Sadaka ekonomisinde yeni aşama

4 Nisan 2010

Sevgili okurlar, geçen hafta büyüme rakamları açıklandı ve 2009’da yüzde 4,7 küçüldüğümüz ortaya çıktı. AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana ilk kez böyle bir küçülme yaşadık. Bu da ekonomik olarak kötüye gittiğimizin açık bir göstergesi. Ekonomik veriler incelendiğinde 2010 yılının da benzer biçimde geçeceği ve son üç ayda artış olsa bile küçülmenin devam edeceği tahmin ediliyor.Başarı gibi gösterildiHer ne kadar ekonomide küçüldüğümüz ortadaysa da iktidar bunu hiç üzerine alınmadı. Hatta tam tersine bu küçülme neredeyse bir şenlik havasında kutlandı. İlgili bakanlar demeç üzerine demeç verdiler. Neden? “Çünkü tahmin edilen küçülme daha fazlaymış. Yüzde 4,7 beklenenden çok iyiymiş. Ayrıca büyüme başlamış.” Yani bir anlamda “Kriz teğet geçecek” açıklamasına destek verdiler.Ya vatandaş ekonomisi?Bazı rakamlara bakınca insan gerçekten şaşırıyor. İhracat artıyor (gerçi yüzde 90’ı dışarıdan gelen hammaddeye bağlı ihracat), enflasyon yüzde 10’un altında, döviz yerinde sayıyor, borsa şahlanıyor. O halde ekonomi iyi demektir değil mi? Ama gelin bir de halka sorun. Acaba vatandaş ekonomisi de bu kadar parlak mı? Hiç değil.Yoksullaşma sürüyorBu iktidar iş başına geldiğinden beri rakamsal olarak ekonomi gelişiyor gözükse de, işin gerçeği halkın daha da yoksullaştığı. En azından işsizlik oranları bu yoksullaşmanın bariz kanıtı. İktidar bu yoksullaşmayı aslında bir politika olarak uyguladı ve yoksullaşan vatandaşları yardıma bağlayarak onları bir oy deposu haline de getirdi.Sadaka ekonomisiİktidarın bu tutumuna en çarpıcı teşhisi şimdi Sarıgül’ün TDH’sinde önde gelen isimlerden olan Bülent Tanla koymuştu. Tanla “Sadaka ekonomisi ile yoksullaştırılan halk yardıma muhtaç hale getiriliyor. Çaresiz kalan vatandaş hiç olmazsa bu iktidarın kendisine el uzattığını sanarak medyunu şükran biçimde oyunu ona veriyor” demişti. Sadaka ekonomisi tanımı hayli tartışılmıştı.Şimdi çağ atladıGeçen hafta Bülent Tanla uğradı. “Benim sadaka ekonomisi tanımımı ilk sen yazmıştın” dedikten sonra devam etti: “Şimdi bir işi olmayan, bir yerde çalışan ve işsizleştirilerek yoksullaştırılan halkın işi bitti, sadaka ekonomisi çağ atlamaya başladı.” Tanla’ya göre şimdi mütevazı biçimde kendi işini yapan çiftçiye, esnafa sıra geldi. Ve bu aşamada AKP müthiş bir seçim altyapı çalışması yapıyor.9900 aileli kasabaŞimdi size sadaka ekonomisindeki yeni aşamayı anlatayım: Anadolu’da bir kasaba. İsmi gerekli değil çünkü pek çok yer böyle. Kasabada 9900 aile yaşıyor. Demek ki 25-30 bin nüfuslu bir yer. Burada 10 binin üzerinde icra doyası var. Yani teknik olarak bütün aileler borçlu hatta birden fazla borç davaları var. Kasaba çiftçilikle geçiniyor ve borçlar da bankalara.Satsan satılmıyor kiİcra dosyaları nedeniyle ailelerin tarlaları ya da kullandıkları zirai araçlar (traktör, pulluk, biçerdöver) satışa çıkarılıyor doğal olarak. Örneğin dönümü 10 birim olan bir tarla 3 birime bile satılamıyor. Zirai araçlar ise yok pahasına satılıyor ya da elde kalıyor. Yani malı satmaya kalksanız da olmuyor ve borç kapanmıyor.Bir başka örnekKonuyu açmak için bir örnek daha vermek istiyorum: İstanbul’un bir ilçesindeki vergi dairesi. Dairenin başındaki müdürün bir ayda attığı imzaların (tahminidir) yüzde 80’inin üstü konkordato veya iflas, yüzde 10’u kapatma, yüzde 5’i ise yeni iş yeri açma belgeleri. Borcunu ödeyemeyen yoksulluğun kucağına bırakılırken çok küçük bir kesim kendine yeni iş açma olanağı buluyor.Köylerde gezen bankacılarŞimdi sıkı durun, sadaka ekonomisindeki yeni aşamaya geliyorum. Borç batağına saplanıp işlerini kaybetmekte olan vatandaşların yaşadığı köylerde, kasabalarda bir devlet bankasının memurları “çay kahve içme, sohbet bahanesiyle” geziyorlarmış. Üzüntülü bir ifadeyle çiftçinin esnafın içine düştüğü durumu dinleyip derde ortak olmaya çalışıyormuş.Oyunun özü şuBu memurlar sohbet sırasında “Bu durum genel müdürlük tarafından da biliniyor ve izleniyor. Hükümet de bu borçların üç dört yıla yayılması için çalışmalar yapıyor” diyorlarmış. Yanisi şu: “Şimdi sıkıntıdasınız ama merak etmeyin, borçlar uzun vadeye yayılacak, rahatlayacaksınız. Tabii bu hükümet giderse ne olur bilemeyiz.” Görünmeyen rüşvetİşsiz bırakılıp yoksullaştırılarak sadakaya muhtaç hale getirilen vatandaşlardan sonra, iş üretmek için borçlanan ama bu borçları ödemekte zorlananlara da yeni bir “sadaka” yöntemidir bu. “Borcun var, ama bu borç üç dört yıla yayılabilir, yeter ki oyunu iktidara ver. Başkası gelirse parayı senden söke söke alır” fısıltısı yayılıyor zor durumdaki Anadolu köylerinde ve kasabalarında.Rakamlarda oyunŞimdi tekrar en başa dönmek istiyorum. Bülent Tanla küçülmenin “tahminlerden az olduğunu” söyleyip sevinen ekonomi bürokrasisinin seçime doğru rakam oyunlarıyla ekonomiyi toz pembe göstermeye hazırlandıklarını söylüyor. Tanla, TDH olarak konuya bakış açılarını şöyle anlattı: “Bugünkü küçülme rakamlarından sonra bundan sonraki iki çeyrekte iki haneli büyüme, tek haneli enflasyon rakamları ortaya koyabilirler. Borsadaki birkaç kâğıt sayesinde patlama bile yaratabilirler.” Ama işsizlik artacak“Ancak buna karşın işsizlik artacak. İktidar göstermelik rakamlarla moral pompalarken seçime gidecek. Bu sonbaharda bir erken seçim de olabilir. İstikrar adına tek parti iktidarı propagandası yapılacak, sermaye de bundan etkilenecek doğal olarak. Ama biz TDH olarak bu oyunu bozmaya kararlıyız.” Anayasa tartışmalarıBu hafta anayasa tartışmaları ile ilgili konulara pek girmek istemedim. Çünkü belli ki önümüzdeki birkaç ay zaten sadece bu konuyu tartışacağız. Ama sadece şunu söylemek istiyorum: İktidar ve yandaşları sürekli kurnazı oynayarak hem her şeyi tahrif ediyor hem de bilgi kirliliği yaratıyor. Ülkenin aklı başında olan tüm kesimleri bu oyunu bozmak zorundadır.Darbe anayasasına destekYandaş takımının en önemli silahı “demokrasi ve hukuk” kavramlarını hiç inanmadıkları halde kullanmaları. Ve insana en dokunan da “Madem bu anayasa değişikliklerine karşı çıkıyorsun, o halde 12 Eylül’ün asker anayasasından yanasın.” Bu tıpkı Kürt açılımını tartışırken söylenen “Anaların ağlamasını mı istiyorsun” ifadesi gibi absürt. Ama ne yazık ki bunun böyle olmadığını anlatmak için efor harcanıyor.Hep aynı kurnazlıkDilim daha ağırına varmadığı için sadece kurnazlık diyorum. İktidar ve maskeli yandaşları bu kurnazlığı sürekli kullanıyor ve eğitimsiz, kültürsüz, sadakaya bağlanmış kitleleri bu yolla etkiliyor. Bu anayasa değişikliklerine karşı çıkmak 1982 Anayasası’na sahip çıkmak değildir. Ki o Anayasa’nın 70 maddesi değişti ayrıca, 12 Eylül’den söz eden giriş bölümü bile aynı değil.Neden karşı çıkıyorum?Hep anlatıyorum ama, çok kısaca burada da kayda geçireyim. Bu anayasa değişikliklerinin amacı demokrasi ve hukuku geliştirmek değil. Bu değişiklikler sayesinde iktidar öncelikle Anayasa Mahkemesi’ne hâkim olacak. Kapatma davası açılırsa, kapatma konusunda endişesi kalmayacak. İşlerine geldiği için Anayasa’ya aykırı çıkardıkları yasalar da artık geri dönmeyecek. Plan ve beklenti budur. Gerisi hikâyedir.Fenerbahçeli olmakSon olarak söylemek istiyorum, cuma gününden beri Fransa’nın Cannes kentindeyim. Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde finale kalan Fenerbahçe kız voleybol takımının maçlarını izlemeye geldik. Kız Voleybol Şubesi Başkanı Mehmet Ali Aydınlar bu daldaki en büyük başarıyı paylaşmak üzere kalabalık bir grubu davet etti.Heyecandan ölüyordukYıllardır bir voleybol maçını canlı izlememiştim. Kızlarımız haklı bir başarı kazandılar. Ne kadar gurur duysak azdır. Türkiye’de futbol dışındaki sporların da artık giderek ilgi ve destek görmesi ise sporumuz açısından çok umut verici gelişme. Buna katkıda bulunan herkese teşekkür etmemiz gerek. Hafta içinde Cannes izlenimlerimi sizlerle paylaşacağım.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Bu hafta bol bol fıkra

