’nin gerçek niyetini ortaya koyuyordur: “DTP, askerî darbelerle ilgili bir araştırma önergesi. Biz olumlu rey verdik, siz reddettiniz. JİTEM’le ilgili bir önerge daha verildi, onu da reddettiniz. Şimdi bir önerge verildi Sabahattin Ali’den Hrant Dink’e kadar siyasi cinayetlerin araştırılması için; onu da reddettiniz.” Sahi, AKP ve maskeli yandaşları hep darbe karşıtlığından, karanlık olaylardan söz ederken, neden ciddi bir araştırmaya yanaşmaz da “ihbarlarla, sözde iddialarla, telefon dinlemeleriyle” sözde darbe önleyecek davalar açma yoluna giderler ki?***Böyle de yatılmaz ki Başbakanlık önceki günden itibaren yeni bir uygulama başlattı. Artık medyaya özel fotoğraf servisi başladı. Daha önceleri medyanın alınmadığı toplantılardan yapılan fotoğraf servisleri artık tıpkı Beyaz Saray’da olduğu gibi “özel hayat” servisine dönüştürüldü.Böylelikle halk ilk kez Başbakan’ı tek başına çalışırken, tek başına dinlenirken görme olanağı buldu.Önceki gün servis edilen fotoğraflardan biri de Başbakan’ın yumruk yiyen Enerji Bakanı Taner Yıldız’la birlikte olduğu görüntüydü.Fotoğrafta Yıldız kanepeye uzanmış yatıyor, Başbakan da yanında oturuyor. İlk bakışta çok “insani” gibi görünüyor fotoğraf ama öyle değil. Belli ki düşünülmüş ve propaganda amacıyla medyaya servis edilmiş.Bir kere Yıldız’ın burnu kırık, bacağı ya da beli değil. Burnu kırılan biri sürekli yatmaz. İkincisi bizim örf âdetimizde durumu ne olursa olsun astlar üstün yanında yatmazlar. Bu kural değildir ama ruhumuz böyledir. Kalp ameliyatlı biri bile, örneğin Başbakan ziyarete geldiğinde doğrulmaya çalışır. Bu nedenle Yıldız’ın sere serpe yatması, “iyi niyet gösterisi şeklindeki propagandaya” yarar sağlar ama inandırıcı olamaz.***Başbakan, Baykal’ın referanduma ilişkin tutumuna, “Einstein zikzaklarınızı görse, İzafiyet Teorisi’ni rafa kaldırırdı” demiş. Stephen Hawking de bütçe açığımızı görse, Kara Delik Teorisi’ni gözden geçirirdi! (Gani Yıldız)***Bu nasıl bakanlık? Başlıktaki sorumun muhatabı Milli Savunma Bakanı. Onca terör eylemi, şehit olan askerler subaylar, tutuklanan itilip kakılan generaller, albaylar, aslan gibi komandolar varken hiç ortada olmayan, ağzını bile açmayan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Başbakan’a hoş görünmek istemiş belli ki.Son birkaç aydır, üç beş kuruş paraları olduğu için “Verelim parasını, askerliğimizi geçiştirelim” lobisi yapan bir grup var biliyorsunuz. Bunlar son zamanlarda “Kim bedelli çıkarırsa oyumuz ona” sloganını yayıyorlar her yerde.Başbakan da düşen oyları görünce herhalde “Şunların oyunu alalım bari” diye düşünmüş olacak ki “Bedelli konusuna bakabiliriz” dedi.Milli Savunma Bakanı da bunu fırsat bilmiş diyor ki “Başbakan isterse bedelli çıkar.” Eh bu durumda “Başbakan isterse askerlik iki aya da iner.” Bir Milli Savunma Bakanı’na yakışıyor mu bu tavır? Bedelli askerlik teknik bir konu. Ordunun ihtiyacı, dışarıdaki birikim gözönüne alınır. Başbakan’ın keyfine bakılmaz. Durum bedelliyi gerektiriyorsa Milli Savunma Bakanı verir kararı ve uygular.Ama hayır bizde öyle olmaz. “Başbakan isterse” bedelli çıkar. Bu kafayla yarın Maliye Bakanı “Başbakan istemiyor, maaşları ödemiyoruz” diyebilir örneğin ki sakın şaşırmayın.Bir ara adı cumhurbaşkanlığı için geçen Vecdi Gönül’ün bu duruma düşmesi ne kadar acı.