3 Nisan 2010

Geçen hafta “Yıldırım Tuna’dan bol fıkra sunacağım” demiştim. İşte ikimiz de sözümüzü tutuyoruz...LSDDelİkanlI dedesine “Dedeciğim, dolabımda haplarım vardı gördün mü? Üzerinde LSD yazıyordu” diye sormuş. “Başlatma senin hapına mapına lan” demiş dedesi beyaz saçları dimdik, gözleri belermiş bir şekilde heyecandan titreyerek, “Salonda bir yığın ejderha dolaşırken...”Örnek babalarÜÇ küçük çocuk aile yaşantılarından, özellikle örnek aldıkları babalarından bahsediyorlarmış. “Benim babam çok düşüncelidir” demiş birinci çocuk, “Öğlen yemeğine birazcık geç kalsam beni kapıya bağlayıp kırbaçlar. Beslenmeme o kadar dikkat eder yani...” İkinci “Benimki de toplumda sessiz ve terbiyeli bir insan olmam için didinir durur” demiş “Eve her girdiğimde, oturduğumda, kalktığımda yapıştırır tokadı.” Üçüncü “Benim babam en iyisi anlaşılan” demiş “Öğretmenimdir o... Sandalla her sabah beni alıp gölün tam ortasına bırakır ve sahile kadar yüzmeme izin verir.” Diğerleri “Aa?..” demişler “O koca gölün ortasından sahile kadar yüzmek çok zor değil mi?” Çocuk cevaplamış: “Ohooo... O işin kolay yanı. Asıl zor olan suyun içinde ağzı bağlı çuvalın içinden çıkabilmek!”Doğal gaz Mahalledekİ doğal gaz saatlerini okuyan gaz şirketi görevlileri sokağın başında arabalarını park etmişler. Üzerlerinde sarı tulumları ile sırayla evlerin tesisatlarını kontrol ede ede en son eve gelmişler. Sayacı yazıp mesai bitmeden bir başka sokağın gaz şebekesinin kontrolü işini de aradan çıkartabilmek için arabalarını park ettikleri yere doğru koşmaya başlamışlar. Tam arabalarına bineceklerken son kontrol ettikleri evde yaşayan yaşlı teyzenin de oflayarak puflayarak koşarak kendilerini takip ettiğini görmüşler. Dönüp “Hayrola teyze?” diye sormuşlar. “Valla” demiş yaşlı kadın “Ne bileyim yavrum.. Doğal gazcıların benim tesisatıma baktıktan sonra kaçmaya başladıklarını görünce...”Cehennemde...GünahsIz adam ölünce cennete gitmiş. Mazbut ve sakin bir yer, iki hafta sonra sıkılmış ve sorumlu meleğe sormuş “Cehennemi görebilir miyim?” diye. “Tabii” demiş melek, hemen gidiş-dönüş bir pas bilet vermiş eline. Adam bununla gidip cehennemin kapısından girince gözlerine inanamamış. Adamın biri elinde bira bardağı TV seyrediyor, kucağında da bir kadın... Akşam cennete dönünce bunları meleğe bir bir anlatmış, “Hani bunlar cehennemde azap çekiyorlardı?” demiş. “Bak her şey görüldüğü gibi değildir” diye cevaplamış melek, “İşin aslı şu: O içtiği bira alkolsüz, seyrettiği Suudi Arabistan Televizyonu, kucağındaki ise karısı!”Hırsız filKuyumcu “Soyuldum” diye karakola koşmuş “Bir fil geldi komiser bey, kırdı vitrinimi, hortumuyla elektrik süpürgesi gibi emdi ne varsa vitrinde ve sırra kadem bastı.” Komiser “Nasıl bir fildi bu? Asya Fili mi? Yoksa Afrika fili miydi?” diye sormuş. “Ne fark eder ki komiser bey?” sorusuna komiser “Afrika fillerinin kulakları büyük olur, Asya filleri ise küçük kulaklıdır... Eşkâlinin belirlenip yakalanması açısından yani” cevabını verince kuyumcu patlamış: “Hay Allah, göremedim komiser bey. Tevekkeli kafasında kadın çorabı vardı şerefsizin!”Berberle düello Berber sakal tıraşı yaparken müşterisinin her tarafını kesince “Bir usturanız daha var mı?..” diye sormuş adam. “Var ama neden sordunuz?” diye cevap vermiş berber. “Ama böyle adil olmuyor” demiş adam sinir içinde, “Kardeşim bir ustura da bize ver de bari kendimizi savunalım!” Berber “Özür dilerim efendim” demiş “Ben şimdi başınızı sıcak havluya sarıp kompres yaparım.” Adam dişlerini sıkarak “Gerekmez..” demiş “Siz başı gazete kâğıdına sarın ben koltuğumun altına alır götürürüm! Tövbe, tövbe...”*****Dil farkı komiklikleriBir yabancı dili öğrenirken ya da kullanırken komik duruma düştüğümüz çok olmuştur. Okurlardan Erhan Tığlı gerçek okul anılarından derlediği birkaç “yabancı dil komikliği” göndermiş:*****Dünyanın en kısa fıkrası: ‘İki kadın sessizce oturuyorlardı.’***** Sen kalk Filizİngilizce öğretmeni “Stendap piliz!” diye bağırdı. Kimse anlamadı. Bir kız ayağa kalktı, “Buyurun hocam” dedi. Öğretmen, “Aferin! Stendap pilizin lütfen ayağa kalkın demek olduğunu bir tek sen anlamışsın koskoca sınıfta” deyip 10 verdi ve diğer öğrencileri azarladı. Teneffüste Filiz gerçeği anlattı: “Anlamadım ama bozuntuya vermedim. Sen kalk Filiz, dediğini sandım.” Kahverengi kulakİngilizce kompozisyon yazarken friend (arkadaş) yerine fried (kızarmak) sözcüğünü kullandım ve sonsuza kadar arkadaş olarak kalacağız demek isterken sonsuza kadar kızarmış olarak kalacağız demiş oldum. Gözlerim (eye) kahverengidir diyeceğim yerde de, kulağım (ear) kahverengidir dedim. Ben çantayımÖğrenciliğimde bir tatil kentine gitmiştim. Çantamı dışarıda bırakıp bir mağazaya alışveriş yapmaya girdim. Tam bu sırada oraya iki turist geldi. Telaşla yanlarına koştum, çantanın benim olduğunu anlatmaya çalıştım ama turistler gülmeye başladılar. Meğer “Çanta benim diyeceğin yerde, ben çantayım” demişim. *****Acilen tıraş olmanız gerektiğini nasıl anlarsınız?.. * Bankada bir işiniz var ve siz içeri girer girmez çalışanların hepsi ellerini havaya kaldırıp “Sakın ateş etmeyin” diyorlarsa.* Bakkala girdiğinizde bakkal en ucuz şarabı gazete kağıdına sarıp “Hadi çık git” diyerek kimse görmeden el altından size uzatıyorsa.* Parka gidip banka oturduğunuz anda polis yanınıza koşup “Burada yatamazsınız” diyorsa. (Y.T)

Devamını Oku

İşte bu oyun da ortaya çıktı

2 Nisan 2010

Amerikan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin “Ermeni soykırımı kararını” kabul etmesinden sonra iktidarın gösterdiği öfkenin “aslında iç politikaya dönük olduğunu” yazmıştım daha ilk gün.Elçiyi hemen geri çekmek, Başbakan’ın Amerika gezisini iptal etmek, 24 Nisan’a kadar Amerika’da yapılacak siyasi ve ekonomik toplantılara katılınmamasını tavsiye etmek Amerika Birleşik Devletleri’ni hiç etkilemeyecekti.Ancak bu “öfke” gösterisinin iç kamuoyunun gözünün boyanmasında hayli etkisi vardı. Bunları belirttim yazılarımda.Çünkü; iktidarın bildiği bir gerçek var: Amerikan Temsilciler Meclisi hemen her yıl aynı oyunu, kendi iç politikası gereği oynar. Ama sonunda Başkan duruma müdahale eder, Türkiye’den taleplerde bulunulur, bunların yerine getirilmesi halinde de karar Temsilciler Meclisi’nin Genel Kurulu’na getirilmez.Bu yıl da farklı bir şey olması beklenmiyor. İktidar da bunu biliyor.O halde “öfkeli” görünmenin “kabadayılık” yapmanın iç politikada prim yapacağı planlandı ve düğmeye basıldı.Önce elçiyi geri çektik. Sonra Başbakan 14 Nisan’da Amerika’da yapılacak uluslararası toplantıya gitmeme kararı aldı. Bazı bakanların Amerika gezileri ertelendi... Bunun kamuoyunun bir kısmındaki yansıması ise “Helal olsun, ABD’ye de kafa tutuyorlar, bunu kimse yapamamıştı” gibi oluyor.Oysa biraz zaman geçti. Bilmediğimiz bazı görüşmeler yapıldı ve önceki gün Washington Büyükelçisi Namık Tan’ın geri döneceği açıklandı. Dün de Erdoğan Küresel Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne katılmak üzere ABD’ye gideceğini açıkladı.İktidar bu oyunu bugüne kadar pek çok kez oynadı. Dış politikamız her seferinde zafer gibi gösterildi, oysa elle tutulur bir kazancımız yok. Dışarıda yok ama içeride gelişmelerden ve kavramlardan haberi olmayan yığınlar etkilenmeye çalışılıyor.ABD, Ermeni kararını bu yıl da geçirmeyecek. Karşılığında ne verdiğimizi ise henüz bilmiyoruz. *** Tutuklu subay aileleri bugün Beşiktaş’ta Yarın Dumlupınar denizaltısının batmasının ve 81 denizcimizin şehit olmasının 57. yıldönümü. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Deniz Şehitlerimiz anısına bir tören düzenlenecek. Beşiktaş Barbaros Anıtı’ndaki törene Kuzey Deniz Saha Komutanlığı subay, astsubay ve erleri katılacak. Ancak, dün aldığım habere göre, yarın yapılacak anma törenine “darbe” soruşturmaları nedeniyle tutuklu olan deniz subaylarının aileleri de gidecekler. Eski Kuzey Deniz Saha Komutanı emekli Koramiral Atilla Kıyat’ın da bu törenden sonra denize siyah çelenk bırakacağını da öğrendim. Tutuklu deniz subaylarından birinin eşi telefonla arayarak “Deniz Şehitleri’ni anma gününe, sadece deniz kuvvetleri mensuplarını değil, diğer kuvvet komutanlığı mensuplarının da ailelerini de bekliyoruz. Tutuklu yakınlarımıza yalnız olmadıklarını gösterelim” dedi. Bilemiyorum tabii, yarın bu anma törenine kaç kişi katılacak ve duygularını dile getirecek. Ama ailelerin “haksız olduğuna inandıkları” tutum ve davranışlara karşı gösterecekleri, belki de ilk toplu tepki sanıyorum çok ilgi çekecektir. *** Komünistlerle bir öğleden sonraGeçen hafta bugün Sultanahmet’teki Armada Otel’de, beni hem heyecanlandıran hem de duygulandıran bir törene katıldım. 68’liler Birliği Vakfı, o gün 90 yaşını bitiren, Türkiye komünist hareketinin en eski isimlerinden Rasih Nuri İleri’nin doğum gününü kutluyordu.Açık bir şöy söyleyeyim: Komünist olun olmayın, sempati gösterin göstermeyin, bir gerçeği saptamak gerek. Komünistler arasından alçak, namussuz, hırsız, uğursuz çıktığını hiç görmedim. Sonradan sapanlar ya da zaten hiç komünist olmayıp da modaya uyanlar hariç, kendisini komünist olarak tanımlayanlar dürüsttür, samimidir, çağdaştır, aydınlıktır.Ayrıca Türkiye’deki komünistlerin de farkı olduğunu kabul etmek gerek. Çünkü Türk komünistler, genellikle asıl mücadelesi verilen işçi sınıfından değil, çok daha varlıklı, görgülü ailelerden çıkmışlardır. Temelleri sağlamdır, eğitimli ve bilgilidirler.Komünist olmak uğruna çoğu ailelerinden gelen birikimleri de kaybetmişler, dönem dönem çok yoksul bir hayat da sürmüşlerdir.Şimdi dünyada komünizm bitti gibi. Buna karşın, komünizmin toplumsal alanda öngördüğü pek çok konu da bizzat kapitalizm tarafından hayata geçirilmek zorunda kalındı. Bugün çok özendiğimiz batı demokrasinin temelleri komünist fikirler olmasa kolay kolay atılamazdı.Gelelim Rasih Nuri İleri’nin doğum gününe. Kendisi için “Beni sadece komünist olarak tanımlayınız” diyecek kadar ideolojisine bağlı olan İleri, bizim gençlik yıllarımızın en önemli isimlerinden biriydi. İleri bugün 90 yaşında ama hâlâ dinç, aklı, beyni yerinde. Yarım saati aşkın konuşmasında Türkiye’deki komünist hareketin hiç başarıya ulaşmamasındaki Sovyetler Birliği’nin payını anlatırken, belki salondakilerin de bilmediği bir tarihi gerçeği açıklıyordu. Bıraksanız saatlerce hiç yorulmadan konuşabilirdi. Tek bir hata yapmadan, duraksamadan.Benim için de çok ilginç bir öğleden sonra oldu. Salondakilerden çoğu benim ilk gençlik yıllarımın önemli sol liderleriydi. O tarihlerde tanışmamız, yanlarında oturmamız bile mümkün değildi. Onları uzaktan, saygıyla hatta hafif kıskançlıkla izlerdik. *** Bir fedakâra yapılan ayıp Mete Tekyıldız ömrünü demiryollarına hizmetle geçirmiş, bu sevgisini de hiç yitirmeyen isimsiz kahramanlardan biri. Yıllar içinde biriktirdiği maket trenler, biletler, üniformalar, şapkalarla mütevazı açık hava müzeleri düzenleyen ve demiryolcu geleneğini yaşatmaya çalışan Tekyıldız’ın çok ciddi bir sıkıntısı var.Bu alanda Türkiye’de tek olmasına rağmen TCDD’nin kendisine sahip çıkmaması. Bunun yanı sıra Kültür Bakanlığı da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de Tekyıldız’ın bütün başvurularını cevapsız bırakmış.Tekyıldız 24 Mayıs’ta kutlanacak demiryollarınının kuruluş yıldönümünde yer almak istiyor. Neredeyse ömrünün tamamını verdiği demiryollarının kendisine vefa göstermesini bekliyor.Tekyıldız’ın metro girişinde açtığı bir açıkhava sergisini tesadüfen gezmiş ve iki yıl önce yazmıştım. O günden bugüne sergisini her tarafa taşıyan Tekyıldız, milyonlara demiryolu sevgisini anlatıyor. Biraz destek istemesi çok mu? Ayıp etmeyelim bu fedakâr demiryolcuya.