***Uyuyan demokrasiGazetelerde fotoğraflarını görmüş olmalısınız. Anayasa değişikliği görüşmeleri sürerken birçok milletvekili kafalarını koymuşlar sıraların üzerine ve uyuyorlar.Bu fotoğraflar demokrasiye saygısızlığın itirafıdır. Demek ki milletvekilleri için Meclis’te konuşulan şeylerin hiçbir önemi yok. Önemli olan tek şey var: Görüşmelerin tamamlanması ve sıranın oy kullanmaya gelmesi.Oylamada uyandırılan milletvekilleri grup başkanvekiline gösterdikten sonra “evet” oyunu sepete atıyor. Peki nerede kaldı o demokrasi, hukuk, sivilleşme bağırtıları. Milletvekilleri ne konuşulduğunu bile dinlemiyor hatta belki bir değişiklik olup olmadığını bile bilmiyorlar.İnsan “demokrasiye saygısından” hiç olmazsa Meclis sıraları üzerinde değil de gider kuliste bir köşe bulup uyur. Millete göstere göstere “Ne demokrasisi kardeşim, patron ne derse onu yapıyoruz işte” demez.
Hemen bir soru sorayım: Kıbrıs’ta seçimleri Mehmet Ali Talat mı yoksa AKP mi kaybetti?Mehmet Ali Talat’a kazandıran AKP olduğuna göre, şimdi kaybeden de AKP olmuştur.Peki AKP Ada’da bu kadar güçlüyken nasıl oldu da Derviş Eroğlu hem de ilk turda yüzde 50’yi geçerek başkan seçildi?Devlet yöneticileri Kıbrıs’ı hep bir “laboratuvar” olarak görmüştür. Kıbrıs, Türkiye’deki gelişmelerin birebir uygulandığı bir deneme tahtası gibidir. 2002’den sonra Türkiye’de AKP çok güçlenince Kıbrıs’ta da durum değişmiş ve AKP politikaları burada egemen olmuştu. Bu politikalar Annan Planı’nın oylanmasında kendisini göstermişti. AKP “Evet” denmesi için bütün olanakları kullanmıştı. Sonunda Kıbrıs halkı Avrupa Birliği’ne girme hayali ile “Evet” oyu vermiş, Kıbrıs’ın milli kahramanı Denktaş’ı alaya almış, “Yes be annem” sloganı ile 1974’ü yaşayan insanların duygularını rencide etmişti.Ama çok değil birkaç yıl geçti. Hayallerin suya düştüğü görüldü. “Yes be annem” diyerek güya Türkiye’deki “büyük değişime” ayak uyduran Kıbrıs halkı şimdi aynı zihniyete “Yürrü anca gidersin” demiştir.Kıbrıs’ın bir “laboratuvar” olduğunu söylemiştim. Türkiye’deki seçimlerden önce Kıbrıs’ta bir deney yapılmış ve AKP zihniyeti açık ara kazanmıştı.Şimdi yine seçimlere gidiyoruz ve Kıbrıs’ta yine bir deney yapıldı. Kıbrıs, AKP zihniyetini mahkûm etti. Demek ki ilk seçimlerde Türkiye de aynı şeyi yapacaktır.***Yandaşlardan Osman Can’a kötülük Hürriyet Gazetesi geçen hafta Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın eşiyle ilgili bir haber yayınladı. Gazete, Can’ın eşiyle ilgili kişisel bir haberin internet sitelerine sızdırılmasını “bel altı vuruş” olarak niteliyordu.Bu haberden sonra AKP’li medya ve yandaş kalemler ayağa kalktı. Osman Can’ın eşinin özel hayatına kastedildiğini, bunun hukuka aykırı olduğunu yazdılar, söylediler.Ancak bence kaş yaparken göz çıkardılar. Çünkü sadece Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan ve açıkçası örneğin benim hiç ilgimi çekmeyen bir haber yandaş kalemlerin “güya” eleştiri yazıları sayesinde neredeyse tüm gazete okurlarına ve TV izleyicilerine duyurulmuş oldu. Haber üzerine bu yorumlar yapılmasa Türkiye’de pek çok kişinin Osman Can’ın eşiyle ilgili haberlerden haberi olmayacaktı.Ama bu kasıtlı yapılmış da olabilir. Artık açıkça siyasete hazırlandığı ve hatta gözünü AKP’nin başkanlığına diktiği anlaşılan Osman Can’a “Biraz haddini bil, frene bas” denmiştir belki de.***Başbakan, bedelli askerlikle ilgili olarak, “Konuyu tekrar müzakere ederiz” demiş. Tamam da, bedelli zaten yürürlükte; Mehmetçik, vatan savunmasının bedelini canıyla ödüyor! (Gani Yıldız)***YumrukÖnce Ahmet Türk’e şimdi de Enerji Bakanı Taner Yıldız’a yumruklu saldırı yapıldı. Siyasetin kaderi maganda yumruklarına kalacaksa işimiz var demektir. Şimdi yine güvenlik zafiyetinden söz edilecek belki yine emniyet müdürü açığa alınacak. Ama şunu bilmeliyiz ki, bu tür saldırıları önlemeye hiçbir güvenlik önlemi yetmez. Önemli olan maganda ya da başka bir şey olsun, vatandaşın öfkesini bu kadar açık biçimde dile getirmesidir. Asıl önlem burada gerekiyor. Enerji Bakanı Taner Yıldız’a geçmiş olsun ve acil şifalar dileklerimi iletmek isterim.