Devamını Oku

Anayasa’nın en ‘asker’ maddesine dokunulmuyor

1 Nisan 2010

İktidar ve özellikle “maskeli yandaşları” günlerdir adeta çırpınarak anayasa değişiklikleri ile daha demokrat bir ülke olacağımızı ileri sürüyorlar. Öyle ki sanki bu değişiklikler olmazsa demokrasi ve hukuk bir hayal olacak.Çırpınışın ardındaki gerçek şu: Bu değişiklikler olmazsa AKP’nin paranoyak halde korktuğu “partinin kapatılması” ve “Yüce Divan’da yargılanma ihtimali” başlarının üzerinde durmaya devam edecek.Yok eğer anayasa değişiklikleri kabul edilirse, bu kez AKP’nin önünde laik demokratik Cumhuriyet’i değiştirmek için neredeyse hiçbir engel kalmayacak.Maskeli yandaşlar çırpınıyor ama Anayasa’nın “en asker” maddelerinden birine hiç dokunulmuyor. Seçim barajını yüzde 10’dan aşağı çekme taleplerine iktidar hiç yüz vermediği gibi bunu asla değiştirmeyeceğini açıkça beyan ediyor. Örneğin, Cemil Çiçek barajın düşürülmesi halinde istikrarın bozulacağını söyledi. Yüzde 10 barajının nasıl konduğunu unutanlar için anlatayım: Bu madde askerlerin demokrasiye bakış açılarını çok iyi tanımlayan maddelerin en başında geliyor. Her ne kadar “mecliste istikrar” sağlamaya çalışan bir madde olarak da görünse de askerlerin bu maddeyi 1982 Anayasası’na koymalarının tek nedeni vardı: Radikal dinci bir parti ile Kürtçü bir partinin Meclis’e girmesini engellemek.Askerler darbeden sonra yaptıkları araştırmalarda radikal dinci bir siyasi hareketin yüzde 7-8 oranında oy potansiyeli olduğunu saptadılar. Aynı şekilde Kürtçü bir partinin de yüzde 6’ları geçemeyeceğini düşündüler.İşte yüzde 10 barajı bunun üzerine kondu. Böylelikle radikal dinci ve Kürtçü partiler çıkaracakları milletvekilleri sayesinde “anahtar parti” olamayacaklardı. Askerlerin bu planı 1990’ların ortasına kadar tuttu.Ancak Özal’ın vefatı, ANAP’ın dağılmasından sonra, radikal dinci hareket güç kazanmaya başladı. 1994 yerel seçimlerinde büyük başarı kazandı, hemen bir yıl sonraki seçimlerde ise birinci sıraya yükseldi.AKP şimdi aynen askerin izinde giderek, hem kendisini tek başına iktidardan edecek hem de “anahtar parti” konumuna gelecek dinci olmayan partilerin Meclis’e girmesini önlemek için yüzde 10 barajını aynen koruyor. *** CHP ve MHP de yüzde 10 barajından yanaDikkat ediyor musunuz, kamuoyunda yüzde 10 barajı bu kadar tartışılırken CHP ve MHP’den hiç ses çıkmıyor. Cevabı basit: Her iki parti de yüzde 30’lar dolayında alacakları oylarla tek başlarına iktidar olabilecekleri hayalini kuruyor.Hatırlayın: AKP yüzde 34 oyla tek başına iktidar olmuş ve Meclis’te üçte ikilik bir çoğunluk sağlamıştı. İşte bu durum diğer iki muhalefet partisini heveslendiriyor.Matematik olarak bakıldığında aynı durumda CHP veya MHP tek başına, üstelik büyük bir çoğunlukla iktidara gelebilir.Ayrıca, her iki parti bir başka hesap daha yapıyor. Yüzde 10 barajı oldukça, AKP iktidarından hoşnut olmayanlar, kendi partilerinin barajı aşamayacağına inandığında, bu iktidardan kurtulmak uğruna, en yakın gördükleri iki partiden birine oy veriyorlar. Bu durum CHP’de de MHP’de birkaç puan artışa neden oluyor. Öyle olunca CHP ve MHP de yüzde 10 barajının indirilmesine yanaşmıyor. *** AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Temsilcisi, “Teklif edilen Anayasa paketi doğru yönde” demiş. Gittiğimiz yolu beğendiklerine göre kesinlikle yanlış yoldayız. (Gani Yıldız)*** Paranoyaya bak!Askerden izne gelen ve dağıtım yerlerine gitmeyi bekleyen 4 er Kısıklı’da bir otomobilde gidiyorlar. Bu sırada Emniyet’e bir ihbar geliyor: “Şu marka araç içinde 4 asker var. Başbakan’a suikast yapacaklar.” Emniyet hemen harekete geçiyor. Barikatlar kuruluyor ve ihbar edilen araç durduruluyor. İçinden gerçekten 4 asker çıkıyor. Ellerindeki dağıtım belgelerini gösteriyorlar. Buna rağmen uzun süre bırakılmıyorlar. Merkez Komutanlığı’na haber veriliyor. Oradan görevliler geliyor ve 4 eri teslim alıyorlar.Hem gülüyorum hem üzülüyorum. Bu ne paranoyadır böyle? Haydi diyelim ki güvenlik çok önemli. Çocukları yakalamışsınız, iş ortaya çıkmış. İyi de bu çocuklar neden serbest bırakılmazlar da Merkez Komutanlığı’na teslim edilirler? Kaçak değiller, suç işlememişler, askerlikle ilgili uygunsuz davranışları da yok.Yazık değil mi gencecik çocukları gece yarısı korkutuyorsunuz? *** Erdoğan’ın en sevdiği askerci tutum: Tek seçicilikTÜSİAD’ın Görüş dergisinin son sayısının kapağı geçenlerde Vatan’ın birinci sayfasında yayınlandı biliyorsunuz. Kapakta Meclis Genel Kurulu görülüyordu. Photoshop’la gerçekleştirilen bir mizansenle AKP sıralarındaki herkes Erdoğan, CHP sıralarındaki herkes Baykal ve MHP sıralarındaki herkes Bahçeli olarak görülüyordu.Mesaj şuydu: Evet milletvekillerini halk seçiyor ama, aslında tek seçici liderler. Onlar kimleri isterse onlar seçilebilir.Yaşı tutanlar 12 Eylül öncesindeki siyaset için böyle bir eleştiri yapıldığını hiç duymamışlardır. Çünkü bu tek seçicilik konusu da 12 Eylül darbecilerinin bıraktığı bir mirastır.12 Eylülcüler siyasette “aykırı” ses ve kişilerin yer almasını önlemek için önce Kurucu Meclis üyelerini tek tek seçtiler. Ardından siyasi partilere izin verildi bu kez onların kurucu kadroları bizzat generallerin elinden geçti, istemediklerinin üzerini çizdiler.Herhangi bir kanuna yazılmamakla birlikte askerler partilerin milletvekili adaylarını “ön seçimle” belirlemelerine de izin vermedi. Parti liderlerinin kulağına “Özellikle Güneydoğu bölgesinde sakın ön seçim yapmaya kalkmayın” uyarısı üflendi. Parti liderleri de buna uydular.Askerlerin başlattığı gelenek sürünce, kamuoyu da parti liderinin tek seçiciliğine alıştı ve tepki göstermedi.Aslında bilinenleri yazdım, ama şunun için. Özellikle AKP lideri demokrasi ve hukuk kavramlarını dilinden hiç düşürmüyor. İcraatlarını eleştirenleri demokrasiye karşı çıkmakla suçluyor. Ama demokrasinin en büyük düşmanı olan ve diktatörlüğü andıran “tek seçicilik” rolünden de asla vazgeçmiyor.Benim maskeli faşistlerim de hâlâ bu iktidarın ne kadar demokrat olduğunu anlatmak için bin dereden su getiriyor.