***Bodrum sıcağında heyecanlı panel Meslek hayatımın ikinci gazetesi Günaydın’dı. 1978’de Haldun Simavi’nin Günaydın’ına geçtiğimde gazete Türkiye’nin en çok satan gazetesiydi. Ankara bürosunun başında ise o dönemin efsane isimlerinden Can Pulak vardı.İşte o günden neredeyse 30 yıl sonra Can Pulak arayıp “Bodrum’da yayınlanan Yarımada Gazetesi’nin 16. kuruluş yıldönümü nedeniyle bir panel düzenledik, sen de gelir misin?” deyince açıkçası bunu “emir” kabul ettim ve gittim.Bodrum bu mevsimde harika. Deniz çarşaf gibi, sıcaklık 25 derecenin üzerinde ama nem olmadığı için asla bunalmıyorsunuz. Denize girmek için belki erken ama Bodrum’da olmak çok hoş bir duygu.Bu çok hoş duyguları düzenlenen panelde de yaşadım. Bodrum Ticaret Odası konferans salonu balkonları dahil tamamen dolmuştu. Toplantıya katılanların ülke sorunlarına olan duyarlılıkları ve heyecanları açıkçası Türkiye’nin geleceği için olan umut ve güvenimi daha da artırdı.Katıldığımız paneli yine gazetemiz yazarlarından Aydın Ayaydın yönetti. Hürriyet’ten Vahap Munyar, Milliyet’ten Murat Sabuncu, Muğla Devrim Gazetesi sahibi Ünal Türkeş ve Can Pulak konuşmacıydı.Gerçi konumuz yerel basın-ulusal basın ilişkileriydi ama konuşmalar genellikle yaşadığımız siyasi olaylarla ilgili oldu.Ayaydın bana söz verirken “Salondakiler Can Ataklı’dan anayasa değişiklikleri ile ilgili görüşler istiyorlar” deyince benim konuşmam da bu yönde oldu. Bu konudaki görüşlerimi her yerde olduğu gibi burada da en açık biçimde dile getirdim. Salondakiler dikkatle dinleyip sonra da pek çok soru sordular.Bu arada galiba fazla sert konuşmama sinirlenen iki kişi biraz da homurdanarak salonu terk etti. Ancak sonradan öğrendim ki salonda AKP Bodrum İlçe Başkanı da varmış. O bütün nezaketiyle konuşmamı sonuna kadar dinledi.Panelden sonra Flora Otel’de bir kokteyl düzenlendi. Burada Bodrum’daki bazı belediye başkanları, gazeteciler, Bodrum’un önde gelen isimleriyle sohbet etme imkânı bulduk. Bizleri bu anlamlı yıldönümlerine davet eden Yarımada Gazetesi’nin sahibi Ünal Anıl da yaptığı ev sahipliği ile gönüllerimizi kazandı.
Dünya ne için savaşıyor? Amerika’nın Afganistan’da Irak’ta ne işi var? Biliyoruz ki hepsinin altında büyük bir paylaşım savaşı var. Özellikle enerji alanında. Çünkü enerji, özellikle ucuz enerji olmadığı zaman batı uygarlığının bir anlamı kalmıyor.Enerjideki bu büyük paylaşım ve etkin olma savaşı küçük çapıyla bizde de oynanıyor elbette.Küçük dediysem, o kadar da küçük değil. Milyarlarca dolar dönüyor ortada. Her şey de herkesin gözü önünde oynanıyor.Ankara’dan kulağıma fısıldayan bir ses örneğin diyor ki “İran’ın doğalgazı kısa süreli de olsa keseceğinden birilerinin haberi var mıydı?” Olabilir mi acaba? Gerçekten İran gazı kesilmeden önce birileri bunu öğrendi ve kendince tedbir aldı mı?Gaz kesildiğinde Türkiye doğalgaz alımı için spot piyasalara yöneldi mi? Bunun için ne kadar para ödendi? Normalde 120 dolara alınacak doğalgaz 310 dolara mal oldu mu?Örneğin Silivri’deki doğalgaz depolama tesislerinin neden hâlâ bitirilemediği ve kriz anında neden buradan doğalgaz alınamadığı çok merak ediliyor.