Devamını Oku

DP umut verebilir ama...

30 Mart 2010

Demokrat Parti’nin hafta sonunda yaptığı “Büyük Türkiye Buluşması” toplantısına gidip bir süre izledim. Merkez sağda DP’nin bir alternatif olabileceğini ve dördüncü parti olarak Meclis’e girebileceğini daha önce de birkaç kez yazdığım için toplantıyı dikkatle incelemeye çalıştım.Hemen söyleyeyim ki, çok büyük bir coşku olmasa da, uzun yıllardır kongreler dışında ilk defa bir araya gelenlerin heyecanı ve umudu dikkat çekiyordu.Toplantı son derece düzenliydi. Genç DP’liler tertemiz giyimleriyle 10 binin üzerindeki insanın hiçbir sıkıntı yaşamamasını sağlamayı başardılar.Salonda rastladığım pek çok kişi “Nasıl buldunuz” diye sordu. “Artık bitti” denilen bir siyasi hareketin, kendilerini “son kalan” temsilcileri olarak görenler doğal olarak “buruk bir merak” içindeydi. Gözlerinden “Bu DP’den bir şey olur mu?” diye düşündükleri ama “olmasını da yürekten arzuladıkları” açıkça görülebiliyordu.Daha önce de yazdığım gibi, evet olur ama çok çaba harcanması gerek.Merkez sağ düşünce Türkiye’nin ortalama sağduyulu insanlarını temsil eder. Milliyetçidir, muhafazakâr değerlere sahip çıkar. Dindardır ama Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleriyle barışıktır, laikliği özümsemiştir. Bugünkü iktidarın arkasında da bu kesimden gitmiş önemli oranda seçmen var. AKP’nin inişe geçmesiyle birlikte merkez sağın doğal mecrasına önemli ölçüde bir dönüş olabilir.Görünen o ki, bu kesim DP’nin umut verecek bir değişiklik yapmasını, plan ve programını ortaya koymasını, genç, dinamik ve yetenekli isimlerin öne çıkmasını bekliyor.Açıkça söylemeliyim, ANAP ve DYP’yi birleştirerek merkez sağa soluk aldıran Hüsamettin Cindoruk çok önemli bir iş yaptı. Buna karşın partinin başında kalmayı tercih etmesi pek doğru olmayacaktır. DP’nin çağa uygun, yenilikçi isimler ve gerçekleştirilebilir vaatlerle atağa kalkması gerekir.Hüsamettin Cindoruk’a bütün partililer son derece sevgi ve saygı dolu. Ama yine de “Genel Başkanımız ağır kalıyor, coşku yaratamadı, sadece salonda bir tur atsaydı bile coşku ikiye katlanırdı” diyenlerin sayısı hiç de az değildi.Kısacası DP “bitmediğini” göstermek istiyorsa çok hızlı biçimde “açılım” yapmalı. 10 bini aşkın merkez sağ seçmeni pazar günü bu arzuyu dile getirdi. Şimdi sıra şu andaki yöneticilerde. Fedakârlık sadece parti için değil tüm Türkiye için olacaktır. ***** Demokrat Parti ambleminden başlayabilir Demokrat Parti’nin amblemi birleşen iki partinin ambleminden oluşuyor. Türkiye haritası üzerinde kırat sembolü. Ancak o kırat artık çok eski kalıyor. Üstelik bir atın en yavaş yürüyüşü olan “rahvan” konumunda. Oysa atağa kalkan bir partiye yeleleri uçuşan dört nala koşan bir at daha yakışır sanki. Amblem deyip geçmeyin, bazen sayfalar dolusu programdan bile daha etkili olabilir.Bu arada pazar günü Abdi İpekçi Spor Salonu’nda gördüğüm bazı sloganlar da ilgimi çekti. Çoğu seçim döneminde de kullanılabilecek türdeki bu sloganlardan bazılarını paylaşmak istiyorum:* Yine Başaracağız!* Yıl 1453: İstanbul’un Fethi- 1994-2010: İstanbul’un katli.* Fabrikalar sustu, traktörler sustu, millet de susturuldu, ama onlar konuşuyor!* AKP’nin beş atlısı: Yolsuzluk, Yoksulluk, İşsizlik, Kavga, Ayrışma.* Ülkeye yandaşlar değil, millet egemen olacak!* Asıl açılımı işsizler bekliyor.* Yaraları sarmaya, ülkemizi yeniden kalkındırmaya geliyoruz.* Demokrat Parti: Milli birliğimizin çimentosu.* Darbeler bizi dağıttı, milletimiz birleştirdi.* Türkiye kalkınmasının her taşında imzamız var.* Demokrasimizin orta direği: Demokrat Parti.* Millet sandıkta “Açılımını da al git” diyecek! ***** Askerlerin tutukluluk süresi Dün 12 Mart döneminde işkencelerden geçmiş, zindanlarda yatmış bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Laf şu anda tutuklu olan subaylardan, general ve amirallerden açılınca şöyle dedi: “12 Mart’ta yatarken üniversitedeki haklarımızı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydık. Ama o dönemin askeri yönetimi bile insaflı davranarak bizlerin tutuklu kaldığı süreyi izinli saydılar ve çıktığımızda üniversitedeki haklarımızı kaybetmedik.” Ben de “Ee, yani?” dedim. Devam etti: “O zaman bizi atan subaylar şimdi içeride. Onların da terfileri, kıdemleri var, peki tutukluluk süresi izne sayılacak mı? Eğer suçsuz bulunurlarsa hukuki haklarını kullanabilecekler mi?” İnsan duygusu işte. 12 Mart işkencelerinden geçen bir solcu bunu düşünüyor işte. ***** Kuvvet komutanlarına bakan itibarı Anayasa değişiklik paketinde on dakikada bir değişiklik daha yapılmış. Özellikle yandaş medya bunu “sürpriz” olarak niteledi ve sanki bir devrim yapılıyor havasında yansıttı haberi.Sürpriz şu: Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları da Yüce Divan’da yargılanacaklar.İlk bakışta çok önemli bir değişiklik gibi görünüyor bu.Oysa pek bir anlamı yok. Hatta daha da ilerisi bence bu karar iktidarın askerlere şirin gözükme çabasının sonucu.Çünkü sonuçta genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları, başbakan ve bakanlarla eşitlenmiş oluyor.İktidar, bir suç işlemeleri halinde komutanları sivil mahkemelerin elinden kurtarıp Anayasa Mahkemesi’ne havale ediyor.Yüce Divan deyince sanki olay büyümüş gibi oluyor. Zihinlerde “Yüce Divan’a gönderilmek çok kötü bir şey gibi” oluşuyor. Ama suç suçtur ve yargı esastır. Yüce Divan sonuçta siyasi nitelikli bir mahkeme olduğu için bazen sivil mahkemelerin sağlayacağı adaleti bile sağlayamayabilir.Kısacası Yüce Divan komutanlar için küçültücü değildir. ***** Anayasa paketi artık Meclis’te. Halkın sorunlarını çözmekten uzak olan şüpheli paket, halk iradesi tarafından etkisiz hale getirilmeli! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Anayasa değişiklikleri ile halkın sıkıntısı azalacak mı?

29 Mart 2010

İktidar ve yandaşları anayasa değişikliği paketini cansiparane savunup bir yandan “hukuk, demokrasi, sivilleşme, darbeye karşı” sloganları atarken diğer yandan da “Önümüze hep engeller çıkardıkları için ekonomik sıkıntılarınız devam ediyor” propagandası yapıyor.DSP İstanbul milletvekili Süleyman Yağız, buradan yola çıkarak yeni paketin halkın sıkıntılarına ne çapta çözüm bulacağını sormuş Başbakan’a.Bakın Yağız 30 maddelik soru önergesinde hangi konulara değinmiş:“Partiniz milletvekilleri tarafından hazırlandığı söylenen Anayasa değişikliği taslağında yer alan öneriler, halkımızın yaşamsal derecedeki sorunlarına çözüm getirip getirmeyeceği sorusunu beraberinde gündeme getirmiştir. Bu bağlamda sormak istiyorum:1- Anayasa değişlikleri gerçekleştiği zaman işsizliğin durumu ne olacaktır? Kaç işsize iş olanağı sağlanacaktır? İşsizlik oranı hangi seviyelere inecektir?2- Evine taze ekmek bile götüremeyen kaç yoksulun derdine çare bulunacaktır?3- Ev kirasını veremeyen kaç kiracının sorunu çözülecektir?4- Emeklileri sefalete mahkûm eden maaşları artırılacak mıdır?5- İşçilerin ve memurların gelirleri arasındaki adaletsizlikler giderilecek ve ücretleri insan gibi yaşanılacak seviyeye çıkarılacak mıdır?6- Tarladaki ırgatların yevmiyelerinde artış sağlanacak mıdır?7- Bakkalların, çoğalan ve yayılan marketler yüzünden giderek büyüyen sorunları çözülecek midir?8- Diğer küçük esnaf ve sanatkârın, küçük ve orta ölçekli işletmelerin sorunlarına ne tür çözümler getirilmiş olacaktır?9- Banka ve bakkal borcunu ödeyemeyen ya da ödeme zorluğu çeken kaç yurttaşımızın sorunu çözülecektir?10- Köylünün, çiftçinin sorunları çözülecek midir?11- Geçinebilmek için ‘hangi iş olsa yapan’ öğretmenlerin sıkıntıları giderilecek midir?12- İşsiz öğretmenlere öğretmenlik yapma olanağı sağlanacak mıdır?13- Kaç yeni işyeri açılacaktır?14- Kaç yeni yatırım yapılacaktır?15- Ne kadar üretim artışı sağlanacaktır?16- Ekonomik büyüme hızı ne kadar artacaktır?17- Ülkemizin 500 milyar dolara yaklaşan borcu ne kadar azalacaktır?18- Kayıt dışı ekonomi kayda alınmış olacak mıdır?19- Eğitimde, sağlıkta ve diğer alanlarda sorunlar en aza indirilecek midir?20- Adaletsizliklere, haksızlıklara, torpile ve tüm kayırmacılıklara son verilecek midir?21- Kriz yüzünden işini kaybedenlere yeni iş olanağı sağlanacak mıdır?22- Krizin artırdığı iflas ve intiharlar önlenmiş olacak mıdır?23- Bölücü terör sona erecek midir?24- Sokak çocukları sokaklardan kurtarılacak mıdır?25- Töre cinayetleri, kayıplar ve kaçaklar sorununa çözüm getirilmiş olacak mıdır?26- ‘Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletidir’ ilkesinin kararlılıkla devam etmesi sağlanacak mıdır?27- Darbe ve cunta iddiaları sona erecek midir?28- Herkes kendini daha özgür hissedecek midir?29- Kimse geleceğinden endişe etmeyecek midir?30- Ülkemizin bütünlüğü ve ulusumuzun birliği daha güvenli olacak mıdır?”***Tamam iyi güzel de...Adana Belediye Başkanı açığa alındı. Hiç itirazım yok. 80’li yıllardan beri Adana Belediyesi’nin başında olan ve her seferinde parti değiştirerek koltuğunu koruyan Aytaç Durak hakkında pek çok iddia vardı.Mustafa Mutlu’nun ateşi yakması Vatan’ın da ısrarlı biçimde olayın üzerine gitmesi üzerine Durak hakkındaki iddialar da ortalığa saçıldı. Durak iddiaları reddetti ve gidip hakkında suç duyurusunda bulundu.Buna bakarak Durak’ın gerçekten çok dürüst olduğunu da, bir tür kabadayılık yaptığını da düşünebilirsiniz.Tüm bunlara rağmen ortada somut bir gerçek var: Durak hakkında iddialar var ama henüz hiçbir konuda suçlanmadı, hakkında dava açılmadı ve hüküm giymedi. Buna karşın İçişleri Bakanlığı Durak’ı görevden aldı.Bakanlığın elbette böyle bir yetkisi var. Ama bu yetki sadece Durak için kullanılınca insanın kafası karışıyor. hakkında hüküm olmayan bir belediye başkanı iddialar nedeniyle görevden alınabiliyorsa, benzer durumda olan diğer belediyelere de dokunulması gerekmiyor mu?Ankara, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanları hakkında bir yığın iddia, hatta açılmış dava var. Yine ilçe belediyelerindeki yolsuzluk söylentileri de her gün gazete sayfalarında. Edirne’de hüküm giymiş bir başkan var, makamında oturuyor.Eğer İçişleri Bakanlığı bu kadar cevvalse, benzer iddialarla karşılaşan birçok belediye başkanına el çektirmek durumundadır.Uygulama sadece Adana ile sınırlanırsa bunun adı sadece siyasi şov ve bir tür intikam alma operasyonu olur. Hatırlayın, Durak bir dönem önce AKP’den seçilmişti.*** Kaçak yabancılar hangi işlerde çalışıyor“Ermeni kaçak işçilerin bilinçli olarak görmezden gelindiği ortaya çıktı. Ama, Özbek,Türkmen, Kırgız, Moldovalı, Ukraynalı kaçak işçilere bu tolerans gösterilmiyor. Polis bunlardan yakaladıklarını sınır dışı ediyor. Eşitlik ilkesi Ermeniler lehine ihlal ediliyor. Bu konuya medyada değinildi mi? Ben görmedim.Ülkemizde çalışan kaçak işçilerin iş bulma nedeni hasta veya çocuk bakımı için gece de kalacak Türk personelin bulunamaması. Türk bakıcılar evli ve çocuk sahibi oldukları gerekçesiyle gece kalmayı kabul etmiyorlar.Bu durumda yüz bini aşkın yabancı kadın yasa dışı olarak ülkemizde çalışıyor. Bu gerçeği görerek belli alanlarda hizmet verecek yabancıların bu konudaki yeterlilikleri saptanmalı ve çalışmaları yasal hale getirilmelidir. Osman Akad”***Başbakan, Anayasa paketi için, “Değişiklik hap gibi” demiş. Anlaşılan önce Meclis’te, olmadı referandumda millete hapı yutturmaya çalışacaklar! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