İnsanın bu sorularla kafası karışıyor doğal olarak.Ankara’daki kaynaklar diyor ki “Enerji bakanlığı karmakarışık. Bakan bunalmış durumda.” Bakanın bunalma nedeni ise Başbakan’a çok yakın olduğu havasını yayan bir kişinin bu bakanlık üzerinde adeta hükümranlık kurması.En tepeden en alt memura kadar pek çok kişinin bakandan çok bu kişiye bağlı olduğu, tüm bilgi ve belgelerin de ona aktığı söyleniyor.Yine çok önemli eski bir siyasetçinin yakınının da aynı düzen içinde yer aldığı dedikoduları artık ayyuka çıkmış durumda.Peki bakan ne yapıyor? Aldığım bilgiye göre Enerji Bakanı dışarı çok fazla yansıtmamakla birlikte rahatsızlığını artık paylaşmaya başlamış. Çünkü ister istemez Türkiye’nin en netameli bakanlığını işgal ediyor ve yakın bir gelecekte patlayacak skandallar nedeniyle başı çok ağrıyabilir.*****Botaş Genel Müdürü kararnamesi Köşk’teBotaş Genel Müdür Yardımcısı Saltuk Düzyol’un Botaş Genel Müdürlüğü’ne atanma kararnamesi onay için Cumhurbaşkanlığı’na gönderilmiş. Kararname gönderilir gönderilmez de Cumhurbaşkanlığı bilgi bombardımanına tutulmuş.Öncelikle Düzyol’un bu görevi yürütecek seviyede devlet hizmetinde bulunmadığı ileri sürülüyormuş.Ama asıl önemli olan dedikodu kaynağı, Düzyol’un enerji bakanından çok Tayyip Bey’le samimiyetini öne çıkaran bir kişiye daha yakın olması.Önümüzdeki dönemde yapılacak yurtiçi ve yurtdışı projelerde dönecek para aşağı yukarı 12 milyar dolar. Bu paradan Türkiye’deki bazı müteahhitler ve işadamları da ciddi paylar alacaklar.Deniyor ki “Eğer sizin bir adamınız tüm bu projelerin ayrıntılarına sahip bir makamda oturuyorsa, buradaki aslan payını siz alırsınız.” İşte Tayyip Bey’e yakınlığı ile övünen kişinin nihai amacı buymuş. Bakalım Köşk bu yoğun dedikodular karşısında ne yapacak?*****Üstün yetenekli çocuklarımız harcanıyorHafta sonunda Özgür Bolat ziyaretime geldi. Özgür Bolat Türkiye’nin yüz akı gençlerinden biri. Antalya’nın Kepez’inden çıkıp Boğaziçi Üniversitesi’ni birincilikle bitiren, Harvard’da bursla okuyan ve yine birincilikle mezun olan, şimdi de Cambridge Üniversitesi’nde yine bursla proje hazırlayan ve geleceğini eğitime adayan bir gencimiz.Özgür sohbet sırasında Türkiye’deki yüzbinlerce üstün yetenekli çocuğun uyum sorunu ve eğitim sistemimizdeki eksiklik nedeniyle heba olduğunu üzülerek anlattı.Son bir örneği Alanya’dan verdi. Burada üstün yetenekleri olan bir çocuk hiçbir okula uyum sağlayamamış. Ailesi perişan olmuş. Başvurmadık yer bırakmamışlar. Sonunda Cumhurbaşkanına bile yazmışlar. Cumhurbaşkanı konuyla ilgilenmiş ve üstün yetenekli bu çocuğun Ankara’da bir okula alınmasına önayak olmuş. Ama burada da uyum sorunu çıkmış. Aile yine perişan.Özgür’e üstün yetenekli çocuğun ne demek olduğunu sordum. Normal insanların IQ’su 90-110 arasında olurmuş. Bu çocukların IQ’su ise en az 160’tan başlıyormuş. Ama Özgür sadece zeka ile katagorize etmenin yanlış olduğunu vurgulayarak “Zeka ile ilgili 8 ayrı kriter var” dedi.Bunun üzerine üstün yetenekli çocukların nasıl bir uyum sorunu çektiklerini sordum. Özgür bu çocukların inanılmaz sorgucu olduklarını, bunun da özellikle bu konuda eğitim almamış öğretmenleri rahatsız ettiğini söyledi. Yine bu çocuklar, eğer ilgilerini çekmezse anlatılan dersle hiç ilgilenmiyorlarmış.Üstün yetenekli çocukların okuyabildikleri tek okul var o da TEV’e bağlı İnanç Türkeş Lisesi. Bunun dışında bir de Beyazıt’taki bir ilköğretim okulu var.Özgür Bolat “İstatistikler her ülkede yüzde 1 ile yüzde 3 arasında üstün yetenekli insan olduğunu gösteriyor. Demek ki bizim ülkemizde 750 bin ile 2 milyon 250 arasında üstün yetenekli insanımız var. Bu insanlardan yeterince yararlanamıyoruz. Ben buna iç beyin göçü diyorum ve bu bana dış beyin gücünden daha büyük sorun gibi geliyor.” İnsan ne diyeceğini bilemiyor.*****Akılsız plandıHaberi ilk kez Mustafa Mutlu’nun köşesinde okuyunca irkilmiştim. Mutlu yazısında diyordu ki “Önümüzdeki seçimlerde nüfus kağıdında vatandaşlık numarası yazmayan kişiler oy kullanamayacak. Bu nedenle zaman yitirmeden nüfus kağıtlarınızı vatandaşlık numarası da yazan yenileri ile değiştirin.” Meğer AKP iktidarı nüfus kağıtlarının hızla yenilenmesini sağlamak için böyle bir yöntem bulmuş. İlk bakışta iyi bir zorlama gibi görünüyor ama kazın ayağı öyle değil.Çünkü AKP kendi tabanında nüfus kağıtlarının değiştirilmesi için uzun süredir çalışma yapıyormuş. Kısacası vatandaşlık numarası olmadığı için oy kullanamayacakların ezici çoğunluğu AKP’ye oy vermeyecekler olacaktı.Neyse ki ilk bakışta “ancak şeytanın aklına gelir” denilecek cinsten plan Yüksek Seçim Kurulu tarafından bozuldu.Bu plan o kadar da akıllıca değil. Ehliyet ve pasaport da geçerli kimlik sayılıyor. Ama sandık başlarında çok olay çıkacaktı.
Başbakan Erdoğan anayasa tartışmaları henüz alevlenirken gündemi tamamen değiştirecek yepyeni bir öneriyle çıktı ortaya. 2012’den sonra “Başkanlık sisteminin düşünülebileceğini” söyledi. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı süresi 2012’de bitiyor. Gerçi henüz hukuk açısından anlaşma sağlanmış değil: Gül’ün görev süresi 2012’de mi yoksa 2014’te mi bitecek? Gül’ün seçildiği günün anayasasına göre cumhurbaşkanlığı süresi 7 yıl. Ama seçimden hemen sonra yapılan referanduma göre 5 yıl.Şimdilik ortalık sessiz ama 2012’ye gelindiğinde ortalık bu nedenle de tekrar karışacak.Erdoğan, “başkanlık sistemini” pat diye ortaya atmasından anlaşıldığı kadarıyla Birleşik Devletler’i örnek alıyor. Zaten anlattığı bazı ayrıntılar da sadece Amerika’da var.Başkanlık sistemi her yerde aynı uygulanan, belli kuralları olan bir sistem değil. Bugün pek çok ülkede başkanlık sistemi var ama hepsi de farklı. Çünkü sonuçta kuralları ülkelerin kendi durumları belirliyor.Gelelim Erdoğan’ın ABD’yi örnek alan başkanlık sistemi önerisine. Her şey bir yana ABD’deki başkanlık sistemi federal yapıya dayanır. ABD 50 eyalete bölünmüştür. Her eyaletin kendi içinde ayrı parlamentosu ve yönetimi vardır. Eyaletler kendi kanunlarını kendileri belirler, valilerini, savcılarını, polis müdürlerini kendileri seçer.Eğer Amerika örnek alınacaksa Erdoğan’ın kafasında bir tür “federal yapı” var demektir. Türkiye’nin idari yapısı eyalet haline getirilebilir ki şimdi bakan olan eski Başbakanlık Müsteşarı “Türkiye’nin eyalet yapısına geçmesi gerekir” demişti ve hazırlıklar bile yapmıştı.Federal devlete geçişle birlikte örneğin Güneydoğu’da Kürtler için özerk bir bölge oluşturulabilir. Türkiye’nin diğer yerleri de özelliklerine göre 6 ya da 7 ayrı eyalete bölünebilir.Başkanlık tartışmalarını “federal devlete geçiş” açısından da değerlendirmek gerekecektir önümüzdeki günlerde. Tabii bunun faydası ve zararı konusu çok ayrı tartışma konusudur.Bu arada “başkanlık sistemine” hemen karşı çıkmak da istemiyorum. Çünkü başkanlık sistemi ile yasama-yürütme ve yargı erklerinin birbirini denetlemesi daha güçlü olabiliyor. Ayrıca Kıbrıs’taki yarı başkanlık sistemi de sonuçta bizim eserimiz. Demek ki olabiliyor. Konunun enine boyuna üzerinde durulacaktır nasıl olsa.***Erol Akyavaş’a saygıErol Akyavaş resim sanatının Türkiye’deki en önemli isimlerinden. Ne yazık ki aramızdan ayrılalı 11 yıl oldu. Geçen bu süre Erol Akyavaş’ın resim sanatına olan katkılarının ne kadar önemli olduğunu daha da ortaya çıkardı.Hafta sonunda Deniz Adanalı ile karşılaştım. Adanalı, Erol Akyavaş’a saygı için sanatçının ölüm yıldönümü olan 20 Nisan günü (bugün) bir anma töreni düzenlediklerini söyledi.Adanalı, Erol Akyavaş’ı sevenleri saat 17.00’de Kanlıca Mihrabat Korusu’ndaki Merkez Mezarlığı’nda, sanatçının mezarı başında buluşmaya davet etti.