İktidar anayasa paketini geri çekmelidir

28 Mart 2010

Sevgili okurlar; iktidar partisi 2002’deki seçimlerden bu yana en zor sınavlarından birine hazırlanıyor. Geçen 7 yılı aşan süre içinde Meclis’teki sayısal çoğunluğuna güvenerek istediği yasayı çıkaran, tutum ve davranışları ile kendinden olmayan herkesi yıldıran, korkutan iktidar “dayattığı” anayasa değişikliği paketi ile ülkeyi çok büyük bir gerginliğe iterken kendisini de riske atıyor.Bu Meclis’le olmazAltını çizerek bir kere daha tekrarlamak istiyorum. Bu Meclis’in çaplı bir anayasa değişikliği yapması demokrasi ve hukuk kurallarına uygun değildir. AKP kendisini “laikliğe aykırı eylemlerin odağı” olduğu için mahkûm eden Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değiştiremez. Bunu yaparsa uzun yıllar içinden çıkılamayacak bir gerginlik ve tartışma ortamı doğar.Türkiye kaybedecekİktidar tamamen sayısal gücüne ve toplumda yarattığı korku imparatorluğuna güvenerek Anayasa’nın çok önemli maddelerini, kendi çıkarına yönelik bir biçimde değiştirerek Türkiye’nin dönüştürülmesini sağlamaya çalışıyor. Önündeki engelleri kaldırmak ve yargıyı ele geçirerek adaleti sadece kendisine yarayacak bir biçimde kullanmak isteyen iktidar, bunun bedelini elbette bir gün öder ama Türkiye’nin kaybının telafisi çok zor olur.367 mümkün bile değilBaşbakan Erdoğan adeta “buyruk verir” gibi “Öneri getiren getirir, getirmezlerse biz bu tasarıyla yola devam ederiz” dayatması yapıyor ama attığı adımın sonuçlarını da hesaplamak zorunda. Öncelikle şunu söyleyeyim: CHP, MHP, BDP, DSP ve bağımsızların karşı çıkması nedeniyle bu değişikliğin 367 oy alması mümkün görünmüyor. Ancak AKP için daha tehlikeli bir durum daha var. Ya 330 oy sağlanacak mı?Eğer 367 evet oyu bulunamaz ama evet oyları 330’un üzerinde çıkarsa tasarı referanduma götürülmek zorunda. Ancak tehlike şu: Halen 336 üyesi olan AKP’nin anayasa oylamasında 330 oyu bulması bile şüpheli. Eğer tasarıya evet oyları 330’un altında kalırsa değişiklik Meclis tarafından kabul edilmemiş sayılacak. İktidar partisi kendi içinde ciddi bir hüsrana uğrayacak.Tasarı geri çekilmeliBir tarafta Türkiye’nin içine çekileceği müthiş gerginlik, diğer tarafta 330’u bile bulamama tehlikesi iktidar partisinin aklını başına getirmeli ve tasarı geri çekilmelidir. İktidar bunu “gurur konusu” yaparsa yanılır. Ama “Bütün siyasi görüşler arasında bir konsensüs sağlayamadık, değişikliği gelecek Meclis’e taşıyalım, hem bu süre içinde kamuoyuna da daha ayrıntılı bilgi veririz” gerekçesi herhalde herkes tarafından kabul görecektir.Gerginlikten pay çıkarmaTabii tasarı Meclis’te 330 oyu bulabilir. Bu durumda muhalefetin Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açması ihtimali çok yüksek. Mahkemenin de yapılan değişiklikler Anayasa’ya aykırı olacağı için bu başvuruya uyması da aynı derecede çok muhtemel. Eğer AKP kurmayları Anayasa Mahkemesi’den çıkacak bu yöndeki kararı sömürmeyi planlıyorlarsa bunun da ülke yararına olmayacağını söylemeliyim.Anketler kafa karıştırıyorSevgili okurlar; anayasa değişikliği tartışmalarıyla birlikte ortalığı pıtrak gibi saran “seçim anketleri” de kafaları hayli karıştırıyor. AKP’ye yakın şirketlerin yaptığı anketlerde yüzde 40’ları geçen AKP tarafsız anketlerde ise yüzde 30’un bile altında. Öyle anlaşılıyor ki, özellikle iktidar partisi seçimlere bir yıl kala kamuoyunun beynini şartlandırmak için “yüksek sonuçlu” anketlere bel bağlamış durumda.Yüzde 40’ı geçer mi?AKP ve yandaşları her fırsatta AKP’nin oy oranını yüzde 40’ın üzerinde göstermeye çalışıyor. Oysa bu oran siyasetin doğasına aykırı. Üst üste 5 çeyrekte “küçülen” Türkiye’de iktidar partisinin iki yıl önce aldığı oy oranını yakalaması mümkün değil. Bu yüksek oranları, iktidar partilerinin daha avantajlı olduğu yerel seçimlerden önce de dile getirmişlerdi. Oysa gerçek tam tersi olmuştu.Merkez sağda hareketlenmeMeclis’teki partiler anayasa paketini tartışırken, merkez sağın en umut vaat eden partisi Demokrat Parti’de ilginç bir hareketlenme var. Dün bu partinin çok uzun yıllar sonra ilk kez kongre dışı faaliyetine tanık oldum. 10 bini aşkın DP’li Abdi İpekçi Spor Salonu’nu doldurdu, Hüsamettin Cindoruk’u dinledi ve Türkiye’nin 7 bölgesinden etkinlikleri izledi. Hava kongreleri andırır biçimdeydi.İleri gidebilir mi?Hafta içinde bu toplantı ile ilgili izlenimlerini biraz daha ayrıntılı yazacağım. Ama bugünlük şunu söyleyeyim: DP toplantısında, geçmişten hatırladığımız o görkem ve coşku fazla yoktu. Ancak uzun yıllar susmuş, susturulmuş, korkutulmuş ve yalnız bırakılmış insanların “yeter artık” diyen mütevazı sesi vardı. Belli ki kalabalıklar bir ışık, bir hareket bekliyor. Salonun her tarafındaki “canımıza tak etti” sloganı da bunun kanıtı.90’lık bir çınarın doğum günüCumartesi günü de, 68’liler Birliği Vakfı’nın Rasih Nuri İleri’nin 90’ıncı yaşını kutlama törenine katıldım. Bununla ilgili ayrıntıları da hafta içinde yazacağım. Rasih Nuri İleri ilkelerinden asla taviz vermemiş, hayatı mücadele içinde geçmiş bir komünist. 90 yaşında bile hâlâ ayakta ve kalabalıklar karşısında hiç yorulmadan konuşup görüşlerini anlatıyor. Benim adıma da çok ilginç bir deneyimdi.Masamdaki kitaplarGazetede yazınca doğal olarak yayınevleri yeni çıkardıkları kitapları da bizlere gönderiyorlar. Açıkçası hepsini okumak zaten mümkün değil. Ama bazılarını kenarda bırakmanız olanaksız. Bu hafta sizlere masamda duran ve fırsat buldukça okumaya çalıştığım bazı kitaplardan söz etmek istiyorum. Son günlerde kitap seçmekte zorlananlar için de yararlı olur sanırım.Tarih kitapları ağırlıktaGeçen hafta en son gelen kitap İş Bankası Yayınları’ndan çıkan “Lozan”. Milliyet’in kurucusu Ali Naci Karacan’ın Lozan anılarını Hulûsi Turgut tekrar derlemiş. Karacan, Lozan’ın başından sonuna izleyen tek Türk gazeteci. Anıları çok çarpıcı. Erol Mütercimler’in Alfa Yayınları’ndan çıkan “Aynadaki Tarih-Komplolar, Suikastler, Provokasyonlar, İsyanlar” kitabını biraz geç olmakla birlikte okumaya başladım. Yakın tarih sevenler kaçırmasın.Gazeteci kitaplarıGüngör Uras’ın günlük yazılarını ve anılarını topladığı “Bak, Ben Sana Anlatayım” adlı kitabını bir ders kitabı gibi başucunuzda tutabilirsiniz. Kitap Doğan Yayınları’ndan. Cumhuriyet Gazetesi’nin terör ve özellikle Güneydoğu konusundaki uzman yazarı Mehmet Faraç’ın “PKK ne istiyor?” kitabı, bu terör örgütü ve çevresinde estirilen fırtınaları gerçekçi biçimde anlatıyor.İki sanatçı ve bir profesör Müjdat Gezen’in “Yok Olacakken Var Olmak” kitabını da ne yazık ki yeni okumaya başlayabildim. Nasıl bir solukta okunuyor anlatamam. Yine şair ve yazar Ataol Behramoğlu’nun “Başka Gökler Altında” kitabını, yabancı ülkeleri bir sanatçının kaleminden okumak isteyenlere tavsiye ederim. Masamda duran son kitap ise Yalçın Küçük’ün “Çöküş” adını verdiği kitabı. Hiçbir şey demiyorum kitap hakkında. İbretle okuyun.Kehanet yine tuttuSevgili okurlar; dün her ne kadar sanatçı Bedri Baykam’ın sözü olarak kullansam da tamamen katıldığım bir kehanet yine gerçekleşti. Fenerbahçe kâğıt üzerinde daha kötü göründüğü ezeli rakibi Galatasaray’ı en zor maçta yine yendi. Kızmaya darılmaya gerek yok. Fener yine bekleneni yaptı. Galatasaraylılarsa “Fener’in yendiği tek Avrupa takımı” diye teselli bulabilirler. Fark etmez.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