Sevgili okurlar; bu hafta sizlerle belki pek çoğumuzu şaşırtan ve üzen bir durumla ilgili sohbet etmek istiyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri yaklaşık 2 yıldır çok ağır bir hakaret ve karalama kampanyasının hedefi durumunda. İlk başlarda bu, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenlerin en korktukları engeli kaldırmak istemeleri olarak niteleniyordu.Hiç de iyi değilmişOysa geçen zaman, bazı karanlık fikirlilerin bu amaçlarına ulaştığı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de yürekler acısı bir durumda olduğu gerçeğini ortaya çıkardı. Öyle ki Silahlı Kuvvetler’in kendisini savunmaktan bile aciz kalması, mensuplarını adeta aç kurtların önüne bırakması, itibarını yerle bir etmesi vatandaşları da hayretler içinde bıraktı.Silahlı Kuvvetler’in yeriÖncelikle ve altını çizerek bir kere daha belirtmek istiyorum: Silahlı Kuvvetler’e ne laik Cumhuriyet’i korumak ve kollamak, ne Atatürk ilkelerini yaşatmak için güvenmeye ihtiyacımız olduğuna inandım. Çünkü temel işlevinin bu olmadığını çok iyi biliyorum. Ki, demokratik bir ülkede silahlı kuvvetleri “koruyucu” olarak görmek de çok yanlış.Farklı algılamalarOysa, kızalım kızmayalım, halkın önemli bir bölümünde Silahlı Kuvvetler’in işlevi hakkında yanlış bir algılama var. Ordu üç kez darbe yapmasına rağmen nedense, halkın önemli bir bölümünün gözünde “laik cumhuriyetin ve Atatürk ilkelerinin koruyucusu” olarak bilinir. Bu yanlış algılama, askerin zaman zaman laiklik konusundaki çıkışları nedeniyle oluşmuştur.Psikolojik gerekçeİşin doğrusu, Silahlı Kuvvetler’in böyle bir görevi ve kaygısı olmadığı halde, halkın böyle bir düşüncesi olması tamamen psikolojiktir. Türk halkı başı sıkıştığında ordunun yardıma koşacağına inanmıştır. Bu, bir güven duygusudur ve yabana atılamaz ama gerçeğin bu olmadığını da bilmemiz gerekiyor artık. Peki bu algı nasıl ve neden oluştu?Darbelerin mantığıSon 50 yılda yapılan üç darbe ve bir darbe korkutması dış güçlerin talimatıyla olmuştur. Ama darbeciler her seferinde “Türkiye’nin uçuruma yuvarlandığını ve müdahalenin kaçınılmaz olduğunu” anlatmışlardır. Darbeye kadar gerek baskı ve şiddet ortamı gerekse yolsuzluk ve hırsızlıklar nedeniyle öfkeli olan halk da bu yalana her seferinde inanmıştır.Gerçek ortaya çıkıyorBu köşenin yazarı olarak yıllardır toplumsal hayatımıza ve siyasete askerin karışmaması gerektiğini ama özellikle hiç kimsenin başı her sıkıştığında askerden medet ummasının bir anlamı olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Bu gerçek sanıyorum artık halkın önemli bir bölümü tarafından kabul edilir hale gelmiş durumda. Bu, en azından demokrasimiz adına sevindiricidir.Ordunun yedeği yokBunları belirttikten sonra şunu da samimiyetle söylemek istiyorum: Evet, Silahlı Kuvvetler hiçbir şekilde siyasete ve toplum yaşamına müdahale etmemeli ama aynı Silahlı Kuvvetler Orta Çağ zihniyeti taşıyanlarla maskeli faşistlerin bu kadar ağır hakaret ve sindirme operasyonlarına da uğratılmamalı. Ordu tek ve yedeği yok. Onu bu kadar yerle bir etmek hepimizin aleyhine.Üzülmemek elde değilGelelim ordumuzun içine düştüğü yürekler acısı duruma. Bu, beni de sanıyorum milyonlarca insanı da derinden üzüyor, yaralıyor. Çünkü hemen her gün ordunun yeni bir zafiyetini, beceriksizliğini, ağır bir hatasını öğreniyoruz. Ve aynı ordu kendisini savunmakta bile öylesine aciz kalıyor ki, şaşırmamak elde değil. İnsan “İçi bu kadar mı boşmuş” demeden edemiyor.Dokunulmaz değilElbette asker dokunulmaz değil ve yargı karşısında herkesle eşit. Ancak açılan soruşturmalarda, gözaltılarda, ifadelerde ve tutuklamalardaki tavırları da hiç hoş görünmüyor. Bir generalin savcılar karşısında saatlerce dil dökmesini anlamakta zorlanıyorum. Asker ifadeden kaçamaz da ifade verirken biraz daha dik durabilir örneğin.Ya saklanmalarıYine ifade vermeye gelen üst rütbeli subayların asker çocuklar tarafından örülen etten duvar arkasına sığınmaları da bir vatandaş olarak beni rencide ediyor. Ne var bu kadar çekinecek ve saklanacak. Hatta tam tersi göğsünü gere gere gelmesi gerekmiyor mu bu subayların mahkemelere? Tabii çekindikleri bir şey yoksa.GATA rezaletiYine halkın duygularını inciten tutumlardan biri de, hakkında tutuklama kararı çıkan üst rütbeli subayların hemen hastaneye koşması ve raporlar alması. Tutum ve davranışlarıyla sadece Çetin Doğan’ı ayrı tutuyorum ama diğer generallerin hiçbiri güven vermiyor. Bir Türk generali hazırlanan bir tuzağı ortaya çıkarmak varken, rapor alıp hastane köşelerinde saklanmaya kalkmamalı bence.Yalanları örtbas etmeBütün bunların yanında bir de yapılan fahiş hataların örtbas edilmesi var ki evlere şenlik. 7 askerin şehit olmasına neden olan mayının bizzat ordumuz tarafından döşenmiş olması ama bunun saklanması olacak rezalet değil. Şimdi bu olayın soruşturulmasında çıkarılan zorluklar ise çok rahatsız edici. Türk ordusu hatasını da açıklayacak kadar güçlü ve gururlu olmalı.Ordunun temel yapısıElbette bunları yazarken ordumuzun temel yapısını da dikkate almak zorundayız. Ordumuz tek ve yedeği yok ama sonuçta bir NATO ordusu. Örgütlenmesinden stratejilerine, eğitiminden hedeflerine kadar her şey NATO standartlarına göre şekillendirilmiş durumda. Böyle olunca da galiba ulusal hasletlerden uzak kalmak yönetim kademesini fazla rahatsız etmiyor.Dikkat çekici noktaBu arada şunu da söylemek istiyorum: Bu yazıyı okuyunca Silahlı Kuvvetler’e haksızlık yaptığımı düşünen olabilir. Ama ben genel politikayı göstermeye çalışıyorum. Yoksa Türk Silahlı Kuvvetkleri mensuplarının büyük çoğunluğunun Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, laik demokratik Türkiye sevdası ile dolu olduklarını bilmemem mümkün mü?Bazı cevapsız sorularBunların dışında kafamda oluşan bir iki soruya da cevap arıyorum. Örneğin tutuklanan emekli-muvazzaf subayların neredeyse tamamı PKK terörüyle mücadele edenlerden oluşuyor. Yani sanki PKK’ya dokunan yanmış gibi görünüyor. Bu, sizlere de garip gelmiyor mu? Üstelik PKK’ya uzanan her el aynı zamanda “katil-cani” gibi sunulmuyor mu?Ya 28 Şubat dönemiYine dikkat çekici bir nokta da şu: Nedense, anti-Amerikan tavrını o günlerde de belli eden Tuncer Kılınç dışında tek bir 28 Şubat generali hakkında soruşturma yok. Oysa dinciler ve maskeli faşistler her fırsatta 28 Şubat’ın darbe olduğunu anlatıyor. Bu kadar belli bir darbe girişiminin hiç soruşturmaya uğramaması da bana garip geliyor.Rahatsızlık büyüyorSon olarak bir gözlemimi daha yazmak istiyorum: Son günlerde tutuklu subayların ailelerinden ve muvazzaf olduklarını söyleyen subaylardan “yakınma” mesajları geliyor. Sanıyorum bu mesajlar pek çok gazeteciye de gidiyordur. Genelkurmay’ın teslim olmuş görüntü vermesinin büyük rahatsızlık yarattığı anlaşılıyor. Yakında daha şiddetli protestoların olacağını düşünmek şaşırtıcı olmaz.Hepinize iyi haftalar dilerim...