‘Kaçınılmaz olarak Fenerbahçe bugün Galatasaray’ı yenecek’

27 Mart 2010

Ey sevgili Galatasaraylılar, başlığa bakıp da “Yok ya, görürsün sen” falan gibi tepkilerinizi hemen bana yöneltmeyin, çünkü bu cümle benim değil.Tamam cümle benim değil ama yürekten destekliyorum ve bunun doğru çıkmasını çok istiyorum. O da başka.Bu sözler müthiş Fenerbahçeli sanatçı Bedri Baykam’a ait. Baykam bu sözleri cuma günü CNN Türk’te yayınlanan “Haber Toplantısı” programında söyledi. Hem de çok ilginç bir gerekçeyle.Buna geçmeden önce izninizle CNN Türk’ün Haber Toplantısı üzerine bir iki şey söylemek istiyorum. Öğrendim ki, CNN Türk’ün en çok izlenen üç programından biri her sabah saat 10.05’te başlayan Haber Toplantısı’ymış. Başta genel yayın müdürü olmak üzere servis sorumlularının katıldığı ilk haber toplantısı canlı olarak yayınlanıyor. Toplantıya katılanlar günün haberlerini ve bu haberleri izleyiciye nasıl aktaracaklarını anlatıyorlar.Çok ilginç bir buluş. Harika bir şey.Neden mi? Çünkü bunun mucidi benim. Türkiye’de ilk kez “mutfak” denilen yazıişlerinin çalışmasını hiçbir engel koymadan tıpkı BBG evi gibi yayınlayan kişiyim. Yanılmıyorsam dünyada da bir örneği yok. Yani demek ki dünyada da bir ilk.Bu formatı Business Channel’da gün boyu uygulamıştım. O kanalda her şey canlı yayınlanıyordu, her şey izleyicinin gözü önündeydi ve haberlerin nasıl pişirildiği canlı canlı izlenebiliyordu. CNN Türk bu formatı çok beğenmiş olmalı ki, hiçbir komplekse kapılmadan aynen uygulamaya başladı ve tabii ki çok da ilgi görüyor.Ben sadece hiç olmazsa bir programda “Biz her ne kadar yok farz ediyorsak da bu formatın dünyadaki ilk uygulayıcısı Can Ataklı’dır” demelerini beklerdim. Mühim değil tabii, iyi bir şey olduğuna inandıklarına göre bu benim için mutluluk kaynağı olur, o kadar.Gelelim, Galatasaraylıları çılgına çevirecek o “müthiş” cümleye. Cuma günü Bedri Baykam bu programa katıldı. Laf bugün oynanacak büyük maça geldi. Tabii Baykam “hasta” Fenerli olduğu için “Maç ne olur?” diye sordular.O da gayet sakin lafa girdi: “Fenerbahçe çok kötü, Fenerbahçe çok formsuz, Fenerbahçe takım oyunu oynayamıyor, Güiza üzerine yanlış bir oyun düzeni kuruyor, kondüsyon çok zayıf....” Baykam burada durdu, herkes cümlenin sonunu bekliyor ve “Bu durumda Fener fark yer” diyecek sanıyor.Öyle olmadı. “Yani” dedi Baykam, “Demek ki kaçınılmaz olarak Fenerbahçe kazanacak.” Hep öyle olmuyor mu? Bu büyük maçlarda hangi takım ilk bakışta çok daha kötü durumdaysa her nasılsa maçı o kazanıyor. Çünkü belli ki ezeli rekabet ve büyük maç havası kötü takımı daha fazla kamçılıyor.İnşallah derim de başka bir şey demem. ***** Akpartilileştirmek Medyamızda yandaşı, yandaş olmayanı ya da yandaş gözükmeyeni, hepsinde ortak bir uygulama var. Herhalde Başbakan’ın üst katlara özel ricasının bir sonucu olacak ki AKP’ye asla AKP denmiyor ve illaki Ak Parti kullanılıyor.Olabilir, Erdoğan parti başkanıdır, “Partimizin adını biz böyle tescil ettirdik, ikide bir bize AKP demeyin” diyebilir. Medya da buna saygı gösterip AKP yerine Ak Parti kısaltmasını kullanabilir.Ak Parti’ye AKP denirse ne olur? Hiçbir şey. Örneğin ben, gerçekten açık söyleyeyim, kasıttan değil ağzım çok alıştığı için AKP diyorum bir türlü Ak Parti diyemiyorum. Demişliğim de vardır da, böyle işte.Eskiden yandaş medya AKP yerine Ak Parti demeye çok şartlandırmıştı kendisini. Bir keresinde de yazmıştım bile. Samanyolu TV’de sabah gazete okunurken, sunucu gazete başlığında “AKP” yazsa bile bunu “Ak Parti” diye okurdu. “Yahu bu kadar da olmaz” diye yazmıştım.Ama şimdi yandaş olmayan ya da yandaş gibi görünmeyen medyada da aynı uygulama var. Güzel bir kız gazetelerden birindeki bir yazarın yazısını okuyor. Örneğin yazar demiş ki “AKP kurmayları rahatsız.” Ekranda “nal gibi” AKP görüyorsunuz ama o da ne kızımız Ak Parti diye okuyor bu kelimeyi. Belli ki müdürleri “Hele ağzından bir AKP çıksın, biber sürerim vallahi” falan dediler.En komiğini geçen gün gördüm. Yazar “Anayasa’yı AKP’lileştirmek istiyorlar” demiş. Yazı ekranda da aynen böyle duruyor. Kızımız bunu “Akpartilileştirmek” diye okumaz mı?*****Pazarın neşeli fıkraları Yıldırım Tuna’dan bu hafta çok fıkra geldi ama bu kadarını koyabiliyorum. Haftaya daha çok var. Keyifli pazarlar...Korkak pilot Uçak kalkmak için pist başına geldikten sonra geri dönüş yapıp tekrar terminal binasına yanaşmış. Bir saatlik uzun bir bekleyişten sonra tekrar hareket edip kalkış için pist başına gidince “Afedersiniz” demiş yolculardan biri merakla, “Sorun nedir?” Kabin amiri “Önemli bir şey değil” demiş, “Pilotumuz uçağın motorlarından çok garip sesler geldiğini, bu durumda uçağı asla uçurmayacağını söyledi, merkezden yeni bir pilot bulup getirtmemiz biraz süremizi aldı o kadar!”Kim yaptı? Orkestra üyeleri yeni atanan orkestra şefini “Müzikten zerre kadar anlamıyor” diye benimseyememişler. Karşılıklı gerilen sinirler ilk konserde patlamış. Şefin hareketlerine sinir olan davulcu çalınmakta olan eserin tam ortasında dayanamayıp elindeki tokmakla davula gelişi güzel vurmuş, vurmuş, vurmuş...Müzik birden durmuş. Orkestra şefi elindeki çubuğu yere fırlatmış, “Kim yaptı bunu?” demiş köpürerek, “Kim yaptı ha? Söyleyin.. Hanginiz?”İnce çakma Bİrbİrlerİyle ölesiye kavgalı iki adam aynı anda aynı berbere sakal tıraşı olmaya gitmişler. İkisi de yan yana oturmuşlar, ikisinin de tıraşı aynı anda bitmiş. Berberlerden biri adama losyon sürmek isteyince “Sakın bana sürme” demiş adam, “Yengen şimdi randevuevinden geldiğimi düşünür!” Diğeri “Bana sür” demiş, “Benim karım randevuevinin kokusu nasıldır bilmez!..”Sarhoş koca Eve geç ve sarhoş gelen yaşlı adam kendisini karısına affettirebilmek için cilvelere başlamış. Bir müddet sonra da durup fısıldamış “Çok gerginsiniz ve tüyleriniz diken diken.. Bu gece isteksiziz herhalde” diye. Odanın karşı köşesindeki yataktan karısının sert sesi duyulmuş “Sersem. On dakikadır halının üzerinde debelenip duruyorsun, zıbar da yat hemen.”

Devamını Oku