İdare edin Adam günah çıkartma hücresine girip “Peder bu hafta ben 43 kere günah işledim” demiş. “Evladım bu çok kötü bir şey” diye cevap vermiş rahip, “Peki kiminle işledin bu günahı?” Adam “Eşimle efendim” demiş. “Ama bu günah değil ki? Evlilikte normal bir şey bu” demiş rahip şaşırarak. “Biliyorum” demiş adam sırıtarak, “Anlatmak çok hoşuma gidiyor ama mahrem de bir konu, kahvede çarşıda arkadaşlara anlatsak olmaz... İdare edin işte!..” Neden yaptın? Genç bir kadın tam köprünün üzerinden kendini aşağıya atacakken bir adam kolundan yakalayarak köprünün üzerine yatırmış. Onu tekrar hayata bağlasın diye yapışmış dudaklarına, uzun uzun öpmüş taa ki titremesi geçinceye kadar... Daha sonra dudaklarını elinin tersiyle silerken sormuş “Neden intihar etmek istedin?” diye. “Ailem” demiş yattığı yerden “Ailem yetişkin bir erkek olarak kadın kıyafetleri giyip ortalıkta gezindiğim için reddetti beni!” *****Yaşlı bir sürücü müsünüz? * Arabanızdan çıkmanız en az 4 dakika sürüyor mu?* Geri geri park ederken ancak bir “vuruş sesi” duyunca mı duruyorsunuz?* Sağa dönüş sinyaliniz 2003’ten beri sürekli yanık mı?* Arabanızın arka camında “Yaşasın Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” çıkartması var mı?* Polis sizi durdurduğunda alkollü olmadığınızı tespit edince şaşırıyor mu?* Bisikletinizin ön tekerleği arka tekerleğinden 10 misli büyük mü?* Ön cama burnunuzu dayayıp araba kullandığınız zaman yol daha mı net seçilebiliyor? Geçen hafta, hayatımda ilk kez hastalık nedeniyle yazı yazamayınca pazar fıkraları da güme gitti. Hafta içinde bana geçmiş olsun diyen pek çok okur “Aman ne olur pazar fıkralarından bizi mahrum etme ama” notunu da eklemişlerdi.Bir hafta atlayınca Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralar da hayli birikti. Bu hafta yerimizin yettiği kadar fıkra var. Buyrun birlikte gülelim... *****Yakaladım Hâkİm trafiği altüst eden kadının bir ilkokul öğretmeni olduğunu öğrenince “Mahkemede yıllardır bu günü bekliyordum!” diye ayağa fırlamış: “Şimdi şu karşıki masaya oturup 500 kere ‘Bir daha kırmızı ışıkta asla geçmeyeceğim’ diye yazın bakayım!..” *****Sigortaya bak AdamIn evi yanmış ve sigorta şirketine zararı ödemesi için haber vermiş. “Evinizin ne tür sigortası vardı?” diye sormuş telefondaki sigorta yetkilisi. “Hırsızlık VE yangın sigortası” diye cevap vermiş adam. “Yazık.. Anlattığınız kadarı ile evinizde hırsızın yol açtığı bir yangın oluşmamış” demiş yetkili, “Poliçeniz hırsızlık VEYA yangın sigortası olsaydı zararınızı kesinlikle öderdik!” *****Hatırla ne olur KarI-koca kavga ederken kadın, “Bana aptal cadı dedin haaa?” diye bağıra bağıra ağlamaya başlamış. “Tamam hayatım, sözümü geri alıyorum..” diye onu yumuşatmaya çalışmış adam, “Hadi artık şu sihirli kelimeyi hatırla ve kurbağaya çevirdiğin annemi eski haline getir.. Tamam mı tatlım?..” *****Küçük küçük Kadın: Doktor, bebeğim olduğundan beri geceleri ya yatağından yere düşer de duyamazsam diye uyuyamıyorum, ne yapabilirim?Psikiyatr: Kolay. Yerdeki halıyı kaldırın.***Müdür: Yahu kardeşim, bir insan bir güne bu kadar hatayı nasıl sığdırabilir?..Memur: Ben çok erken kalkıyorum efendim!***- Öğretmenim bir insan yapmadığı bir şeyden ötürü suçlanabilir mi?..- Tabii ki hayır... - İyi o zaman ben verdiğiniz ödevi yapmadım da!..***- Profesyonel ihmal neticesinde oluşan “iş kaybı”na bir örnek veriniz...- Hamile bir fahişe...***- Abi dün gece dişimin ağrısı bir tuttu, bu sabah hemen koştum doktora..- Geçmiş olsun.. Dişin hâlâ ağrıyor mu?..- Bilemem abi.. O dişçide kaldı!..